Ara
Menü
6 dakikalık okuma

Aleyhissalâtü vesselâm efendimizin kaim-pederi ve islâmın ikinci halifesi Ömer Ibn-il Hattab radıyallahu anh…

Müstakil anlatıMuzaffer Ozak, İrşad, Cilt 3 · s. 217

Aleyhissalâtü vesselâm efendimizin kaim-pederi ve islâmın ikinci halifesi Ömer Ibn-il Hattab radıyallahu anh efendimiz, bir gece beraberinde iki oğlu olduğu halde Medine-i münevvere sokaklarından birisinden geçiyorlardı. Bir evin önünden geçerlerken, ana-kız oldukları anlaşılan iki kadının aralarında şöyle konuştuklarına şahit oldular. Annesi, kızına ineklerden sagdığı süte biraz su karıştırmasını söylüyor, kız da anasına:

— Bunu aslâ yapamam, Allah'tan korkarım, cevabını ve.

riyordu.

Halife ve oğulları, bu konuşmayı dikkat ve alâka ile dinliyorlardı. Anne israr ediyordu:

- Sen, benim sözümü dinle. Biraz su karıştırmakla bir şey çıkmaz. Kız da diretiyordu:

— Hayır, olmaz.. Halife duyarsa halimiz nice olur?

- Halife, gecenin bu saatinde senin süte su kattığını nereden görecek, nasıl bilecek?

- Halife görmese bile, her şeyi gören ve bilen Allah'tan korkarım. Süte su karıştırmam..

Bu sözleri işiten Hz. Ömer oğullarına döndü ve:

— Bu mütteki kızı hanginize alayım? diye sordu. Asım adındaki oğlu derhal ve yüzünü görmeden talip oldu.

Hz. Ömer-ül-Fâruk, gerçekten o kızı oğlu Asım,a nikâhladı.

O sâliha hatundan bir kız evlâtları dünyaya geldi. Bu kızı da Emevi'lerden Mervan'ın oğlu Abdülâziz nikâh etti ve bu evlenmeden de bir oğulları oldu. Bu çocuğa, büyük dedesi olan Hz.

Ömer'in mübarek adını verdiler. Işte, ismini tarihe altın harflerle yazdıran meşhur halife ÖMER İBN-İL ABDÜLÂZİZ bu zattır.

Emevi ailesinden rüşd sahibi iki halife gelmiştir. Birisi bu zal-ı şeriftir ki, menkıbeleri anlatıla anlatıla bitirilemez ve her biri halk için birer ibret numünesidir. Aleyhissalâtü vesselâm efendimize cidden ve hakikaten lâyık bir halife ve kâmil bir insan oian Omer Ibn-il Abdülâziz'in muhteşem hayatı bütün siyerlerde zikrolunmuştur. Hattâ, Emeviler bir araya gelerek:

— Bu Ömer bize benzemedi, diye aralarında konuşurlarken, içlerinden birisi:

-- Hz. Ömer Ibn-il-Hattab soyundan kız alırsak, elbetteböyle olur ve bize benzemez, cevabını verdigi meşhurdur.

Bu zat-ı şerif, bir cuma günü hutbede Imam-ı Ali kerremallahu vechehu efendimize sebbeden: bir hatibi görür ve işitir.

- Biz, Eb-üt-türâb'dan beriyiz, diyen hatibin bu sözleriyle neyi kasdettiğini babası Abdülâzize sorar ve EB-ÜT-TÜRÂB 'ın Imam-ı Ali olduğunu öğrenince de:

— Imam'ı Ali'ye ve ehl-i-beyt-i Mustafa'ya sebbetmek lâyık değildir. Onlar, ancak medh-ü senâya müstehaktır, demiş ve babası Abdülâziz'in:

— Oğlum Ömer.. Bu kavim, onların kıymet ve faziletini bilseydi ve bizler de senin dediğin gibi onlara sebbedecek yerde medh-ü senâda bulunsaydık, bugün ne ben halife olabilirdim.

ne de sen veliahdım olurdun cevabı üzerine de:

— Inşa'allah hilâfet bana nasip ve müyesser olursa, Hz.

Ali ve evlâtlarına küfredilmesini men'ederim, vâ'dinde bulunmuş ve gerçekten hilâfet kendisine teveccüh edince de, hutbelerden İmam-ı Ali ve evlâtlarına yapılmakta olan sebbi kaldırmış ve yerine INNALLAHE YE-MURÛ BİL-ADLİ VEL iHSAN âyeti celilesinin okunmasını emreden zat-1 akdes de işte bu ÖMER İBN-İL ABDÜLÂZİZ hazretleridir.

Ileride, bu mübarek zatın menakıbından bazılarını inşallah naklederiz.

Görülüyor ki, iyi insanların şecereleri araştırılacak ve karıştırılacak olursa, o kişinin mutlaka KİŞİ ZADE olduğu ve temiz bir soydan geldigi anlaşılacaktır. Bunun aksi olarak kö tülerde böyledir. Onların da şecereleri araştırılır ve karıştırıhırsa, mutlaka HARAM ZÂDE oldukları ve kötü bir soydan gel.

dikleri meydana çıkacaktır. HER ŞEY ASLINA ÇEKER.

Şu halde, insanlar için yegâne çıkar yol; evamir-i kur'aniyyeye uymak, menhiyyattan kaçınmak ve bu hususlarda Allahu tâlâ'nın tevfik ve hidayetine sığınmaktır. Iyilerin, salihlerin âlimlerin sohbetlerinde bulunmalı, onlardan feyz alarak faydalanmalı, onların ahlâkları ile ahlâklanmalı, kısacası Kur'an-)

kerimin sıfatları ile sıfatlanmalıdır.

Dersimize devam edelim:

Adem aleyhisselâm. Allahu teâlânın men'ettiği meyveden, li-hikmetin Havva'nın tesiri ile yedi. Burada dikkat edilecek bir husus vardır. Şeytan, bir kimseye galebe edemezse, o kimseyi kadın vasıtasiyle ayartır ve yoldan çıkartır. Hz. Adem kıssasında da böyle olduğu görülmektedir. Şeytan, önce Hz. Âdem'e men'olunan meyveden yemesini telkine çalışmış ve reddolunmuştur. Bunun üzerine Hz. Havva'ya sokulmuş ve onu teşvik ederek, onun vasıtasiyle Hz. Adem'e de menhiyyatı işlettirmiştir. Bunun üzerine Hak sübhanehu ve teâlâ, onları bu

dâr-ı fenâya, dünyaya yani mihnet ve meşakkat deryasına in dirmiştir. Hz. Âdem aleyhisselâm, hatasını anlamış ve istifra ederek yediklerini çıkarmış ve derhal istiğfara başlamış, gerek kendisinin ve gerekse Hz. Havva'nın af ve mağfiret olunmalarını niyaz etmiştir.

Ceddi ekberimiz Hz. Âdem, yalnız kendisi için dua etmediğine göre, sen de dualarını yalnız nefsine tahsis eyleme... Anana, babana, ehline ve bütün mü'minlere Allahu teâlâ'dan rahmet ve magfiret dile..

Hz. Adem aleyhisselâm, şöyle dua ediyordu:

û,Ky Rabbenâ zalemnâ enfüsenâ ve in lem lagtir lenâ ve terhamnâ le-nekûnenne min-el-hâsıriyn...

El - Araf: 23 (Ey bizim Allahımız: Biz, nefsimize zulmettik. Eğer sen bize merhamet ederek afvina lâyık kılmazsan, biz hüsranda kalanlardan oluruz.)

Bu dua ve istigfara üç yüz sene devam etti. Duası kabul olunacağında kendisine şöyle bir söz söyletildi. (Bu söz, aslında bizlere talim içindir.) Hz. Adem aleyhisselâm şöyle dua ediyordu:

— Ya Rabbi.. Hâmil olduğum nûr-u Muhammed hürmetine bizi affeyle..

Bu niyazı üzerine, hitab-ı ilâhî vârit oldu:

- Yâ Âdem.. Hâmil olduğun bu nurun kadrini sana kim bildirdi?

— Yâ Rabbi.. Bana ruh verdigin ve allem-el-esmâyı talim ettiginde her nereye baktımsa, zât-ı akdesinin ismi yanında o

zatın da ismini gördüm. Bundan da anladım ki hılkat-i sebeb-i alem odur. Şefi-i mutlak odur. Buna binaen; hâmili bulundugum nurun, habib-i edibin Muhammed in nuru oldugunu bildim ve âlemlere rahmet olan bana da rahmettir, dedim ve onun nuru hürmetine affımızı niyaz eyledim.

Yine hitab-ı ilâhî vârid oldu:

— Ey Adem.. Bir kimsenin yeryüzündeki kumlar savısınca.

denizlerin dalgaları adedince, bütün zerreler miktarınca günahi da olsa. Muhammed'imin hürmetine benden affını talep eclerse ve mahbubumu şefi tutarsa, degil senin gibi bir peygamberi, en zelil kulumu dahi affeder, bağışlarım. Zelili aziz kılarım.

Allahu teâlâ'dan affını isteyen herkese, bu kelimat-ı mukaddeseyi söylemek nasip olabilir mi? Acaba, her isteyen Rabbinden rahmeten-lil-âlemiyn olan Hz. Muhammed aleyhisselâmı şefi göstermek saadet ve bahtiyarlığına erer mi?

Ey mü'minler:

Allahu teâlâ'ya âsi olmak demek, nefsine zulmetmek demek tir. Bu âyeti celile, bu hususu hiç bir kuşkuya yer vermeyecek açıklıkta göstermektedir.

Hz. Âdem aleyhisselâmın tövbe ve istiğfarı da bunu te vit ve tesbit etmektedir. Nefsine zulmeden. Allahu teâlâ'ya âsi olmuş demektir. Adem aleyhisselâm, men'olunduğu halde yediklerini çıkardı. Istifasından zehirli bir ot bitti. O ottan yılan ve akrep yediler. Yılanın ve akrebin zehirleri; işte o ottan «'inmıştır. Cüz'i bir miktar da. Hz. Adem'in vücudunda kaldı. Kalan da kandan meniye tahavvül etti ve Kâbil'in tohumu, men'- olunan ağacın meyvesinden hâsıl olduğundan kardeşini katletti.

Babasının vaptığı zelle affolunduğu halde, bakiyyesinden halk olunan vücut. ilk büyük haramı irtikâp ederek kardeş katili oldu. Kâbil, bu ilk cinayeti işlemeden de Allahu teâlâ'ya ve peygamber olan babasına ve o günün şeri'at hükümlerine isyan etmiş, Adem'in oğlu olmasına rağmen Ademoğlu olmak haysiyet ve asaletini kendiliğinden kaybetmişti. Iş bu kadarı ile de kalmayacak ve kıyâmete kadar işlenecek bütün cinayetlerin ve

katil hadiselerinin rehberi ve öncüsü olarak her birinden nasibini alacaktır.

Milletler, birbirlerinden akıl, feraset, fetanet, güç. kuvvet, güzellik bakımlarından farklı ve faik oldukları gibi; fertler, hayvanlar, meyveler, madenler, topraklar ve iklimler de birbirlerinden ayr ve farklıdırlar. İnsan, nebi ve peygamber asıllı olduğuna göre, bu aseletin mutlâka din, iyman ve tekva ile muhafazası şarttır.

Okuma notu

Bu metin gelenek içinde aktarılan bir menkıbedir. Tarihî bir tutanak gibi değil; yolun hafızasını, değerlerini ve anlatı dilini taşıyan bir rivayet olarak okunmalıdır.