Bir mürşidi hak, tımarhanenin önünden geçerken, orada bulunan bir doktoru irsâd etmek için:
— Ey tabibi hâzik! Sende mâsiyet illetine çare, aşk devletine, yâr vuslâtına deva var mı? diye lâf attığında Doktor bu sözlere ne cevap vereceğini düşünürken akıl hastalarıdan biri:
— Doktor bey. Şu sofuya ben bir cevap vereyim mi? deyince doktor:
— Ver bakalım! diye izin verince o divane soru soran mürşide şöyle bir cevap vermiş:
— Ey mâsiyet illetine deva, açk derdine, vuslat yoluna care arayan: Dinle! Tövbe kökünü istiğfar yaprağı ile karıştırıp, kalb havanında, tevhid tokmağı ile dövüp, insaf eleği
ile eler, özünden gelen göz yaşı ile ıslatır, aşk ateşinde pişirirsin. Pişmesi uzun süreceğinden sabır, tahammül ile bekler, kemâle gelince kanaat kaşığı ile yersin. Bu macun, evveli mâsiyet derdine deva, ahiri ile aşk ve vuslâta çaredir. Bu aşk ve vuslat seni, Resûle iletir. Vuslatı Resûlü sefa ise likayırahmana ve rızayi-sübhane, cemali, sultana seni iletir, dedi.
Mürgidi hak sordu, divane de cevap verdi. Doktor da irşâd olup, derdi derununa çâre bulup, iki cinanda sefaya erdi.
Bir kimse görüyoruz. Bu adam bütün paralarını denize atıyor. Bu adamın mecnun olduğuna hemen hüküm veririz.
Evet, bu adam hakikaten mecnundur. Mecnun olmasa, paralarını, bütün servetini denize atar mı, atamaz mı? Halbuki, bu atılan paraları tekrar kazanmak mümkündür, ömrünü havaya veren, gününü ve hayatını boş yere çürüten kişi akıllı mıdır? Geçen ömür milyonlar versek bir daha ele geçer mi?
Allahı tanıyorum diyen Rabbine ibadetten kaçar mı?
Onun kudret, kuvvet ve azametine iyman eyleyen, ona secde rükü, kıyam etmez mı. Undan korkmaz mı, sakınmaz mı!
Onun verdiği lütufları gören kişi bu lâtifi-lâ yezeli sevmez mi?
Ondan geldiğine ve yine ona döneceğine iyman eyleyen, ondan razı olur, onun rızasını gözlemez mi? Bahusus, bu gecelerde, bu geceler ki, üç aylar... Bu geceler rahmeti-ilâhiy yenin çûşu hurûşa geldiği geceler Recep ayı, Leylei-regaip. İste, leylei-Miraç içinde bulunuyoruz. Bu, ne iltifatı ilâhi... Bu gece, ümmeti Muhammede olan fazlı keremi sübhani; Af, mağrifet, rıdvan, cennet, cemâl, kerem, lütuf, rıza va'di-ilâhi hep bizlere, hep Ümmeti Muhammede. Tabii, iyman ile göçersek. Tabii, Habibi-ekrem;
«Yarab! Bu benim ümmetim» derse. O vakit kurtuldun, o zaman bu nimetlere erdin.
Eğer, iyman ile göçmezsen, Resûl aleyhisselâtü vesselâm seni ümmeti olarak tanımazsa? İşte o vakit ağlama, feryat, keder, hüzün günüdür. Namazı olmayan, gusül abdesti, haccı, zekâtı olmayan yahut da olup, kul hakkından sakınmayan, lisanı gıybet ile kirli, nemmame, küfür, seb, acı söz ile mülevves, kalbinde merhamet, gözünde hâyâ olmayan kişi iyman ile göçemez.
Işte, tövbe ayı recep geldi. Iste Miraç gecesi. Bu gece, miraç eyle; yüksel! Hakka yüksel. Bu gece süflîlikten kurtul, Irgat, cllt 2 - P: 32
âlâya yüksel! Bu gece, senin de miracındır. Akil isen her gece miraç ve her miracın bir evvelinden yüksek olsun. Senin kadrin yücedir. Senin sahibin Muhammeddir. O Allahın sevgili Resûlü ve mahbubudur. Bu gece bir derde, bin deva olur.
Bu gece, sultan ile sohbet olur. Bu gece, ümmeti Muhamınedin hepsi, Habibi-hüdâya bağışlanır. Bu gece, cennetin bütün derecatı ümmete verilmiş. Bu gece, ümmete hakkın cemali gösterileceği müjdesi verilmiştir. Bu gece, tevhidiefâl, tevhidi-sifat ve tevhidi-zâta yükselmiş. Bu gece, Kâbekavseyn sırrı zuhura gelmiştir.
Rivayet edildi ki; Allahu teâlâ: «Ya Resûlüm! Muhammedim bana ne hediyye getirdin?» buyurduğunda; Mahbubu hüda, şefii-dü cihan-efendimiz:
— Yarabbi! Bir elimde ümmetim için tâat azlığı var.
Ümmetim zâtı-ecellana lâyık ibadet yapmadılar. Senin, onlara olan lûtfu keremine karşı onlar zâtı-ulûhiyyetine karşı edâyı şükür edemediler. Işte, bu noksanlıklarını, zâtı-izzetine hediyye getirdim. Diğer elimde de, isyan ve mâsiyet var. Seni hakkı ile bilip, seni hakkıyla zikir edemediler. Yarabbi! Senin, kullar tarafından lâyık olan ibadeti bilmeleri, seni hakkı ile idrâk etmeleri, senin onlara verdiğin nimetlere karşı tam abdiyyet ve şükür etmeleri, sana lâyık olan zikri yapmaları, bilmeleri zatı-ecelli-âlânın için noksanlıktır. Seni, noksan sıfatlardan tenzih eder, kemâl sıfatlar ile muttasıf kılarım, dediğinde, Erhamerrahimin, ekremel-ekremin olan Allahu sübhanehu ve teâlâ:
— Ey Habibim! Ben bütün mahlûkatıma gaffarım. Ben Gafurum, ben Rahmanım, ben Rahimim. Bahusus, senin ümmetine olan şefkat ve rahmetim, sana olan sevgimdendir. Seni, nasıl diğer enbiyadan üstün tuttu isem, senin ümmetini de diğer ümmetlerden üstün tuttum. Onların ibadet azlıklarını, ibadet taksirlerini rahmetimle sana bağışladım. Mâ'siyet ve isyanlarını da, senin şefaatınla affı mağrifet kıldım.
Senin hürmetine işte bu müjdeyi vermek için seni kabul ettim, buyurdu.
Efendimiz, Kâbe-kavseyn'e vasıl olduğunda, her ne cihete nazar kılsa Rabbini görürdü. Rabbi cihetten münezzeh idi, Tecelliyat öyle olmuştu. Bil-külliye ihtimam ve sükûn Rabbe oldu ve küllisi nazarı rüyet oldu. Hicap yoktu. Hicap ref' olmuştu. Efendimiz, bu makama erigince, bu makamdan gitmek istemedi. Hucubu âlayık zâil olduğu için hudusu nefsi ve
halayıkı unuttugundan o makamda kalmak ve cebbarı-âleme o halde, o makamda ibadet etmek istediğinde, yani Allahın cemâlini görünce, mestü-hayran olup dünya ve mâfihâyı unutup, o makamda kalarak daima arzı ubudiyvet etmek istediginde Allahu teâlâ:
— Ya Resûlüm! Sen, benim beşir ve nezirimsin. Seni Resül olarak dünyaya gönderdim. sen, halkı bana dâvet edicisin. Seni, Ademe, Musa'ya, Isa'ya ve cemi enbiyaya, bütün resüllere müjde ve beşaret ettim. Bütün halk, senin kudümüne, dâvetine ve miraçta gördügün bu iltifatıma ve af, inağrifet müjdeme müntazırdırlar. Gerçi, bu makam çok yüce bir makamdır. Bu makama, hiçbir nebiyyimi, hiç bir resûlümü, hiç bir melek ve melâikei mukarrabiyni lâyık görüp, getirınedim.
Ancak, sana olan muhabbetimi, keremimi sana lâyık gördüm.
Bu mevkide ve bu makamda kalırsan, tebliği risalete yani halkı bana dâvete kadir olamazsın. Bu makam, senin makamı vilâyetindir. Halkı bana davet için makamı risalete dönmen lâzımdır. Geri, dünyaya dön. Her nereye ayağın namaz için varsa, bana salât için safa dursan bu makamı sana müçahede ettirir, bu makamdaki zevki safayı hâleti sana veririm.
Tâ, külliye beni görürsün. Sana hicabı ref' ederim, dedi.
Fe-eynemâ tuvellu fesemme vechullah..
Bakara sûresi: 115
«Her nereye dönersen, Allahın yüzü ile karşılaşırsın.»
O gece, Efendimize cennetler arz olundu, huriler, saraylar küşat olundu. Cehennem ve azapları, dünya ve ûkbada, aktarı-âlemde ne var ise, Kur'anı-kerimde ne zikr olundu, ne oldu ve ne olacak ise hepsi nebiyyi-ekreme gösterildi. O Habibi-hüda efendimize, sürei-Bakaranın sonu bilâ-vasıta nâzil oldu. Bu sûrei-Bakaranın sonunu ezberle ve oku! Bir kimse, bu âyetleri akşamdan okur, yatarsa sabaha kadar ibadet etmişçesine ecre nail olur. Zaten her müslümanın Kur'anı-kerimi okumasını öğrenmesi şarttır. Bir kimse, senede en aşağı üç hatim indirmesi Kur'anı-kerime olan edâyı şükrüdür. Okumasını bilmeyen de hiç olmazsa okutmalıdır. Eğer; kudreti okutmağa yetişmez ise Kur'anı-kerimin sahifelerine nazar ederek, ziyaret etmelidir. Bildiği kadar, bildiği sûreleri ve
kendine kolay gelen yerleri tilâvet etmelidir.
Kur'anı-kerimi okumak, en büyük ibadettir. Bütün evliyaullah son demlerini Kur'an okuyarak ihyâ etmişlerdir.
Allah, son kelâmımızı kelimei-tevhid ve Kur'anı-mecid eylesin. Bi-hürmeti-seyyidil-mürselin.
Nebi aleyhisselâm: «Bir, kişi Kur'anı namazda okursa, her harfine yüz sevap verilir. Abdestli olarak okusa, her harfine elli sevap verilir. Abdestsiz olarak ezberden okusa, her harfine yirmi beş sevap verildiğini» buyurmuştur. Bu Kütübü Mûteberede yazılıdır.
Bu sevaplar en azdan böyledir. Dilerse, Allah kat kat sevap yazar. Kur'ana bakan gözleri, Allah nâra haram kıldı. Kur'an okuyan dilleri ateş yakmaz. Kur'ana nazar eden yüzler nurlanır.