Ara
Menü
3 dakikalık okuma

Behlül Dânâ ismi ile tanınan ârifi-billah, mürşidi-agâh birisi var idi.

Müstakil anlatıMuzaffer Ozak, İrşad, Cilt 2 · s. 236

Behlül Dânâ ismi ile tanınan ârifi-billah, mürşidi-agâh birisi var idi. Bu zatı akdes için, Abbasi halifelerinden Harun- Regidin kardeşi diyenler de vardır. Bu zatı şerif, kendisini meczup gibi gösterir, akıl hazinesini meczubluk sıfatı altında saklar, definesini viranelikte saklayan akıllılar gibi, kendi aklını bu hafiflikle örterdi. Aslında kendini, sûreti cünûnda saklıyan, bir akl-ı küll idi. Harun-Reşidin sarayına girer, çıkar, kimse ona karışmazdı. Harun-Reşide, türlü sualler sorar, yaptığı bazı işlerde halifeyi irgad eyler, halifenin âhiret hayatını korurdu.

Günlerden bir gün, yine Harun-Reşidin sarayına geldiğinde, boş bir vaziyetde bulduğu, halifenin tahtına oturuverdi.

Bu büyük bir cür'etti. Sultanın tahtına oturmak, düpe düz bir küstahlıktı. Cezası çok ağırdı, belki de ölümdü. Behlül'ün tahta oturduğunu gören askerler, ona öyle bir dayak çektiler ki, Behlül'ün feryadını işiden Harun-Reşid, bu gürültüye koşarak geldi. Behlül yüksek sesle ağlıyordu. Gürültünün sebebini sorduğunda «Efendim! Behlül terbiyesizlik etti. Sizin tahtınıza oturdu. Onu terbiyeye dâvet edip, dövdük.» Harun Regid, böyle söyleyen askerlere, «Yahu! o bir deli, meczub, bir zavallıdır.

Böyle olmasa padişah tahtına oturur mu?» diyerek Behlül'e dönerek teselli etmek için: «Ağlama ey Behlül! Üzülme, sil gözünün yaşını» deyip, Behlül'ün gönlünü alırken; Harun'un bu sözlerini dinleyen Behlül Dânâ: «Ya halife! Beni dövdükleri için ağlamıyorum, senin namına, senin için ağlıyorum» cevabını verdi. Hârun-Reşid, taaccüb edip: «Benim için neden ağlıyorsun? Benim ağlanacak neyim var?» dediğinde, Behlül,

«Ey halife! Şu senin tahtına bir kerre oturdum, oturdugum bu kadarcık zaman için, bu kadar dayak yedim. Ya sen, yirmi senedir bu tahtta oturursun. Senin yiyeceğin dayağın hesabı acaba nice olur? İşte senin yirmi sene için yiyeceğin dayağı düşünüyor ona ağlıyorum» dediginde; Harun-Reşit dehşete düşüp ağlamaya başladı. Ah ederek saç ve sakalını yolarak,

«Ne yapayım da, âhirette bu dayaktan, azabtan kurtulayım?»

diye sorduğunda, ona «Âdil ol! Memleketini adalet ile idare et!

Adl ile hüküm eyle ki âhiret dayağından halâs olasın» dedi.

Adiller, necata erdi, Zâlimler nâr'a girdi. Zulüm etmekten kaçınanlar, âdil olanlar bayram yaptılar. Evet; bayramda yeni elbise giymekle bayram yapılmaz. Adl ile hüküm edenler bayram yaptı. Gıybetten lisanını kurtaran cennete, felâha nail olarak, bayram yaptı. Gıybet Allahın sevmediği bir çirkin sıfattır. Mü'minlerin böyle çirkin huyla huylanmasını men'edip, bizi gıybetten iğrendiriyor ve şöylece beyan buyuruyor: «Ey mü'minler! Olü kardeşinizin etini yemeyi sever misiniz? Işte; mü'min kardeşinizi çekişitirmeniz onun ölü olarak etini yemektir. Zira, kendisi o mecliste olmaması sebebi ile kendisini müdafaa edemez. Şüphesiz ki, ölü kardeşinizin etini yemeyi iğrenç bulursunuz. O halde, Allahtan korkunuz ve gıybet etmeyiniz, bu huyunuzdan vaz geçip tövbe ediniz.

Allah tövbeleri kabul eder, merhametlidir.»

Sûrei-Hucurat'ta, Allahu teâlâ gıybetin harâm olduğunu beyan etmektedir. Resülüllah da, gıybetin zinâdan daha kötü.

ve çirkin olduğunu beyan buyurdular. Zinâ denilen bu kötü çirkin fiili o her semâvi din nazarında ve her milletçe çirkin olduğu herkesçe malûm ve müsellemdir. Gıybetin bundan daha ednâ ve eşnâ olduğunu hadîsle beyan ettik. Gıybeti terk eden, bu kötü huydan vaz geçen felâh bulup, necata erdi. El bette, bu huyu terk edenin bayram yapmak hakkıdır.

Okuma notu

Bu metin gelenek içinde aktarılan bir menkıbedir. Tarihî bir tutanak gibi değil; yolun hafızasını, değerlerini ve anlatı dilini taşıyan bir rivayet olarak okunmalıdır.