Melekül-mevt, İlyas Aleyhisselâmın ruhunu kabz etmeye geldiği vakit, bu haberi kendisine bildirdiğinde İlyas Peygamber uzun uzun ağladılar. Meleketül-mevt, Hz. Ilyas'a hitaben:
«Ağlamanızın sebebi nedir?» Sizin için korkulacak bir şey yoktur. Sizin makamınız cennettir dedi. Ilyas Peygamber:
«Evet bilirim, öyledir. Aglamamın sebebi, dünyadan ayrılmadan ötürü değil. Rabbime ibadete doyamadım. Ölüşüm ile abdiyyetim kalkacak. Bundan böyle ona ibadet edemiyeceğim.
Bundan dolayı ağlıyorum. Ben Allahın kulu olarak Ona ibadette öyle bir zevk ve lezzet buldum ki, cennetin nimetleri bile bana bu zevki veremiyecek. Zira, cennette artık ibadet yoktur». dedi. Ilyas Peygamber gibi ibadete doyamıyan abıa, zahid ve âşıkların erişeceği makamdır. Bu makam, fi-mak'adı sıddıktır. İşte, bu makam, bu nimet böyle kişilere verilecektir cevabını verdi. Kadın: «Senin bu bize haber verdiğin şartları kabul ettim. Ve ben günahkârın oğluna bundan daha güzel makam ve daha güzel kız olamaz» dedi. Ders bitmişti. Evine geldi. Kırkbin altun alıp mescide döndü. Abdullah bin Zeyde teslim eyledi ve dedi ki: «Ey müslümanların imamı! Bunları al, verdiğin derste müjdelediğin makam ve hurilere müjdelik olsun. Al bu malı hak yoluna fukaraya sadaka eyle» dedi.
Bir zaman sonra, gaza ilân olunmuştu. Bu mü'minler için bir dügün haberi idi. Her taraf gazaya hazırlanıyordu. Abdullah bin Zeyd hazretleri de, dervişlerini toplayıp gazaya hazırlanıyordu. Başına kalabalık bir halk cem' olmuştu ki, mezkûr kadın oğlunun elinden tutmuş olarak huzuru şeyhe geldi «Ey müslümanların imamı! Oğlumu sana getirdim senin ile gazaya gitsin» diye rica etti. Hz. şeyh kabul edip, çocuğa güzel bir at aldılar. O güzel delikanlı elinde süngü, belinde kılıç, başında tolgası, üzerinde sarığı ile, bir aslana benziyordu. Anası arkasında: «Seni Allaha ısmarladım. Şimdiden gazan mübarek olsun. Çabuk dön ki, Haktaâlâ seni o güzel makamlara ve hurilere kavuştursun» diye sevinç göz yaşları döküyordu.
Abdullah bin Zeyd anlatıyor: «Sahrâlar, daglar, dereler, ırmaklar geçildi. Rum toprağına varılıp, düşman ile karşılaşıldı, kâfirler ile müslümanlar karşılıklı saf bağladı. Bir tarafta, hafızlar Kur'an okumağa, bir tarafta dervişler yüksek sesle tevhid etmege başladı. Gulgulei-tevhid, Allahu-ekber sedası arşı alâya yükseldi. Süvariler atlarını mahmuzlayıp düşman üzerine yüklendiler. Artık, iki taraf bir birine kıyasıya saldırıyor, mü'minlerin «Allah, Allah» sedaları, kâfirin ise «Hura»
nâraları birbirine karışıyordu. Bizim genç, güzel gazimiz -
zünden nikâbını atmış, süngüsünü atının kulakları arasından tutmuş, süvarilerin en önünde kâfir askerine karşı at sürüp, öyle kahramanca cenk ediyordu ki, nice harp görenler böyle cenk ve hamleleri yapamazdı. Gözlerini semaya dikiyor, bakıyor. Tekrar saldırıyor. Rütbei-şehadeti arıyordu. Bana korku gelmişti. Zira, böyle harp olmazdı. Çünkü kendini helâk ettirmek istercesine dövüşüyordu. Koşarak yanına vardım: «Yigitim, canım, harp böyle yapılmaz. Cidal, savaş, düşmanı harp harici etmektir. Sen kendini feda etmeye ugraşıyorsun!» dedim. «Böyle çabuk çabuk hamle etme. Kendini koruyarak yormayarak yavaş yavaş cenk et. Kendini koru. Arkadaşlarından ayrılıp ileri gitme. Zira henüz cenk ahvalini bilemezsin. Korkarım ki, sana bir zarar erişe» dediğimde «Ey şeyhi aziz! Benim gördüğümü gören, can feda etmek değil, bin canı olsa fedaya hazırdır.» Ben dedim ki: Ne görüyorsun? O bana sevine sevine anlattı: «O gün mescitte vaaz ettiğin zaman, bize müjdelediğin şeyleri işitmiş fakat görememiştik. Şimdi o söylediğin makamları ben görüyorum. Resûl Aleyhisselâm, bana âğuşunu açtı, İbrahim Halilullah bana selâm veriyor beni çağırıyor. Yetmiş kadar huri cennet burçlarından bana bakışıp gülüyorlar ve beni çoğırıyorlar. Seniniz, senin gelmeni bekliyoruz» diyorlar dedi. Ben bu sözleri yiğitten işittiğimde gözlerim yaşardı, ağlamağa başladım. O hemen atını mahmuzladı.
Tekbir getirdi. «Allahu Ekber, Allah, Allah» deyüp kâfirlere öyle bir saldır ki, kâfiri kıra. kıra düşman askerlerinin içine kadar gitti. Çakal sürüsüne saldıran aslan gibi, kâfir askerini dağıtıp, yine onları kıra kıra yanıma geri geldi ve bana şöyle hitap etti: «Bize şehadetin ne mertebe olduğunu sen öğrettin.
Şehid olacağımdan mı korkuyorsun? Bu rütbeyi benden mi esirgiyorsun?» dedi. Ben cevap verip: «Ey gözümün nuru. Senin, şehadetinden, şehit olacağından ağlamıyorum. İslâm böyle bir bahadırı kayb eder diye yakınıyorum. Sen ebedi hayata kavuşursun. Fakat, bizim gözümüzden nihan olursun. Gaziler de böyle makama erişirler. Hem ağlayışım sana gıpta etmemdendir. Sana imreniyorum.» dedim. O: «Hayır, hayır! Dy şeyhi aziz! Bu nimeti terk etmem. Bu yüce iltifata erdikten sonra tekrar dünya hayatına meyl etmeme imkân yoktur. Bak, beni çağırıyorlar» dedi. Hava iyice ısınmıştı. Başından miğferi, sırtından zırhını çıkardı, elinden süngüsünü attı. Kılıcını aldı. Tekbir getire getire kâfire öyle bir kılıç vurdu ki, dil ile tarif edilmez. Çok kâfiri kırıp, Allah, Resûl ve Kur'an düşmanının canlarını cehenneme yolladı. Düşman, zaten kendisine zayiat veren bu kahramanı kolluyormuş ki, tekbir alıp tekrar tekrar düşman içine dalmasını fırsat bilip, etrafını çevirdiler.
Yüzlerce düşman süngüsünü ve kılıcını birden o yiğide vurdular. Her tarafı al kan içinde kalmıştı. Akibet o beyti-hüda attan aşağıya yıkıldı. Müslüman askeri bu hali görünce bir ağızdan tekbir ve tehlil ile düşmana öyle bir hücum ettiler ki, tâ ikindi vaktine kadar süren bu cengi azimde deryalar gibi kan aktı, dağlar gibi cesetler yığıldı. Nihayet, düşman bozulmuştu. Sanki o bahadırın, şahadetini zafer bekliyordu. Düşman dagıldı, kaçıyordu. Cesetler ve yaralılar arasında o yigiti buldum. Sırt üstü yatmıştı. Gözünü arşı alâya açmıştı. Kanlara gark olmuş, mübarek boğazından hâlâ kan akıyordu. Bir mübarek koku dimağımı doldurdu. İki gül yanağı henüz solmamış, nuru parlıyordu. Gözlerim kamaştı. Dudakları oynuyordu. Dinledim: «Lâ ilâhe illallâh» diyordu. Gözlerini açtı.
Bana baktı. Eliyle samayı gösterdi, tebessüm etti. Bana sanki
«Ben muradıma nail oldum» diyordu ve öylece kaldı. O mübarek şehidi kucakladım, bir münasip yerde kâbir kazdım. Kanı ile defin ettim. Namazını kıldım.
O gece anası dahi rüyada oglunu görmüş, bir taht kurulmuş, oi tahtın azametini, vasfını Allahtan gayri kimse bilmez.
Ol yiğitçik ol tahtın üzerinde oturmuş. Annesi der ki: «Ey ciğer parçam! Ne haber? Allah celle sana ne muamele etti?»
Şehid der ki: «Dy annocigim! O güzel makamlar ve hûriler bana verildi. Muradıma nail oldum. Şehid olduğum ân, bana verilen hûriler benim kudûmüme hazır imişler. Hemen beni kucakladılar ve cennete götürdüler» dedi Işte, Allah yoluna bezli-can eyleyen böyle ulu makamlara erer, cennetin güllerini derer, iltifatı-ilâhiyyeye nail olur. Resûlüllahın sohbetine erişir.
Hasan radiyallahu anh şu hadisi, nebi aleyhisselâmdan nakil ediyor:
(İnneş şühedâe ahyâ'ün indallahi türadü erzakuhüm alâ ervahihim feyasilü ileyhim Er-revhu vel-ferahu kema yû'radun-nârû alâ ervahi âl-i fir'avne guduvven ve aşiyyen feyasilü ileyhim-ir-rece'u).
«Şehidler Allahu tâlânın katında hayattadırlar. Ve onların rızıkları ervahlarına verilir. Onlara verilen bu nimet, bu iltifatı rabbaniye ile ferahlanırlar. Ali firavunun ruhları akşam ve sabah ateşe arz olunup azaplandıkları gibi, bunlar da nimeti ilâhî ile rızıklanırlar.»
Şüheda hakkında Allahu teâlâ kitabı keriminde şöyle buyurmuştur:
"''' (Ve lâ tahsebennelleziyne kutilü fiy sebiylillahi emvaten bel ahyâ'ün inde rabbihim yürzakun-ferihiyne bimâ ilahümüllahü min fadlihi ve yestebşirüne billeziyne lem jelhaku bihim min halfihim ellâ havfün aleyhim ve lâ-hüm yahaenun).
Âl-i-Imrân sûresi: 169
Teisiri âyet:
«Allah yolunda, Allah için katl olunan yâni öldürüleni ölü zannetme. Onlar muhakkak diridir ve Allahın ziyafetinde olup Rabbileri tarafından rızıklanırlar. Allahın onlara verdiği ile ferahlanırlar. Şehid olacaklara, şehid namzetlerine şehadelerini müjdelerler. Ol mübarek kimseler ki, Allah yolunda katl olunup, yâni küffar ile cenk edip hâlis, muhlis muradı Allah nzası için katir elinde katı olsalar, onlar Allah tesli katındadılar. Ölmemişlerdir. Allah tarafından rızıklanırlar. Şâd ve ferahlanırlar.»