Evliyaullah'tan birisi, talebesine sayahate çıkacağı vakit de «Yanında para var mı?» diye sordu. Dervışı, bır tek altın Demen fukaraya asaduk etise dedi ve verdirdi Sonra paray sordu. «Yiyecek içecekten birşey var mı?» Derviş biraz ekmeği olduğunu söyleyince, onu da fukaraya vermesini söyledi. «Giyeceklerden bir nesne var mı?» diye sordu. Sırtındaki gömleği, ayağındaki şalvarı gösterdi. «Hele hele, üzerinde başka bir şey var mı?» diye sorunca, talebesi «Yemin ederim ki, ayağımdaki nalının kayışından başka bir şey yoktur» dedi. Onu da fukaraya ver dediginde «Efendim; nalınımın kayışı koparsa onu değiştirmek için taşıyordum. Sonra yalın ayak nasıl yürürüm» dediğinde, hocası ona «Hakka itimadın yok da, kayışa mı itimadın var?» diye onu da verdirdi.
Talebesi diyordu ki; yemin ve kasem ederim ki, ayağımdaki nalının kayışı koptuğunda önümde bir kayış, acıktığımızda önümüzde yemek, susadığımızda su, paraya ihtiyaç anında parayı bulduk. Hocası, eğer bu saydıklarınızdan bir tek şey yanınızda olsa idi, hakka güvenmeyip, ihtiyacınız olan Irsad, cilt 2 - F: 10
şeylere güvenmiş olurduk ki, bu da hak ile aramızda bir perde, mania teşkil edecekti, dedi.
Hakka tam, kalbi ile bağlananlar, hiç bir sıkıntı ile karşılaşmazlar. Müsebbibi esbab olan Allah, yüzbin sebebler icad edip, kendine itimat eden kulunu mahrum bırakmaz. Allah celle celâluhu hazretlerine tam bir itikat ile rabtı kalp eyleyen kişi, dünya ve âhirette selâmettedir.
Yukarıda, Resülüllah sallallahu aleyhi vessellemin beyan ettigi hadis-i şerifteki yüksek hasletlerin, zikredilen faziletlerin hepsi sabrın nevleridir.
Sabırsız tevekkül olmaz. Sabırsız Hakka itimat olmaz.
Sabırsız Allahın emrine tevekkül olunmaz. Allahın kazasına sabr ile olur. Allah için sevmek de sabr ile olur. Buğz etmekte sabr iledir. Allah için vermek, men'etmek dahi sabır ile olur.
Sabrin sevabi ve mükâfatı ölçüsüzdür, hesapsızdır.
Âyette:
(Innemâ yuveffes sâbirüne ecrehüm bigayri hisâb)
Zümer sûresi: 10 buyuruluyor.
«Sâbirlere ve şâkirlere mükâfat ölçüsüz ve hesapsızdır.»
Ebu Aliyyul Dekkak. (Allah ondan razı olsun). Sabır edenler dünya izzetini ve âhiret saadetini kazandılar. Zira, Allahu zülcelâl hazretlerinin maiyetine nail oldular. Bezm-i-lâhuti ilâhiye nail oldular. Bunu teyiden Kur'anı Kerimde cenabı zülcelâl:
SaLans (Vallâhû yuhibbus-sâbiriyn)
Al-i Imran sûresi: 146 (Allah, sabredenleri sever)
buyurarak, sabredenlerin makamlarını ve nail olacakları şerefi.ebediyen ilân eylemiştir.
Yüksek islâm velileri ve ârifleri ve ülemayı benâm hazretlerinin ittifakları şöyledir: Sabırdan daha ziyade, indi-ilâhide bir mevki yoktur. Bundan daha faziletli bir sıfat tasavvur edilemez. Zira, Furkanı azimin doksandan ziyade âyetinde Allah celle sabrı zikr etmiştir. Başka bir âmâli salihatın bu kadar çok sayıda âyetle zikr edildigini işitmedik ve görmedik, diyorlar.
Ihyâ-i-Ulûmda, Imamı Gazali şöyle buyuruyor: «Cenabı hak, feyyazı mutlak hazretleri Kur'ânı Şerifte sabrı, yetmişten ziyade âyetle zikir etti ve indindeki derecelerin ve hayırların ve en yüksek mükâfatların ekserisini sabra izafe edip, sabredenlerin derecelerini bizlere ilân buyurmuştur.»
(Ya eyyühelleziyne amenu esteiynû bissabri vessalâh innallahe maassabiriyn).
Bakara sûresi: 153 Bu âyetin meâli şerifinde: «Ey beni tevhid edenler, bana ve benim Resûlüme muhabbet edip, itaat edenler! Kıyamet gününe inananlar, yapacağınız ve terk edeceğiniz herşeyde sabır ve namaz ile benden yardım isteyiniz. Muhakkak ki benim yardımın sabredenlerle beraberdir. Ben sabredenlerle beraberim, ben namaz kılanlarla beraberim, benden yardım isteyenlerle beraberim» buyuruluyor. Ne büyük şeref, ne büyük fazilet, hak ile beraber olmak.
Ayeti kerime'de de sabır ile namazın birbirinden ayrılmaması, beraberce zikredilmesi, sabrın vücutta gizli amellerin en ziyade şiddetli olması, namazında vücudun zâhirinde, haricinde en ağırı ve türlü taatı toplayıcı olmasındandır. Sabır, ruh ve namaz ise ceset oluyor. Ruhsuz cesedin kıymeti olmadığı gibi, sabırsızın kıldığı namazın kıymeti de kalmaz. Zira, o kimse, yapacağı fenalıklar ve nefsin arzularına uyması ile kıldığı namazın sevabını giderecektir.
Namaz, mü'minlerin miracıdır. Ama, sehv ile kılınan namaz yâni nefsi emarelerinin arzularına muhalefet etmeden
kılınan namazın, kılana hiçbir faydası olmadığını ve bilâkis böyle namaz kılan kişinin Allahın azarlamasına muhatab olduğunu Kur'ân bildirmektedir.
(Feveylün lil-musalliyn-elleziyne hüm an salâtihim sahûn elleziyne hüm yür'ûne ve yemne'ün-el-ma'ûn)
Mâ'un sûresi: 4-7 Mânayı şerifi: Kıldıkları namazların kıymetini bilmeyen ve onu gösteriş için kılan ve zekâtlarını vermeyip, ödünç vermeyi de men'edenlerin haline yazıklar olsun!...
Namazında sehvedenlere, kendini haramdan korumayanlara, yâni hem namaz kılıyor, hem hırsızlık yaparak halkın hakkını gasbediyor, yahud ırzsızlık, edebsizlik yaparak Allahın men'ettiği şeyleri irtikâp eden, yalancılık ve dolandırıcılık edip hayvanlara merhametsizlik eden, insanlara hiyanetlik eden, fakat aynı zamanda da namaz kılmakta devam eden, daha doğrusu namaz kıldığını zanneden murailere azab olsun, vey! olsun buyuruyor. Hattâ, namaz kılan bu fenalıkları yapmayan lâkin elinden geldiği halde iyiliği esirgeyen kimselere dahi Allahın azabı, tehdid ve azarlaması bu âyeti kerimeden anlaşılmaktadır.
Namaz kılıp; halka, mahlükata ıyılık etmekten geri duran kimsenin namazının, namaz olmayıp murailik oldugunu Allahu taâlâ bu âyeti celillerinde buyurmakta ve bu gibi kötü sıfatlara malik olup da namaz kılanlara, Allahın bu azarlaması bu tehdidi varken, hiç namaz kılmayıp, elinden gelirken insanlara iyilik yapmaktan çekinen, iyiligini esirgeyen ve aynı kötü sıfatlari işleyenlerin indi-ilâhide düşeceği derekeyi, azabı senin iz'an ve irfanına bırakıyorum.
Halbuki, yukarıda söylediğim gibi, namaz mü'minlerin miracı demektir. Miraç ise yükselmek, merdivenleri kat'etmek demektir. O balde zamaz kılan, her kötü sıfatını attıkça ve
namazını da eda ettikçe bu merdivenin basamaklarını sür'atle çıkacak, ve edeben, ahlâken, iymanen daima yükselecektir.
Üzerinde ağırlığı olan kişi nasıl yükseklere çıkamaz ise, böyle kötü sıfatları üzerinde bulunduranlar da hakkın lutfuna ulaşan bu merdivende yükselemezler. Zira, miracı bu merdiveninin nihayeti hak ile buluşup, hak ile bilişip, hak ile sevişmek, kavuşmaktır.
Resûl aleyhisselâm, mirâcı nebîsinde bunu bizlere bizzat, bedenen göstermig ve bildirmiştir. Işte, Cenabı hakkın böyle bir nimeti olan namazı kıldığı halde, o kimsenin fenalıklardan kendini arıtmaması, kurtarmaması sebebiyle Hakkın vuslatı muhabbetini kaçırmasından dolayı, riya ile kıldığı bu namaz yorgunluğuna yazıklar olsun!
Namaz, öyle bir mübarek ibadettir ki, kullarıma faziletimden, lûtfumdan bağışladığım en büyük hediye olduğu halle kullarım onun bu mübarekliğinden faydalanamayıp benin le buluşmayı, muhabbeti kaçırırsa o kula vazık olmaz mı?
solsose (Ve cealna minhüm eimmeten yehdûne bi emrinâ lemmâ saberu).
Secde süresi: 24 buyuruyor.
Yine Rabbül-âlemin, sabır edenleri, müttakilere, Allahtan korkanlara imam kıldığını beyan buyuruyor. Yani, müttakilerin, en ön safındakilerin sabreden kimseler oldugunu bildiriyor.
Müttaki, her yapacağı işde hakkın rızasını gözleyen kimse demektir. Muttakilerin imamı da Hz. Fahriâlem Muhammed Aleyhisselâtü vesselâmdır. Müttakilere hidayet olunduğu Kur'ân'ı-Kerimde beyan edilmektedir. Yâni, her işinde hakkın rızasına talip, men'ettiği şeylerden kaçınan kişi demektir. Bu yüksek dereceli kimselere imam olmak, önder olmak, Hz. Fahr-i-âlemin hemen arkasında yer alan enbiya olduguna
göre ki, Allahu subhanehu ve taâlâ:
(Fasbir kema sabere ulul azmi minerrusuli).
Ahkaf sûresi: 35 Fermanı ile habibine her emrinde, her işinde sabır tavsiye etmektedir. Sabır, ululazim peygamberlerin makamı olduğundan peygamberi zişanımız efendimize sabr ile emr edip sevgili nebisine diğer peygamberlerin de sabır eden nebiler olduğunu haber verip, sabrın ululâzîm peygamberlerin makamı olduğunu zikr etmesi ile birlikte, sabır eden ümmeti Muhammedin de bunların arkasında mevkileri olduğunu ilân ediyor. Yâni, ululazîm peygamberler ile müttakilerin arasında sabır edenlerin yer alacağı bildiriliyor.
O halde, musibete sabırlı, taate sabit-kadem ol! Nefsinin arzuladıklarına sabr eyleyip hakkın yolunda sebat eyle!