Ara
Menü
5 dakikalık okuma

Bir zat, kendine sabrı, kanaatı ve mürüvveti fiilen ögretip gösterecek bir mürşid arıyor.

Müstakil anlatıMuzaffer Ozak, İrşad, Cilt 2 · s. 139

Bir zat, kendine sabrı, kanaatı ve mürüvveti fiilen ögretip gösterecek bir mürşid arıyor. Sordu, soruşturdu. Kendine Bağdatta; Hallâcı - Mansur isminde, Allahın bir velisi olduğunu, onu ziyaret etmesini, ondan bu istediklerini tahsil edebilecegini söylediler. Bağdadın yolunu tutan o zat, oraya vasıl oldu. Hemen Hallacı sordu. Onun hapishanede olduğunu, kendişinden «Enel-Hak» sözü zuhur edip mahkûm olduğunu haber verdiler. Dikkat buyurulursa, Hallacı-Mansur «Ben Hakkım»

demişti «Hak Benim!» dememişti ki..

Bir kimse «Ben Insanım» diyebilir ama, «Insan benim»

dedi mi kabahatlidir. Hallacı-Mansur'u yanlış anlamışlar,

«Ben Hakkım» şeklinde söylediği sözü, «Hak benim» şeklinde anlamışlardı. Ne ise, bu zat hapishanede Hallacı ziyaret edip, üç aylık yoldan geldiğini, kendisine kanaatın, sabrın ve mürüvvetin ne olduğunu fiilen göstermesini rica ve niyaz etti.

Hazreti Hallac «Bak oğlum, bana bir çok ihvanı yârânım yiyecek getirirler. Ben onların getirdiğini zindan fakirlerine Allah için dağıtırım, kendim ise bu kuru ekmekleri suya batırıp yer ve bunlara kanâat eylerim» dedi. Sabır meselesine gelince; Hallacı Mansur kollarını iki tarafa açıp, elindeki zincirden kurtuldu ve duvara işaret edip, duvar yarıldı, oradan bir yol açıldı. Olanları gözleri yuvasından fırlayacakruş gibi seyreden o zata hitaben devam ile «Evet; sabır meselesine gelince.

Işte ben şuradan kaçabilirim, fakat madem ki şeriat beni hapis eyledi, sabır edip idamımı bekleyeceğim, dedi. Mürüvvete

gelince; O, mühim bir sıfattır. Onu sana bu gün öğretemem, yarın gel» dedi. Ertesi günü alelâcele mürüvveti öğrenmeye koşan zat, Hallacı dârağacında asılı buldu.

Dün bunu, yâni mürüvveti öğretmesi için neden ısrar etmemişti? Kendisine sabır ve kanaati hiç kimseden görmediği tarzda ogreten bu mürşid, mürüvvet için hepsinden mühim demişti. İşte bu mühim mes'eleyi, bu mühim insandan ögrenemeden onu ebediyyen kayb etmişti. Kendi kendine «Ah keşke, keşke ısrar edip mürüvveti de öğrenseydim!» diyordu. Büyük bir fırsatı kaçırmıştı.

kopmuştu. Bir ee, bu bâtbir ayya gisünde Hasnes orkunle4 lengete duşmuş vazıyette bu hesap gününün sefaatçisi Muhammed Aleyhisselâmdan imdad bekliyorlar. Iste bu sırada ona sabır ve kanaati ögretip, mürüvveti ogretemeden âhirete göçen mürşidi ile onu mahküm eden kadı efendinin aralarındaki dâvanın görülmesi için huzurullaha geldiklerini gördü.

Bu dâvada Hallac'ın idamı için hüküm veren kadı, dâvâyı kaybetti. Allah tarafından mahkûm edilmişti. Melekler kadıyı nâra atmak üzere harekete geçtikleri esnada: Hallacı Mansûr:

«Yarabbi, şimdi benim makamım neresidir?» dedi ve «Sen şahadet ile müşerref olduğun için makamın cennettir,» cevabını aldı. Hallâcı Mansür niyaz edip, yalvarıp şöyle bir dilekte bulundu. «Ey herşeyi en iyi bilen, kalplerden geçen arzuları, zihinlerden geçen fikirleri bilen yüce Allah! Bizlere habibin Muhammed Aleyhisselâm vasıtasiyle öğrettiğin insanlık kaidelerine göre, ben cennete tek başıma katiyyen girmem. Zira, benim şehid olmama, dolayısıyla cenneti kazanmama vesile olan kadı efendi cehenneme giderken, ben cennete girip onu azaba terk etmekten hayâ ederim. Sonra, Muhammed Aleyhisselâtı vesselâm efendimizin yüzüne nasıl bakabilirim? Kendimi âleme «Muhammedin ümmetindenim» diye nasıl tanıtabilirim. Benim muhammed habibullah yolunda öğrendiğime göre, ya ben de kadı efendi ile cehenneme girerim, yahud kadı efendi de benimle birlikte cennete kabul edilir. Bunu senden, Resülün hürmetine rica ve niyaz ediyorum. Ya Rabbi.» dedi.

Allah Celle; Hallac kulunun habibi Muhammedi, vasıta kılarak yaptığı ricasını kabul buyurup, ona kadı efendi için

şefaat etme müsaadesini verdi ve cennete, onların ikisini birlikte götürmeleri için meleklerine emretti.

O zat rü'yasında bundan sonra, Hallac ile kadı efendiyi el ele cennetin kapısına varmış olarak gördü. Cennetin kapısı önüde duran Hallac. Kadı efendiyi önce cennete dahil ettikten sonra geriye dönüp, kendisinden mürüvveti öğrenmek isteyen o zata hitaben: «Gördün mü? İşte mürüvvet de buna derler» dedi ve kendisi de cennetin kapısından içeri girdi. Rüyayı gören zata. Hazret mürüvveti de böyle öğretmiş oluyordu..

Mest olanların kelâmı kendisinden gelmez veli, Pes «Enel Hak» nice söyler, kişi Mansür olmadan?

Gördün ya velileri; işittin ya sâdıkları! Sen de bu amelden hangisi var acaba? Nefis atma binmiş gidiyorsun. Bu at, seni menzili maksûda eriştirmez. Sana fenalık edeni af eyle ki, sen fenalık yaptığında o da seni af eylesin. Musibetlere sabır eyle ki, dünya ve ukbâda necata eresin, felâha erişesin.

Ömer ibni Hattâb'ın oğlu, şu hadisi şerifi bizlere rivayet edip, haber vermede:

Resûl Aleyhisselâm buyurdu: «Kulun, Allaha ettiği iyman şu beş haslete riayet edilmedikçe tekmil olup, kemâle gelmez.

1 — Allahu zülcelâle tevekkül.

2 — Her işinde Allaha itimat edip, tevfizi umur etmek.

3 — Allahm emrine teslim olmak.

4 — Kazasına rıza göstermek, belâsına sabır eylemek.

5 — Allah için sevmek, Allah için sevmemek. Allah için vermek, Allah için men etmek.

Işte; bu sıfatlar kimde var ise, muhakkak iymanını tamamladı, kemâle erdi.»

Mü'minler, kolay iş değil. Bu saydıklarımın söylemesi kolay, tavsiye etmesi kolay, âmil olmak gayet güç. Tevekkülün ne olduğunu bilmek evvelâ şart, sonra tevekkül ile amel etmek lâzım.

Hazreti Ömer, mescitte oturan bir kaç zata: «Şimdi iş zamanı. Ne için burada oturuyorsunuz?» dediğinde, oturanlar cevaben, «Biz, Allaba tevekkül ettik» dediklerinde, Hz. Ömer,

«Tarlanızı ektiniz mi?» deyince onlar, «Hayır!» dediler. Hz.

Omer Haydi tarlanızı ekiniz, sonra Allaha tevekkül ediniz»

buyurdular. Zira, bu zatların tevekkülü böylece etmeleri lâzımdı. Yâni tarlayı ekecek, sonra tevekkül edeceklerdi.

Yine bir cemaata hitaben, «Develerinizi' nereye bagladınız?» diye sorunca: «Ya emirel mü'minin, bağlamadık, başı boş bırakıp, Allaha tevekkül ettik» buyurdular. Zira, Avam olan kişilere böylece tevekkül etmeleri şarttır. Havas olan kişilerin tevekkülü yine başkadır. Şöyle ki:

Okuma notu

Bu metin gelenek içinde aktarılan bir menkıbedir. Tarihî bir tutanak gibi değil; yolun hafızasını, değerlerini ve anlatı dilini taşıyan bir rivayet olarak okunmalıdır.