Ara
Menü
6 dakikalık okuma

Dell Huseyın hoca denilen bır adam varmış. — 2. bölüm

Müstakil anlatıMuzaffer Ozak, İrşad, Cilt 2 · s. 124

Sabah oldu, namazı kıldılar, dualar edildi, çorba içildi, köylü karısına seslendi: «Ya hû, hoca efendiyi yolcu ediyoruz.

Bir az yolluk, azık hazırla. Yaptığın tarhanadan hoca efendinin ailesine gönder» dediğinde dayanamayan hoca: «Bırak şu tarhanayı, ilmin başı ne imiş onu öğret» diye atıldı. Köylü ciddileşti ve:Hoca efendi (tlmin başı Sabırdır) dedi (Evet ilmin başı sabırdır ve söyleyecegim bu kadardır). Hoca efendi hiddetlenmiş, fena halde canı sıkılmıştı. Sabır hakkında ne güzel hadîsler, ne kadar çok âyetler bilirdi. Kaç defa insanları sabıra davet eden vaazlar, nasihatlar etmişti. şimdi, hiç yoktan böyle üç kelime için ömründen bir sene kayıp etmek ona iyice dokunmuştu. Mühim bir şey öğreneceğini zan edip bir sene çekmediği çile kalmamıştı. Köylüye dönüp: «Ağa sana, ne söyleyeyim bilmem ki? Böyle üç kelime için beni burada bir sene oyaladın. Hiç vicdanın, dinin, iymanın, insafın yok mu?

Allah cezanı versin. Ben böyle şeylerin âlâsını bilirim. Allah Allah, Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh» diyordu. Köylünün kendisine yaptığı azizliği bir türlü hazm edemiyordu.

Köylü bunun üzerine ona: «Evlâdım. Bana niçin kızıyorsun? Bir sene evvel, ben sana (ilmin başı nedir) dediğimde

«Sabırdır» diyebildin mi? Diyemedin. (Öğret bana!) dedin.

Ben sana şartımı söyledim ve sen de kabul ettin. Zannetme ki ben ilmin başının sabır olduğunu sana şu anda ögretmiş vaziyetteyim. Bilâkis, bunu sana öğretmeye tâ bir sene evvelinden başladım. Bütün sene boyunca sana, sabır denen şeyin ne olduğunu; bir şey öğrenmek için nasıl sabır edilecegini. Hergün, her saat ögrettim. Sabırı bizzat sana tattırdım. Senenin sonunda da sabır denen şeyin ilim için en başta gelen şart oldugunu lâfzan söyledim. Şu bana karşı yaptıgın hareket gösteriyor ki, sen otuz sene müddetle ilimlerin hep kelimelerini öğrenmişsin. Yoksa, o ilimleri nefsinde tatbik etmemişsin. Bana, sabır hakkında nice ayet, hadıs bılırım, nice vaazlar ettim diyorsun ama, sabır denen şeyin ne oldugunu işte bilmiyormuşsun. Bilsen, sana bir ilmi bizzat yaşatarak, tattırarak hakkı ile öğreten birisine böyle davranmaz, böyle sözler sarfetmezdin. Bir kimsenin öğrendigi ilim sadece lisanında olur da, kalbine inmez ise, onun nice zararları vardır, bilir misin?

Bir kere bu Tarzda öğrendiği ilimden hiçbir fayda elde edemez.

Meselâ, yalan söylemenin nice nice kötü amellerden daha da kötü olduğunu okuyup öğrenen kimsenin, sözlerinde yalancılığa devam etmesi, bu kötü fiili terk etme hususunda, ögrendiklerinin ona hiç bir faydası olmadığını açıkça gösterir. Faydası olsa idi, yalanı terk ederdi.

Ilmi böyle, dili ile söyleyip kalbine indirmeyenin ve fiili ile göstermeyenin kendine faydası olmadığı gibi, zararı olur. Bu zarar, kendisine kalsa ne ise, İşin felâketi başkalarına, daha doğrusu kendini âlim, hoca diye dinleyen kimselere zararlı olmasıdır. Çünkü kürsüde yalan hakkında o derece şiddetli azab âyetleri ve korkutucu hadisi şerifler söylediği halde, kürsünün haricinde yalancılık yaptın mı, halk önce bu hale hayret eder. «Bu hoca nasıl dedi, nasıl yaptı?» diye, sonra okunan azab âyetlerini ve hadisleri düşünür, yoksa bu âyet ve hadislerin aslı, esası yok mu? der. Allah muhafaza buyursun. İymanı bu derece de şüpheye düşer. Halk şuna kanidir: Bu ilimleri okuyan hocalar, mutlaka bu işi bizden daha iyi bilirler. Bizler, cahil kimseleriz. Allahın emirlerini, yasaklarını okuyup öğrenmemize imkân, fırsat yok. Ancak hocaların vaazda bize anlattıkları ile öğrenebiliriz. Şimdi, yalan hakkında böyle azabların olduğunu söyleyen hoca, kendisi yalan soylüyor. Eger, hakikaten bu azab varsa, hoca efendi bizden evvel kendisini korumaya calışır ve bizi yalandan cevirmek için uğraşmazdan önce kendini yalandan uzaklaştırır.

Halbuki, kendisi yalancılık yaptığına göre demek böyle bir azab yokmuş, diye düşünür ve iymansız biri haline gelir.

Ya bu insanların kâfir olmalarına sebeb olan, o gûya âlim olan adamın indi ilâhideki cezası nice bir cezadır acaba? Hele bu adamın yazdığı kitapları varsa, bunları okuyacak olanların hepsinin de delâletine sebep olmuş olur.

Işte, sabır mes'elesi de bunun gibidir. Eğer, sen hakikaten âlim olmak istiyorsan, önce öğrendiklerinin hepsini kendi nefsinde tatbik et. Ondan sonra o mevzûda halka vaaz et.

Haydi, bana söylediğin sözlerden ötürü ben sana hakkımı helâl ettim. Senin de benim üzerimde hakkın çoktur. Sen de bana hakkını helâl et de, köyüne git, halkı irşâd buyur. İlmin hebâ olmasın, dedi.

Köylü görünüşte bir köylü, fakat hakikatte bir mürşid idi.

Bir insan-ı Kâmil idi. Allahın evliyasından bir veli idi. Köylü suretinde halka böyle hak yolunu gösterirdi. Tabiî nasibli olanlara.

Işte, o Hüseyin ağa da, kaderinde yazılı olduğu için otuz sene tahsilden sonra, köyüne bir günlük mesafede bu mürşide rastlamış, okuduğu otuz senelik ilmi, ancak o bir sene sonunda bu mürşidin ikazı ile hazmedebilmiş ve onun vasıtası ile kal ilmini hâl ilmine çevirmeyenlerin, yâni ilmi lisanında olup tatbik etmeyen kimsenin, ilmi ile âmil olmayanların, sırtı yığınla kitap yüklü bir hayvandan farkı olmayacağını öğrenmiş ve köyüne öyle dönmüştü.

Hz. İsa aleyhisselâm: «Evvelâ nefsine vaaz et, sonra halki irşâd et.» buyurmuşlardı. «İlmi ile âmil olmak» hususunda Allahu Taâlâ, Kur'anı Keriminde kullarını daima ikaz etmiştir.

Mahlükat içerisinde en mükemmel olarak yaratılan insan oğlu olduğu gibi, insanların da en mükemmeli olarak yaratılan Hz. Muhammed; ilmi ile âmil olma yolunda en mükemmel bir örnektir. Ondan üstün bir misal vermek imkânsızdır. Çünkü yoktur. Bundan sonra da olmayacaktır. Allah, böyle bildirmiştir. Nitekim, Hz. Muhammed sallallahu aleyhi vesellem, o âlemlere rahmet, mü'minlere necât olarak gönderilen serveri kâinat, Allahın kendisine, kullarına bildirmesi için Irgad, cile 2 - F: 9

vahiy ettigi, talim buyurduğu her bir emri ilahiyi titizlikle kıl kadarını ihmal etmeden, önce kendisi tatbik etmiş ve halka ondan sonra, Allahın bu emirlerini bildirmiştir.

Sözü başka, ameli başka olan bütün âlimlerin acaba bundan haberleri yok mu? Ihtimal ki, onlar, nasıl Allahın emirlerini lisanları ile söyleyip fiillerinde icra etmiyorlar ise, Muhammed Aleyhisselâmın sünnetlerini, fiillerini anlatan yazıları baş gözleri ile okuyorlar, görüyorlar. Fakat kalb gözleri ile göremiyorlar. Halbuki Fahri âlemi kalp gözü ile göremiyen tanıyamaz. Ebu Cehil ve onun gibi olanlar serveri kâinatı baş gözü ile görmüşler, kalp gözü ile görememişlerdi. Resülü kalb gözü ile görenler onu tanıdılar, onun yolundan yürüdüler ve âhirette onun ile olmak şerefine ererek ebedi saadete erdiler.

Okuma notu

Bu metin gelenek içinde aktarılan bir menkıbedir. Tarihî bir tutanak gibi değil; yolun hafızasını, değerlerini ve anlatı dilini taşıyan bir rivayet olarak okunmalıdır.