Ara
Menü
7 dakikalık okuma

Firavun'un bir hazinedarı var idi.

Müstakil anlatıMuzaffer Ozak, İrşad, Cilt 2 · s. 109

Firavun'un bir hazinedarı var idi. O, Mâşite isminde bir hanıma sahibti. Kocası hazinedar olduğu gibi, Hz. Mâgite de firavunun kızının dadılığını yapardı. Mâşite zâhiren dadı, hizmetkâr hakikatte bir ulu sultan idi. Hazreti-Kelimullah Musa peygambere iyman etmişti. İymanını gizler, yalnızlıkta Rabbine niyaz ederdi.

Allah, «Allaha iyman edenlere» iyman dersi vermek için, iymanda nasıl sabr-ü-tahammül gerektigini bizlere beyan etmek ve (Allaha iyman eyledim) diyen mü'minlerin bu yolda nasıl bir metanet sahibi olmaları gerektiğini bildirmek için, Mâşite kulunun gizlediğini, îymanını açığa vurdu. Şöyle ki;

Mâşite bir gün hamamda, firavunun kızının saçını tararken tarak düştü. Tarağı almak için eğildiğinde, gayrî ihtiyarî sevgili Rabbinin ismini âşikâre zikr eyleyip: «Bismillâh lâane men kefer» dedi. Yani «Allahın rahman ve rahim ismiyle ben bu tarağı alırım. Lânet o kişiye ki rabbini inkâr eyledi». Firavunun kızı, bu söze taaccüp eyleyip «Ya Mâşite! Bu nasıl söz?

Benim babamdan başka Allah var mı?» dedi. Zira, firavunun tebâası bir şey yapacaklarında bizim «Bismillâh» dediğimiz gibi, onlar da «Bi-izzeti firavun» yani; «Firavunun izzetile»

deyip her işe böyle başlarlardı. Mâşite; «Evet, yerin, göğün ve herşeyin bir hâliki var. Baban da ana ve babadan doğan bir mahlüktur. Mademki doğdu, ölecek. Onu yaradan ve öldürecek olan Allah vardır, ben ona îyman eyledim.» dediğinde kız «Bu işi ben babama söylerim, büyük bir cezaya çarpılırsın, zira senin bu sözün tebâamız arasında fesada sebeb olur»

dedi.

Nitekim, olan hâdiseyi babasına bildirdi ve Mâşitenin öldürülmesi lâzım geldiğini de babasına söyledi. Firavun, Mâşiteyi huzuruna çağırıp: «Sen benden gayrı Allah'a mı inanırsın, ben sizin rabbi alânız değilmiyim?» dediğinde, «Hâşâ!»

Sen bir fâni insansın. Senin vücudüne ve mülküne zeval vardır. Ben öyle bir Rabbe iyman eyledim ki, ona ve onun müllüne zeval yoktur. O birdir, noksan sıfattan münezzeh, kemâl sıfatları ile muttasıftır (Lâ ilâhe illâllah Musa kelîmullah) deyip tevhidini firavunun önünde de izhar eyledi. O zaman, firavun gazabından çatlama derecesine gelmişti. Nasıl olurdu, bir kadın onun ilâhlığını kendisinin karşısında hiçe indirebilirdi.

Onun hiçliğini yüzüne vurmuş, mülkünün zevâlini yüzüne karşı çekinmeden söylemişti. Bu sözden dönmesi için, türlü türlü ezalar ettiler. Tırnakları söküldü. Saçından tavana astırılıp kamçılarla kanlar akıncaya kadar dövdürüldü, faide yok!

Mâşite sultan, tevhidden başka birşey söylemiyor, hep (La ilâhe illâllah, Musa kelimullah) diyordu. Bu ne metanet idi?!

Bu kadına ve kocasına öyle eza yapmalı idi ki, başka bir kimse böyle bir işi yapmaya cesaret edemesin! Mâşite şehideyi, bir çarmıha gerdirdi. Mâşite hatunun iki kızı vardı; biri kundakta, diğeri beş yaşında idi. Firavun, o iki meleği de getirtti, kızlardan büyük olanını, Mâşite'nin karşısında tutup

«Bu sözden dönecek misin?» diye Hz. Mâşiteye sordugunda, o yine (Lâ ilâhe illâllah Musa kelimullah) diye cevap verince;

Mâşitenin çenesini zorlukla açıp bu yavrunun gırtlağını onun agzına dogru tutup masumun gırtlagına bıçağı vurdular. Yavrucagın kanı, Hz. Mâşitenin agzına ve yüzüne döküldü. Çarmıhta idi. Elleri ve ayakları ile tahtaya çivi ile çakılı idi. Yine firavun köpek gibi uludu: «Benden başka ilâh var mı?» Hz.

Mâşite: (Allah birdir, Ondan başka ilâh yoktur. Musa onun kelimi, nebiysidir) dediginde kundaktaki yavruyu Hz. Mâşitenin agzına dogru getirdiklerinde saatlardır aç kalan yavru, meme kokusu almış olduğundan, meme verecek zannı ile elini anasının koynuna sokmuştu ki, hemen iblis gelip Hz. Mâşiteye fitnesini savurdu: «Ey Mâşite! Rabbim sensin deyiver de kur- 'tul, yine gizli îymanına devam eyle!» diyordu. Mâşite, önce küçük yavrusunun haline tahammül edemedi. Onun da boğazlanmasına kıyamadı. Ne kadar da mâsum idi, güzel gözleri ile ağlıyor. Meme, meme diyordu. Tam «Rabbim sensin!» diyecekti ve firavuna karşı iymanını ketm edecekti, birdenbire o küçük yavruyu Allah dile getirip: «Ey anne! Sabır eyle; iymanından dönme!» diye feryat etti. Bu söylemez yavru, şimdi konuşuyordu. «Ey anne! Allahtan yüz çevirme. Bu mel'una iyman eyleme. Iymanını gizlemeye lüzum kalmadı. Inleme, üzülme. Bak Rabbin sana cennette bir saray hâlketti. İşte karşında duruyor. O sarayın hizmetçileri huriler ve gılmanlar sana müştâk. Zilletle yaşayacağına izzet ile öl! Şehîde ol. Sabır eyle. Allahm rahmetine ulaş!» dedi.

Firavun şaşırmıştı: «Aman söyletmeyin gunu, bu işin böyle olduğu duyulursa ülkede fitne çıkar. Hemen kesin, ortadan kaldırın» diyordu. O küçük meleği de Hz. Mâşitenin ağzına tutup boğazladılar. Artık Hz. Mâşite inlemiyor, üzülmüyor, ölümün bir an evvel gelmesini bekliyordu. Firavun, Maşite hatunun kocasını da oldürmeye niyyet etmişti. Emir edip onu da huzuruna getirtıp: «Bana iymanını, benım Allah olduğumu izhar eyle» dedi. İki yavrusunun kanlar içinde yattığını ve karısını da feci bir halde gören perişan baba: «Allah sana lânet eylesin» deyince firavun, bir kazan getirtip içinde su kaynattırdı. İki yavrunun cesedini, Mâşiteyi ve kocasını teker teker kızgın kazana attırıp haşlatarak şehid eyledi. Kazandan

kendilerine, «Ey Allahın has kulan, bu ateş degi. Bu cennete giden yoldur. Sür'at ediniz» eklinde nida geliyordu.

Allah ve dinleri yoluna, cânânlar ugruna, canlarını feda eylediler. Radiyallahu anhüm ecmain.

Resûl aleyhisselâtu vesselâm efendimiz buyurdular ki:

«Ben Miraca giderken, Cebrail bana bir ka bir gösterdi. O kabirden miski anber kokulan geliyordu ve o kabir cennet bahçesinden bir bahçe olmuştu. Cebrail'e (Bu kabrin sahipleri kimdir?, dedigimde (Ya Resûlallah bu kabir firavunun hazinedarı ile kıznın dadısı olan Mâşite sultanın ve yavrularının kabiridir) dedi..»

Balkan harbinde kaybettiğimiz yerlerde ve Trakyada öyle facialar oldu ki, bende yazmaya kudret, dinlemeye de, siz mü'minlerde tahammül kalmaz. Beyaz saçlı ihtiyarlar kiliseye götürülüyor, zorla dinlerinden döndürülüyorlar, dininden dönmeyenler fırınlarda yakılıyordu. Bu faciayı öğrenmek isteyen, «Kırmızı ve Siyah» ismindeki kitabı okusun. Küçük yavrular, kundaktaki çocuklar havaya fırlatılıyor, altına süngü tutup, süngüye saplatılıyor idi. Genç gelinlerin, mâsum kızların zorla ırzına geçildikten sonra bıçakla göğüslerine haç çizilyor, sonra da fırınlarda yakılıyordu.

Bu böyle kaç sefer mü'minlerin başına gelmiştir. Neden?

Cehaletten, tenbellikten, din ve diyanetten uzaklaşmaktan dolayı bu müsîbetlere mâruz kalmıştık. Zira, iki türlü belâya giriftar olunur. Birini kuluna Allah verir. Diğerini biz kendimiz celbederiz kul, o belâya müstehak olan kötü ameller işler ve Allah da belâyı hâlk eder. Yâni o belâyı kul kisb eder, Allah da halk eder.

Allah celle hazretleri, bizzat tevcih ettiği müsibetlerin sabrını da ihsan buyuınır ve böyle verdigi musibete sabır edersek ecri azime nâil oluruz. Sabır etsek te, etmesek te elden ne gelir? Şikâyet edersek, Allahı kullara şikâyet etmiş oluruz.

Lâyık olan, musibetin haktan bir hikmete mebni geldiğini bilip, sabır etmektir. Abdullah ibni Mübarek diyor ki: Sabır edene musibet tektir. Sabır etmeyene iki olur. Biri büyük musibettir, biri geçici musibettir. Büyük musibet gudur ki, sabır etmediğimizden dolayı «musibete sabr» mukabilinde verilecek sevap elimizden çıkar. Diğer musibet, ecirsiz olarak gelen musibettir. Meâli göyle olan bir hadisi kudside Allah diyor kî:

(Kalennebiyyü sallallâbü aleyhi ve sellem nakılen an rabbihi azze ve celle iza veccebtü ilâ abdin min abiydiy musiybeten fiy bedenihi ev fiy malihi ev veledihi rümmestakbelehu bizalike bisabrin cemiylin istabyeytü minhü yevmel kıyameti en ensıbe lehu miyzanen ev enfure lebu diyvana).

«Ben kollarımdan bir kuluma, bedenine, malına yahud evlâdına bir musibet ile teveccüh ettiğimde, O kul sabr-1-comil ile o musibetimi karşılar ise; yarı kıyamette defterler açılıp insanları hesaba çektiğim gün, bu kulumu hesaba çekmeye hâyâ ederim» buyurmuştur.

Rabbine sevgin var ise, sevgilinin nazına tahammül eyle!

Onun verdiği musibeti: (Rabbimin bana hediyesî) diyerek sabr ile kargıla, isyan etme! O zaman sabrının mükâfatını mutlaka göreceksin.

Okuma notu

Bu metin gelenek içinde aktarılan bir menkıbedir. Tarihî bir tutanak gibi değil; yolun hafızasını, değerlerini ve anlatı dilini taşıyan bir rivayet olarak okunmalıdır.