Hazreti Halil İbrahim aleyhisselâm; evinde misafir olamaz ise sofraya oturmaz, mutlaka sofrasında ya bir fakir yahut bir misafir bulundurur imiş. Böyle bir nezir etmiş idi. Bizim de babalarımız böyle idi. Mutlaka hanelerimizde ya bir, yahut birkaç yetim ve dul, yoksul, herkes kendi haline göre, misafir bulundurur idi. Zira fahri-risalet efendimiz, yetim bulunan haneden daha hayırlı bir ev bulunamaz buyurmuşlardır. Kendi akrabasından yahut bir din kardeşinin yetimine tekeffül eden kimse, şu iki parmağım nasıl birbirine yakınsa, cennette benim ile bu kadar yakındır buyurmuşlardır. Şimdi Allaha îyman eden, peygamberini canından daha ziyade seven kişi hanesinde yetim bulundurmaz mı? Yetime, yoksula yardım etmez mi?
Fahri-âlem efendimiz yetim büyüdükleri için, yetime bakan kimsenin, Resûle ikram etmiş olacağı aşikâr olduğu gibi, Resûlü muhakkak memnun etmiş olur. Gelelim kıssamıza: Halilullah, hanesine ne kadar misafir gelse memnun olup mutlaka misafir yahut bir fakir ile yemegi itiyad edindikleri için ve hattâ bir ay misafir gelmese sofraya oturmamaya nezrettiğinden, Li-hikmetin, bir aydan ziyade hanesine misafir gelmedi. Bu işe taaccüp eyleyen Halilül-rahman, misafir aramak için bulunduğu mahalden bir miktar ayrıldığında, bir zata rast gelip, hanesine misafir olarak götürmek istediğinde o zatı gerifte; Üç aydan ziyade hanesine misafir gelmediğini ve kendisinin de hanesinde misafir olmadan yemek yememeye azmi karar ettiğini İbrahim aleyhisselâma bildirip, Halili Rahmanı hanesine dâvet eyledi. Halilullah bu işe taaccüp edip kendisinden başka ve hattâ daha ziyade misafire hürmet edeni ve üç ay gibi bir zamandır «Misafir gelmedi» diye _yemek yemeyeni görünce, Allahın ne mübarek kulları olduğunu hayretle gördü. Zira kalbi seniyelerine şöyle bir düşünce gelmişti: «A- 'caba benim gibi, bir ay misafiri gelmedi diye yemek yemiyen kul var mıdır?» Halbuki, Allahın öyle has kulları var idi ki...
İşte üç aydır misafirsiz yemek yemeyen bir kul karşısında idi.
Böyle düşüncelerine tövbe ve nedamet eyleyip, bu âşıku sâdığın evinde misafir olmak büyük bir bahtiyarlıktır diyerek mübarek zâtın dâvetini kabul eyledi. Hânesine beraberce vardılar. Yemek yediler ve sohbette bulundular. Ibadet eylediler. Ayrılma zamanı geldigınde o zat bir oda açıp, içınde olan eşyadan begendigi bir şeyi yadigâr olmak üzre almasını Ibrahim nebiden rica eyledi. Ibrahim aleyhisselâm da o zata lûtfen bir dua etmesini rica eylediğinde, o zat duayı terk eylediğini, zira senelerdir bir şey için dua ettiğini, fakat bu isteğinin, tarafı ilahiden kendisine verilmedigini ve ağzının duaya layık olmadıgını özürle beyan eyledi. Halilullah «Isteginiz ne idi, de- Allah sizlere ihsan etmedi?» diye sorduğunda, o zatı pâk «AIlahın Halili dünya üzerinde imiş, ona Ibrahim Halilullah derlermiş. Onu gönneyi çok arzuladım. Senelerdir bunu rabbimden diledim. Görüşmek müyesser olmadı, onun için bizim dua etmeğe ağzımız lâyık değil. Siz lütfen dua buyurunuz» dediginde; ne için buralara geldiginin sırrına eren Halilullah, gözlerinden sevinç yaşları dökerek, «Py âşık! Ey adık kul! Işte ben Ibrahim nebiyyim. Bu güzel ahlâkından dolayı Allah beni, senin evine kadar gönderdi» dedi.
Rabbimizin böyle cilveleri olur, halillerini, kendisini sevenlere getirir. Işte, bu menzile ermek için sünneti resûle, siyreti Muhammediyyeye imtisal edenlere bu kıssa lûtfi ilâhiyyeye delildir:
Allah için yedir. Allah için hanesinde yemek yediren, misafire ikram eyleyene Halil geldiği gibi habib de gelir. Hattâ, kendi zâtı ulûhiyyeti bile tenezzül eder. O yemekten, içmekten, uykudan, kocamaktan münezzehtir. Fakat sana öyle bir got gelir hâk ne, işittiği nakile aha iğu makile, yâdden hak iledir. Anlayana...