Müslimi şerifin rivayetine göre; Hz. Musa zamanında bir kadını fenalığından dolayı şehirden sürmüşlerdi. Mezkûr kişi çölde dolaşırken bir kuyu başında bir köpeğin dolaşıp, susuzluktan yerleri yaladığını gördü. Başındaki örtüsünü kuyuya salarak, ıslatıp ayakkabısının içine ıslanan örtüyü sıkarak hayvanı suladı. Sonra bu kişi öldü. Allah, Musa Aleyhisselâma vahyedip, (Var filân mahalde bir dostumuz öldü. Cenazesini kaldır, namazını kıl.) Musa nebî, her kime sorar ise, böyle bir Allahın dostunu tanımadıklarını ifade ederler. (Yalnız şehirden kovulmuş bir kişi var idi, öldü. Dünya onun şerrinden kurtuldu. Biz onu bir çukura attık) derler. Allah vahyeyledi; (Ya Musa! İşte o kul benim dostum idi,) dediğinde, (Aman Ya Rabbi!
Kulların onun kötü kişi olduğunu söylüyorlar) dedi. Cenab-1 Allah, (Ben, bahâ Allahı değilim, bahane Allahıyım. Kelbi suladığı için mahlûkuma, merhamet ettiğinden, onu dostlarım arasına kattım,) buyurur. Bir kelbi sulayan böyle olur ise, ya insanları sulayanların, çeşmeler yaptırıp kuyular açtıranların, kanallar kazdınp, barajlar yaptıranların alacakları sevapları bir düşünün.
Harun Reşit ki, Abbasi halifelerinin en büyüklerinden idi.
Onun çok sevgili ailesi Zübeyde Kâbe'ye su getirdi. Hâlâ Zübeyde suyu diye anılmaktadır. Olümünden sonra, rüyada onu gören bir veli (Allah sana ne muamele yaptı?) diye sordu. O da (Affeyledi), diye cevap verdi. Veli ona (Elbet affolursun, Kâbe'- ye su getirdin. Böyle bir hayra nail olan affolur) deyince, Zübeyde, (Rabbim beni ondan ötürü affeylemedi. Zira, o yaptırdığım hayırda milletimin hakkı varmış. Amma hayra sarfettiğim için affa mazhar oldum) der. Ashabı vakfın getirdiği suları kesenlere, bu vakıfları tebdil edenlere lânet vardır. Yarın mahşerde ashabı vakıf bunlardan dâvacı olacağı gibi, ümmetin fukarası kurtlar, kuşlar dahi dâvacı olup, bu zalimlerden haklarını alacaklar, bu hainler de azabın en şiddetlisini göreceklerdir. Bunlara yardımcı olmıyacak, hakkın azabına tahammül edemiyeceklerdir.
Vakıf alınmaz, vakıf satılmaz, vakıf rehin edilmez, vakıf tebdil edilmez, büyük günahtır. Lânet alana, satana, tebdil edenedir. Diyar-ı islâmda mü'minlere yakışan vakfa riayettir. Vakfa riayet etmiyenlerin yakın bir zamanda gözleri kör olduğunu yahut kanser illetine yahut herhangi bir belâya düçâr olduklarını biz gördük, siz de görürsünüz. Ölüp kurtulma yok. Dünyanın en büyük azabı ölüm olup, âhirette kâfirlere, ölmek en bü.
yük nimettir. Onun için sûreyi Nebe'nin son âyeti, «Vakta ki hayvanların hesabı görülüp, Allah hayvanatı toprak edince, kâfırler azab-ı ilâhiyyeyi görüp ölümü nimet bilip, keşke biz de toprak olsaydık, diyecekler.» Elbet öyle. Zillet ve azap içinde yaşamaktan ister dünyada, ister ukbada toprak olmak, yok olmak devlettir. Fakat, orada ölüm yok. Kâfirlerin ve zalimlerin bu temennisini, bizlere lûtfundan ve kereminden Allah beyan etmiştir. Yoksa bunların halini söylemeye tenezzül bile etmezdi. Ne kıymetleri vardır ki indinde.. Kâtirin küfrü onun saltanatına zarar mı eriştirir? Yoksa senin ve benim iyman etmemiz ona şan ve şeref mi bahşeder? Iyman edenin iymanı kendisi için olup, dareynde selâmet, necât bulur. Kâfirin küfrü de kendi için olup, dünyada ve âhirette azaba düçâr ve, iki cihanda da zelil ve hâkir olur.
Meselâ, bir kimse diğer birinden iyilik görüp o iyiliğe karşı nankörlük ederse, vazifeyi insaniyyesini yapmamış olur. Herkes, fena nazarlarla bakar. (Bu ne kötü, nâdan, alçak kimse imiş) diye ona buğz ederler. Zalimler, kâfirler de böyledir. Yoktan var olmuş insan, yaratılmış göz, kulak, anlayış sahibi kılınmış, hergün Rabbinin nzkını yiyip, kulluk vazifesini yapmaz ise Rabbine karşı nankördür, âsidir.
Insanın insana karşı yaptığı iyiliğe kötülükle mukabele edene yukarıda zikrettiğim çirkin sıfatları söylersek; Rabbil âlemine karşı yapılan küfranı nimete ne deriz? Onun için iyman sahiplerine amel-i salih erbabına, lûtfü kerem; küfranı nimet ederek Rabbini unutan âsi mücrimlere azap hak olmuştur ki, kendilerine o günde sorulacak: (Size bugünleri, bu korkulu demleri, haber verenler gelmedi mi? Size azabı haber verme- = 300 - diler mi?) denildigi zaman, (Evet geldi, bizlere böyle olacağını haber verdiler. Ama biz inanmadık, onları yalanladık. Allah böyle şeyler indirmedi. Siz uyduruyorsunuz, dedik. Eğer bizde düşünme için akıl, işitme için kulak, görme için göz olsaydı, şimdi bizler, bu belâlara uğrayıp cehennemlik olmazdık) diyerek günahlarını itiraf ederler ve kendilerine verilen bu cezanın hak olduğunu söyliyerek, mahzun, müteessir feryad-ı figan ile birbirlerini muahaze ederek nâra sevkolunacaklarını kelâmullah haber veriyor. Mikroptan kaçar gibi, daha da süratli olarak küfürden, dalâletten, kötü itikattan, haram yemekten, vakfa ihanetten, yetim hakkından, kul ve hayvan hakkından, devlet ve millet hakkından kaçınız. Velev ki zerre kadar olsun.
Zira, zerre zerre derken dağlar gibi olur da haberin olmaz.
Allah'a karşı işlenen suçlar, ister büyük, ister küçük olsun, suç suçtur, isyan isyandır. Küçücük, hattâ gözle görülmesi dahi mümkün olmayan bir mikrobun insanı helâk ettiği nasıl bir gerçekse, Allahu teâlâ'ya karşı işlenen en ufak bir günah da insanın felâketine sebep olabilir. Bu itibarla, günah ve isyanların en küçüğünden bile arslandan kaçar gibi kaçmak ve sakınmalıdır ki, felâha erelim.
Bunun için de beden ağyâr ile gönül yâr ile olmalıdır. Beden dostu ile na'im ve gönül her dem dostu ile ka'im olmalıdır.
Beden rahat ile mekânda, gönül aşk-ı habib ile seyranda, kulak seda ile, gönül Hudâ ile, göz rakipte, gönül Habip'te, el san'atta, gönül Hazret-i Hak'ta, ayak yürümekte, gönül zikretmekte olursa kişi Hakka isyandan, Rabbil-âlemiyni nisandan azade olur ve beden de gönül de necata erer, kurtulur.
Böyle olmazsa; ceset her ne kadar zâhirde rahatta olsa reya öyle görünse bile, ruh zindanda ve vücut isyanda ve hüsranda kalır, mahv-u-helâk olur. Daha bu âlemde iken cezaya uğrar, fânide azabı tadarak âlem-i bekaya öyle giderler.
Evet; günahın da sevabın da küçüğü ve büyüğü olmaz. Allah celle hazretlerine küçük bir isyan, insanı dünyada belâya ve âhirette cezaya uğratır.
Şu hikâyeyi ibretle oku da kıssadan hisseni al!..