Efendimiz zamanında, Şam'da; o asrın nâdir yetiştirdiği Yahudi ülemâsından âlim bir haham var idi. Bin sûre ve her bir sûresi bin âyetten ibaret, Hazreti Mûsâ'ya nâzil olan Tevratı şerifi bir cumartesi günü mâbetlerinde okurken, Tevrat'ın dürt yerinde Efendimizin evsafı cemilelerini ve medhi senâsını okuduktan sonra, Efendimize hasdinden, hiyanetinden ve düşanlığından, Efendimizin nam-u nişânını görmemek için mez.
kür sahifeleri yırtıp çıkardı. Ertesi hafta, aynı gün aynı Tevratı şerifi okurken Tevratın sekiz yerinde Efendimizin medhü se nâsını gördü. Yine aynı sahifeleri dahi yerinden söküp yırttı.
Üçüncü hafta Tevratı okurken, Cenabı Hakkın habibi edibini oniki yerinde övdüğünü görünce tefekküre varıp insafa geldi. O anda kalbi nûr-u Muhammediye ile dolup, îman şûlesi kalbin de yanmağa başladı. Diğer bir hahama: (Medine şehri ne taraf
tadır? Bana yolunu tarif eder misin?) dedi. Diğer haham: (Aman ne yapıyorsun? O şehre sakın gitme. Orada bir sihirbaz vardır)
dedi. (Sihri ile âlemi kendine bendetmiştir. Korkarım ki seni de sihri ile celb ve teshir etmesin) dedi. Kalbine nûr-u kerâmeti Ahmediye tulû eden: «Sus. Haltetme. Işler senin dediğin gibi değildir.» diyerek Medine yolunu başka bir zattan öğrenip, kalbi aşkı Muhammedi ile yanarak, gözlerinden yaşlar dökerek, yemeyi ve içıneyi unutarak tarik-i hidâyete revan oldu.
Medine şehrine geldiği vakit, güzellikte birazcık Efendimize benzeyen Selmâni Farisi'ye rastgeldi. (Ey efendi; ben garibim. Ben mahbubu Hûda, şefîi rûzi ceza, Melce-i fukara olan âhir zaman nebîsine götürür müsün?) diye rica etti. Selmâni Farisi radiyalahu anh, (Merhaba. Gel benimle beraber) diyerek alıp Ravza-i Şerife doğru götürdü. Halbuki Efendimiz âlemi cemâle gideli dört gün olmuştu. Medine matem içinde idi. Selman bu haberi o zâta bildirmemiş, gözlerinden yaşlar döküyor idi. O zat da aşkı Muhammed ile ağlıyordu. Her ikisi ağlıyarak ravza-i pâke vardılar. Selmânı Farisi: (Ey âşıkı cemâli Muhammedi. O senin didarını özleyip görmek için geldiğin zât ki, Habibi Mevlâ Hazreti Muhammed Mustafa bundan dört gün evve. Allahın emriyle dâr ül âhirete göç edip vâsıl-ı firdevsi âlâ oldular. Bizleri öksüz ve yetim bıraktılar) deyince ihtida eden zât mahzun mükedder feryadı figan ile: (Ey efendi onu nasib olup göremedim. Sen gördün mü? Meclisinde oturdun mu? Mübarek sesini işittin mi?) dedi. Selmân: (Evet onun cemalini gördüm, meclisi şerifinde oturdum, ben onun ehli beytindenim) diyerek kabri Resûle vardılar. Orada bulunan eshab ile feryadı figan ederek kabri nebîye salâtü selâm ettiler. Şamdan gelen o zâtı muhterem: (Ey nâs içinizde nebiyy-i âhir zemana akraba olan kimse yok mudur?) dedikte. İmamı Âli, (Ben onun ehli beytindenim. Emmisi oğluyum, vasisiyim, kerime-i muhteremleri hâlâ benim tahtı nikâhımdadır) cevabını verdi. O zât:
(Ey resülüllahın yakini. Bana ol Habib-i Hûdânın evsaf-1 şerife re ahlâkî hamidlerinden bazılarını haber ver.) Hazreti Ali dahi gördüğü ve bildiği veçhile kendisine bir parça evsafı Resûlden haber vermesi üzerine ol zât dahi başından geçen macerayı haber verip: (Vallahi ve Billâhi işte benim Tevratı şerifin yirmi dört yerinde medhini gördüğüm nebiyyi âhir zaman Hazreti Muhammed Mustafa şeksiz şüphesiz budur) dedikten sonra, (Sizden rica ederim. Acaba bu Resûlü Hûdanın mübarek vücudu şeriflerini mesh eyleyen elbiseleri yok mudur? Onu koklayayım. Hiç olmazsa kokusunu ondan duyayım) dedikte, Imarnı Ali: (Yâ Selmân. Evden Resûlün mübarek hırkasını al da getir)
dedi. Selmân, efendimizin hırkasını alıp ravzaya getirdi. Eba Bekir, Ömer, Osman, Ali rıdvanullah aleyhim ecmain hazretleri Hırka-i saadeti sıra ile alıp yüzlerine, gözlerine sürerek âhı figân eylediler ve hırka-i mübareki o merd-i âşıkın hidayete eren başına vaz' eylediler. O dahi hırka-i mübareki alıp yüzüne ve gözüne sürüp, kabri Resûle karşı durup şehadet parmağını kaldırarak:
«Eşhedü en lâ ilâhe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden Resûlüllah» parmağı ile kabri resûlü gösterip, (Sahib-i hazel kabr) demesiyle şiddetle ağlamağa başladı. Ahu enin ile: (Yarab. Sen büyüksün, Erhamer rahîmsin. Eğer benim sana ve habibi ekremine olan îmanımı ve tasdikimi kabul buyurdun ise bu kulunu bundan böyle yaşatma. Habibi Ekremin kabri şerifi huzurunda ruhumu kabz eyle) der demez, bir kere ALLAH deyip hemen secdeye vardı. Bir de baktılar ki ruhu Cennete vâsıl olmuş. Rahimehullah.
Işte kardeşler! Efendimizin ismi ve ersafı bütün ilâhî kitaplarda vardır. Hazreti Muhammedin cismi şerifi bütün mahlükatın ve mevcudatın en efdali, en ekmeli ve en eşrefidir. En meşhur ismi Muhammed sallallahü aleyhi ve sellemdir. Bu isimden sonra meşhur olan ismi şerifi Ahmed sallallahü aleyhi ve sellemdir. Zira, Muhammedin mânası çok çok hamd ve medh olunmuş demektir. Çünkü Allahü teâlâ kendi ismi ile beraber zikrettiği için Hazreti Ademden, Hazreti Fahri Aleme kadar bütün nebîler ve resûller ve salihler lisanında ve kitaplarında ve melikelerin lisanında devrân edilmesiyle Resûlü Ekreme medhu senâ çok olup ve olacağından ezelde MUHAMMED tesmiye edip bütün mevcudatı nur-u nübüvvetinden hâlk buyurdu. Arş' ta ve Cennette: