Arabinin birisine, Cenab-ı Hakkın varlığını sordular. Şu tcvabı verdi:
— Kum üstünde, bir devenin ayak izini görüyoruz. Bıraktığı bu izlerden, oradan bir devenin veya ona benzer herhangi bir diğer hayvanın geçtiğini anlıyoruz da, görebildiğimiz kadar gökyüzünü, yıldızları, dağları, çölleri, denizleri yaratan bunca eserleri gözlerimizin önünde iken, bütün bunların da bir yaradanı olduğunu neden idrâk edemiyoruz? Bunları gürüp, bildiği halde; yaratanı bilmeyene, onun varlığını, birliğini, kudret ve kuvvetini inkâr edene insan denilir mi?
Madem ki ben varım; o halde beni de var eden bir kuvvet ve kudret sahibi vardır diyen kişi, Hakkın varlığına; vücudunun bürhan olduğunu idrâk etmiş demektir. Çünkü, hiçbir şey kendi kendisine olmaz. Mutlaka onun bir yapıcısı vardır. O da, şeksiz ve şüphesiz Allahü teâlâdır.
Kâinatta her şey, ama her şey Hakkın varlığına şâhid-i âdildir. Akıllara hayret ve durgunluk veren şu âyeti, hep birfikte gözden geçirelim:
Birincisi; gökyüzüdür. Güneşi, ayı, yıldızları ve daha güremediğimiz, bilemediğimiz diğer varlıkları ile enginleşen o muhteşem gökyüzünü bir düşününüz. Düşününüz ki, insanoğlu, en yakını olan aya bile henüz nüfuz edememiştir. Buna karşılık, güneş doğuyor, batıyor, ay çıkıyor, kayboluyor. Gündüzler gece, geceler gündüz oluyor. Aylar, mevsimler değişiyor ve bütün bunlar şaşmadan, şaşırmadan tam ve mutlak bir intizam içinde yüzyıllardır aynı düzen içinde cereyan ediyor. Bütün bunları görüyoruz ve biliyoruz. Yapanı göremiyorsak inkâr ını edelim?
«Hüvallezi cealeşşemse ziyaen velkamere nûren ve kadderehu menâzile li-ta'lemû adedessiniyne vel-hisabe ma halakallahu zâlike illa bilhak. Yufassilul-âyati li-kavmin yâ'lemun.»
Yunus -5 - 6 Mânayı müniti: Güneşe ziya, aya nur veren, yılların sayısını, ayların, günlerin, her vaktin hesabını bilmeniz için aya nice menziller tâyin ve takdir eden o Allah'tır. Allah, bunların her birini ve her şeyi yerli yerinde yaratmıştır. Allah, kendi kudret ve kuvvetini bilen kavimler için, âyetlerini böylece beyan eder. Gece ile gündüzün gelip gitmesinde, Allah'ın göklerde ve yerlerde yarattığı her bir şeyde, Allah'ı bilip tanıyanlar ve ondan korkanlar için kudreti ilâhisine ait bir takım âyat-ı beyyinat ile ibretler vardır.
Ikinci âyat; dünyamızı, yeryüzünü gözlerinizin önüne getiriniz. Dağları, denizleri, çölleri, gölleri, ağaçları, kurtları, kuşları, insanları, vahşî veya ehli hayvanları, sebzeleri, meyveleri,
çiçekleri, sözün kısası yeraltında ve yer üstünde hâlâ adlarını bilmediğimiz, renklerini, kokularını duymadığımız bütün ni'- metleriyle şu koca dünyaya bakınız. Koskoca bir fil, beş yaşında bir Hintli çocuğun elinde kös kös gidiyor. Bir sürü manda, on yaşında bir çocugun eli altında istenilen yerc ve yöne götürebilecek kadar zelil olmuş. Bu yaratıkları görüyoruz da, yapanı ve yaratanı görmedik diye inkâr mı edelim?
3,$XÇ,
«Evelem yerev ennâ halâkna lehüm mim:râ amılet eydiynâ en'amen fchüm leha mâlikin ve zellelnaha lehüm feminhâ rekûbühüm ve minhâ ye'külûn ve lehüm fiyha menafi'u ve meşâribu efelâ yeşkürün.»
Yâsin — 71. 72. 73 Mânayı münifi: Onlar, görmüyorlar mı ki bizzat kudretimizle kendileri için bir takım hayvan!ar yarattık da onlara sahip oldular. Bu hayvanları onların ellerinde zelil kıldık. İşte enların bir kısmı binek hayvanlarıdır. Onlara binerler. Bir kısimının da etinden yerler, sütünden de faydalanırlar. O hayvanlardan başka şekilde de faydalanırlar. Bütün bu ni'metlerime şükretmezler mi?
Üçüncü âyatı: Kendimizi bir yoklayalım. Ne kadar güzel yaradılmışız. Gözümüz görüyor, kulak işitiyor, el tutuyor, ayak yürüyor. Akıl ve idrâk vermiş, sanatları yapmak için âza vermiş. Meşhur bir heykeltıraş veyahut ressamın yaptığı bir resme veya bir heykele baktığımızda, heykeli görünce heykeltıraşşın nasıl bir sanatkâr olduğunu her ne kadar o sanatkârı görmesek de takdir ediyor ve inkâr etmemize imkân olmadığını anlıyoruz, o heykeli yapan ustaya o vücudu veren o aklı, o istidadı ve elleri ve parmakları vereni gürmesek inkâr etmemiz mi lâzım gelecek?
Inkâr edenler; hakkı değil, kendilerini inkâr etmiş olurlar. Âkil olan kimseler bir zerreden hakka vasıl olurlar. İnkâr değil, ikrar ederler, hayretle bu ilâhî sanatı seyrederler. Zaten münkirin inkârı da hakkın varlığını ispattır. Yok, yok olunca var çıkar.
Mü'min, îmanının mükâfatını dünya ve âhirette görür, münkir de inkârının cezasını dünya ve âhirette bulur. Bunun, birincisine âyâtı âfâkiye, ikincisine âyâtı Süfliye, üçüncüsüne ayâtı Nefsiye derler. Allah Kur'an-ı Kerim'inde:
«Efela yenzurûne ilel ibili keyfe hulikat ve ilessemâi keyfe rufiat ve ilel cibâli keyfe nusiber ve ilelardı keyfe sutihat, fezekkir innemâ ente müzekkir.»
Câsiye — 17. 18. 19.20.21
«Deve nasıl hâlk olundu, sema nasıl ref olundu, dağlar nasıl yüceldiler, arz nasıl döşendi, görmüyorlar mı?» diyor. «Göz verdim, baksınlar ve görsünler. Bunları onlara hatırlat, çünkü sen ancak bir hatırlatıcısın." Görsünler de, benim kudretimi temâşa etsinler. Bana îman edip selâmet ve saadet bulsunlar. Burada, benim kudretimi görmeyen bakar gözlü âmâlar, yarın benim cennât ve cemâlimi göremeyecek ve gözleri âmâ olarak haşr olacaklardır.
Bir göz ki olmaya ibret onun nazarında, Ol düşmanıdır, sahibinin baş üzerinde.
Hazreti Resûl-i Ekrem efendimiz, «Bir saatlik tefekkür, altmış senelik nafile ibadetten hayırlıdır» buyurmuştur. Bir saat, altmış dakika tefekkürle bir dakika, bir sene ibadet yerine geçiyor. Tefekkür de ibadetin en yücesidir. Tefekkürde âyât ile hakkı bulacağımız ve o muhteşem ve muazzam varlık karşısında yapılacak secde ve rükû kaç senelik ibadet yerine gececeğini, ey okuyucu senin idrâkine terk ederim.
Sıddık-ı Ekber Eba Bekir radıyallahu anh: «Bir eşyadan evvel, o şeyde ben Allahın kudretini görürüm.» buyurdu.
Dördüncü âyâtı: Tenziliyyedir. Kur'an-ı Mübîn ile Zâtı ilâhiyesi malüm olur.
Kur'an-ı Kerim öyle bir kitaptır ki; yaş ve kuru, evvel ve âhir, zâhir ve bâtın, onda cem' olmuştur. Bu kitab-ı kerîmin en kısa süresinin bir misalini getirmekten bütün mahlûkat âcizdir. Bu hitâb, fâhri risâlet zamanında yaşamış, şiir kudreti çok yüce şairlere karşı olduğu gibi, kıyamete kadar gelecek bütün şairlere de aynı hitap vârittir ve nasil o şairler bunun benzerini getiremedilerse, şimdiden sonra da getiremeyeceklerdir. İlimlere mevzu veren, san'atlara model, kudret ve kuvvet-i ilâhiyyeyi beyan eden bir nûrdur. Kalbe şifâ, ruha gıdadır.
Mü'mine ise aynen şifâdır. Öyle ise, Kur'an'ı oku, anla, tefekkür et.
Şimdi Allahın âyetlerini oku ve bil, ona secde et. Evvel o, kadim, evveli ve âhiri olmayan o, kerim o, gânî o, mâbud o!
Yoktuk, var etti. Seni insan hâlk etti. Akıl ve anlamak verdi, duyurdu. Göz verdi, güsterdi. Çıplaktık, giydirdi. El verdi tutturdu, ayak verdi yürüttü. Ölüydük diriltti. Yinc öldürecek.
İnkâr eden var mı?
Ondan korkmayacak mısın? Onu sevmeyecek misin? Ona secde etmeyecek misin? Bir sigara verene teşşekür ediyorsun da, o sigarayı almak için sana eli verene şükür yok mu? Takkevi verene teşekkür var da, takkeyi giyeceğin başı verene şükür yok mu?
Haceti dünya için, sen varırsın yüz yere.
Haceti ukba için, hiç komazsın yüz yere.
Gel! Tenbelliği bırak, inkârı terk et! Rütbene masana, kasana varlığına güvenme! Hakkı bil, Hakkı bul, Haktan ol! Ona bütün kalıbın ve kalbin ve fikrin ile secde et! Yakında ona döneceksin, îmânının nûruna göre onu göreceksin.
Yârab; Cennet evine girenlerden eyle bizi.
Oradan Cemalini görenlerden eyle bizi.
Bu dünya âleminde, Allahı baş gözüyle görmek mümkün değildir. Görmek dilersek göremez miyiz? Göremeyiz! Zira Zatullâhı idrâk ve ihata mümkün değildir. Bilâkis Künhü llâhîyeyi idrâk ve inata edememek idrâktir.
idrâki meali bu küçük akla gerekmez.
Zira bu terazi bu kadar sıkleti çekmez.
Denizde bulunan küçük balıklar, büyük balığın başına toplanmışlar, derya varmış, bize göster demişler. Büyük halık bu suale karşı cevaben deryadan harice çıkalını da deryayı seyredelim demiş. Anla!
Ol mahiler ki derya içinde olup deryayı bilmezler.