PDF s. 506
ONUNCU KONU
RASULULLAH (SAV) EFENDİMİZ’İN EHLİ BEYTİ’NİN MENKIBELERİ
Allah onlardan razı olsun. Amin.
BİRİNCİ MENKIBE Muhyi’s-Sünne (r.a.) “Mesabih-i Şerif”de bu konunun evvelinde Sa’d bin Ebi Vakkas hazretlerinden rivayet etmişlerdir ki, Sa’d şöyle söyledi; Şu âyet-i kerime nazil oldu: “De ki; gelin oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı kendimiz ve kendinizi çağıralım.” Bu âyet-i kerimede ki çağırma hususu Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’in, Ali’yi Fatma’yı, Hasan’ı, Hüseyin’i, çağırdı, dedi. Bu âyetten murad, onları çağırmadır, denildi. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz ismi geçen bu dört yakınını yanına çağırarak, onlara şöyle duada bulunmuştu; “Ey Benim Rabbim! Bunlar Benim Ehl-i Beytim’dir.” Hz. Aişe (r.anha) bir sabah evinden dışarı çıktı. Üzerinde kara kıldan siyah bir elbisesi vardı. o esnada Hasan bin Ali geldi. Onu yanına aldı, babasının altına soktu. Sonra Hüseyin bin Ali geldi. Onu da yanına aldı ve diğer yanının abasının Onu da yanına aldı. Daha sonra Ali bin Ebu Talib geldi. Onu da yanına aldı ve buyurdu ki; ve şu âyeti okudu; “Ey Ehl-i Beyt! Allah ancak sizden kiri gidermek ve sizi tertemiz yapmak ister.” (Ahzab 33) Yine Muhyi’s Sünne (r.aleyh) “Müsellimüt Tenzil” isimli eserinde, bu âyet-i kerimenin tefsirinde nakletmiştir ki; “Ebu Said Ahmed bin Muhammed El-Hamidi haber verdi ki; Ona da İbni Abdullah b. Dinar haber verdi ki; o Şeri b. Ebi’den, o Attar’dan, o Yesar’dan, o Ümmi seleme (r.anhüm)’den naklediyor; Seleme buyuruyor ki;
PDF s. 507
“Bu âyet-i kerime benim evimde nazil oldu. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz beni Hasan’ı, Hüseyin’i, Fatma’yı, Ali’yi çağırmak için gönderdi. Geldiler ve dediler ki, “bunlar benim ehl-i beytimdir.” Ümmü Seleme (r.a.) dedi ki; “Ya Rasulallah, ben senin ehl-i beytinden değil miyim?” Efendimiz de (s.a.v.) buyurdular ki; “Evet! İnşaallah.” Ondan sonra Zeyd b. Erkam dedi ki; “Ehl-i Beyt o kimsedir ki; ona zekât almak haram olur.” Rasulullah’tan (s.a.v.) sonra Ali oğlu, Akil oğlu ve Cafer oğlu ve Abbas oğlu Efendimiz’in neslindendirler. Mesabih’in şerhinden bazısında Rasul ehli bu yolla söylenmiştir. “Men harame Aleyhüzzekâte” (Zekât onlara haram kılındı.) Aynı şekilde Müslim rivayetinde de vardır.
İKİNCİ MENKIBE Hz. Aişe’den (r.anha) rivayet olunmuştur ki; (Ezvacı-ı Tahirat/Efendimizin temiz eşleri) Hepimiz Rasulullah’ın (s.a.v.) huzurundaydık. Fatımatü’z-Zehra kendisini karşıladı. Yürümesi, Rasulullah’ın (s.a.v.) yürümesinden gizli değildir. Ne zaman ki Hz. Fatıma’yı gördü; “Merhaba Ey kızım!” Dedi ve sonra oturdu. Sonra gizli konuştu. Fatıma şiddetle ağladı. Ne zaman ki Fatıma’nın hüznünü gördü. Rasulullah (s.a.v.) saadetle kalkıp gitti. Ben Fatıma’dan sual ettim, Efendimiz sana gizli ne söyledi. Fatıma dedi ki; “Ben Rasulullah’ın sırrını açıklayan biri değilim.” O zamanlardaydı ki Rasulullah (s.a.v.) âhirete intikal eylediler. Hz. Aişe anamız buyururlar ki; Ben Hz. Fatıma’ya dedim ki; “Sana yemin ederim ki o haklar senin, benim üzerimdedir. Elbette kimseye bir şey haber vermem.” Hz. Fatıma’da dedi ki; “Ama, bu anda evet, söyleyebilirim. Cebrail (a.s.) her sene benimle karşılıklı Kur’an-ı Kerim okurdu. Bu sene benimle yine iki kere mukabele etti. Bundan anladım ki babamın eceli yakındır. Allahu Teâlâ Hazretlerine intikal ettikten sonra sabırlı olmamı ve davranmamı söyledi. Ben senin için güzel bir rehberim, dedi. Onun için ben ağladım. Üzüldüğümü görünce beni tekrar yanına çağırdı bana bakarak; “Ey kızım Fatıma âhirette sen mümine kadınların efendisi olmak ister misin?” diye konuşunca ben de güldüm. Ondan sonra da bana, “Bana tabii olan ve Ehl-i Beytimden ilk kavuşan sen olacaksın” buyurdu, ben yine güldüm.
PDF s. 508
Musavver bin Mahreme’den rivayetle gelir Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor; “Fatıma benden bir parçadır. Kim onu kim gazaplandırırsa, beni gazaba getirmiş olur.” Başka bir rivayette ise şöyle buyurduğu bildirilir; “Fatıma’ya eziyet eden, bana eziyet etmiş gibi olur.”
ÜÇÜNCÜ MENKIBE Zeyd b. Erkam (r.a.) Hazretlerinden şöyle bir rivayet gelmektedir; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz kalktı, hatib olduğu halde, Mekke ile Medine arasında Gadir-i Hum denilen yerde Cenâb-ı Hakka hamd ü senada bulundu. Sonra vaaz etti ve tezkiyede bulundu sonra buyurdular ki; “Daha sonra size diyeceğim şudur; Ey insanlar! Ben de sizin gibi insanım. Cenâb-ı Hakkın huzuruna davet olundum. Sizlere iki önemli emanet bırakıyorum. Birisi Cenâb-ı Allah’ın nur ve hidayet kaynağı olan Kur’an-ı Azimüşşan’dır. Onunla amel ediniz. Ona sarılınız. İkincisi Ehli Beytim’dir, Ehli Beytim’dir, Ehli Beytim’dir.” Başka bir rivayette ise; “Allahu Teâlâ’nın Emri, ayrıca O’nun ipidir. Ona sarılıp, tutunana hidayet erer. Onu terk eden delalete düşer.” Şerh-i Sünne dedi ki; Bunlara Sakaleyn ismi verildi. Onun için bunları örnek almak, bunlar ile amel etmek sakildir. Böylece muhafaza olunur. Onlara ihtiram ve emirlerine boyun eğme ve Halife oldukları zaman sakildir.
DÖRDÜNCÜ MENKIBE Bera bin Azib (r.a.) rivayet etmektedir; olayı gördüğünü söyler. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz bir gün torunu Hasan bin Ali’yi (r.a.) omuzu üzerinde taşıyordu. Buyurdular ki; “Ey benim Allahım! Ben bunu seviyorum. Sende sev! Bunu sevenleri de sev!” Ebu Hüreyre’den (r.a.) rivayet olunur ki; “Bir gün Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz ile dışarı çıktım. Vakit gündüzdü. Bir müddet sonra Fatımatü’z-Zehra anamızın kapılarına geldik. İçeri doğru şöyle seslendi; “Küçük çocuk! Küçük çocuk!” Bu mübarek sözüyle Hz. Hasan’ı kast ediyordu. Hiç vakit kaybolmadan Hz. Hasan Efendimiz koşarak geldiler. Birbirleriyle kucaklaştılar. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdular; “Ya Rabbi! Ben bunu seviyorum. Sende sev! Bunu sevenleri de sev.” Hz. Ebubekir (r.a.) Efendimiz rivayet buyurur ki; Ben kendim gördüm; “Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz bir gün minber de bulunuyordu. Daha çocuk olan Hz. Hasan (r.a.) da yanındaydı. Rasulullah ara sıra Müslümanlara, daha sonra devamlı olarak
PDF s. 509
Hasan Hazretlerine nazar ediyordu. Bir ara yine Hz. Hasan’a bakarak, ümmete karşı şöyle buyuruyorlardı; “Benim bu oğlum Hasan Efendidir. Umulur ki Allahu Teâlâ müslümanlardan iki büyük fırkayı, bu oğlum sebebiyle barıştırır.” Türpüşti (r.a.) buyurmuşlar ki; “Fieteyn-i Azimeteyn” diye vasfettiler. Zira Müslümanlar o günden sonra iki fırka oldular. Bir fırka Hz. Hasan tarafında ve bir fırka Muaviye tarafında idi. Hz. Hasan o günde bütün müslümanların hilafet konusundaki görüşlerini temsilen haklıydı. Lakin “Vera/Doğruluk” ve ecdadın ümmetine şefkatinden dolayı, o dünya işini terk etmeyi uygun buldu. Allah indinde olana rağbetinden dolayı böyle yapıyordu. Haşa, öldürmeden ve zilletten yana olmadı. Çünkü o gün Hz. Hasan ile beraber kırk bin kişi biat konusunda anlaşmışlardı. Canlarını dahi verecek durumda bulunuyorlardı. Hz. Hasan (r.a.) Efendimiz şöyle buyurdu; “Faydalı mı? Zararlı mı? Bunları bildiğimden beri hiç sevmedim. Rasulullah (s.a.v.) Efendim ve ceddim olan büyüğümün emri benim olsun. Bir hacamat şişesini dolduracak kadar kan dökmek istemem.” Hz. Hasan (r.a.)’in bu konuşması bazı taraftarlarını rahatsız etti. O, bunların tutumlarını cahillikle yorumladı. Zira bunlar Hz. Hasan’ın üzerine gelerek; “Esselamu Aleyke! Ya Arü’l Müminin! dediler. Mübarek Rasulullah’ın (s.a.v.) evladı Hz. Hasan onlara şöyle karşılık verdi; “Biliniz ki “Ar”, “Nar”dan hayırlıdır.” Bu nakledeceğimiz Hadis-i Şerifi Sahabe-i Güzîn Hazretlerinden bir cemaat rivayet etmiştir; Şeref ve fazilet yönünden bu yeterlidir, ki; onların verdiği malumata itibar etmek gerekir. O kimselerden ziyade Seyyid olmak önemlidir. Efendimiz buyurmuştur. Seyyidlik makamların en büyüğüdür. Onlarla ülfet eden, yükselir. Onun için bahsedeceğimiz bu Hadis-i Şerif’in izahında geniş malumat elde edilecektir. Hz. Ömerü’l-Faruk (r.a.)’in oğlu Abdullah diyor ki; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz Hasan ve Hüseyin (r.anhüma) hakkında şöyle buyuruyorlardı; “İkisi dünyadan, ikisi reyhandır.” “Mefatih” isimli eserin müellifi, bu Hadis-i Şerif-i izah ederken “Reyhan” kelimesini “Rızık” olarak açıklar. Alim ve Müellif Zemahşeri’nin sözüdür, diye de ayrıca açıklıyor. Efendimizin bu sözünden gayesi ayrıca şöyle düşünülüyor; “Bu iki çocuk, Hz. Allah’ın bana rızıklandırdığı birer nimettir.” Enes bin Malik (r.a.) rivayet eyler;
PDF s. 510
“Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz, Hasan’ı çok severdi. Onu sık sık okşardı. Hüseyin’de dedesine çok benzerdi.”
BEŞİNCİ MENKIBE İbni Abbas (r.a.)’den rivayet olunur. Derler ki; “Rasulullah (s.a.v.) beni bir gün mübarek sinelerine basarak, bana şöyle hitap ettiler; “Ey Rabbim! Buna hikmet öğret.” Tıybı (r.aleyh) İlim ehli ve kitap sahibi olarak bir rivayette “İlim ve Hikmet”i şöyle açıklıyor. “Zahirde görünen şudur. ‘Hikmet’ten murad, sünnettir. ‘Hikmet’ kitab ile söylenince ‘sünnet’ anlaşılır. ‘Hikmet’, eşyanın aslını üstün ilimle bilmektir.” Buhari de beyan buyurmuşlardır ki; “Kitab’tan murad, Kur’an-ı Kerim’in sözleridir. Manasına delalet itibari ile, Allahu Teâlâ, Rasulullah’ın (s.a.v.) duasını kabul etti. (Tefsir konusunda büyük bir âlim olmuştur.) Yine İbni Abbas’tan (r.a.) rivayet olunur ki; “Bir gün Enbiyalar Sultanı, Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz def-i hacete gitti. Bunu gören ve bilen Hz. Abbas hemen abdest suyunu hazırladı. Efendimiz çıkıp, gelince ve abdest suyunu görünce, sordular ki; “Bu suyu kim hazırladı?” Cevap verdiler; “İbni Abbas hazırladı.” Rasulullah (s.a.v.) buyurdu ki; “Allah’ım! Onu bu dinde fakih kıl.”
ALTINCI MENKIBE Hz. Usame b. Zeyd rivayet eyler; Der ki, gün beni bir yanına, Hz. Hasan’ı (r.a.) bir yanına alarak şöyle buyurdular; “Ey benim Rabbim! Bu ikisine rahmet eyle! Ben bunlara rahmetle muamele ediyorum.” Yine Usame rivayet ederler ki; Hz. Rasulullah (s.a.v.) beni bir dizine, Hz. Hasan’ı bir dizine alıp şöyle dedi; “Ey Allahım! Bu ikisine rahmet eyle! Ben rahmet ediyorum.” Bu hadisler “Mesabih-i Şerif”ten alındı. Sağlam bir kaynaktır.
PDF s. 511
YEDİNCİ MENKIBE Cabir’den (r.a.) rivayet olunur; dedi ki; Sevgili Peygamberimiz Muhammed Mustafa’yı (s.a.v.) hacc-ı veda da arefe gününde “Kusva” adlı devesinin üzerinde hutbe okurken gördüm. Ben kulağımla duydum ki (s.a.v.) şöyle buyuruyorlardı; “Ey insanlar! Size, onlara sarılıp, delalete düşmemeniz için Allahu Teâlâ’nın kitabını ve neslimden Ehl-i Beytimi bıraktım.” (Türpüştî (Rasulullah) “neslim/etrem/ifrem” kelimesini yakınları, akrabaları ve temiz hanımları içine alacak şekilde izah eder. Bazıları da imanen yakın evliyaları kasteder. Bazıları Ehl-i Beyt’e yorumlar. Zeyd b. Erkam’dan rivayettir; dedi ki; Hz. Rasulullah (s.a.v.) buyurdular; “Sizlere Kur’an’ı ve Ehl-i Beytimi bırakıyorum. Büyüğü Kur’an’dır. Küçüğü Ehl-i Beyt’tir. Bunlar birbirlerinden ayrılmadan havzıma kadar gelirler. Bu ikisine hangi yol ile ulaşabilirim diye düşününüz.” Tıybı Hazretleri ise yaptığı açıklamada bu ölçüyü” Bir şeye bağlamak, sarılmak ve dokunmakla olur” diye açıklar. Cenâb-ı Allah buyuruyor ki; “Semayı, izni almadıkça, yerin üzerine düşmekten, O tutuyor.” (Hac 65) Tutunmak, sarılmak, bir şeye olur ki; o sarılmaya layık olsun. Onun için nukat temessükü (sarılmayı) zikretti. Burada sarılması istenen Allah’ın (cc) kitabıdır. Yine Zeyd b. Erkam (r.a.) buyuruyor ki; Rasulullah (s.a.v.) Ali, Fatma, Hasan ve Hüseyin (Allah onlardan razı olsun) için buyururlar ki; “Sizinle harb edene, ben harb ederim, sizinle sulh içinde bulunana, ben de barışla mukabele ederim.” Harp kelimesini, adalet olarak tarif ederler, Sulh kelimesini, selamet olarak tarif ederler. Hz. Aişe (r.anha) validemizde şöyle anlatıyor; âlemlerin efendisi, büyük günahkârların, şefaatçisi, Hak yolunun yolcusu insanların son büyük ve en üstün rehberi Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’e sorular soruyordu; “İnsanların en sevgilisi kimdir?” “Fatma’dır.” “İnsanların erkek olarak hayırlısı kimdir?” “Ali’dir.” Hz. Ebu Said (r.a.) bir hadisi şerifi naklediyorlar. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyuruyorlar ki; “Hasan ve Hüseyin cennet ehli gençlerin seyyididirler.” Hz. İmam Nevevi (r.a.) vermiş olduğu fetvasında buyuruyorlar ki; “Bu Hadis’te bir mesele vardır. Bu da şudur; Bu hadis doğru mudur? Değil midir? Manası ne demektir? Acaba bunlar gençken mi öldüler? Ya da yaşlandıktan sonra mı?”
PDF s. 512
Ebu Said El-Hudri (r.a.)’den rivayet edildiği sabit oldu. İmam Tirmizi bu hadise güzel ve doğru demiştir. Enes bin Malik (r.a.)’de bu hadis, sabittir ve şöyle beyan eder; “Hz. Ömer, Hz. Ebu Bekir peygamberlerden önce ve sonra gelenlerin cennet ehlilerinin yaşlılarının seyididir.” Bu hadis-i şerife göre; “Genç olarak cennete girenlerin seyyidi Hasan ve Hüseyin”dir. Hz. Hasan ve Hüseyin’in yaşları vefat vakti 46 ve 55 idi. Hz. Ebu Bekir ve Ömer’in ise yaşları 63 dolaylarındaydı. Konu hallolunmuştu. Cennete gireceklerin yaşı otuz üç olacaktır. Cennette Seyyid olmaktan gaye, daha kemalli ve olgun kişilerin Efendi tayin olunması ve kabul edilmesi, demektir. Zaman olur ki; Seni onlardan üstün tutarlar, gah olur ki eksik tutarlar. Ama onların kemal derecesine kimse kavuşamayacağına göre Onlar cennetin seyyidleridirler. Konu tamamlanmış ve açıklanmıştır. Hz. Usame b. Zeyd (r.a.) rivayet ederler ki; Ben bir gece, bir iş için Rasulullah’ın (s.a.v.) huzur-u şeriflerine vardım. Zira bazı hacetim vardı. O sırada Hz. Rasul bir şeye sarılmış vaziyette dışarı çıktı. Ben durumu pek bilemedim ve nedir? diye düşünemedim. Yalnız hacetimi arz ettikten sonra, dedim ki; “Ya Rasulallah! Şu üzerinize sarıldığınız şey nedir? Ve altında ne vardır?” O büründüğü örtüyü kaldırınca, kucaklarında Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’i gördüm. Bana buyurdular ki; “Bu ikisi oğullarımdır. Fatıma kızımın iki oğludur. Ya Rabbi! Bu ikisini çok seviyorum. Bunları sevenleri de severim.” Hz. Enes (r.a.) rivayet eder ki, dedi ki; Hz. Rasulullah’a (s.a.v.) soruldu ki; “Ehl-i Beytiniz’den hangisi size daha yakın ve sevdiğinizdir?” Efendimiz buyurdular ki; “Hasan, Hüseyin ve Fatıma’yı (Allah onlardan razı olsun) seviyorum. Hasan ve Hüseyin’imi çağırın, onları göğsüme basıp koklayayım.” Ayrıca “Zaten Ali’ye sevgi gaibden beri vardır. Onu da seviyorum,” buyurdu. Hz. Büreyde beyan ediyor. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz hutbe okuyorlardı. Aniden Hz. Hasan ve Hüseyin yanlarına geldiler. Üzerlerinde kırmızı gömlek vardı. Yürüyüp, düşüyorlardı. Zira daha yaşları küçüktü. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz hemen minberden aşağı indi. İkisini de alıp götürüp yanına bırakıp oturttu. Sonra buyurdular ki; “Evlatlarınız ve mallarınız sizin için birer fitnedir.” Daha sonra bu iki yavruma baktım. Düşe kalka yürüyorlardı. Dayanamadım. Konuşmamı bırakıp bunları alıp, yanıma getirdim.” Ba’le bin Mürre’den rivayet olunur. Buyurdu ki; Rasulullah (s.a.v.) şöyle söylediler;
PDF s. 513
“Hüseyin benden, ben de Hüseyin’denim. Hüseyin’i seveni, Allah da sever. Hüseyin torunlardan bir torundur.” Şerhçi Tayyibi Hazretleri (r.a.) beyan buyurmuşlardır ki; Kadı Beydavi (rahmetullah) bunu şöyle açıklar; “Rasulullah (s.a.v.) peygamberlik nurunun vahyi ile torunu Hz. Hüseyin’in (r.a.) başına gelebilecekleri bildiler. Hz. İmam Hüseyin ile kavmi arasında cereyan edecek olan ahvali o sebepten anladı. Onun içinde, onu, has bir zikirle sevip, söylediler. Kendi zat-ı şerifleriyle, Hz. İmam Hüseyin bir şey gibidirler. Muhabbette ve hürmette, tarizde ve muhaberede, onu doğrularlardı. O kavl-i şerifiyle “Uhibbulahe men ehebbe Hüseyna.” “Hz. Hüseyin’e (r.a.) muhabbet, Hz. Rasulullah’a (s.a.v.) muhabbettir. Rasulullah’a (s.a.v.) muhabbet. Allahu Teâlâ’ya muhabbettir.” Türpüştî (rahmetullah aleyh) “Hüseyin torunlardan bir torundur” sözünü, ağaca benzetir. Zira ağaçların dalı, budağı çok olur. Aslı da ağaçla birdir. Çocuk, soy olarak da, büyüğüne gider, buyurmuştur. Ayrıca bunun tefsirinde buyuruldu ki; “Elbette o, hayırda, ümmetlerden bir ümmettir.” Hem hasreten hadis-i şerifler’de bu söz gelmiştir; “Hz. Hasan ve Hüseyin, Rasulullah’ın (s.a.v.) mübarek iki torunlarıdır.” Bu ifade ile Rasulullah’ın (s.a.v.) iki taifeyi kast ettiği anlaşılmaktadır. Şu halde “Sıbt / oğul / kabile”den gaye bir taife olduğu veya bir kabile manasına da geldiği kabul ediliyor. Anlaşılıyor ki Hz. Hasan ve Hüseyin iki ayrı kabile olacaklardır. Rasulullah’ın (s.a.v.) ehl-i beytinin çoğalması bu iki zat vasıtasıyla olacaktır ve öyle olmuştur. Avam arasında kaba dolaşan bir söze göre Hz. Hasan’ın (r.a.) nesli kesilmiştir. Ekseri insanlarında itikadı budur. Sadat Silsilesi Hz. Hasan’da devam etmiyor. Lakin Türpüştî Hazretleri rivayet buyurduğu Hadis-i Şerif ve kendilerinin dediği yönelme o itikadı zayıf düşürüyor. Hem menkıbeleri açıklayanlar derler ki Hz. Hasan (r.a.) vefat ettikleri zaman on dört oğulları kalmıştı. Ayrıca birçok kızları da kalmıştı. Oğullarının isimleri; Abdullah, Kasım, Hüseyin, Ebram, Akil, Hasan, El-Müsni, Zeyd, Abdullah, Abdurrahman, Ahmed, Ömer, İsmail, Fazıl, Ebu Bekir, Talha’dır. Bu kadar evlattan sonra neslinin kesilmesi gayet uzak bir görüştür. Akla ve gerçeğe ters düşmektedir. Şeyh Abdülkadir Geylani (k.s.) hazretleri, nesebini kendi tasnif etmiştir. “Gaiyetü’l Şeyh” diye isimlendirilen risalede kendi Silsile-i Saadetlerini, Hz. Hasan’a (r.a.) çıkarmıştır. Bu tarifle beyan buyurmuştur; “Muhyiddin Ebu Muhammed Abdulkadir İbni Ebu Salih Ceng, Dost bin Abdullah bin Yahya, Davud bin Musa, bin Abdullah bin Hasan El-Müsni İbnül-Hasan, bin Ali bin Ebu Talib Radiyallahu Teâlâ Anhum Ecmain.”
PDF s. 514
Bu fakir ki, bütün kusurlarla dolu, aciz olarak söylüyorum ve yazıyorum: El-Seyyid Eyyüb der ki; “Biz dahi böyle duymuşuzdur.” Seyyid Mahmud El-Mulkab bin Aziz’in (k.s.) şerefli meclislerinde hazır olan bazı sevenler ve sadıklar buyurdular ki; Biz Haseniyiz. Silsile-i Saadetimiz Hz. Hasan (r.a.) çıkar. Hem ekseri mutemet insanlardan duyduğumuz budur, derler. Kabe-i Mükerreme Şerefallahu Teâlâ beşerfiha şeriflerinin silsileleri Hz. Hasan (r.a.)’a çıkar. Bu tafsilattan murad olur ki; Bunların hepsini ortadan kaldırıp, tamamen inkâr gerekmez. İhtimal ki şerefli soyları kalmış olsun. Son bulmamış olsun. Hz. Ali (r.a.)’den rivayet olunur. Şöyle buyuruyorlar; “Hasan, dedesi mübarek Rasulullah’ın göğsünden yukarısına, Hüseyin ise göğsünden aşağısına benzer.” Hz. Hazife (Huzeyfe) rivayet eder. Der ki; “Bir akşam namazını Rasulullah’ın (s.a.v.) yanında cemaat olarak kılmak için izin istedim. Ayrıca kendim ve annem için istiğfar edeyim. İzin aldım ve geldim. Rasulullah’ın arkasında namazı kıldım. Ta ki yatsı namazını kıldık. Sonra geri döndü, evine gitmeye başladı. Ben de onu takip ettim. Takip ettiğimi anladı ve geri dönüp sordu; “Gelen kimdir? Huzeyfe yoksa sen misin?” Ben de dedim ki; “Evet! Ya Rasulallah! Benim.” Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki; “Arzun nedir? Ya Huzeyfe! Allahu Teâlâ seni ve anneni affetsin. Bu akşam, şimdiye kadar hiç yere inmemiş bir melek yanıma geldi. Onun gayesi bana selam vermekti. Ayrıca kızım Fatıma’nın cennet ehli kadınların Seyyidesi, torunlarım Hasan ve Hüseyin’inde cennete giren gençlerin Seyyidleri olduklarını müjdelemekti.” Hz. İbni Abbas’tan (r.a.) bir rivayet gelir; dedi ki; Rasulullah (s.a.v.) Hasan b. Ali’yi omuzuna almıştı. Bir adam gelip, dedi ki; “Ey çocuk! Üzerine bindiğin, ne güzel binektir!” Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle karşılık verdi. “Binen de güzel rakiptir.” (Bu rivayet de Mesabih-i Şerif’ten alınmıştır.)
SEKİZİNCİ MENKIBE İmam Hasan ve İmam Hüseyin (r.a.) ve Abdullah bin Cafer (r.a.) Medine-i Münevvere’ye giderken, yolda azıkları kalmadı. Ovada olduklarından dolayı, rızık ve azık bulmada zorlanıyorlardı. Açlık ve susuzluktan gayet mustarip oldular. Sonunda tevekkül edip yollarını değiştirdiler. Biraz gittiler, ovanın orta yerinde bir karaltı gördüler. Ona doğru, sürüp gittiler. Baktılar ki kara bir çadır içinde bir koca karıdan başka kimse yok. Kadına
PDF s. 515
selam verdiler. Kadında lütufla selamlarını aldı. Bunlara dikkatle baktı. Hatırına o geldi ki; bu üç sultanın dünyada benzerleri yoktu, nadir insanlardı. Kadıncağıza dediler ki; “Bir yiyeceğiniz var mıdır?” O da dedi ki; “Bir keçim vardır. Kendiniz sağın, sütünü için.” İmamlardan biri sağdı, bir çanak süt çıktı. Bir imama verdi. Bir çanak da Abdullah’a verdi. Bir çanak kendi içti. Ondan sonra kadına dediler ki; “Başka yiyecek bir şeyiniz yok mudur?” Kadıncağız dedi ki; “Bu keçiyi boğazlayıp, yiyin.” O kadın böyle söyleyince, bu hal üzerine Abdullah Hazretleri keçiyi kesti, pişirip yediler. Hakka hamd edip atlarına bindiler. Kadına da dediler ki; “Kabe-i Mükerreme’ye geldiğinizde İnşallah bizlere de uğrarsınız. Biz Seyyidlerdeniz. Haşimi Kabilesiyiz, sakın uğramamazlık etmeyesiniz.” Deyip devletle ve saadetle atlarını sürüp, gittiler. Bir zaman sonra o kadının kocası geldi. Baktı ki ortada keçi yok. Karısına sordu; “Keçi ne oldu?” Kadın da cereyan eden olayı anlattı. Kocası bunun üzerine huzursuz olup, dedi ki; “Ey akılsız karı niçin böyle yaptın? Bizim ondan başka güzel ve faydalı bir şeyimiz yoktu ki!” Kadın bu sefer şöyle söyledi; “Allahu Teâlâ Rahimdir. Kullarını aç koymaz. Bunlar gibi güzel yiğitler, asilzadeler evimize geldiler. Onları misafir etmeden göndermek pek insaflı bir hareket olmazdı. Bir keçi nedir ki? Öyle sultanlardan esirgeyeyim.” Bu koca karı imamları bilmiyordu. Öyle güzel yiğitler gördü ki; Mübarek yüzlerinden nur yağıyordu, sözleri tatlıydı. Ferasetle anladı ki; Bunlar asilzadeler ve mert çelebilerdir. Onun için onlardan bir şey esirgemediler. Velev ki dar-ı dünyada bir keçileri olsa dahi. Onu dahi bunların uğrunda feda etmek o kadında ki cömertliktendi. Olan da olmuştu. Kadın kocasıyla alışveriş yapmak için Kâbe-i Şerif’e gittiler. Şehir içinde gezerken İlahi hikmet İmam Hüseyin (r.a.) Hazretlerine Bab-ı Hümayun’u geçerken rastladılar. İmam Hüseyin (r.a.) kadını gördü ve tanıdı. Hemen adam gönderip, huzuru şeriflerine getirdiler. Kerbela’nın Sultanı, Aliyyü’l-Murteza’nın gözünün nurları, Fatımatü’z-Zehra’nın (r.anha) ciğer köşeleri. İmam Hüseyin kadına dedi ki;
PDF s. 516
“Benim kim olduğumu biliyor musun? Beni tanıdın mı?” Koca karı dedi ki; “Bilmiyorum ve tanıyamadım.” İmam Hüseyin (r.a.) buyurdu ki; “Bir zaman ovada yanına çadırına üç genç geldi. Sen onlara süt içirdin. Keçini kestiler ve yediler. Onların biri benim.” Hz. İmam Hüseyin (r.a.) kendilerine son derece ikramda bulundu ve gönüllerini aldı. Rabbin hikmeti, İmam Hüseyin’in (r.a.) yanında bir şey bulunmuyordu. Zira her ne gelirse fukaraya dağıtıyorlardı. Bir akçe ve bir hibe kabul etmezlerdi. Beyt’ül Mal Emini’ne bir adam gönderdiler. Bize; bin dirhem gümüş ile bin koyun versinler, İnşallah biz yine onları yerine geri veririz. Emin’de istenilenleri verdi. Huzuru şeriflerine getirdiler. Hepsini kadına verip, bizi mazur gör, dedi. Yanlarına adam koyup İmam Hz. Hasan (r.a.) gönderdi. Hz. Hasan dahi bunları hoş görüp, tutup, birçok nimetler ihsan eyledi. Onlarında yanında bir şey bulunmadığı için borç alıp kadına aynısını verdiler. Özür dilediler. Daha sonra yanlarına adam katıp Hz. Abdullah’a gönderdiler. Hz. Abdullah (r.a.) dedi ki; “İmam Hasan ve Hüseyin (r.a.) ile görüştünüz mü?” Onlar da dediler ki; “Evet görüştük. Onlardan geliyoruz.” Abdullah Hazretleri buyurdular ki; “Keşke önce bize gelseydiniz. Onların yanında pek para bulunmaz. Onun için belki ızdırap çekmişlerdir. Karı kocaya iki bin dirhem gümüş, yedi yüz koyun verip daha birçok ikramlarda bulunup yolcu ettiler. İşte Ehl-i Beyt’e hizmetin karşılığı böyle olur. Dünya malına fazla iltifat etmemek gerekir.” Ancak Müslüman olarak, dünyadaki Müslümanlığımız mamur, âhirette de günahlarımız affedilmiş olur.
DOKUZUNCU MENKIBE Hz. İbni Abbas’tan (r.a.) menkul bir Hadis-i Şerif mübarek buyurdular ki; Ben Hz. Rasulullah’ın (s.a.v.) huzurundaydım. Hz. Fatıma (r.anha) ağlayarak, gelip dedi ki; “Ey Efendim! Hasan ve Hüseyin evden çıkıp, gittiler. Kayıp olalı uzun müddet oldu. Ali evde değil ki varıp arasın, çare nedir?” Peygamberimiz (sav) buyurdu; “Ya Fatıma! Tasalanma! Allah onları korur.” dedi. Sonra ellerini açıp; “Ey benim Rabbim! Eğer iki torunum denizde iseler, yardım kayığınla onlar sahile çıkart. Eğer sahrada iseler, hidayet rehberinle onları evlerine getir.” Dua buyurdular. O sırada Cebrail (a.s.) geldi ve Rasulullah’a (s.a.v.) şöyle söylediler; “Ya Rasulallah! Onlar fazıl dünya ehlilerinin büyüklerindendir. Âhiret ehlileridir. Anaları onlardan daha yüksektir. Hiç elem çekme o iki şehzadeler Neccaroğullarının bahçesinde ehemmiyetteler. Rabbü’l-Âlemin (cc) iki meleği onların korunması için vekil
PDF s. 517
tayin etmiştir. Bal ve bitkileri onlara gıda olarak vermişler. Onların hikmetleri ile uğraşırlar.” Efendimi (s.a.v.) hemen o bahçeye doğru yola çıktı. İmam Hüseyin’i melek getirirken Ebu Eyyub El-Ensari (r.a.) meleği fark edemeyip sanmıştı ki; Hasan ve Hüseyin’i oraya Hz. Rasulullah getirmiştir. Onun için dedi ki; “Ya Rasulallah! Şehzadelerin birini bana ver, götüreyim. Siz yorulmayasınız.” Rasulullah (s.a.v.) buyurdu ki; “Ya Eba Eyyub! Bunlar mükerremlerdir. Dünya muhteremlerdir, âhirette de öyledirler. Anaları Fatıma kendilerinden daha eşraf ve fazıldır.” Sahabe-i Güzîn Hazretlerine teveccüh edip, buyurdular ki; Size ata ve ana yönünden insanların en hayırlılarının kimler olduğunu söyleyeyim mi? Ulu ve Mübarek Efendimiz bu müjde ve izaha matuf sözlerini duyan Ashab Efendilerimiz dediler ki; “Buyurun! Söyleyin Ya Habiballah!” Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz sözüne devamla; “Babaları Ali bin Ebu Talib, anaları Fatıma bindi Muhammed olan Hasan ve Hüseyin’dir. Yine size halalarının, dayılarının, teyzelerinin, amcalarının yönünden de en hayırlısının Hasan ve Hüseyin olduğunu söyleyebilirim. Zira Ebu Kasım dayısı, Zeynep teyzesi, amcaları Cafer-i Tayyar, halaları Ümmühan’dır.
ONUNCU MENKIBE Hz. İbni Zübeyr (r.a.) rivayet ederler ki; İmam Hasan (r.a.) Hazretleri ile bir seferde beraberdik. Bir ara bir hurmalığa uğradık. Hurmalarında ve ağaçlarında bir tazelik kalmamıştı. Oraya konduk. İbni Zübeyr dedi ki; Ne olaydı. Ben arzulamıştım ki, bu ağaçlarda hurma olsaydı da yeseydik. Bunun üzerine Hz. Hasan bir dua etti ve bunun üzerine ağaç yeşerdi ve hurmalarla doldu. Onu gören ve orada bulunanlar bu işe sihir, dediler. Hz. Hasan (r.a.) ise; “Bu olanlar asla sihir değildir. Rasulullah’ın torunu olan, benim duam ile Cenâb-ı Hak bu ağacı bitirmiştir” buyurdu.
ON BİRİNCİ MENKIBE “Kenzü’l Garaib” isimli eserde yazılıdır ki; bir gün, bir Arabî Rasulullah’a (s.a.v.) bir ahu kuzusunu hediye olarak getirdi. Hz. Fahrü’l Kevneyn onu İmam Hasan’a lütfedip, verdi. Hz. İmam Hüseyin bunu duyup, görünce dedesine gidip, aynısını isterim dedi. Ağlamaya başladı. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz düşünceli otururken, sahradan bir ceylanın yavrusu ile beraber acele koşarak kendilerine doğru geldiklerini gördüler. Ahu açık ve net bir dille Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’e dedi ki; “Hz. Allah bana iki yavru ihsan eyledi. Birini avcının birisi tutup size getirdi ve biri benimle kaldı. Onu emzirmekle meşgul iken nida geldi ki; Ey Ahu! Bir yavrunu Hz. Hasan’a verdiler. Hüseyin’de şimdi gelmiş Rasulullah Efendimiz’den ahu yavrusu istiyor ve ağlıyor. Durma hemen git bir yavrunu da onun huzuruna götür. Onu gam ve kederden
PDF s. 518
kurtar. Onun gönlünü et. Yoksa onun gözünden bir damla yaş akarsa, Arş titrer. Melekler O’nun üzüntüsüne ve ağlamasına tahammül edemezler, sözlerini duydum.” dedi. Rasulullah (s.a.v.) buna çok sevindi. Ahu’nun ikinci yavrusunu da alıp Hz. Hüseyin’e verdiler. Hatırını hoş tuttular. Ey azizler! Gökyüzündeki melekler ve ye yüzünde ki hayvanlar dahi Hz. Rasulullah’ın bir damla göz yaşı dökmesine razı olmadılar. Ya bunların arkasında zararlı konuşan ve gönüllerini kana bulayanlara ne cevap verirler?
ON İKİNCİ MENKIBE Ashab-ı Güzin’den (r.aleyhim) Dıhye-i Kelbi (r.a.) daima ticaretle uğraşırdı. Cenâb-ı Hak Dıhye’ye öyle bir güzel cemal vermişti ki; seferden geldiği zaman şehre girdiği vakit, bazı hatunlar gelip Dıhye Hazretlerinin hüsnü cemalini temaşa etmelerinden dolayı, kocalarına mihirlerini bağışlarlardı. Bazıları da çeyizlerini erlerine hibe ederlerdi. Ta ki onlar buna müsaade etsinler. Cebrail (a.s.) bir gün Rasulullah’a (s.a.v.) geldi. Ekseri Dıhye hazretlerinin suretinden gelirdi. Oturdu. Hz. İmam Hasan, bazıları da İmam Hüseyin derler, o zaman henüz masum ve küçüktüler. Onu görünce sevindiler. Bire gidip, diğerine Hz. Dıhye’nin gelip dedelerinin huzurunda oturduğunu haber verdiler ve gel yanına gidelim ve oturalım dediler. İkisi de acele gelip, mescide girdiler. Hz. Cebrail’in mübarek dizleri üzerine oturdular. Mübarek ellerini, Hz. Cebrail’in mübarek koynuna soktular. Hz. Rasulullah (s.a.v.) şehzadelerin böyle yaptıklarını görünce hicap edip, bunları men etmek istedi. Hz. Cebrail Hz. Rasulullah’ın (s.a.v.) hicap ettiğini görünce; buyurdu ki; “Ya Rasulallah! Ne elem çekersin? Bunlar benim çelebilerimdir. Ben bunların lalalarıyım. Bunlar küçükken, Hz. Fatıma teheccüd namazı kılarken Allahu Teâlâ Hazretleri beni gönderdi. Bunların beşiklerini sallardım. O üzüntü çekmeden namazını kılardı. Ama Ya Rasulallah! Bu gözetlemeden muradınız nedir? Ben şimdi o hayretteyim. Yoksa bu hareketlerini bana nispeten terk edip, mülaza kılmayasınız. Gah olurdu Hz. Fatıma teheccüd namazından sonra uyuyup, bunlar ağlamaya başlayınca, Allahu Teâlâ’dan bana ferman gelirdi. Var bunların beşiklerini defredip, ağlamalarını durdur. Ta ki Hz. Fatıma uykudan uyanıncaya kadar devam ederdi. Müjde verirdim. Sedasını bunların mübarek kulaklarına ben yetiştirirdim. Hala dizlerime kadar çıkıp, göğsüme ellerini sokarlar. Bu acayip bir durum olmaz. Hz. Rasulullah (s.a.v.) buyurdu ki; “Ey kardeşim Cebrail! Evet masumdurlar. Olmaya ki bu küstahlığı başkasına yaparlar diye met etmeye çalıştım. Zira Dıhye denen Ashab’dan biri vardır. Dışarıda olur. Her ne zaman ki bize gelse, bunlara bir hediye ile gelirler. Sizi Dıhye ile kıyaslayıp ellerini koynuna uzattılar.” Hz. Cebrail (a.s.), Hak Teâlâ Hazretlerine teveccüh edip, buyurdu ki; “Ya Rabbül İzze! Habibinin yanında beni utandırma.”
PDF s. 519
O anda Hakka niyaz ve hitabına cevap geldi; “Oturduğun yerde gözünü yum ve iki elini cennet içine sal, her ne eline gelirse al.” Hz. Cebrail ellerini cennet içine sunduğu gibi, bir yeşil salkım üzüm ve bir kırmızı nar eline geldi. Hasan Efendimiz üzümü aldı. Hüseyin Efendimiz narı aldı. Bunları meyveleri yerken, başka bir ses nida oldu; “Ya Ehl-i Beyt! Bana yediğiniz o üzümden ve nardan biraz verin. Hz. Rasulullah yaratılış itibariyle vermek istediyse de Hz. Cebrail mani oldu. Dedi ki; “Ya Rasulallah! Bu kişi şeytandır. Cennet meyveleri ona haram iken, hile ile yemek ister. Sonuçta iblise yasaklanır, verilmez. Şehzadeler meyvelerini yemekle uğraştılar. Hz. Cebrail ağlayıp, buyurdu; “Ya Rasulallah! Bu iki şehzadelerin birini çam zehriyle ve birini kılıçla şehid edeceklerdir. Bunların musibetleri sana mucib refet menzelet vaki ola.
ON ÜÇÜNCÜ MENKIBE “Hadika-i Fuzuli”den nakledilir ki; “Bir gün bayramdı. Herkes bir araya toplanmış, sevinç içindeydiler, şehzadeler iltifatla Hz. Rasûl’ün (s.a.v.) hizmetine bakıp, tazarru ile arz ettiler ki; “Ey Seyyid-i Kâinat! Kureyş’in evlatları süslü ve renkli elbiseler giymiş, bayram ediyorlar. Biz de şerece-i bostan olarak yeni ve renkli elbiseler istiyoruz. Habibullah (s.a.v.) bu endişe ile dua ederken, Hz. Cebrail (a.s.) geldi. Cennetten kafurdan yapılı iki elbise getirip, birini İmam Hasan’a, birisini İmam Hüseyin’e getirdi. Şehzadeler o hilatları beyaz renkte görünce, beğenmeyip, yalvararak, bizim elbiselerimizde renkli olsun, dediler. Cebrail buyurdu; “Bu istek kolaydır. Ya Rasulallah! Emret su getirsinler, hilatlar üzerine dökeyim o ayı ikiye bölen elinle tahrir et, şehzadeler de renkleri seçsinler. O emre aynen uyuldu. Hz. Hasan zümrüd rengini, Hüseyin’de kırmızıyı seçti. O beyaz kafur elbiseler, onların istedikleri renge sokuldular. Elbiseleri giyip, sevindiler. Hz. Cebrail (a.s.) ağladı. Hz. Rasulullah (s.a.v.) buyurdu; “Ya kardeşim Cebrail! Bu sevinç zamanında senin ağlaman hikmeti nedir? Bu boş bir ağlama değildir.” Hz. Cebrail buyurdu; “Ey Seyyid! Cennette gördüğün kasırları galiba unuttun. İmam Hüseyin’in (r.a.) kasrının rengi zeberced (yeşil) Hz. Hüseyin’in köşkü kırmızı renkteydi. Bu hilatların rengi dahi o manaya işarettir. İmam Hasan zehir içip, vefat edince vücudunun rengi zümrüt yeşili olur, İmam Hüseyin’in ruhsar-ı şerifin koyu kırmızı lale gibi, olup, başından kesiğin kanları akacaktır. Beyt Dehrin sakisinin iltifatı budur, Hasan’ın sağrına zehir döker. Çohr celladının budur zehri ki Şehid Hüseyin’e kılıç çeker.
PDF s. 520
ON DÖRDÜNCÜ MENKIBE (Bu bölüm Şevahidü’n Nübüvve’den alınmıştır.) Bir gün Hasan ve Hüseyin (r.a.), Rasulullah’ın (s.a.v.) huzuru şeriflerinde güreş tutuyorlardı. Efendimiz diyordu” Ya Hasan! Tut Hüseyin’i,” Fatıma (r.anha) diyordu.” Ey baba Hasan kardeşinden büyüktür! Acaba küçüğe biraz destek verseniz olmaz mı? Büyüğe yardım ediyorsunuz.” Rasulullah (s.a.v.) buyurdular ki; “Ya Fatıma! Hz. Cebrail (a.s.) Hüseyin’e yardım etmektedir.”
ON BEŞİNCİ MENKIBE “Bir gün Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’in huzuru şeriflerinde hizmetteydim. Ebu bin Kaab (r.a.) orada hazır bulunuyordu. Ben bir ara içeri girdim ve bana buyurdu; Hz. Rasulü Ekrem (s.a.v.)’e; “Merhaba Ya Ebu Abdullah! Yerlerin ve göklerin müzeyyen Rasulü! Asumana ve zemine senden gayri ziynet sunulmuş mudur? Hz. Rasulullah (s.a.v.) buyurdu; “Ey Ebu bin Kaab! O mabud hakkı için Cenâb-ı Hak beni halka ibadet için gönderdi. Hüseyin bin Ali’den başka yeryüzünü ziynetlendiren olmadı. Daha güzel ve büyük ziynetler gökyüzündedir.
ON ALTINCI MENKIBE İbni İsak Esbadani nakletmiştir. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurmuşlardır; “Hasan ve Hüseyin (r.a.) Arşın iki süsüdürler. O zaman da izzet sahibi (c.c.) cennet lisanıyla süslemeye geldi ve dedi ki; “Ya Rabbi! Bunun sebebi nedir ki? Beni miskinlere ve dervişlere mesken etmişsin?” Nida geldi ki; “Ey cennet! Sen bu saadete razı olmuyor musun ki? Hz. Hasan ve Hüseyin’i erkanı ile müzeyyen edeyim?” Cennet bu müjdeye sevinip; “Razıyım! Razıyım!” dedi. Arşın ve cennetinde süsü sayılan Hasan ve Hüseyin (r.a.) Hazretlerinin Cenâb-ı Hakka olan yakınlık derecelerini her halde anlamak mümkün olmuştur.
ON YEDİNCİ MENKIBE Zamanında Hz. Osman (r.a.), Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’i evine davet etmiş ve ashabla beraber büyük bir ziyafet vermişti. Bu ziyafetten sonra, evine dönen Hz. Ali çok üzgündü. Bu halini Hz. Fatıma görünce, ona sordu ki; “Niye böyle üzgünsün?” O da cevap verdi; “Osman (r.a.) Efendimizi (s.a.v.) davet etti. Şimdi diyorum ki, bizim de durumumuz iyi olaydı, bizde davet etseydik. Ona üzülüyorum.” Hz. Fatıma (r.anha) dedi ki; “Üzülme Ya Ali! Bizde davet ederiz.” Hz. Ali (r.a.) buyurdu ki; “Ne ile davet ediyorsun, evde bir şey yok.” Hz. Fatıma dedi ki; “O Allah’ın Rasulüdür (s.a.v.) Hz. Allah O’nu doyurur.” Bunun üzerine Hz. Ali (r.a.), Hz. Rasulullah’ın huzuruna çıktı ve şöyle söyledi;
PDF s. 521
“Ya Rasulallah! Hz. Fatıma sizi evine davet eder.” O da buyurdu ki; “Tek başıma mı? Yoksa ashabımla beraber mi?” Hz. Ali buyurdular ki; “Ashab ile beraber.” Rasulullah (s.a.v.) ashabı ile beraber Fatıma Anamızın evine gittiler; Hz. Fatıma (r.anha) şöyle niyaza başladı; “Ey Rabbim! Babam ve ashabı ile şereflendim. Lakin halim sana ayandır. Hiçbir şeyim yok sen ihsanda bulun!” Hz. Fatıma’nın bir tenceresi vardı. Onu ocağına koydu. Biraz sonra tencere yemeklerle doldu. Yemekler huzura geldi ve hep beraber yediler. Hz. Rasulullah buyurdular ki; “Bu yemekler cennet yemekleridir.” Hz. Fatıma (r.anha) odasına çekildi ve Cenâb-ı Allah’a şükürde bulundu ve secde yaptı. Bu arada Cebrail (a.s.) geldi. Hz. Rasule (s.a.v.) buyurdu ki; “Ey Cenâb-ı Hakkın Rasulü! Allah’ın size selamı var. Kızınız Fatıma, Allahu Azimüşşan’a çok duada ve şükürde bulundu. Hz. Fatıma’nın evine gelen kadın ve erkeklerin her birinin bir adımına, cehennemden bir kişi azat etti.”