PDF s. 398
YEDİNCİ KONU
EBU BEKİR, ÖMER, OSMAN ve ALİ’NİN (R.ANHÜM) MENKIBELERİ
BİRİNCİ MENKIBE Muhyi’s-Sünne (r.a.) “Meali Müttenzil” isimli eserinde “Fetih Sûresi”nde, bu âyet-i kerimenin tefsirinde şöyle beyanda bulunmaktadır; Allahu Teâlâ Hazretleri şöyle buyurur; “Tam şahit olarak Allah yeter. Muhammed Allah’ın Rasulüdür. Onun maiyetinde bulunanlar kâfirlere karşı sert kendi aralarında yumuşak ve merhametlidir. Onları rükû ve secde eden olarak görürsün. Sadece Allah’ın fazlını ve rızasını isterler.” Son süreye varınca, Mübarek bin Fudala’dan rivayet edilir ve o Hasan’dan rivayet eder ki Hasan dedi; Muhammed, Allah’ın Rasulüdür. Ebu Bekir-i Sıddık Hazretleri kast edilir. Ömer bin Hattab Hazretleri kast edilir. Osman bin Affan Hazretleri kast edilir. Ali bin Ebi Talib Hazretleri kast edilir. Cennetle müjdelenen on kişi geri kalanı kast edilir Bu misaller Tevrat’ta da ve İncil’de de mevcuttur. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’den bu kitaplarda da bahsedilir.
PDF s. 399
İKİNCİ MENKIBE Şanı şeriflerinde olan Ayat-i İzam beyanında malum olsun. Halik-i arz ve sema, Allahu Teâlâ Hazretleri Âdem (a.s)’dan beri Enbiya-i İzam hazretlerine nazil kıldığı yüz dört kitabın ibtida ve iftitah, Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v.), Çihâr Yâr-ı Güzin, Sıddık Atik, Ömerü’l Faruk, Osman Zinnureyn, Hz. Ali (r.a.) (r.anhüm) faziletleri şerifi hakkında nazil olmuştur. Bu tertibin keşf ve beyanı ve şerh ve bağlanışı Allahu Teâlâ Hazretlerinin tevfiki ve teyidi ile bizim uhdemizde oldu. İnşallahu Teâlâ, Rabbü’l-Âlemin kudretiyle, kuvvetiyle işimizi kolaylaştırsın. Âdem (a.s.) Hazretlerine irsal buyurdu. İlk kitabın başlangıcı Muhammed Mustafa (s.a.v.) ve dört büyük halifenin faziletleri beyanındadır. Ondan sonra elli sahife Şit Aleyhisselam’a gönderdi. Onun için ilk sahibenin Muhammed (s.a.v.)’e ondan sonra İdris Nebi’ye kitap gönderdi. Bununda başlangıcı Rasulullah Efendimiz ve dört büyük halifeye ait olup, faziletlerini beyan eder. Ondan sonra on sahife dahi Halil İbrahim Aleyhisselam’a irsal buyurdu. Bununda başlangıcında Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz vardı. Hz. Musa Aleyhisselam’a Tevrat’ı gönderdi. O azim kitabın içinde birçok yerde Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz ve yaranları zikretti. Ebu Hüreyre (r.a.) Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’den rivayet eder. Bir âyet-i kerimede Hakkı Teâlâ şöyle buyurur:
ُ ِ وَ مَ ا ُكنْتَ بِجَ انِبِ ال ّط .ور اِذْ نَادَ يْنَا “(Musa’ya) nida ettiğimiz vakitte, sen Tur’un yanında değildin.” (Kasas 46) Cebrail (a.s.) benim yanıma geldi. Allahu Teâlâ’dan selam getirdi. Dedi ki; Allahu Teâlâ buyurur: “Ben sizin Rabbinizim! Cümle eşyaya her şeye kadirim. Musa’ya Tur-i Sina’da vasıtasız otuz bin kelime dedim. Bir zamanda otuz bin kelimeden ki hepsini Musa’ya işittirdim. Yetmiş kelimesi Musa ve ümmeti hakkında duyurdum. Yirmi dokuz bin dokuz yüz otuz kelime Ya Muhammed senin ve yaranların hakkında. Ebu Bekir-i Sıddık, Ömerü’l-Faruk, Osman Zinnureyn ve Aliyyü’l-Murteza ve diğer ashabın ve ümmetinin hakkında duyurdum. Allahu Teâlâ’nın Kelam-ı kadimidir. Azîm’dir ve Mecid’dir, Kerim’dir, Ezeli ve Ebedidir, Evvel ve Ahiri Yoktur, Başlangıcı ve Bitişi Yoktur. Lakin, o adet ki; Allahu Teâlâ’nın kelamından gelir Musa Aleyhisselam Hazretinin işitmesine nisbet olur. Ve Zebur ki; Davud (a.s.)’a gönderdi. Bunun içinde Hem Rasulullah, Hem de Çihâr Yâr-ı Güzin’in (r.anhüm) faziletleri beyan edilir. Ve İncil’i İsa (a.s.)’a gönderdi. Muhammed Mustafa (s.a.v.) ile Dört Büyük Halifeyi beyan eder kitap olarak inzal eyledi.
PDF s. 400
Beş âyetini Allahu Teâlâ Hazretleri Muhammed (s.a.v.) hazretlerine inzal buyurdu. Onların şan ve şereflerini ihtiva eden hakkın sözleridir.
Bismillahirrahmanirrahim
. َۚاِ ْقرَ ْأ بِاسْ ِم رَ بِّ َك ا ّلَذ۪ ي خَ لَق “Oku! Seni hiç yoktan var eden Rabbin adıyla oku.” Bu âyet Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’in talihi humayun ve şan-ı şerifiyle ilgilidir.
.خَ لَقَ ْالِ نْسَ انَ مِ نْ عَ لَ ٍ ۚق “O, insanı bir kan pıhtısından yarattı.” Bu Ayet-i Kerime Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.) şan ve şerefini izah eder.
.ۙاِقْ َر ْأ َو َر ّبُكَ الْ َكْ َر ُم “Oku! Rabbin kerem sahibidir.” Bu âyet-i Kerime Ömer bin Hattab’ın (r.a.) şan ve şerefini izah eder.
.اَ ّلَذ۪ ي عَ ّلَمَ بِ ْال َقلَۙ ِم “Ki O, kalemle yazmayı öğretti.” Bu âyet-i Kerime Ali bin Ebu Talib (r.a.) şan ve şerefini izah eder.
ِ ْ َعلّ َ َم . ۜ ْالن َْسانَ َما لَمْ يَعْ لَم “İnsan bilmediği şeyleri öğretti.” Bu âyet-i kerime Ali bin Ebu Talib (r.a.) şan ve şereflerine dairdir. Alimlerin çoğunluğu bunun üzerine ittifak ederler. Bu sure ki, Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz üzerine inmiştir. Yukardaki beş âyet-i kerimedir. Daha sonra diğer âyetler bu beş muhteşemin faziletleri anlaşılır. Abdullah bin Ömer ve bin El-As (r.a.) buyurdu ki; “Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’e dedim; yazayım mı? O hadisi ki sizden duyuyorum.” Buyurdular ki; “Yaz ki; Allahu Teâlâ Hazretleri böyle duyurur.” Katade (r.a.) buyurdu;
PDF s. 401
“Kalem büyük bir nimettir. Eğer kalem olmasaydı, din yeryüzünde kalmazdı. Hiç kimse kendi maslahatını hıfz edemezdi.” Başka bir diğer âyet o dur ki; Allahu Teâlâ, Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz hakkında ve Çihâr Yâr-i’ne dair (sail mesani) de yad etmiştir ve buyurmuştur.
Bismillahirrahmanirrahim
.اَلْ َحمْ دُ ِلّٰ ِ َر ِّب الْ َعالَ ۪مي َن “Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun.” Bu âyet-i kerime Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v.) şerefli şanları ve mübarek talihlerine aittir ve delil olarak da Cenâb-ı Hakk şöyle buyurur;
.َو َما أَرْ َسلْ نَاكَ إِ ّ َل َرحْ َمةً لِلْ َعالَ ۪مي َن “Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.”
َ ِ ِالرّ َ حْ مٰ ِن الرّ َ ح .يم “O Rahman ve Rahim’dir.” Bu âyet-i kerime Ebu Bekir-i Sıddık’ın (r.a.) şan ve şerefine dairdir. Delili ve hücceti hadis ile sabittir. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurur ki; “Ümmetim içinde en merhametli Ebu Bekir’dir.”
ِ ِّك يَوْ ِم الد .ين ِ مَ ِل “Din gününün sahibidir.” Bu âyet-i kerime Ömerü’l-Faruk (r.a.) Hazretlerinin şan ve şerefini ihtiva eder.
. ُإِيَّا َك نَعْ بُ دُ وإِيَّا َك نَسْ تَ عِ ين “Allah’ım! Yalnız Sana ibadet eder ve yalnız Senden yardım isteriz.” Bu âyet-i kerime Osman bin Affan’ın (r.a.) şerefli şanlarına aittir. Hadisle sabittir.” Sizin en sadık olanınız, hayâ bakımından doğrunuz Osman’dır.”
. ْط ا ّلَذ۪ ينَ أَنعَ متَ عَ لَيْ هِ م َ صِ رَ ا. َط المُ ستَ قِ يم َ اهدِ نَا الصِّ رَ ا “Bizleri doğru yola ulaştır. Nimet verdiklerinin yoluna.” Bu âyet-i kerimede Ali bin Ebu Talip (k.v.) Hazretlerinin şan-ı şerifleri hakkındadır. Fahr-i Âlem Efendimiz (s.a.v.) hadisiyle hüccetlidir. “Benim ümmetimin en cömert ve cengaveri Ali bin Ebu Talip’tir.”
PDF s. 402
. َوب عَ لَيْ ِهمْ وَ َل الضّ َ ٓ ال۪ ّين ِ ُغَ يْ ِر ْالمَ غْ ض “Sapmışların ve yoldan çıkmışların yoluna değil.” Bu âyet-i kerime ahlaksız kavimler, Yahudiler, Hristiyanlar, Rafiziler ve Hariciler hakkındadır. Rasulullah’ın (s.a.v.) düşmanlarıdır. Çihâr Yâr-i Güzîn’in (r.anhüm) düşmanlarıdır. Bunlar Hakkın rahmetinden uzak olurlar. Başka bir âyet-i celile o dur ki; Allah Fatiha Sûresi’nden sonra Kur’an-ı Azimüşşan’da buyurur; Elif, Lam, Mim: Elif hakkı için, Yani Allahu Teâlâ Hazretlerinin uluhiyeti ve vahdaniyeti hakkı için, “Lam” yani Cebrail’in sefaret ve imameti hakkı için, “Mim” yani Muhammed Aleyhisselam nübüvveti ve risaleti hakkı için, “Elif” yani “Elfullah” bi hakkı “Lam” Yani “La ilahe illallah”, hakkıyla “Mim” Muhammed Rasulullah (s.a.v.)
Beyt Cemali dost hengam sahraga Bizde bir canım az uşşak tu hergah Sahabe-i Güzîn’den (r.anhüm) on kişinin rivayetiyle, Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: Mübarek Miraç gecesi Ümmü Hani’nin evinden beni alıp miraca götürdüler. Beni o gece de kalb-ı kavseyn üstünden ve rütbesinden geçirdiler. O arşın yüz bin perdesi üzerinde önden, üç yüz bin perdesi arttan, üç yüz bin perdesi üzerinde sağdan üç yüz bin perdesi soldan her birinin üzerinde ferdi ve efrad yazılmış (ezeli takdir ve tedbir ile); “La ilahe illallah Muhammeden Rasulullah.” “Ebu Bekir es-sıddık.” “Ömerü’l Faruk.” “Osman Zinnureyn.” “Hz. Ali (r.a.)” (r.anhüm) Bu sure-i azimenin başında Allahu Teâlâ buyuruyor. Bi hakkın “elif” ve “lam” ve “mim” bu yemininden ötürüdür. Zalikel Kitabı: Yani bu “Ulu kitap”tır. Size bununla vade vermiştir. Bu öyle kitaptır ki; yirmi üç yılda size gönderdik. Bu böyle bir kitaptır ki yüz yirmi üç bin dokuz yüz doksan dokuz nebi Allahu Teâlâ Hazretlerinden bu kitabı istemişlerdir. Bu Kur’an-ı Kerim arzusuyla dirilmişlerdir. Bunun arzusuyla intikal buyurmuşlardır. Bunu ne görmüşlerdir ne de işitmişlerdir. Evet! Bu büyük bir ganimettir. Ey Müslümanlar! Bilmezsiniz! Yüz on dört sure olan Kur’an-ı Kerim’in Kadir ve Kıymetini Hak ve Hürmetini eda etmezsiniz. Onun için Allahu Teâlâ Hazretleri şöyle buyuruyor;
PDF s. 403
La Raybe Fih: Benim Kullarım, benim has kullarım, hakkıyla “elif” benim hakkım için zatım ve sıfatım hürmeti için, hakkıyla “Lam” Cebrail-i Emin ve seçilmiş kullarım hakkı için “mim” Rasulüm ve bir güzidem Muhammed (s.a.v.) hakkı için, bu kitap “Kur’an”dır. Ve “Kur’an-ı Azim”in doğruluğunda “Rayb/Şüphe” ve töhmet yoktur. Bu “Kur’an” benim kelamımdır. Ve benim kelamım doğruluğunda şek ve şüphe yoktur. Oyun ve eğlence değildir. Kadimdir. Hadis değildir. Mahluk değildir. Her ne kadar çok okusalar, dostların dili üzerinde hafif kalır. Hiç kimse onu okumaktan yılmaz, bıkmaz, yorulmaz. Her ne kadar. İşitseler, dostların kalbinde şirinliğini, güzelliğini koruyup, daha tatlılaşırlar. İşitmeden dolayı kimseye zahmet gelmez, yorulmaz. Hüden Lil-Müttekin: Beyandır, delildir. Bu kitap müttakilere doğru yolu gösterir. Bu “Kur’an-ı Kerim” perişan gönüllere şifadır. Ve bu “Kuran” üzüntülü, kederli, hüzünlü, biçare, zavallı, talihsiz, mutsuz insanların canına gıdadır. Ey Müslüman! Bu Kur’an-ı Azimüşşan devleti ve iman hilati cümle Müslümanlar ve müminler hakkın, hepsine aittir. Lakin özeldir. Çihâr Yâr-i Güzîn Ve Hulefa-i Raşidin El-Mürşid’in Emir’el Müminin Ebu Bekir-i Sıddık, Emirü’l-Müminin Ömer’ül- Faruk, Emirü’l-Müminin Osman-ı Zinnureyn, Emirü’l-Müminin Hz. Ali (r.anhüm) hazretlerinin haklarındadır. Vellezine Yuminüne Bil-Gaybi: Bu âyet-i kerime bütün müminler hakkındadır ve Hz. Ali b. Ebu Talib (r.a.) hakkında hususidir. Diğer başka bir âyet de şudur: Allahu Teâlâ Hazretleri, Ebu Bekir-i Sıddık hazretlerinin Allah’ın cömert kulu, O sehavet sahibi Allahu Teâlâ Hazretlerinin muhabbetinde olduğu için kabul edip, bizi dahi ona tabi eder.
ٰ ِلَيْ سَ ْالبِ رّ َ اَ ْن تُوَ ّلُوا وُ جُ وهَ ُكمْ قِ بَ َل ْالمَ شْ ِرقِ وَ ْالمَ ْغ ِربِ وَ ٰلكِ نّ َ ْالبِ رّ َ مَ نْ ٰامَ نَ ب ٰ ْ اللّ ِ وَ ْاليَ وْ م الخِ ِر ِ ٓ ََاب وَ النّ َ ِب ۪يّ نَۚ وَ ٰاتَى ْالمَ الَ عَ ٰلى ُحبِّ ه۪ ذَ ِوي ْالقُ رْ بٰ ى وَ ْاليَ تَامٰ ى وَ ْالمَ سَ اك۪ ين ِ وَ ْالمَ ٰل ِئكَ ِة وَ ْال ِكت يل وَ السّ َ ٓائِل۪ ينَ وَ فِ ي الرِّ َقابِ ۚ وَ اَ َقامَ الصّ َ ٰلوةَ وَ ٰاتَى الزّ َ ٰكوةَۚ وَ ْالمُ وفُو َن بِعَ هْ دِ هِ مْ اِ َذا ِ ۪وَ ابْ نَ السّ َ ب وا وَ اُو۬ ٰل ٓ ِئكَ هُ ُم َ ٓ ۜ ُس اُو۬ ٰل ِئكَ الّذ۪ ينَ صَ دَ ق ْ ٓ ْ ۜ ِ ُوا وَ الصّ َ ا ِب ۪رينَ ِفي ْالبَ أسَ ٓاءِ وَ الضّ َ رّ َ اءِ وَ ح۪ ينَ ْالبَ أ ۚ عَ اهَ د .ْالمُ تّ َ ُقو َن “Namazda yüzlerinizi doğu ve batı yönüne döndürmeniz, bir iyilik değildir. Fakat iyilik, Allah’a, âhiret gününe, meleklere, kitaplara ve peygamberlere iman eden malını akrabaya, yetime, oğluna, dilenenlere, köle ve esirleri kurtarmak için veren, namazını dosdoğru kılan, zekâtını veren, sözleştikleri vakit sözlerini yerine getirenler, sıkıntıda ve hastalık da ve savaşın kızıştığı yerde, sabredenler ve metanet gösterenler. Onlar sadık olanlardır ve onlar takvaya erenlerin ta kendileridir.” (Bakara 117)
PDF s. 404
Bu âyet-i celilede buyrulan özelliklerin hepsi Hz. Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.) de mevcuttu. Abdullah bin Mesud (r.a.) şöyle buyuruyor; “Eğer istersen, sende o dereceye nail olabilirsin. O mülküm çok olsun uzun sürsün. Sen onlardan Allah Rızası için ver. Sıhhatli iken, cimrilik etmeyip, Allah sadaka verip, fakir olmaktan korkma. Bil ki şükredip ödünç ile nasıl ki Hz. Sıddık-ı Ekber (r.a.) bütün malını mülkünü sarf edip, bir kilim ile kaldıysa, bizlerde öyle olmalıyız. Bir rivayette onu dahi verdiği uryan kaldı menkıbelerinde bu konudan bahsolunmuştur. Can çekişirken başkalarına vermek ve dağıtmak için vasiyetin pek hükmü yoktur. Can sağ iken bu işleri yapmak gerekir. Ve Ekama’us Salate: Bu âyette hususidir. Bütün namazlarını daim kılanlara özeldir. Hz. Ömer (r.a.) hakkındadır. Ve ât’uz-Zekâte: Bu âyet-i celile de özeldir. Bütün müminlere zekât vermesini emreder. Hz. Osman (r.a.) hakkındadır. Vel-mevfu bi ahdihim iza ahedu: Bu âyette özeldir. Bütün müminlere vefalı olmalarını, sözlerinde durmalarını emreder. Hz. Ali (r.a.) hakkındadır. Essabirin: Yani Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz sabretti itaatte bulunmak üzerine ve müşriklerin cefasına ve yaramaz sözlerine, doğrulukla sabredip, gitmesidir. Bundan ayrıca Ebu Bekir-i Sıddık da kast olunur. Ayrıca Çihâr Yâr-i’nde kast olunur. Zira Çihâr Yâr-i Güzîn Kur’an’da beyan olunan hususları hakkıyla yapıyorlardı. Vel Mustağfirine bil Eshar: “O kimseler ki istiğfar ederler. Seher vaktinde İmam Hz. Ali gibi’’ Ellezine Yünfikune Fisserrai Veddarri: O kimseler ki; Sevinç ve üzüntülü zamanlarında (darlıkta) üzülmezler. Hz. Ebu Bekir-i Sıddık gibi. Bütün vakitlerde elini cömertlikten ve fakirlere ikramdan geri çekmezdi. Vel Kaziminel Gayz: O kimseler ki açlıklarını yutarlar. O halde gönülleri açlık ile dolmuş olsun. Hz. Ömer bin El-Hattab (r.a.) gibi. Herkes kendi nefsi için gazabına gelmezdi. Geldiği takdirde gazabını yenerdi. Vel afine anin-nas: O kişiler ki insanlardan af dilerler. İntikam almaya güçleri yettiği halde, öyle bir şey yapmazlar. Hz. Osman bin Affan (r.a.) gibi. Daima aşağıda bulunan dostlarına ihsanda bulunurdu. Hata ve yanlışları affederlerdi. Vallahu Yuhibbul Muhsinin: Allahu Teâlâ, severek ihsan edenleri sever. Hz. Ali (r.a.) gibi. Diğer âyetlerde Allahu Teâlâ’nın, Rasulü Muhammed Mustafa (s.a.v.) ve Çihâr Yâr-i Güzîn (r.aleyhim) dualarında okudukları bazı âyetlerdir.
PDF s. 405
Rasulullah (s.a.v.) hazretleri ve Çihâr Yâr-i:
َ َْر ّبَنَا َما خَ لَق َ َت هٰ ذَ ا بَا ِطلً ۚ ُس ْب َحانَكَ فَ ِقنَا َعذ اب النّ َ ار “Ey Rabbimiz! Sen bunları boşuna yaratmadın. Sen pak ve münezzehsin. Bizi ateşin azabından koru.” (Âl-i İmran 191)
Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.) da bu âyeti çok okurdu.
َ ّ رَ بَّنَ ٓا اِنّ َ َك مَ نْ تُدْ خِ ل النّ َ ارَ فَ َقدْ اَخْ زَ يْتَ هُ وَ مَ ا لِل ٍظالِم۪ ينَ مِ نْ اَنْصَ ار ۜ ِ “Ey Rabbimiz! Hakikat sen kimi o ateşe sokarsan şüphesiz onu hor ve hakir edersin. Zalimlerin hiçbir yardımcıları da yoktur.” (Âl-i İmran 192) Bu âyet-i celile Hz. Ömer tarafından çok okunurdu.
رَ بَّنَ ٓا اِنَّنَا سَ مِ عْ نَا مُ نَادِ يًا يُنَاد۪ ي لِ ْل۪يمَ انِ اَنْ ٰامِ نُ وا بِرَ بِّ ُكمْ فَ ٰامَ نّ َ ۗا رَ بَّنَا فَاغْ فِ رْ لَنَا ذُ نُوبَنَا
ِۚ َوَ كَ فِّ رْ عَ نّ َ ا سَ يِّ ٔـَاتِنَا وَ تَوَ فّ َنَا مَ عَ ْالَبْ ر ار “Ey Rabbimiz! Doğrusu biz (Rabbinize inanın) diye imana çağıran bir davetçiyi işitip, hemen imana geldik. Ey Rabbimiz artık bizim günahlarımızı bağışla, kusurlarımızı ört, canımızı da iyilerle beraber al.” (Âl-i İmran 193) Hz. Osman (r.a.) bu âyeti dua olarak çok okurdu.
َرَ بَّنَا وَ ٰاتِنَا مَ ا وَ عَ دْ تَنَا عَ ٰلى رُ سُ لِ َك وَ َل تُخْ ِزنَا يَوْ مَ ْالقِ يٰ مَ ۜةِ اِنّ َ َك َل تُخْ لِفُ ْالم۪ يعَ اد “Ey Rabbimiz! Senin peygamberlerine karşı bize vaat ettiklerini ver bize. Kıyamet günü yüzümüz kara çıkarma. Şüphe yok ki sen asla sözünden dönmezsin.” (Âl-i İmran 194) Bu âyet-i celileyi Hz. Ali (r.a.) çok okur ve dua ederdi. Cenâb-ı Allah şu âyet-i celileyi de Ashab-ı Güzin (r.anhüm) hakkında buyurmuş ve göndermiştir;
َيَآ اَيُّهَ ا الَّذ۪ ينَ اٰ مَ نُ وا اصْ ِب ُروا وَ صَ ا ِب ُروا وَ رَ ا ِبطُ وا وَ اتَّقُ وا اللّٰ َ لَعَ لَّكُ مْ تُفْ ِل ُحون “Ey iman edenler! Sabredin! Sabır yarışı edin! Kalbinizi Allah ile bağlayın! Allah’tan korkun! Felah bulabileceğinizi umabilirsiniz.” (Âl-i İmran 200) Yani; o kimseler iman getirmiştir. Siz sabrediniz. (Hz. Ebu Bekr’in dostluğuna (r.a.) “Ve sabır” yani küffar ile gazada sabredin. (Hz. Ömer r.a.) “Ve Rabitu” yani sebat ediniz. (Hz. Osman r.a)’ın dostluğunda da sebat edin. “Vettekullahe lealleküm tuflihun,” Allah’tan korkun. (Hz. Ali)’nin dostluğunda da felah bulursunuz.
PDF s. 406
Başka bir âyet-i celile de şudur: Cenâb-ı Allah şöyle buyuruyor; ٓ ِّ َو َم ْن يُ ِط ِع اللّٰ َ َوال ّرَ ُسولَ فَاُو۬لٰ ِئكَ َم َع الّ َ ۪ذي َن اَنْ َع َم اللّٰ ُ َعلَ ْي ِه ْم ِم َن النّ َ ِب ۪ ّي َن َو الص ۪دّ ۪يقي َن وَ الشُّ هَ دَ ٓاءِ وَ الصّ َ الِح۪ ينَۚ وَ حَ سُ نَ اُو۬ ٰلٓئِ َك رَ ف۪ ي ًق ۜا “Kim Allaha ve peygambere itaat ederse, işte onlar, Allah’ın kendilerine nimetler verdiği peygamberlerle, sıddıklarla, şehidlerle, iyi insanlarla beraberlerdir. Onlar ne iyi arkadaştır.” (Nisâ 69) Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz ile Çihâr Yâr-i Güzîn hakkındadır. Esfiyalarla beraberdir ve müjde verir. Bağlı olan müminlere Allahu Teâlâ’nın sözüdür. Her kim ki Allah’a (c.c.) Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’e bağlı olur, onlar ulu insanlardır. Allahu Teâlâ Hazretleri onlara iman etmiştir. Nebilerden Rasulullah (s.a.v.) enbiyaların serveridir. Bağlılık onadır. Vessadıkin: Mübalağa ile sadık olanlardan bahsedilir. Hz. Ebu Bekir (r.a.) Hazretleri gibi. Veşşühedai: Şehidlerden, Yani Hz. Ömerü’l Faruk (r.a.) Hazretleri gibi. Vessalihin: Salihlerden, yani Hz. Osman bin Affan (r.a.) gibi. Ve hasune ulaike refika: Onlar gökçek olmuştur. Onlar refiklik yönünden Hz. Ali bin Talib (r.a.) gibi. Zalikelfadlu Minallahi: O’dur. Tebarake ve Teâlâ Hazretlerinden, yani onların dostluğu Ehl-i Sünnet vel-cemaatten olanların kalbindedir. Başka bir âyet-i celile de şudur ki; Allahu Teâlâ Hazretleri buyurur; “Sizin veliniz ancak Allahu Teâlâ ve Rasulüdür.” “O kimselerdir ki; namazlarını daim ve kaim kılarlar.” Ömer Faruk (r.a.) gibi. “Zekâtlarını verirler.” Yani Osman bin Affan (r.a.) gibi. “Onlar ki sadaka verirler. Namazda rükûda oldukları halde.” Müfessirler demişlerdir ki; Bir kişi mescide gelip, bir şey istedi. Bu sırada Hz. Ali (r.a.) o mescitte namazdayken rükûa gitmiş vaziyetteydi. Rükû içinde parmağındaki yüzüğü çıkarıp, o gelen kişiye verdi. Her kim Allahu Teâlâ’ya layıkıyla kulluk eder, Allahu Teâlâ’ya o kimseler iman getirmişlerdir. Allahu Teâlâ Hazretlerinin güruhu onlardır. Başka bir âyette Allahu Teâlâ şöyle buyurur; “O kimselere ki; Allah ismi zikrolunduğu zaman, kalpleri korkar.” Yani Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.) gibi.
PDF s. 407
“Karşılarında âyetler okununca, onların imanı artar. Onlar ancak rablerine güvenir ve dayanırlar.” Hz. Ömer (r.a.) gibi. “Rableri üzerine tevekkül ederler ve işlerini ona tefviz ederler.” Hz. Osman (r.a.) gibi. “O kimseler namazlarını vaktinde kılarlar. Onlar çeşitli rızıklarını infak ederler.” Hz. Ali (r.a.) gibi. “Onları hakkıyla sevenler mümin ve muhlislerdir.” Başka bir âyette; “Mümin erkeklerde, mümin kadınlarda birbirinin velileridir. Marufu emrederler (yani nusretle ve rahmetle hayır ederler) münkerden nehyederler.” Hz. Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.) gibi “Namazı ikamet ederler.” Hz. Ömer (r.a.) gibi; “Zekâtlarını verirler.” Hz. Osman (r.a.) gibi. “Allah ve Rasulüne itaat ederler.” Hz. Ali (r.a.) gibi “Onlar ki tez rahmet ederler. Allah’a tevbe edicilerdir. Şirkten ve nifaktan kaçınırlar.” Hz. Ebu Bekir (r.a.) gibi. “İbadet edicilerdir.” Hz. Ömer (r.a.) gibi. “Hamd edicilerdir.” Hz. Osman (r.a.) gibi. “Oruç tutuculardır.” Hz. Ali (r.a.) gibi. “Rükû edicilerdir.” Hz. Ebu Bekir (r.a.) gibi. “Secde edicilerdir.” Hz. Ömer (r.a.) gibi. “İyiliği emredip, kötülükten nehyedicilerdir.” Hz. Osman (r.a.) gibi. “Allahu Teâlâ’nın hadlerini aşmayanlardır.” Hz. Ali (r.a.) gibi. “Ya Muhammed! Müminleri cennetle müjdele.” “O kimseler ki Allah’ın ahdine vefa ederler.” Hz. Ömer (r.a.) gibi. “O kimseler ki; hile yaparlar. O nesneyi ki Allahu Teâlâ Hazretleri emretmiştir. Onlar merhametlidir ve korkarlar, havf ederler. Hesap sorumluluğundan.” Hz. Osman (r.a.) gibi. “O kimseler ki; Sabrettiler. Memusata itaat üzerine ve menhiyattan içtinab üzerine birbirlerinin rızasını gözetir ve isterler. Namazı kaim kıldılar. Biz onlara rızık verdiğimiz şeyden infak ettiler. Gizli ve açık kötülüğe iyilik yaparlar. Cennet sarayları onlarındır ve onlar içindir.” Hz. Ali (r.a.) gibi. “Adn cennetlerine dahil olurlar. İman getirmiş her kimse onların kaplarından ve ehlilerinden vezzariyetlerinden ve melekler onların üzerlerine dahil olurlar. Her kapıdan girerler. Selam üzerinize olsun. O sabır sebebiyle yükseldiniz. Dünyada ne güzel soldurdular.” Yani Çihâr Yâr-i Güzîn dostlarındır.
PDF s. 408
Mukatil, kendi tefsirinde buyurmuştur ki; Dünya günlerinden her bir gün bir gece miktarı zamanda melekler üç kere onların selamına gelirler. Ve hediye getirirler. Ayrıca derler ki; Ey Çihâr Yâr-i Güzîn bu bütün nimetler size ve sizi sevenlere, sevdiklerinize hoş olsun. Siz ümmetler eğer bunların dostluğunu kazanır ve onları severseniz sizi de onlar severler. Yine başka bir âyette: “Namazlarını kılan müminler felah bulurlar. Haşie ve korkucu olurlar.” Yani Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.) gibi. “Öyle müminler vardır ki; lehv ve le’buden araz edici olurlar.” Ömeru’l-Faruk gibi. “Öyle müminler vardır ki; zekâtı verip, emri yerine getirirler.” Hz. Osman (r.a.) gibi. “Öyle müminler vardır ki; onlar kendi ferclerini saklayıcı olurlar.” Hz. Ali (r.a.) gibi. Başka bir âyette; “Ve Allah’ın kulları şu kimselerdir ki; Yer üzerinde yürürler. Sükunet, vakar, tevazuve ilm ile hikmet üzeredirler.” Yani Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.) gibileri. “Bütün cahiller onlara hitap ederler. Onlar söylerler haramdan ve günahtan sakınırlar.” Hz. Ömer (r.a.) gibi. “O kimseler ki; secde ederler. Rableri için gece namazda yüzleri üzerine secdeye varırlar ve ayakları üzerine kaim olurlar.” Hz. Osman (r.a.) gibi. “O kimseler derler ki; Ya bizim Rabbimiz, bizden cehennem azabını dönder.” Hz. Ali (r.a.) böyle derdi. Başka bir âyette; “Allahu Teâlâ Hazretleri yanında olan kimselerdir. Hayırlı ve tertemiz olan kimseler için, iman getirmişlerdir. Rablerinin üzerlerine tevekkül ederler.” Hz. Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.) gibi. “O kimseler için ki; sakınırlar büyük günahtan fuhuş işlerinden. Çünkü gazaba geleler. Onları affedeler.” Hz. Ömer (r.a.) Hazretleri gibi. “O kimseler için, icabet ederler. Rablerine dair kaim olup, namazlarını kılarlar, işlerini meşveretlerle aralarında yaparlar. O şeyden ki onlara nasip etmişiz. Ondan infak ederler.” Hz. Osman (r.a.) gibi. (Müfessirlerden bazıları derler ki; Bu âyet-i kerime Hz. Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.) şerefli şanından dolayı nazil olmuştur. Her ne biriktirirse, infak ederdi. Kendisini kötülediler, çirkin konuştular, onlara cevap vermedi. O zaman nazil oldu.) “O kimseler için ki, onlara zulüm ederler, onlar intikam yerine adaleti seçerler.” Hz. Ali (r.a.) gibi.
PDF s. 409
Başka bir âyet; “Geceden uyumazlardı.” Yani namaz kılarlardı. Demişlerdirler ki; Mana-i Şerifi şudur: “Onlar öyle kişilerdir ki az uyurlardı. Gece ve yarısından sonra taatte bulunurlardı.” Ebu Bekir-i Sıddık(r.a.) gibi. “Seher vaktinde onlar istiğfar ederler.” Hz. Ömerü’l Faruk (r.a.) gibi. “Onların mallarında Hakk olurdu. O kimseye ki sual edilir. O kimseye ki sual edilmez. Mahrum dönmüş olur.” Hz. Osman (r.a.) gibi. “Ve yerde âyetler vardır. O kimseler yakın üzerine olurlar.” Ali (r.a.) gibi. Başka bir âyette; Vettin: Yemindir. Hz. Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.) ki; Hz. Sıddık-ı Ekber incire benzerdi ki, Zahiri ve batını ahlak-ı hamide ile doluydu. Vezzeytun: Yemindir. Ömerü’l Faruk (r.a.) ki; Hz. Ömer zeytuna benzerdi. Açık sırlarından dolayı. Ve Tur-i Sinin: Yemindir. Hz. Osman-ı Zinnureyn (r.a.)’dir. Tur-i sinini okşar gibi ki; Görünür meyveler ile bezenmiş ve gizli ilimlerle süslenmişti. Ve hazel beledil Emin: Yemindir. Hz. Ali (r.a.) hakkında ki; Hz. Ali Beled-i Emin’e benziyordu. Yani Mekke-i Mükerreme. Her kim Mekke’de bulunur, azaptan emin olur. Her kim ki; Hz. Ali (r.a.)’ı severse, azaptan emin olur. Başka bir âyet; “O kimseler ki; iman getirdiler.” Yani Hz. Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.) gibi. “Ve Salih amel işlediler.” Yani Hz. Ömer bin El-Hattab (r.a.) gibi. “Onların ecirleri kesilmez.” Yani Hz. Osman (r.a.) gibi. “Bu hüccetlerden sonra seni yalanlamazlar.” Ruz-i Cezada Hz. Ali (r.a.) buna misaldir. Başka bir âyet; İllellezine Amenu. Yani Hz. Ebu Bekir (r.a.). Ve amilü’s-salihati: Yani Hz. Ömer (r.a.). Vetava savbissabr: Birbirlerine sabır ile vasiyet ettiler. Yani Hz. Ali (r.a.) gibi. Başka bir âyet; Bu âyet-i kerime ile işaret olunan Allahu Teâlâ’nın Hz. Muhammed Mustafa’ya (s.a.v.) ki; “Ya Muhammed! Cennette dört çeşit ırmak vardır.” 1- Su 2- Süt
PDF s. 410
3- Şarap 4- Bal Her birisi başka bir lezzete sahiptir. Dünyada da dört dost vardır. Onları tutarım. Senin ashabındandır. 1- Hz. Ebu Bekir (r.a.) 2- Hz. Ömer (r.a.) 3- Hz. Osman (r.a.) 4- Hz. Ali (r.a.) Bunların da her biri bir ayrı haysiyete sahiptirler. (r.a.). O dört ırmaklara benzerler. Meselül Cennetülleti vuidel muttekun fiha enharin min main gayri asin: Zülal sudandır, kokmaz. Ebu Bekir (r.a.) su gibidir. Nasıl ki her şey şu iledir. Dürridir (inci), İslam dahi Hz. Ebu Bekir ile inci gibi olmuştur. Hz. Ömer (r.a.) de süt gibidir. Nasıl ki; küçük çocuk süt ile kuvvet bulur. İslam dahi Hz. Ömer ile kuvvet bulmuştur. “İçlerinde lezzet verici şarap vardır.” Hz. Osman (r.a.) Şarap gibidir. Nasıl ki gençlerin gönüllerinin dahi kuvveti ve süruru Hz. Osman’ın Allah rızası için infakıyla mesrur olur. “Safi baldandır.” Hz. Ali (r.a.) (r.a.) bal gibidir. Hastaların şifası baldır. Müminlerin gönüllerinin şifası Ali Hazretleridir. Görüşme ve savaşmasıyla da öyledir.
NÜKTE Eğer cennetin suyunu ve içeceklerini içmek istersen, Hz. Sıddık-ı Ekber’i sev. Cennet suyuna benzer. Eğer cennetin sütünü ve içeceklerini içmek istersen Hz. Osman’ı Zinnureyn’i sev. Eğer cennetin balını bulasın ve yiyip içesin Hz. Aliyyü’l-Murteza’yı sev. O cennet balına benzer.
İŞARET Nehir, ırmağa derler. Suyun çeşmesine de derler. Cennette çeşmeler dahi vardır. Selsebil gibi ve zencebil gibi. Çok güzel kokular ve kafur gibi rayihalar mevcuttur. Bu namlı insanlar olan Çihâr Yâr-i Güzîn ism-i şeriflerinin ibtidası aynıdır. Atik, Ömer, Osman ve Ali (r.anhüm) delil ile sabittir. Cennet de olan bu dört çeşmeyi bu dört dost, yar tutarlar. Her kim onları severse, o dört çeşme, onun için olur. O biçare bedbaht olanlar, iki cihanda bu dört muhteşemi sevmezlerse buğz ederlerse, onlar bu çeşme ve nimetlerden mahrum olur. Cehennemde dört şey bulurlar. 1-Kaynar su
PDF s. 411
2-Zakkum ağacı 3-Yesiga 4-Sadid (Allahu Teâlâ bizleri mahfuz ve emin eyleye.) (Cenabı-Allah bizi sevdiği ve halis kulu olan dört büyük Halife’ye bağışlasın. Amin) “Allahu Teâlâ onlardan razı olsun. Onlar da inşallah biz müminlerden. Biz mümin kullar onlardan razıyız.” (Çihâr Yâr-i Güzîn’in şerefli şanlarında gelen haberlerce dayanan bilgilerin beyan edilmesi.) Bu âyet-i kerimeyi, Allahu Teâlâ Hazretleri Rasulallah’a (s.a.v.) göndermiştir. Kur’an-ı Azimüşşan’dan çıkarılıp bu kitapta derecelendirildi. Eğer kurra âlimler, bunlardan başka biliyorlarsa da benim üzerime ayıp tutmasın. Zira Allahu Teâlâ buyurmuştur. Şimdi bu husustaki duyduğumuz hadis-i şerifleri ve söyleyen meşayihten isnat ile nakledilen haberleri bize verenleri söyleyelim. Kadiyyü’l-İmam Nizameddin Cemal El-İslam Müced El-Kuddat Ebul Muzaffer Mansur bin Hibetullah El-Esad Abadi isnadıyla, Ebu Hüreyre (r.a.) Hazretlerinden rivayet olunur; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmaktadır; “Şu dört kimsenin sevgisi ancak müminin kalbinde toplanır. Onlar da; Hz. Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali’dir. Kayyül İmam Nizameddin’den isnat ile Muaz bin Cebel (r.a.) Hazretlerinden rivayet olunur. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmaktadır; “Bidat, açığa çıka, benim ümmetimde ashabın kötülene. Alim üzerine lazımdır ki; ilmini açığa vura. Eğer açığa vurmazsa Allahu Teâlâ’nın ve meleklerin laneti onun üzerine olsun.” *** Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’e sordular “İzhar-ı İlim” nedir? Buyurdular ki; “Mezhep ehli sünnete cemaati açığa vurmakta ve Sahabe-i Güzîn’in faziletlerini zikretmek kötü inanışlı ve mezheplere fırsat vermemek, Ehl-i Sünnet ve cemaat adına üstün gelmek, demektir.” *** Şeyh imam Radiüddin Tacü’l İslam Osman b. Ali El-Merendi rivayet eder; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmaktadır; “Allah, Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali’yi farz kıldı. Beş vakit namazı farz kıldığı gibi, Orucu, Zekâtı ve haccı farz kıldığı gibi. Kim bu dört kimseden buğz ederse, Allah onun namazını, orucunu, zekâtını ve haccını kabul buyurmaz. Kıyamet gününde cehenneme götürülüp, orada haşrolunacaktır.” ***
PDF s. 412
İmam Zehri, Enes b. Malik (r.a.)’den rivayet eder; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmaktadır; “Her kim benim ümmetimden, bedeni ile namaz kılar, servetinden zekât verir, ağzı ile oruç tutar ve ayakları ile hacceder, Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali (r.a.)’yi severse, O kimse Allah yanında Cebrail, Mikail, İsrafil ve Azrail gibidir. Yani onlar kadar hakkında yanında kıymetlidir.” Her kimse namaz kılar, zekât verir, oruç tutar, hac eder, lakin gönlüyle Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali (r.a.)’yi sevmezse o kim Yüce Allah’ın Dergahında iblis gibidir. İblisten dahi kötü ve şomdur, Melun şeytandan neuzubillah. Eğer bir kimse cehalet ve avarelik başından gitti. Ömründe bu tatlardan az işlediyse ve şartlarıyla ortaya getirmeye ve kalbiyle bu dört serveri severse, sonunda Firdevs-i Ala’ya gelir. Eğer bir kimse Nuh ve Lokman Aleyhisselam Hazretlerinin ömründe olur. Her saatte bir Nuh hizmet ve taatinde bulunmuş olur. Kalbinde bu Çihâr Yâr-i Güzîn’e bir zerre buğzeden sonunda cehennem lezzetlerinden ileri gelmeye. Akıbet bin yıl taat ve ibadet bir zerre buğz yaranıyla fayda vermeyip, cehennemi bula. Bin yıl suç, hata ve günahının akıbeti bir zerre hep Çihâr Yâr-i ile cenneti ola. Bilesin ki; Sünnilerin günahından iman, tevhid ve saadet kokusu gelir. Müptedilerin taat ve ibadetlerinden küfür, şekavet kokusu gelir. Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.) namaza benzer. Ömerü’l-Faruk (r.a.) zekâta benzer. Osman-ı Zinnureyn (r.a.) oruca benzer. Hz. Ali (r.a.) hacca benzer. Sen dahi bunu böyle bilmelisin. Ta ki onlara rastlayasın. Enes bin Mâlik’ten (r.a.), Hoca Rafiüddin rivayet eder; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmaktadır; “Ben, benim ümmetimden rica ederim. Hz. Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali’nin sevgisiyle dolu olsunlar. Rica ederim onlara “La İlahe İllallah Muhammedur Rasulullah desinler.” Enes bin Malik (r.a.)’den gelen bir hadis-i şerif; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmaktadır; “Ben ilmin şehriyim Ebu Bekir esasıdır. Ömer duvarlarıdır. Osman saçaklarıdır. Ali kapısıdır.” *** Abdurrahman bin Avf’tan (r.a.) gelen bir nakil; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmaktadır; “Ben yakında ölürüm. Sizler dahi ölürsünüz. Sual olunacaksınız. Kıyamet Günü amelinizden size fayda gelmez. Oğulluk, babalık, analık buna dahil. ***
PDF s. 413
Abdullah İbni Ömer (r.a.)’in rivayetiyle; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmaktadır; “Yarın huzur-u Bâri’de kaçanlar görürsünüz. Onlar benim ashabıma söverler. Onlara lanet edin. Ashaba ve güzine sövdükleri halde, her ne kadar siz onlara yapacağınızı yapın ta ki tevbe edene kadar. Ya da ehl-i sünnet ve cemaat ortasından dışarı gideler. Olmaya ki onların ateşi ile siz dahi yanarsınız.” *** Rafiüddin Hoca rivayetiyle Enes bin Malik Hazretlerinden gelen bir nakle göre; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmaktadır; “Ebu Bekir benim vezirimdir. Yerimi tutar. Ömer benim dilimdir sözümü söyler. Osman bendendir, ben Osman’danım. Ali benim emmi zâdem ve kardeşimdir. Böyle güman ederim. Ebu Bekir kıyamet gününde benim ümmetime şefaat eder.” *** Abdullah ibni Abbas (r.a.) rivayette bulunur. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdu; “Ebu Bekir İslam dininin direğidir. Ömer İslam dini için bir fitne duvarıdır. Osman İslam dini için münafıkların zorlandığıdır. Ali İslam dini için bendendir, ben de ondanım.” Abdullah bin Ömer (r.a.)’dan gelen rivayette Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmaktadır; “Ebu Bekir benim ümmetimin en iyisidir, sadıktır. Ömer ümmetimin en azizidir. Osman ümmetimin en hayalısıdır. Ali ümmetimin en nurlusudur, Ruşeni gibidir.” (bir rivayette en âlimidir.) *** Abdullah bin Mesud (r.a.) rivayetiyle; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmaktadır; “Ebu Bekir, İslam’ın tacıdır. Ömer, İslam’ın ziynetidir. Osman, İslam’ın cevheridir. Ali İslam’ın kokusudur.” *** Ceyş bin Halid (r.a.) rivayet eder; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmaktadır; “Ebu Bekir, Ömer, Osman, Aişe Allah’ın özel kullarıdır. Ali, Hasan, Hüseyin ve Fatıma benim göz bebeğimdirler. Kıyamet gününde Hz. Allah bunların hepsini toplar. Kendilerine gereken mükâfatları verir.” Zübeyir bin Avam (r.a.) rivayetiyle; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyururlar; “Ey Allah’ım! Sen bereket verdin ashabımdan bereketi onlardan geri alma. Ve bir bereket verdim ashabıma Ebu Bekir’den bereketi geri tutma. Ya Allah! Ashabımı Ebu Bekir üzerine cem eyle. Ebu Bekir’i daima senin işini kendi işleri gibi üzerine almıştır.” “Ey Allah’ım! Sen Ömer b. El-Hattab’ı aziz kıl. Osman’a sabır ve tahammül ver, Ali’ye tevsiki refik kıl.”
PDF s. 414
Enes b. Malik (r.a.)’den rivayet olunur; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmaktadır; “Ebu Bekir’in sevgisi Gufrani Vacip kılar. Ömer’in Sevgisi isyanı mahveder. Osman’ın sevgisi kuvvetlidir. İmanı korur. Ali’nin sevgisi cehennem ateşini söndürür.” Ali b. Ebu Talib (r.a.) hazretleri rivayetleri ile; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmaktadır; “Allah (c.c.) Ebu Bekir’e rahmet eyleye. Kızı Aişe’yi bana nikâhladı. Benimle hicret etti. Benimle yol arkadaşlığı yaptı. Bana deve verdi. Bana yardım etti. Ta Mekke-i Mükerreme’den Medene-i Münevvere’ye vardık.” *** Ebu Hüreyre (r.a.) hazretlerinden rivayet olunur; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmaktadır; “Rabbimden sual ettim ve istedim ki; Ya Rabbi! Ümmetimden razı ol. Bana vahiy ile bildirdi ki Rabbim hep razı oldum illa ancak şu üç kişiden bir Kur’an-ı Azimüşşan mahluktur diyenler ile iki ashabına sövenler ve üç birde kadere inkâr edenlerden razı değilim.” *** Hz. Aişe (r.anha)’dan rivayet olunmuştur; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmaktadır; “Ümmetimin en kötü ve tehlikelisi ashabıma fazlasıyla sövenlerdir.” *** Enes b. Malik’ten (r.a.) rivayet olunur; Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurmaktadır; “İblis Allahu Teâlâ Hazretlerine münacaat edip, dedi ki; Ya Rabbi! Âdem Alehisselam Cennet’den yeryüzüne indiği nokta ben biliyorum ki ona kitap verirsiniz ve Rasul olur. Onların kitabı nedir? Rasûlleri kimdir? Allahu Teâlâ İblis’e buyurdu ki; Onların Rasulleri Melekler olur. Kendilerinden nebiler olur. Onların Kitabı Tevrat, Zebur, İncil ve Furkan olur. Şeytan bu sefer dedi ki; Ya Rabbi! Benim kitabım nedir? Rasulüm kimdir? Allah Azze isme buyurdu; (Senin kitabın odur ki azaların iğne ile üzerine dökeler. Çivid süreler şiir okumak. Rasullerin ise kahinlerdir. Karınca vururlar ve gaiden haber verirler. Cadılık ederler ve yemeğin o yemektir ki; Onun üzerine benim İsm-i Şerifim ekilmeye. Şarabın her nesne ki; Seni sarhoş eder. Senin evin hamamdır. Eğer âdemoğulları ya bir hata ya da bir günah işleyeler, sonra pişman olup tevbe istiğfar ederler o günah yok olur. İblis tekrar dedi ki; Ben onların kalplerine bir günah salarım ve gözleri önünde süslerim ki; O günahtan istiğfar ile kurtulamazlar. Yaramaz söylemek, düşman tutmak ve dürüst Halife düşman olmasını sağlamak için çalışırım.” Hz. Abdullah b. Abbas (r.a.) rivayet eder. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır ki;
PDF s. 415
“Her şey için bir yapı vardır. İmanın yapısı “Vera/doğruluk”tur. Ve “Furu/dal” vardır. İmanın dalı sabırdır. Her şey için bir örgüç vardır. Bu ümmetin örgücü Ümmi Abbasıdır. Her şey için “sıbti/devamı” vardır. Oğullarım Hasan ve Hüseyin’dir (r.a.). Her şey için kanadı vardır. Bu ümmetin kanadı Ebu Bekir ve Ömer’dir (r.a.). Her şey için kalkan ve hisar vardır. Bunları sebebi ile düşman fırsat bulamaz. Bu ümmetin kalkan ve hisarı Osman ve Ali (r.a.)’dır. Ebuzer Gıffari (r.a.) Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’den nakleder; “Eğer Allahu Teâlâ Hazretlerine ibadet ederseniz. Yay gibi olursunuz. Üç ayları tutarsanız yay kirişi gibi olursunuz. İnceleyiniz. Namaz kılarsanız, dizleriniz kuru ola ondan ola eğer Ehl-i Beyt’imden birisine buğz ederseniz veya ashabımdan birisine elbette Allahu Teâlâ Hazretleri sizi burnunuz üzerine cehenneme atar.” Enes bin Malik (r.a.) rivayetiyle, Allah Rasulü şöyle buyurmuştur; “İlla bir nebi yoktur ki, onun benzeri olmasın. Ebu Bekir, Hz. İbrahim (a.s.)’ı okşar. Ömer, Musa (a.s.)’ı okşar, Osman Harun (a.s.)’ı okşar. Ali bana benzerdir. Her kim sorsa ki; İsa b. Meryem (a.s.) nazar ede, Ebu Zer Gıffari’ye baksın.”
Berai b. Azeb (r.a.) Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’den rivayet eder; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurur; “Arş-ı Alanın üstünde şöyle yazılıdır; (La İlahe İllallah Muhammedün Rasulullah) Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali. *** Sellemet b. El-Akil (r.a.) Rasulullah Efendimiz’den (s.a.v.) rivayet eder. “Yıldızlar gök üzerinde sema ehli için Hz. Allah (cc) tarafından konulmuş, ben de ehl-i İslam ümmetim için Ashabımı yerime koydum. Emin kıldım. Ashabımın muhabbeti günülerde ola. Ümmetim türlü türlü azaptan emin ola, gökte bulunup yerdeki afetlerden emin olan yıldızlar gibi.” *** Enes b. Malik (r.a.) Rasulullah Efendimiz’den (s.a.v.) rivayet eder; “Üç şey Enbiya’nın fiillerindendir. Hocalara ustalara hediye vermek, Alimlere üstün tutup hürmet etmek ve Ashabımı sevmek.” *** Ebu Said El-Hudri (r.a.) rivayetiyle, Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’den naklolunur; “Benim ashabıma sövmeniz, hakaret etmeniz veya hakir görmeniz o Hz. Allah (cc) hakkı için, benim canım onun elindedir, eğer sizin biriniz Uhud Dağı kadar altın sadaka etse ve fakirlere verse, onlardan birisinin bir med infakının sevabına vela yarım medinin sevabına erişemez. (Bir med, yüz yetmiş üç dirhem ve iki danik eder.)
PDF s. 416
Hz. Ümmi Seleme (r.a.) rivayetiyle, Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmaktadır: “Gördüm ki gökten bir kova indi. Ben ki Rasulüm, o kovadan on yudum içtim. Sonra Ebu Bekir buçuk damla içti. Ondan sonra Ömer geldi on buçuk damla içti. Ondan sonra Osman geldi on iki buçuk damla içti. Ondan sonra kova semaya kaldırıldı. Bunun manası Allahu âlem odur ki; Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v.) mübarek ömürlerinden, o zamana göre on sene kalmıştır. Hz. Ebu Bekir’in iki buçuk sene halifelik yaptı. Hz. Ömer (r.a.) on buçuk sene halifelik yaptı. Hz. Osman (r.a.) on iki buçuk sene halife oldular. Hz. Ebu Said El-Hudri (r.a.) rivayet ediyor; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdu ki; “Size verilen gönderilen Kur’an-ı Kerim’de ne emrediliyor ve bildiriliyorsa, onunla amel edin. Amel işlememek konusunda hiçbir mazeretiniz kabul değildir. Eğer Kitab-ı Mübin’de aradığınızı bulamazsanız, sünnetlerime göre amel ediniz. Benim sünnetlerimde aradığınızı bulamazsanız, ashabımın yaptıkları yerine ve kararlarına göre amel ediniz.” Ayrıca buyuruyor ki; “Ashabım yıldızlar gibidir. Hangisine iktidar ederseniz, hidayet bulursunuz. Ashabımın ihtilafı rahmettir.” (İhtilafın manası: Allahu Teâlâ Hazretlerinin, o önce ashabından bazısı için, bazısı üzerine güzellik, Rasulü muhterem (s.a.v.) ’in kavl-i şeriflerine muvafakattır. Yine başka yerde şöyle buyrulmuş hilaf ümmetim arasında rahmettir. Haris olurlar. Şeriat usullerini saklamak üzerinedir. Kitab-ı sünnet ve icma-i ümmet ile kıyastır. Eğer o hilaf olmayaydı, bu dinden eser kalmazdı. Allahu Teâlâ Hazretleri bu ümmette bir taifeyi havale etti. Ta şeriatın kollara ayrılmasında hilaf ettiler. Şeriat usulünü o sebeple kıyamet gününe kadar sakladılar ve tutarlar. Ve belki Allahu Teâlâ Hazretleri minnet koymuştur. Ashab hadis ve ashap görüşü ve sünnet cemaat üzerine onları saklamıştır. Onların arasında hilaf olsun. Şeriat usulünde ne ibaretteyse ta hiç biri yerine kâfir demezler. Hiçbir tarife yoktur onların mariflerinden muteziledir. Hariciler ve Rafiziler gibi onlardan bir tarifeyi kâfir diye çağırılar. Onların hakkında Allahu Teâlâ Kelam-ı Mecidinde şöyle buyurmuştur; Ashabın ihtilafı bize rahmet olur, onları tertip ile sevmek gerekir. Ta ki rahmet ehli olasın. Büyük âlim, üstat Rafiüddin (rahmetullah aleyh) bir hadisi, doğru olduğuna şüphe yoktur. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’den rivayet eder. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmaktadır; “Eğer Ebu Bekir’in faziletlerini gök yüzüne koysalar, göğün kaynamasını duyardınız. Aynen ateş üzerinde tencerenin kaynaması gibi olur. Ömer öyle bir kişidir ki, melekler ondan heybetlenirler, korkarlar. Osman öyle bir kişidir ki, melekler onun Kur’an-ı Azimüşşanı okumasına gelirler. Sesini duymak isterler.” Allahu Teâlâ Hazretlerinin katiyeti dördünden emin olmuştur. Her kim ki dinin sözünü ve kalbinin itikadını Ömerü’l Faruk’un (r.a.) oluğunda ve paklığında iyi tutar Ömer ve Ebu Bekir’in sonra emir ve iman ile kendi kurtuluş yolunu cümle şüphelerden temizledi.
PDF s. 417
Hakikat ve yakın ile temiz ve kurtulmuşlar bütününden oldu her kim ki dinin sözlerinin ve kalbinin itikadını Osman b. Affan (r.a.)’ın olgunluğunda ve temizliğiyle tuta ve Ömer’den sonra Osman’ı halife ve imam bile. Lütuf nurları, yakınlık ve kemali imanla ve nur-u cemal kuranla nurlanır. Kabir zulmetini o sebeple kendinden uzaklaştırır. Her kim ki dinin kalbini ve kalbinin itikadını Aliyyü’l-Murteza’nın olgunluğunda ve paklığın iyi tutarsa ve Ali’yi Osman’dan sonra halife ve iman bilirse o kimse takva elini iman ağacının budaklarında, bir budağa vurur. Dostluk ve aşinalık ahdini Allahu Teâlâ Hazretleri ile ve meleklerle ve nebilerle ve cümle müminlerle dürüst ve sağlam bir bağ kurar. Her kimse benim ashabıma her ne dedi ve etti ise katiller de, salihler de, haberden ve şerden ve nefiden ve dardan onların hakkında dili ile yaramazlık eder, konuşursa ya kalbi ile onarla inkâr ya bir buğz tutarsa o kimse münafıktır. Ebedî cehennemdir. Esfeli de olur. Bismillahirrahmanirrahim “inna ateyna kel kevser fesalli li rabbike venhar. İnna şanieke hüvel ebter.” Bu mübarek sürenin harflerini ve kelimelerini açıklayalım ve daha sonra faziletlerini beyan edelim. Bu süre üç âyettir. Kelimeleri ondur. Harfleri kırkikidir. Hz. Ali (r.a.) haber verir ki; Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır; “Her kim bir kere bu süreyi okursa Allahu Teâlâ (cc) Hazretleri, o kimseye cennete o kadar nimet ve hilat ve makam ve derece verir. Bütün yeryüzü doğudan batıya kadar deveden tulu (uzunluk) olsa ve her deve üzerinde kitaplar olsa ve her kitabın eni ve uzunu cümle yeryüzünü kaplasa ve ondan o kitaplar bütün kıl kalemler içine yazı yazılmış olsa hepsi bu azim süreyi okuyanın mülkleri, âlemler ve cihanları ile kasırları, sarayları, köşkleri, evleri, odaları etrafının beyanında olsa ancak ve safi kabil ola. Allahu Teâlâ Muhammed Mustafa (s.a.v.)’e buyurdu; “Biz sana ve ümmetine bir havz verdik bütün nebiler ve ümmetleri, o kıyamet günü, o havzın şarabına arzu duyacaklar.” Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz o günde Cebrail Alehisselam’dan “Kevser” sûresini duyacaktır. O günden Miraç gecesi havz ve kevseri muayane gördü ki az oluyordu. Ashab-ı Güzin arasında havz ve kevserden söz demeye idi, o havz ve kevser öyle değildi. Dünya halkı evvelden beri onun benzeri bir havz dünyada olmuş ola veya bundan böyle kıyamete kadar olması mümkün olaydı. Onu gördükten sonra, onun akmasının sesini duymuş olacaktı. İstedi ki havz kevserinin akmasını sesini vasfede ama mümkün olmadı. Zira o ibadetleri Ashab-ı Güzinin Kudretine Ve Fehmine kadim olamazlar. Bizim kemali lütfumuzla, güzel yüzümüzle ve amelimizle zahmetsiz, güler simamızla havz-ı Kevser suyu arkının
PDF s. 418
sesini gösterdik. O yol havz-ı kevsere gider. O yoldan su, süt, şarap ve bal vardır ve akar gider. İşte rabbiniz bu nimetleri ashabına, ümmetine gösterdi. Ya Muhammed! Her kim isterse o sesi duya, ona söyle iki parmağını iki kulağına koysun ta o sesi yüz bin yıllık kendi kulağı ile duyar. *** Hz. Abdullah b. Ömer (r.a.) rivayetiyle, Hz. Rasul (s.a.v.) şöyle buyuruyor; “Benim için bir havz vardır. Rabbim bana vaadetmiştir. Kıyamet gününde çok hayır işleyen ve faydalı olanlar o havuza kavuşacaklardır. O havzın adı Kevser’dir O Havzın Sakileri Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.), Ömerü’l- Faruk (r.a.), Osman-ı Zinnureyn (r.a.) ve Aliyyü’l-Murteza (r.a.)’dırlar O havzın eni maşrik ile magrib arasındadır. Uzunluğu gök ile yer arasındadır. Beş yüz yıllık yol tutar. Cümle hüsn ü hasen içinde, cemal u cemal içinde. Onun kadehleri ve camları ve ibrikleri ve maşrapaları, bardakları yıldızlar adedincedir. Her şarap içicinin o gün o yerde gözü olur. O kadehleri o piyaleler, o bardaklar, o ibrikler, maşrapalar ve şairler ile takdir ve tedbir bütün hatlarıyla yazılmıştır. Her bir kadeh, bir başka camdan Her cam başka bir şekilden ve renkten Her bir piyale başka bir biçimden Her bir ibrik başka bir hilkatten Her bir bardak başka bir suretten Her bir cam bir başka heykeldendir O havz içinde, dibinde ve ortasında rize taşının yerine yakut sarh ve zeberced-i sebz ve o rize taşının altında, çamur yerine kokucu misk ve o çamurun altında yer ve toprağa karşılık kafur vardır. Karışık renkli ağaçlar mevcuttur. Nur ala nur saçarlar. Büyük bir sevinç, etraf neşe dolu ve hoştur. Zetiren kubbeleri, çadırları, inci ve mercanla donatılmıştır. Her çadır bir şehir gibi kalabalık ve kıymetlidir. Her yerde renk renk, çeşit çeşit döşekler döşenmiş, her yere tahtlar konulmuş ve o havzın şarabı sütten beyaz baldan şirindir, kardan soğuktur, kokusu tabiidir ve üstündür hoştur. O havuza herkes dalsa batmaz. Her kim isterse ki; O havuzdan bir dağ kadar alıp, götüre, zayıf imanlı olmasa kadir olur. Her kim ki bir katre onun şarabından tadarsa başından ayağına kadar bütün sıkıntılarından, dertlerinden, illetlerinden korkularından emin olur, kurtulur. Her kim ki bir katresinin kokusunu o havzı kevserden alırsa, bütün insanların, kokuların toprakların aslı ve parçaları o kimsenin canına ve tenine erişir. Gecek ve parçaları o kimsenin canına ve tenine erişir. Geçecek yolu Tuba Ağacı’nın kökündendir. Aslı “Sidret’ül Münteha”dır. Dört arktan oluşur. Dört taraftan gelir. Onun sonu o arklar birbirine muvafakat ve müsaade ettikten sonra Kevser Havzı’na gelir.
PDF s. 419
Biri su kanalı Biri süt kanalı Biri şarap kanalı Biri bal kanalı Süt arkı Hz. Ebu Bekir (r.a.) talihine, su arkı, Hz. Ömerü’l-Faruk talihine Şarap arkı, Osman-ı Zinnureyn talihine bal arkı Hz. Ali (r.a.) talihine (Allah hepsinden razı olsun) Bu şarap öyle bir şarap ki hem sema eder hem güzellik verir hem kuşlar gibi uçar döner hem maşuklar ve dilberler işve ve naz eder. İçenler ile söyleşir. Onda her vakit tavus kuşu şekli ve gelin halı vardır. Kuşlar, her bir kuşlar, nice deve boynunca o şarabın üzerinden, dostların muradı üzerine gelirler. Ondan Ebu Bekir-i Sıddık ve Ömer’ül-Faruk derler ki “Ya Rasulallah (s.a.v.) bu kuşlar çok büyüklerdir.” Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurur ki; “Benim Havzımın dört direği olur. 1. Direk Ebu Bekir-i Sıddık. 2. Direk Ömerü’l Faruk 3. Direk Osman-ı Zinnureyn 4. Direk Ali *** Cabir b. Abdullah (r.a.) Rivayet Ediyor; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyuruyor; “Allahu Teâlâ (cc) o bütün âlimlerden, nebilerden, Rasullerden beni en üstün kıldı. Ondan enbiya ve murselinden ayrı, cümle âlimler üzerine benim ashabı tayin etti. Ondan, bütün ashabımdan, Çihâr Yâr-i Güzîni üstün kıldı. (Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali (r.a.) Bütün ashabımdan fazıllarını ve ulularını üstün tuttu. Ondan, yüz yirmi dört bin ümmet arasında da benim ümmetimi seçti. Ondan, ümmetim arasında dört gurup seçti. Bu dört grubun üçü birbirinin peşi sıradır. Bir grupta Hz. İsa’nın cemaati olacaktır. 1- Sahabiler. 2- Tabiinler. 3- Tabi-i Tabiinlerdir. 4- Hz. İsa Aleyhisselam’ın Cemaati. Bu dört gurubun toplam “Vakıa Sûresi”nin başında zikrolmaktadır. “Sülletü’l-minel-Evvelin” ve diğer taife olan “ve kalilun min-el-ahirin”le belirlenmiş ve bildirilmiştir. Bir başka haber; Numan bin Beşir (r.a.) Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’den rivayet eyler. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyuruyor; “Cenâb-ı Allah Zülcelal Hazretleri başka ümmetlere vermedi şu dört nimeti bana ve ümmetime vermiştir.
PDF s. 420
Bu nimetler şunlardır; 1- Muhammed Mustafa (s.a.v.) gibi bir Rasulü bu ümmete gönderdi. 2- İslam dini gibi bir ve en son, Allah indinde doğru dini bu ümmete verdi. 3- Kur’an-ı Azimüşşan gibi müstesna bir Rabbani Kitabı bu ümmete verdi. 4- Âlemlerin Rabbi Allah’ın has ve özel sevgisine bu ümmeti kıldı. Eski milletlere, gönderilen peygamberler çoktu. Lakin Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz gibisi yoktur. Eski ümmetlere kitap nazil olmuştur. Lakin Kur’an-ı Azim ve Mecid-i Kerim gibi başka bir kitap nazil olmamıştır. Diğer ümmetlere bizden önce Allah (c.c.) nimetler verdi. Lakin kendi has muhannetinin hasını bu ümmete verdiği gibi, başka ümmetlere vermedi. Bundan dolayı has nimetlere Cebrail ve Mikail Aleyhisselam kulluğu ve has hilatı arşı ananların ve kürsüyü nakledenlerin ve levh-i eminlerin ve kalem rakiplerinin kulluğu ve bize mahsus hilat ve nimetler verilmiştir. Bu nimetler biz ümmeti Muhammed zümresi verildiği için, ne mutlu bizlere. O Rabbin (cc) dostluğunun hilatının verilmesi, daha başka ve büyük nimettir ki; Bizlere her daim şükür, hamd, tehlil, tesbih düşer. Cenâb-ı Allah bu dört nimeti ve Hilat-ı Azma’yı bu ümmete vermiştir. Nimetlerin şükrünü tamamı kemal ve layık üzerine bu ümmetten talep etti. Ayrıca şöyle buyurdu; Eğer siz bu dört nimetin şükrünü yerine getirmek açıklanmıştır. Eda edesiniz. Üzerinizde saklarım. Onun üzerine didar-ı cemalimi fazlasıyla gösteririm. “Şükredin nimetini artırayım. Velakin bu cümle ile Allahu Teâlâ bildiriyor ki; bizim ömrümüz, sair ümmetlerin ömründen kısa olacaktır. Bu bizim bedenimiz, diğer ümmetlerin bedeninden küçüktür. Bu nimetleri verdi ve şükrünü vacip kıldı. Anladı ki ona layık şükretmeye kadir değiliz. Zira kemali şükürde bulunmadılar. Yoksa azledilir ve sürgün ediliriz. Sonunda kendi fazilet ve rahmeti ile takdir ve tedbirde bulundu. Bu ümmetten dört kimseyi, bu dört nimetin, şükrü için seçti. O Hz. Ebu Bekir’i Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz nimetinin şükründen dolayı seçti. İkinci olarak; Hz. Ömerü’l Faruk İslam dininin nimetinin şükründen dolayı seçti. Üçüncü olarak; Hz. Osman-ı Zinnureyn’i Kur’an-ı Azimüşşan nimetinin şükründen dolayı seçti. Dördüncü olarak; Hz. Aliyyü’l-Murteza’yı kendi muhabbeti nimetinin şükründen dolayı seçti. Hz. Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.) Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz nimetinin şükrünü layıkıyla eda etti. Teniyle, canıyla, malıyla, evladıyla Allah yoluna koştu. O’nu sevdi. Zamanının çoğu onun işleriyle geçti. Ömerü’l-Faruk (r.a.) İslam dini nimetinin şükrünü kemal ile eda eyledi. Nihayet gayret ve namazla, salabetle durdu. Ta ki İslam dinini aşikâre kıldı.
PDF s. 421
Osman-ı Zinnureyn (r.a.) Kur’an-ı Kerim’i topladı. Kendi el yazısı ile dört Kur’an-ı Kerim’i yeniden yazdı. İslam memleketlerinin dört bir tarafına gönderdi. Her bir rekat namazda Kur’an-ı Kerim’i hatmeyledi. Hz. Ali (r.a.) Hz. Allah’ın has (özel) şükrünün nimetin hakkıyla eda etti. Kılıcını kınından çekti ve O kılıcın kahrıyla dostlarını, düşmanların şerrinden kurtarıp, temizledi. Suçsuz ve masum kaldı. O dört nimetin hayırları ve bereketleri, o dört hilatın şükrü ve bugün dünyada ve yarın âhirette müebbet ve muhalled bizim üzerimizdedir. O hayrın manası ki; Hz. Rasul (s.a.v.) şöyle buyurdu; “Ümmetimin en merhametlisi, Ebu Bekir’dir. Dine kuvvet veren Ömer’dir. Hayâ sahibi ve örneği olan Osman’dır, malı ve canı ile en fazla cömert ve cesaret sahibi olan Ali’dir.” Rahmetimden; o şey ki, Ömer’in nasibidir. Kuvvet ona verilmiştir. Rahmetimden o şey ki, Osman’ın nasibidir. Hayâ ona nasib edilmiştir. Sehavette verilmiştir. Rahmetimden o şey ki, Ali’nin nasibidir. Civan mertlik ona bahsolunmuştur. (Allah hepsinden razı olsun) Amin. Rahmet Hz. Ebu Bekir’in (r.a.) sıfatıdır ve ona gelmiştir. Rahmetin mahalli gönüldür. Kuvvet Hz. Ömer’in sıfatıdır ve ona verilmiştir kuvvetin mahalli bedendir. Hz. Ebu Bekir gönül yerindedir. Hz. Ömer beden yerindedir. Gönül ile beden birbirinin bitişiğidir. Lakin beden gönlü kölesidir. Gönül bedenin hizmetçisidir. Ebu Bekir hilafetin aslıdır. Ömer dalı, budağıdır. Hayâ Osman’ın vasfıdır. Civan mertlik Ali’nin özelliği ve güzelliğidir. Hayanın mahalli gözdür. Civan mertlik el ile olur. Göz ve el kişinin süsüdür. Lakin göz elden faziletlidir. Bundan dolayı, yarın kul o nesneyi eliyle tutar. Hz. Allah’ın (cc) hilatini tutar. Ama o şey ki göz ile görülür. Allahu Teâlâ Hazretlerinin niçin cemal-i ezelisini müşahede eder. Başka bir haber; Zahiri rivayetiyle isnat Ali ile Abdurrahman bin Avf rivayetiyle: Rasulullah (s.a.v.) bir gün Medine-i Münevvere’nin mescidinde son zamanlarda mübarek yaşları altmış beş seneye vardığı sırada, bir büyük cemaat arasında ayağa kalktı, minbere çıktı. Allahu Teâlâ Hazretlerine hamd ve sana buyurdu:
PDF s. 422
Bir kelam söyledi ve buyurdu; “Bana ne olmuştur ki? siz böyle bakıyorsunuz? İhtilafınız vardır. Kötülemeye ve hadsiz konuşmaya başlamışsınız. Ben özel ve has ümmetim, bilmediniz mi ki, benim sevgim ve Ehl-i Beyti’min sevgisi ile Ashabın sevgisi benim ümmetimin üzerine farzdır. Ta ki kıyamet gününe kadar. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz bu esnada buyurdular ki; “Ebu Bekir-i Sıddık nerede? Hz. Ebu Bekir (r.a.) oturduğu yerden süratle ayağa kalkarak dedi ki; “Ya Rasulallah! Ben buradayım!” Hz. Server-i Âlem Efendimiz (s.a.v.) buyurdu; “Bana yakın gel Ya Ebu Bekir!” O da yakınıma geldi. Ve buyurdular; “Minber üzerine gel, minber üzerine.” O da vardı. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz onu yanına aldı. Onun yüzünü mübarek sinesine dayadı. Bir zaman mübarek yüzünü sinesine sürdü. İki gözünün arasından öptü. Sonra o kadar ağladı ki, mübarek gözünün yaşı yüzünden, üzerine ve Ebu Bekir’in üzerine aktı. O arada yüksek sesle buyurdu; “Ya Müslümanların işaret olunan yüz alları! Gördüğünüz bu kişi, Ebu Bekir-i Sıddık’tır. Muhacir ve Ensar’ın Seyyidi’dir, ulusudur. Bu öyle bir kimsedir ki, Allahu Teâlâ’nın (cc) bana sevmeyi emrettiği ve baba mertebesine koyduğum ve âhirette ilelebet dostum ve arkadaşımdır. Bu benim müsahibimdir. Bu beni ilk tasdik edendir. O risalet görevi geldiği sırada, halk beni yakalarken, bu beni tasdik etti. O zaman bütün mahluk beni sürdüler, bu benimle sohbet ve ünsiyet etti. O vakitte halk benden korktular, nefret ettiler, bu ise malını, canını bedenini bana feda ettiler. O zaman halk benim helak olmamı istediler, bu kızı Aişe Sıddıka’yı (r.anha) benimle evlendirdi. Bilali Habeşi’yi satın alıp, benim emrime verdi.” Hz. Allah’ın Rasulü (s.a.v.) mübarek sohbetine devamla şöyle söylüyordu; “Allahu Teâlâ Hazretlerinin laneti, meleklerin lanet, bütün Müslüman halkın laneti Hz. Ebu Bekir’e buğzedenlerin üzerine olsun. Vallahi Teâlâ buna buğzedenlerden bizardır. Ben dahi bizarım. Her kim Allahu Teâlâ Hazretlerinden ve benden bizar olursa, ona söyleyin Ebu Bekir’den (r.a.) bizar olsun. Ey Müslümanlar size sesleniyorum! Burada hazır olanlar! Siz bu sözleri duyuyorsunuz. Bu sözleri benim ümmetimden duymayanlara, duyurasınız. Bu kıyamete dek sürsün.
PDF s. 423
Ya Ebu Bekir! Geri dön yerinde otur. Ben senin hakkında konuştum. Hz. Allah (cc) Alimdir, sabittir. Ben söyleyeceğimden fazlasını söyledim. Hz. Ebu Bekir (r.a.) minberden aşağı inip, yerine oturdu. Ondan sonra Hz. Rasul (s.a.v.) tekrar buyurdu; “Ömer bin Hattab nerede?” Hz. Ömer (r.a.) oturduğu yerden süratle ayağı kalkıp, durarak, dedi ki; “Ya Rasulallah işte ben de buradayım!” Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdular; “Ya Ömer! Yanıma gel! Minber üzerine çık!” Hz. Ömer dahi geldi, minber üzerine çıktı. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz onu kucaklayıp, yüzünü sinesine yasladı. İki gözünün arasından öptü. Mübarek ağladı ve gözlerinin yaşı Hz. Ömer’in üzerine düştü. Efendimiz (s.a.v.) yüksek sesle şöyle buyurdu; “Ey Müslümanların işaret olunan yüz akları! Bu gördüğünüz Ömer bin Hattab’dır (r.a.) Muhacir ve Ensar’ın ulusudur. Bu Ömer öyle bir kimsedir ki; Allahu Teâlâ Hazretleri bana onu sevmemi emretti. Ben bunu nasıl arkadaş ve dost kabul etmem. Bu öyle kimsedir ki; Allahu Teâlâ bunun kalbi ve lisanı ile eli üzerine âyet nazil kılmıştır. Bu öyle bir kimsedir ki, Allahu Teâlâ Hazretlerinin emir ve nehyinde bir yericinin, yermesinden korkmaz. Bu öyle bir kişidir ki, şeytan ondan korkar ve kaçar.” Bu öyle bir kişidir ki, senin taş ve demir gibi mertler onun heybetinden erir, mahvolur. Bu öyle bir kişidir ki, yarın cennetin çerağıdır ve cennet ehlinin övüncüsüdür. Buna buğzeden üzerine Allahu Teâlâ’nın, Meleklerin, bütün Müslüman halkın laneti olsun. Buna buğzedenlerden Allahu Teâlâ beridir. Ben dahi beriyim.” Ondan sonra Hz. Allah Rasulü (s.a.v.) tekrar buyurdu; “Hz. Osman nerededir?” Hz. Osman oturduğu yerden süratle kalkıp ayakta durdu. Şöyle seslendi; “Ya Rasulallah! İşte ben buradayım! Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdu; “Ya Osman! Yakın gel!” Hz. Osman dahi gelip minbere çıktı. Onu dahi mübarek göğsüne basıp, iki gözünün arasından öptü. Ondan sonra o kadar ağladı ki, bu olayı anlatan der ki, ben gördüm mübarek gözlerinin yaşı akıp, Hz. Osman’ı (r.a.) üzerine erişti. Daha sonra yüksek sesle şöyle buyurdu;
PDF s. 424
“Ey Müslümanlar! Bu Osman b. Affan’dır. Muhacir ve Ensar’ın ulusudur. Bu öyle bir kimsedir ki; Hz. Hak Teâlâ bana emretti ki: Ben de ona iki kızımı verip, onu meyveli ağaç ve dost yapmaya çalıştım. Eğer benim üçüncü kızım olaydı onu dahi Osman ile evlendirirdim. Bu öyle bir kişidir ki; Göklerin Melekleri bundan hayâ eder. Buna buğz edenler üzerine Hz. Allah’ın (cc) ve bütün Müslümanların laneti olsun. Bundan sonra Sevgili Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz bir daha buyurdular; “Ali bin Ebu Talip nerede?” Hz. Ali oturduğu yerden süratle ayağa kalkıp dedi ki, “Ya Rasulallah! Ha ben buradayım, hazır sizin emrinizi ve istediğinizi bekliyorum.” Hz. Rasul (s.a.v.) buyurdu ki; “Bana yakın gel.” O dahi yanına gitti ve minbere çıkıp oturdu. Hz. Ali (r.a.)’in mübarek yüzünü, mübarek göğsüne bastı ve iki gözünün arasından öptü. O kadar ağladı ki mübarek gözlerinin yaşı Hz. Ali (r.a.)’in üzerine aktı. Ondan sonra eliyle tutup yüksek bir sesle şöyle buyurdu; “Ey Müslümanlar! Bu gördüğünüz Ali’dir. Bu Ali Muhacir ve Ensar’ın ulusudur. Benim kardeşimdir, amcamın oğludur. Benim, kendimdir. Benim etimdendir. Benim kanımdandır. Benim tüyümdendir. Bu iki oğlumun babasıdır. (Hasan ve Hüseyin) Cennet ehlinin ve hoş sohbetlerinin seyididir. Bu benden çok gam ve keder gidermiştir. Çok kötü hain düşmanların benden uzaklaştırmıştır. Bu öyle bir kişidir ki; Düşman karşısında Hz. Allah’ın nusretiyle Aslan’dır. Allahu Teâlâ Hazretlerinin kılıcıdır. Yer yüzünün düşmanları üzerine böyledir. Buna buğz edenlerin üzerine; Allahu Teâlâ’nın, cümle Müslümanların ve lanetlilerin laneti olsun. Allahu Teâlâ ona buğzedenlerden beridir, ben dahi beriyim. Her kim, Hz. Allah’tan (cc) ve benden (s.a.v.) uzaklaşmak isterse, Ali bin Ebu Talip’ten (r.a.) uzaklaşsın. Sizden hazır olanlarınız bu vasiyetleri Bilmeyen ve duymayanlara tebliğ etsin. Daha sonra Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdu ki; “Yerine geç ve otur Ya Ebu’l Hasan. Ben senin hakkında böyle konuştum. Allah (cc) âlimdir, Sabittir. Ziyadedir O.” Ondan sonra yüksek sesle şöyle buyurdu;
PDF s. 425
“Ey burada hazır bulunan Müslümanlar! Eğer Hz. Allah’a (cc) ibadet etseniz, yay kirişleri gibi ince olsanız ve namaz kılsanız, ta dizleriniz kurusa, ondan sonra Ehl-i Beytim’den, veya ashabımdan birisine buğz etseniz, elbette Allahu Teâlâ Hazretleri emreder, zebaniler sizi yüzü koyun üzerine cehenneme atarlar.” Başka bir haber; Cabir bin Abdullah (r.a.) Hz. Rasul’den (s.a.v.) rivayet etmişlerdir ve Efendimiz şöyle buyurmaktadır. “O gün ki; Cebrail (a.s.) şu âyet-i kerimeyi getirdi: Abdest hakkındaydı; Hz. Ebu Bekir Abdest almada yüzü yıkama mesabesindedir. Hz. Ömer kolları yıkama yerinde, Osman başı meshetme, Ali ayakları yıkama yerinde ve mesabesinde vaziyetli gibidir. Hilafet- Hücceti bu âyetle taharetten dolayı bana malum oldu. Buyurdu o Yüce Allah (cc) Ya Muhammed! Yüz ve elleri baş ve ayaklar taharette Ebu Bekir-i Sıddık, Ömer bin El-Hattab, Osman bin Affan Aliyyü’l-Murteza (radıyallahu anhum) gibidir!” Hilafette asıl haber budu. Velakin açıklanması incelenmesi ve takrir ve bağlanmaya muhtaç olması söz konusudur. Onun beyanı uzatma ile çıkar. Ama bunu demeden gayri çare yoktur, farizedir ve Çihâr Yâr-i Güzîn (r.anhüm) hazretlerinin dostluğu demektir. (Taharet/Temizlik): Bu dört işin dürüstlüğü dağılmış değildir. Birbirine ulaşıktır. Bu Çihâr Yâr-i’n dostluğu ayrı değildir, birbiriyle ulaşıktır. O manaya gelir ki; Taharet mahalli burada dört uzuvdur. O arada hilafet mahalli, dört şahıstır, taharet farzıdır. Dört mahalde, dört fırkadır. O arada farz-ı hilafet dört bölümde, dört fırkadır. Mana gereği ki; Taharet mahalli dörttür. O mahallerin aslı birdir. Gönül ve dindir. Bunlarda o manaya gelir ki, bu dört işin dürüstlüğü bu dört mahalde niyete bağlıdır. Niyet olmayınca taharet olmaz. Bu arada dahi bu dört büyük Halife’nin dostluğu, o dört şahısta risalete uygundur. Rasullük olmayınca halifelik olmaz. Zira bu arada, bu dört uzvun taharet (temizlenmesi)inde tertip farzdır. O yüzü yıkamak, ondan sonra eli yıkamak, ondan sonra başa meshetmek, sonra ayakları yıkamak bu arada Dört Büyük Halife’nin dostluğunda da tertip farzdır. Malum ola ki; Birinci Hz Ebu Bekir (r.a.) Ömer (r.a.)’den üstündür İkinci Hz. Ömer (r.a.) Osman (r.a.)’den üstündür Üçüncü Hz. Osman (r.a.) Hz. Ali’den üstündür. Hz. Ebu Bekir (r.a.) abdest alınırken, yüz yıkanır. O menzilededir. Yüzün hepsini yıkamak farzdır. Hz. Ömer (r.a.) abdest alınırken, el yıkanır. O menzilededir
PDF s. 426
Onların yarısını yıkamak farzdır. Hz. Osman (r.a.) abdest alınırken, ayaklar yıkanır. O menzilededir. Ayakları topuklara kadar yıkamak sekizde birdir. Farzdır. Nasıl ki bu arada hepsi guslolunan uzuv efdaldir. Yarısı guslolunandan, yarısı guslolunanın öncesi efdaldir. Başın dörtte biri mesh olunandan, dördüne mesh olunanın öncesi efdaldir. Sekizde biri yıkanan (guslolunan) ayaklar hakeza hepsi yıkanırsa daha üstündür. Hz. Ebu Bekir Ömer’den (r.a.) üstündür. Hz. Ömer, Osman’dan (r.a.) üstündür. Hz. Osman, Ali’den (r.a.) üstündür.
İşaret Hz. Ebu Bekir-i Sıddık abdest alırken yüz mesabesindedir. Hz. Ömerü’l-Faruk abdest alırken el mesabesindedir. Hz. Osman-ı Zinnureyn abdest alırken baş mesabesindedir. Hz. Ali (r.a.) abdest alırken ayak mesabesindedir. (Allahu Teâlâ hepsinden razı olsun, amin) Yarın cennette ayağının işi ve meşguliyeti altı ve bağlanması, rikabdarı ve başının meşguliyeti ve kari gölgelik ve imame, tacı ve şuğuli biçim biçime, Allahu Teâlâ’nın (cc) ezeli cemalini seyretmek. Diğer bir haber; Numan (r.a.) Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’den rivayet eder. Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır. Allahu Teâlâ Hazretlerinden sual ettim; O vakitte ben idim ve Rabbim idi. Ben sidretü’l münteha’da ve Rabbim Sidretü’l- Münteha’da yok ben edna makamdayım. Rabbim makam-ı ednada yok idi. O makamlardan münezzehtir. Dedim Ya Rabbi! Ya Padişah-ı Mutlak! Benden sonra, benim ashabım birbirlerine aykırı hareket ederler. Aralarına aksilik salarlar. O hilaf edenlere ve ihtilaf salanlara ne yapacaksınız? Ya o kimselerin bazısı bunun kavlin tutar, bazısı onun kavlini tutar! Allahu Teâlâ Hazretleri buyurdu; Benim Habibim, Benim Azizim, Senin ashabım, benim katımda yıldızlar gibidir. Bazısı, bazısından nurları ve Ruşenlerindir. Her hilafi birbirleriyle ederler. Hepsini affetmişim. Her ihtilafı aralarına salarlar. Hepsini bağışlamışım her kimse onlardan birinin kavliyle ve fetvasıyla amel ederler ve böyle gideler. Ben ilmi takvaya kavuşturmuşum. O yolu hidayetle bez etmişim. Başka bir haber;
PDF s. 427
Hz. Abdullah bin Abbas (r.a.) rivayetle gelen bir Hadis-i Şerife göre Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyuruyor. “Benim Ashabım, Hz. Nuh Aleyhisselam’ın gemisine benzer. Her kim ki Nuh- Nebi zamanında, Nuh Hazretlerinin benzer. Her kim ki Nuh Nebi zamanında, Nuh Hazretlerinin zamanından ümmetinden, Nuh Nebi’ye iman getirip, verdiği habere itikat edip, emrine intikayla, gemisine binen ve kurtulanlar gibi aynı zamanda itikad etmeyip, gemiye binmeyip, Tufanda boğulan ve helak olanlar gibidir. Onlara tabii onlarlar kurtulur, olmayanlar helak olur. Bunlar hem dünya kurtulur veya helak olurlar, hem de âhirette tabi olanlar halas olurlar, olmayanlar helak olurlar. Diğer haber; Dürüst bir rivayetle gelen bilgiye göre Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmaktadır; Allahu Teâlâ Hazretleri Cebrail (a.s.) vasıtasıyla bana şöyle buyurmaktadır; “Ben ki sizin koruyu Hüda’nızım. Bütün mülkün padişahıyım Ebu Bekir-i Sıddık’ın bin kere bin hacetinin en aşağısı odur ki, O’nun dostlarını ve sevenlerini kıyamete kadar affedeceğim.” Diğer haber; Yine dürüst bir rivayetle gelen bir hadis-i şerifte Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyuruyor; Hz. Ömer bin Hattab hacet, izzet ve gayret ve salabet (donanma) yönünden demirden bir dağdır. Allahu Teâlâ Hazretlerinin Katında ve emr-i nehyinin icrasında bir yermede bulunucunun yerici sözleri, ona mani olamaz. Diğer haber; Yine dürüst bir rivayetle gelen bilgiye göre Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyuruyor; “Allahu Teâlâ Hazretlerinin melekleri dört halifeye saygı gösteren ehl-i İslam ümmetle övünürler. Kim ki onlara buğzeder ve aleyhinde konuşursa, onlara da hasetsen lanet ederler.” Diğer bir haber; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyuruyor; Ebu Bekir’in günlerinden bir gün hayırlıdır. Ömer’in bütün günleri neden kendi vaktinde kıyamete kadar günlerinden bir gün hayırlıdır. Osman’ın günlerinden hakeza yine aynıdır.
PDF s. 428
Ali’nin günlerinden bir günü iyidir. Cemi ümmetin günlerinden kıyamete kadar her gün Doğru bir rivayetle gelen hadis-i şerife göre; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyuruyor: “Dünya gününde seksen bin melek vardır. Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali’yi sevenler adına tevbe istiğfar ederler. İkinci günde seksen bin melek vardır üçüncü günde Osman ve Ali sevgi duyanların adına istiğfar ederler. Dördüncü gün de dahi seksen bin melek vardır ki; Ali ve Osman buğz edenlere lanet ederler.” Başka bir haber; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz; “Allahu Teâlâ Hazretlerinin her gökte dört yüz meleği vardır. Allahu Teâlâ (c.c.) onları ashabın dostlarına hayır dua etmeye ve düşmanlarına nefret ve lanet etmeye namzettiler. Başka bir haber; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyuruyorlar ki; iki yüz bin melek daima Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali’nin düşmanlarına daima nefret ve lanet ederler. Diğer bir haber; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyuruyorlar; “O zamanda; Allahu Teâlâ Hazretleri Cenneti (Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali (r.a.) dostları için bugüne dek ve bugünden kıyamete kadar. Onlar için halketmiştir. Yedi yüz çeşit rahmet ve saadet-i cennette huzura getirecektir. Birisi birine benzemez. (Allahu Teâlâ Hazretleri Dört Büyük Halifeden Razı Olsun)
DÖRDÜNCÜ MENKIBE (Dört Büyük Halife’nin Şan ve Şerefleri Hakkında Muteber Kitaplardan Alınan Haberler) Doğru bir kaynaktan rivayet olunan bir hadis ki; bu âlim Muhtar bin Abdullah’tır. O da Enes bin Malik (r.a.)’den almıştır. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz bir gün Medine-i Münevverden çıktı. Ben de beraber çıktım. Varıp Ensar’dan birinin bostanına girdi. Ben de beraber girdim. Bana şöyle buyurdu; “Ya Enes! Kapıyı bağla! Ben de bağlayıp geldim. Huzur-u şeriflerine o saatte bir adam gelip kapıyı çaldı. Hz. Rasulullah buyurdu; “Ya Enes! Git kapıyı aç! O gelen kişiye cenneti müjdele. Ona benden haber ver. Benden sonra Ümmetim üzerine halife olacaktır. Olması da gerek.”
PDF s. 429
Ben de vardım kapıyı açtım. Kapıyı çalanın kim olduğunu bileyim diye kapıyı açtım. Baktım ki gelen Hz. Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.)’dır. Ben de ona Rasulullah’ın (s.a.v.) söylediklerini haber verdim. Kapıyı bağladım geldim. Yeniden bir kişi dahi gelip, kapıyı çaldı Efendimiz yine buyurdu; “Ya Enes! Git kapıyı aç. O gelen kişiye cennetle müjdelendiğini haber ver. Ebu Bekir’den sonra ümmetim üzerine Halife olacaktır. Olması gerek. Ben de gidip, kapıyı açtım. Zaten kim olduğunu bilmiyordum. Kapıyı açınca, baktım ki gelen Hz. Ömerü’l-Faruk (r.a.). Ona da Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v.) buyurduklarını ve müjdesini verdim. Kapıyı bağladım, geldim. Sonra bir adam daha kapıyı çaldı. Efendimiz yine bana buyurdu; “Ya Enes! Var kapıyı aç. O adamı da cennetle müjdele. De ki Ebu Bekir ve Ömer’den sonra ümmetim üzerine halife o olacaktır. Olması gerekir. Ayrıca haber ver ki; halifeliği zamanında mazlum ve günahsız öldürülecektir. Benim tarafımdan söyle, o zaman, kanını akıtacaklardır. Sabretsin. Ben vardım kapıyı açtım. Tabiî ki kim olduğunu bilmiyorum. Bir de baktım ki Hz. Osman-ı Zinnureyn (r.a.)’dır. Ben de ona Rasulullah Efendimiz (s.a.v.)’in söylediklerini haber verdim. O da dedi ki (Allahümme’s Sabir-i Müstean) Kapıyı bağladım. Ondan sonra bir kişi daha geldi ve kapıyı çaldı. Yine Rasulullah Efendimiz buyurdu ki; “Ya Enes! Kapıyı aç. O gelen kişiyi cennetle müjdele. Haber ver ki; Ebu Bekir, Ömer ve Osman’dan sonra ümmetim üzerine halife olacaktır. Hilafet onunla son bulur. Hilafetinin son günlerinde mihrapta namaz kılarken öldürülecektir. Ben de vardım, kapıyı açtım. Kim olduğunu bilmiyordum. Kapıyı açınca Hz. Ali’yi karşımda buldum. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’in söylediklerinin hepsini haber verdim.
BEŞİNCİ MENKIBE Yine Enes bin malik (r.a.) Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’den bir rivayette bulunur. “Bir vakitte dahi biz bir bostana vardık. Ve o tertibiyle Çihâr Yâr-i Güzîn (r.anhüm) gelip, (s.a.v.) Efendimiz’in huzuru şeriflerinde ayak üzere durdular. Rasulullah (s.a.v.) bu bostandan dışarı çıktılar. Ben önde Çihâr Yâr-i Güzîn arkamdaydılar. Rasulullah’ın (s.a.v.) mübarek gözleri yaş ile doldu. Benim ve cümle Çihâr Yâr-i Güzîn’in gözleri doldu. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz bir saat kadar bostandan dışarıda durduktan sonra şöyle buyurdular; “Ya Enes! O Allah hakkı için, O’ndan gayri Allah yoktur. (Amenna) Benim vefatımdan Kıyamete kadar hiç kimsenin gözü benim ümmetimden, ashabımın mihnetinden daralmaz ve hiç kimsenin gönlü ümmetimden ashabımın ve Ehl-i Beytim’in musibetinden mahsun olmaz. Allahu Teâlâ Hazretleri onun gözü dar olduğu halde, gönlü mahzun olduğu halde, ona nazar eder. Her kim ki Allahu Teâlâ ona bir nazar eder, o kimseyi azab tuzağından emin kılar.”
PDF s. 430
ALTINCI MENKIBE Bir vakit Cibril-i Emin (a.s.) Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’in huzurlarına geldi ve dedi ki; “Senden sonra ümmetin üzerine Halife olman lazım. Hakkı Sübhane ve Teâlâ Hazretleri Miraç gecesi yaratılış icabı Rasulullah Efendimiz’e (s.a.v.) buyurmuş ki; senden sonra ümmetin üzerine İslam Halifesi ve imam hakkıyla Ebu Bekir olacaktır. Bu, Ebu Bekir’in Halifeliği (r.a.) senin emrine olmadı. Belki Allahu Teâlâ Hazretlerinin emriyle ve müminlerin seçimi ile olmuştur. (Eğer bunu yakın üzerine bilmek istersen Huzeyfe bin Yemani (r.a.) Hazretleri rivayet buyurduğu haberi dinle; Rivayet eder ki; Sahabe-i Güzîn (r.anhüm) dediler ki; Ya Rasulallah! Münasip olur mu? Bizim üzerimize bir Halife tayin etseniz? Bizim gönlümüz onun varlık sebebiyle emin ola. Muhaliflerin dedikoduları kesile. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz onlara şöyle cevap verdiler; “Eğer sizin üzerinize benden sonra kendi isteğimle Halife tayin edersem, sonra siz asi olursunuz. Üzerinize azab nazil olur. Bu yok yok, doğru olmaz. Ben kendi isteğimle ümmetim üzerine Halife tayin edemem. Hz. Musa Kelimullah, Harun Aleyhisselamı kendi seçimiyle kırk gün kavmi üzerine Halife tayin etti. Tur-u Sinan’dan geri döndüğü zaman sekiz bin adam buzağıya tapıp kâfir oldular. Dinden çıktılar. Ben de şayet ümmetim üzerine kendi görüşümle halife tayin etsem, biliyorum ki kıyamete kadar hiçbir kimse dürüst bir din üzerine ve doğru bir yol üzere, kitap ve sünnet ahdi üzerine aynı bulamayabilirim. Lakin ben şöyle yapmak isterim ki Hz. Allah’ı (cc) ümmetimin başı üzerine halife kılarım ve ona havale ederim. O, Hz. Allah daha iyisini, iyi bilir. O, iradesi ile kendi tarafından tayin buyurur. Vallahi Teâlâ (cc) O Halifeliği kabul edip, kendi tarafından hilafeti Ebu Bekir-i Sıddık’a (r.a.) teslim etti. Âlem halkı bunu böyle bileler. Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.) beyanlar ile ve nişanlarla Rasulullah Hazretlerinin (s.a.v.) Halifesidir. Lakin belge ve fermanla Hz. Allah’ın (cc) Halifesidir. Bilmiş olasınız. Ey civanmerd! Sana ki; benim canım feda olsun! Âlem halk olalıdan beri, kıyamete kadar Rasulullah Efendimiz gibi (s.a.v.) bir nebî ne gelmiştir ne de gelecektir. Onun için Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.) gibi bir adam ne gelmiştir ne de gelecektir. Bundan dolayı Rafızi, Harici ve Şialara söylemek lazımdır ki; eğer bu büyük zata düşmanlık eder, nefret duyar ve söverseniz (bizce haşa) dünyada ve âhirette kör, zelil, bedbaht, şanssız olarak sürünüp, cehenneme gidersiniz. Beyt: Gidişatını düzelt, varlığımın sebebini bil. Gamın bedeli ağırlıktır, kendine çeki düzen vermeyi bil.
PDF s. 431
YEDİNCİ MENKIBE Cabir (r.a.) rivayet eder; Bir zamanlar muhacir ve Ensar’dan büyük ve bir hayli çok Müslümanlar ile Medine-i Münevvere’de Rasulullah (s.a.v.) ile beraber bir mahallede uzun boylu Saliha bir kadının evinde ziyafete oturmuştuk. Elimizi yemeklerin tarafına uzatmadan önce Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdu ki; “Bu saatte cennet ehillerinden bir adam gelir. Benden sonra o adam hakkın emriyle Müslüman ümmetim üzerine halife olur.” Bu sözde iken Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.) içeri girdi. Efendimiz (s.a.v.) bir daha buyurdu ki; “Şimdi Cennet ehlinden bir adam daha gelir. Ümmetim üzerine Ebu Bekir’den sonra Hak emriyle halife olur.” Efendimiz bu sözde iken Ömerü’l Faruk (r.a.) içeri girdi. Daha sonra tekrar buyurdu; “Bu vakitte cennet ehrilinden bir adam dahi gelir. Ömer’den sonra Hakkın emriyle ümmetim üzerine halife olur.” Mübarek inci gibi sözlerini bitirmeden Osman Zinnureyn (r.a.) meclise girer ve orada hazır olur. Daha sonra buyurdu ki; “Benim ashabım, benim yarlarım. Bütün yiyecekler hazırdır, konulmuştur. Lakin bir adam daha kalmıştır. O adam dahi bu yiyecekte bize katılacaktır. Yemek yemede bize ortaktır ve onun da rızkı bu sofradadır. Ehli cennettir. Osman’dan (r.a.) sonra ümmetim üzerine Hakkın emriyle halife olacaktır. Bu saatlerde gelir. Ondan sonra yemek yemeye sıra gelir. Cabir (r.a.) dedi ki; Rasulullah Efendimiz bu sözü söyledi ve bir saat bekledi. Mübarek yüzünü kapıya çevirdi. Hayran olduğu halde dua etti ve üç kere şöyle buyurdu; “Ey Allah’ım! Ali’yi bu zümre arasında kıl.” Hemen Hz. Ali (r.a.) kapının önünde belirdi ve içeri girdi. Onu gören ve çok sevinen Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdu; “Bu yemeği yiyiniz. Sizlere hoş ve sinici olsun.”
SEKİZİNCİ MENKIBE Dürüst bir rivayetle Sa’d bin Cebir (r.a.) Hazretleri diyor ki; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz Medine-i Münevvere’de Mescid-i Şerif’i bina etmek istediler. Ve temelini atmaya başladılar. On bin taştan fazla taş toplandı. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz bu kadar taştan bir taş kaldırdı. Sonra Hz. Ebu Bekir’e (r.a.) buyurdu; Ya Ebu Bekir! Sen de bir taş kaldır.
PDF s. 432
Ondan sonra Hz. Ömer’e (r.a.), ondan sonra Hz. Osman’a (r.a.), daha sonra Hz. Ali (r.a.) birer taş kaldırmalarını buyurdu. Böylece her birisini bir taş kaldırmış ve ellerinde bulunuyordu. Muhacir ve Ensar’ın da dikkat ve şefkatle yüzüne bakarak, ellerini kavuşturup duran bu dostlara tebessüm etti. Güzel ve de uğurlu, iyi bir talihle mübarek ayağını ileri koyup elindeki taşı kaldırmış olduğu taşı, düşündüğü ve de seçtiği yere koydu. Ondan sonra kavmi ve ümmeti olan cemaatin arasında yüksek bir sesle, şöyle buyurdu; Ya Ebu Bekir! Kaldırdığın taşı getir, benim koyduğum taşın yanına koy. O da getirip söylenen yere koydu. Ondan sonra; Ya Ömer! Elindeki taşı getir, Ebu Bekir’in (r.a.) koyduğu taşı yanına koy. O da taşı getirip, söylenen yere koydu. Yine buyurdu; Ya Osman! Sen de elindeki taşı getirip Ömer’in taşının yanına koy. O dahi getirip taşı istenen yere koydu. Efendimiz tekrar buyurdu; Ya Ali! Sen dahi elindeki taşı getirip Osman’ın taşının yanına koy. O da aynen söylendiği gibi yaptı. Ondan sonra Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz Ashab-ı Güzine hitap edip buyurdu ki; “Bu tertib üzere koyduğum taşlar arasında bu halde bir kontrol gördünüz, açık bir delille gösteriyor ve söylüyorum ki, benden sonra Halife Ebu Bekir-i Sıddık’tır. Ondan sonra Ömer’dir. Peşi sıra Osman’dır. En sonunda Ali’dir. Ey muhacirler! Ey Ensar! ve ey Ashabım! Sizler ne kadar isterseniz, bu taşlardan kaldırıp nereye isterseniz, tertipli koyun. Medine-i Münevvere Hareminin bu taş ile ilgili haberi çok yerden duyulmuş ve yazılarla zamanımıza kadar gelmiştir. Ama bundan daha doğru haber gelmemiştir.
DOKUZUNCU MENKIBE Bu haberin ravisi Sefine (r.a.)’dir. Eğer bir kimse sorarsa “Sefine” nedir? Ona cevap olarak “Gemi” demektir, deyiniz. Sefine (r.a.) Sahabe-i Güzîn arasında bilinmez. Ama ben cevap vereyim. Ashabın’dan Ümmi Seleme’nin kölesidir. Ümmi Seleme “Ezvac-ı Tahirat”dandır. (Efendimiz (s.a.v.)’in temiz eşlerindendir.) Sefine’yi alıp, Efendimiz hayatta olduğu müddetçe ona hizmette bulunması şartıyla azat etti. Ayrılma söz konusu olmayacaktı. O defa bu şartla azat olmayı kabul etti. Rasulullah’ın (s.a.v.) hizmet-i şeriflerinde bulunmaya başladı. Bir gün ondan sual ettiler ki “Sefine” adını sana kim koymuş. O da dedi ki; malum olsun ki; biz Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz ile bir seferde idik. Bir konaklama yerine alet takımlarımız çoktu. Duvarlarımız çok zayıftı ve bir büyük kilimimiz vardı. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz ben kuluna buyurdu ki;
PDF s. 433
“O kilimi yere döşe. Askerin fazla olan alet ve takımlarını, o kilim üzerine topla.” Ben de o saatte duydum efendim, aynen yapacağım, deyip, kilim yere döşeyip, o takımları ve aletlerin hepsini birden kilim üzerine topladım. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdu ki; “Kilimin uçlarını bağla ve kilim içinde olan takımları götür yola koy. Yiğitçe git. Zira sen ‘sefine’sin.” Ben de o silahları, takımları, aletleri yüce himmetleriyle götürüp, atlılarla ile beraber yürüdüm. Ta konaklama yerine ulaştım. Yolda giderken bir yorgunluk, rahatsızlık ve bir elem görmedim. O günden bugüne dek istersem on devinin yükünü götüreyim ve on konaklama yeri geçerim. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’in o günkü mübarek sözleri bereketiyle bu oldu. Bundan dolayı ismim “Sefine” oldu ve kaldı. Bu mübarek kadın Sefine (r.anha) rivayet ederler ki; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz her gün sabah namazının farzını eda ettikten sonra mübarek yüzünü kavmi tarafına dönderip sual ederlerdi ki; “Sizin içinizden bu gece bir rüya görmüş olanınız varsa, haber versin. Eğer rüya görmüş olan varsa yorumlardı. Eğer kimse görmemiş olsa, Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz o işi normal görürlerdi ve sonra onlarla sohbet eder, birazdan kalkıp evine giderlerdi. Bir gün dahi hiç kimse bir rüya görmemişti. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdu; “Ey Ashabım bu geçen gece ben bir rüya gördüm. Bir acayip rüyaydı. Gördüm ki; gökten aşağı bir terazi astılar. O terazinin iki latif ve güzel ve büyük kefeleri vardı. Beni terazini bir kefesine koydular, Ebu Bekir’i bir kefesine koydular, İkimizi tarttılar, ben Ebu Bekir’den fazla geldim. Sonra beni terazinin kefesinden çıkardılar, Ömer’i koydular. Daha sonra Ebu Bekir’i tarttılar. Ebu Bekir Ömer’den ağır geldi. Daha sonra Ebu Bekir’i çıkardılar Osman’ı koydular ve ikisini tarttılar. Ömer ağır geldi. Ömer’i çıkardılar Ali’yi onun çıktığı kefeye koydular. Osman ile Ali’yi tarttılar, Osman Ali’den ağır geldi. Osman’ı o kefeden dışarı çıkardılar cümle ümmeti o kefeye koydular. Ali ile tarttılar, Ali bütün ümmetten ağır geldi. Ondan sonra o teraziyi göğe çektiler.”
ONUNCU MENKIBE Âlemlerin Efendisi Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki; “O Hz. Allah hakkı için, ondan gayri Allah yoktur. Âlem halk olunuşundan beri hiç nebi, Mürsel Hz. Ebu Bekir’den fazıl kimselerle sohbet etmediler.” Yine Hz. Rasulullah (s.a.v.) buyurmuştur ki; “Herkes âlem halk olunuşundan beri hiçbir kimse yüz yirmi dört bin ümmetten bu dine Ömer’den fazla yardım etmemiştir ve kuvvet harcamamıştır.”
PDF s. 434
Yine Hz. Rasulullah (s.a.v.) buyurmuştur ki; âlem bu vücuda geldiğinden beri hiçbir bahadırın eli ve kolu ise pazusu kâfir ehlilerin başına kılıç vurmadan Ali’nin eli ve de pazusundan kuvvetli ve de hizmetli olmamıştır.
ONBİRİNCİ MENKIBE Abdullah b. Ebu Beyane’ye sual ettiler. Allahu Teâlâ’nın arşından bahset. Kendisi cevap verip, ayın suali Yahya b. Ebu Talib’den sorduğunu; söyledi. O da aynı suali Abdullah b. Ata’ya sorduğunu söyledi. O da Sait b. Urve’ye sorduğunu söyledi. O da Katade b. Deame’den sorduğu söyledi. O da Enes b. Malik’e sorduğunu söyledi. O da Hz. Rasulullah’a (s.a.v.) sorduğunu söyledi. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz de Cebrail’e sorduğunu söyledi. Cebrail de Mikail’den sorduğunu söyledi. Mikail de İsrafil’den sorduğunu söyledi. İsrafil de Levh-i Mahfuz’dan sorduğunu söyledi. Nihayet levh-i mahfuz dedi ki; “Allahu Teâlâ Hazretleri şöyle buyurdular; “Arşımın üç yüz altmış bin direği vardır. Her direği ve ayağının altmış bin kere yedi gök ve yedi kat yerce büyüklüğü vardır. Her ayağının altından altmış bin sahra, her sahrada altmış bin âlem, her âlemin altmış bin kere dev, peri ve insanı sayısınca mahluku vardır.” İlahi sanatın bu azametinden anlaşılıyor ki; halkın anlayışı, Hz. Allah’ın azamet ve celaline asla erişemez. Halkın ilim ve akıl atının sürat, Hz. Allah’ın melekutunu yüceliğine ve ceberretunun sırına erişemez. Halk, bu hususta zannı ve arzusu nispetinde hicran arzusundan başka bir şey asla görmez. Demek ki Bütün halktan hiç kimse Allah’ın gayblerinin gaybi esrarının sırından bir neferi bile aşikâre alamaz ve veremez, dışarı vuramaz. Demek ki bütün yaratıklar ve melekler Allahu Teâlâ’nın zat-ı sırını bilememiştir, bilmesi de imkânsızdır. Aynı zamanda cenneti, cehennemi ve dahi birçok şeyi bilemezler. Ancak Hz. Ebu Bekir (r.a.), Hz. Ömer (r.a.), Hz. Osman (r.a.) Hz. Ali (r.a.) hazretine ve onların sadık ashabına ve dostlarına istişare eder. Ayrıca af olunmak ister. Bu kadar şeref, fazilet, menzil, mertebe, sünnet ve cemaat ehline, âlemlerin Hz. Allah’a hamd şükür ve sadetten başka bir şey gerekmez.
ONİKİNCİ MENKIBE Bu bahsedeceğimiz hadis-i şerifin tercümesi çoktur. Lakin hazır olduğu kadarı ile beyan ederim. Abdullah bin Abbas (r.a.) rivayet eder; Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır; “Allahu Teâlâ Hazretleri ne zaman ki illetsiz ve aletsiz olarak Hz. Âdem’i kudret eli ile yarattığı zaman, onu aksırmakla imtihan etti. O anda istedi ki verilen o canı da beraber çıksın. Ancak Hz. Allah, Hz. Âdem’e ilham
PDF s. 435
buyurdu. O da bu ilhama uygun olarak hareket ederek cemb-i hakkı övmek istedi ise “elhamdülillah” dedi. Buna karşılık Hz. Allah da “yerhamukellah” buyurdu. Bunu manası ise “hiç şüphe yok ki Hz. Allah sana nesline merhamet ve rahmet eder ve ömrüne bereket eder.” Hz. Âdem Allah tarafından söylenen “yerhamukellah” mübarek sözünü duyar duymaz hemen iki elini başının üzerine koyup dedi ki; “Ah…Ah… Ah… O günahın sorumluğundan ve mihnetinden günahkâr olacağım.” O zaman orada hazır olan melekler dediler ki; “Ey Âdem! Sen gayb âlemini bilemezsin henüz işlenmemiş günahı nasıl bilebilirsin?” Âdem Aleyhisselam o zaman şöyle buyurdu; evet ben ki Âdem’im, günah işlemeseydim, Allah’ın rahmetine ve mağfiretine nail olamazdım. Zira Allah’ın rahmeti ve mağfireti günahkâr kulları içindir. Hz. Abdullah bin Abbas (r.a.) rivayet ediyor: Hz. Rasulullah (s.a.v.) buyurdular ki; “O zamanda Âdem Aleyhisselam’ın teninden bir bölüğü diri olup, bir bölüğü de ölü iken, Âdem o vakitte kendi sırtı ile sinesi arasından bir konuşanın sesini duydu. Âdem’in canı o sesin aşkından titredi. Konuşan ona dedi ki; O Rabbe (c.c.) şükürler olsun. O hiç kimseyi evlat kabul etmiştir. (sorulacak) Mülkünde eşi, benzeri ve ortağı yoktur. Onun sahibi de yoktur ve en büyük O dur. Âdem (a.s.) ondan sonra bir ses daha duydu. Konuşan şöyle diyordu; “Aziz Allah, Aziz Allah (c.c.) doğru söyledi. O sesten sonra baktı ki mübarek sinesinden bir nur çıktı. O nurun şevketinden cennetin kapıları açıldı daha sonra onun beraberinde iki nur daha birbirine eşit, Hz. Âdem’in mübarek sinelerinden meydana geldi. O iki nur birbirine muvafakat ve müsaade ile parlamaya başladılar cennetin dereceleri ve bu derecede her ne varsa hepsi açılıp, aydınlandı ve parladılar. Ondan sonra beşinci kere Âdem Aleyhisselam kendi içinin aynasından bir şahıs sureti gördü çok çok heybet ve şevket sebeplerinden ve eserlerinden o sureti şemailinde zuhura gelip, hasıl olmuş. Çok kuvvetli ve gayretli bir kılıç sureti, o suretin omzuna koyulmuştu. Âdem (a.s.) buyurdu ki; “O beş şey, o beş şeyden (kimseden)dir. Birinci konuşandan, ikinci tasdik edenden, üçüncüsü nurdan, dördüncüsü nurdan, beşincisi o kılıcı taşıyan heybetli şahıstı. Rahmet ve kerametlerle süslenmişlerdi. Dinlenmeye başlamışlardı. Zemin ve asuman her iki onların haşmet ve hürmetlerinden parça parça olmak isterlerdi.” Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdu ki;
PDF s. 436
Cebrail (a.s.) dedi ki; “O zaman Hz. Âdemin ala olan yarısı diri ve alçak olan yarısı ise ölüydü. Kendi başı göz ile ve gönlü kulağıyla o beş nesneyi, o beş şeyden önce görmesi sonucu bir ses duydu. Duydu ki; hem o zaman acayip görmekten dolayı kendi kendine hareket etti. Lisanını, yaratan Allah’ın (cc) büyüklüğünü, methini, senasını, övgüsünü, tehlilini, hamdini ve Allahu Ekber deyip şükrünü yetirmek için dile gelmeyi çalışıp, dedi ki; Sübhaneke Rabbi! Sübhaneke Rabbi! Sübhaneke Rabbi! Bütün noksan sıfatlardan noksan Rabbim! Seni tesbih eder anarım. Rabbim, seni tesbih eder anarım. Rabbim senden daha büyük hiç kimse yoktur. Senin kudretinden üstün kudret yoktur. Senin affından ve rahmetinden geniş başka bir şey yoktur. Senden başka ilah yoktur. Mübarek ve yüce olan sensin. Rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. Sen hakkı ile her şeyi bilensin. Ey âlemlerin Rabbi bana haber ver ki bu gördüğüm şaşıracak şey nedir. Bu işittiğim ses neden dolayıdır? O kimse kim idi ki öncesini tasdik etti. O nur ne nur idi ki, cennetin kapıları onunla açıldı. Ya o ki nurlar ne ve nasıl nurlar isi ki? cennetin dereceleri o iki nurdan aydınlanıp, göründü. En sonunda gördüğüm heybetli, sert suret ise, kimin suretiydi?” Allahu Teâlâ Hazretleri, Âdem Safiyullah’a şöyle hitap etti; “Ya Âdem! henüz onların orta çıkma görünme ve cilve etmelerinin sırası gelmedi. Fakat sen bu sade Âdemsin. Sana lazım olan biri kanaat etmek ve onların adlarının yazılı olduğu yeri görmek ikincisi, sıfatlarını benle işitmen gerek. Âdem Safiyullah söyledi ki; “Ey âlemlerin sahibi Rabbim! Sen nasıl bilirsen ve neyi dilersen o şey olur. Ve ne ister buyurursan o şey meydana gelir.” Cenâb-ı Allah (cc) Âdem Safiyullah’a şöyle buyurdu: “Ey Âdem! biz bu sırrı açtık ve perdeyi kaldırdık. Bak ta gerçeği ve istediğini gör.” Âdem aleyhisselam mübarek yüzünü ve iki gözünü arş tarafına çevirdi. Arşın eteklerinde, saçaklarında, sukufunda şöyle yazılmış olduğunu gördü: “La İlahe İllallah Muhammedü’r-Rasulullah” “Ebu Bekir-i Sıddık” “Ömerü’l-Faruk” “Osman Zinnureyn” “Aliyyü’l-Murteza”
PDF s. 437
Âdem Aleyhisselam dedi ki; “Ey Allahım! demek ki bunları benden önce hak etmişsin.” Allahu Teâlâ Hazretleri buyurdular ki; “Ya Âdem! Ben onları senden önce hak etmedim. Muhakkak ki onları senin neslinden halk edeceğim. Fakat isimlerinin gökten ve yerden, cennet ve cehennemden iki bin kere bin yıl evvel arşın saçaklarına ve tacı üzerine yazmışımdır. Süfli âlem desenin neslinden olan ve gelen evlatların nasıl beni isimlerimi zikrederlerse ulvi âlemde benim kullarım olan meleklerde onların isimlerini zikredeceklerdir. Âdem Aleyhisselam dedi; “Ya Rab! Ben ki onların yüzlerini görmedikten sonra, o bahtiyarları ve sevinci tatmadıktan sonra onların isimlerini görmemden ne fayda elde edilir?” Allahu Teâlâ buyurdu; “Ya Âdem! onların adlarını görmeden bu vakitte senin faydan şudur; ilmel yakın bilesin ki; her senin hayatında mühim olan ve huzurunda sana düşen veya senden sonra, senin evlatlarına düşecek olan mühim şeyler veya evlatlarının mühim ihtiyaçlarını giderenler, onların şefaatleriyle olacaktır. Sen her zaman dua edeceksin, senin ve evlatlarının da dualarının kabulüne onlar sebep olacaktır. Veya senin evladın duaları onların şefaatiyle kabul görecektir yoksa başka bir şey yoktur.” Bu söz söylendi ve geçti ve hayat Hz. Âdemin mübarek teninde karar kıldı. Âdem Nebi ebedi cennete girdi ama tembih olduğu halde yasaklanan meyveden yedi onun için cennetten dışarı çıkarıldı. Her cinsten ve renkten eziyet onun önüne geldi ve yoluna çıktı üç yüz yıla yakın kendi günahından dolayı özürler dileyip, istiğfarlar edip ve dualar yapıp durdu. Ama hiçbiri fayda vermedi. Üç yüz yıl tamam olmuştu ki; bir gün hatırına Cenab--ı Hak ile konuştuğu ve cevaplar aldığı sözler geldi. Hemen o anda ellerini duaların kıblesi semaya kaldırıp, iki gözünü Arş-ı Azam tarafına dikip dedi ki; “Ya Rabbe’l-Âlemin! O isimlerini bana gösterdiğin beş kişinin hürmeti içinki; onların nurlarının kendi sinemde müşahede ettim ve isimlerini Arşın saçaklarında veya tacında yazılı gördüm, onların hakkı için günahlarımı bağışla. Bu dua üzerine, o mübareklerin hatırı için, Hz. Allah, Hz. Cebrail’i gönderdi. Buyurdu ki; “Ya Âdem! Senin özrün, tevben, salihin ve düzelmen kabul olundu. Yalnız bil ki; o ismi gördüğün zatlar hürmetine ve haşmetine oldu. Hz. Âdem (a.s.) bu selam ve işleri görüp işittikten sonra o beş kişinin şanını, şerefini ve halini Hz. Allah’tan sual etti. Allahu Teâlâ onların hasbihallerini, siretlerini, yollarını, güzel muamelelerini beyan buyurdu. O zaman Hz. Âdem Aleyhisselam’a malum oldu ki; Cenâb-ı Allah da (cc) bildirdi ki;
PDF s. 438
Ya Âdem! Ama o söyleyici ki; şükür ve sena etti. Asıl vücudu âlemdir. Ve dairenin kutbunun ehl-i âlemi O’dur. Halk-ı Âlem üzerine hüccettir. O öyle bir kimsedir ki; şirkin ve nifakın kökünü keser. Küfür ve inat perdesini yırtar. Batılın başını keser, boynunu kırar. Hiç küfürde hiçbir mahalde kadir ve kıymet koymaz. Benim ismetim, onun başındadır. Nusretim himayesindedir. O bir Çerağdır. Ben o kara gönülleri o lambanın nuruyla Ruşen ve münevver ederim. O öyle bir dosttur ki; ben onun dostlarının suç ve cefasını ve kendi dostlarımın yanlışlık ve hatasını onun inayetiyle örterim. O Rasul rahmet ve keramettir. O kıyamet gününde kıyamet ehlileri (kıyameti görenler için) için olgun bir şefaatçi ve onları çözüp, kurtarıcıdır. Ya Âdem! O Ahmed Arabidir. Enbiyaların sonuncusu olacaktır. O Muhammed Kureyşlidir. Bütün peygamberlerin efendisidir. Ey Âdem! O ikinci olan ki; onu üç kere tasdik etti. o Ebu Bekir-i Sıddık’tır. O ihtiyar, çok büyük ve efendidir. Kemal ve cemal ile süslenmiştir. Ahlaki güzelliklerde övülmüş ve beğenilmiş iyi bir numune kişidir. Hayırlı ve uğurlu bir insandır. İslam dininin güzide şahsiyetidir. Kabule şayandır. Onun insani özellikleri İslam ehline aydınlık bir yoldur. Onun yolu İslam cemaatine bir örnektir. Mukarrebdir. Onun nurundan cennetin kapıları açıldı. Şeytanı onunla korkutur ve kaçırtırım. Cennetin lambasıdır. Müslümanların direğidir. O tevbe edip geri dönen Ömer bin Hattab’dır. O iki nur birbirine eşittir. İki nurun ehli ve mahremi Osman b. Affan’dır. O Kur’an-ı Azimüşşan’ı yayandır. Temiz düşünceli, iyi huylu ve itaat ehlidir. İhlas üzerine uygun hareket eder. Geceleri vakti, kıyamda, rükûda, kuudda ve secdede geçer. Meleklerin ruhunu ve rahatının diri tutar. Sulh amanlarında keramet ehlidir. Şehamet sahibidir. Civanmert ve cesur bir kişi ise Ali bin Ebu Talib’tir. İslam düşmanlarının amansız düşmanıdır. Başka bir rivayet; O zaman da Âdem (a.s.) onların ismi şeriflerini eskiden arş da gördü ve dedi; “Gördüm, bildim amma, onların her bir şeyi benimle kalır mı? Yoksa benden ayrı mı olurlar. Cevap geldi ki; “Ya Âdem bizim ahdimizde vefa üzerinde sen ve bizim emrimize ve rızamıza tabiysen. Eğer dönersen, sen bilirsin.” Hz. Âdem’in canı mübarek tenine dağıldı. Müstahkem oldu. Teninde can sükûnet buldu. Cennet elbisesini giydi. Keramet tacını başının üzerine koydu. Yakınlık kemerini beline bağladı. İzzet tahtı üzerine oturdu. Mahmun şeklinde ki binek hayvanı olan merkeb üzerine bindi. Aslı efsunlu meşdir. Gökler katındaki melekler yanına geldi. O merkeb üzerinde cennetlere girdi. Kudsi Âlemi’nde, her âlem üzerine geçti. Her âlemde o âlem halkının secdesi, kıblesi oldu. Bu sıralarda Cebrail ve Mikail Âdem’in maiyetinde gidiyorlardı. Bu cümle Fazlullah Tebarek ve Teâlâ Hazretlerinden, Fahr-i Âlem (s.a.v.) Hazretlerinin ve Çihâr Yâr-i Güzîn’in (r.anhüm) berakatına oldu. Âdem Hazretlerinin
PDF s. 439
elbisesinin rengi yıldız gibiydi. Mübarek tenlerinin rengi ay gibi. Mübarek yüzünün rengi gün gibi. Mübarek alnı üzerinde “La ilahe illallah Muhammedü’r-Rasulullah, Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali yazılıydı. Bir miktar melek-i mukarrebin, mukaddeslerden, ruhaniyelerden ve kerubilerden o kadar melekler Âdem’in seyrine gelip, yollarında durdular. Ondan sonra Âdem Hazretlerinin yüzüne bakıyorlardı. Mübarek alnında yazılı olan “La ilahe illallah Muhammedü’r-Rasulullah, Ebu Bekir-i Sıddık, Ömerü’l-Faruk, Osman-ı Zinnureyn ve Aliyyü’l-Murteza isimlerini görüyorlardı. Âdem Aleyhisselam cennette yeme ve içmeden sonra, o büyük isyan olana kadar cennette kaldı. Daha sonra dünyaya indirildi. Hz. Allah lütfuyla kerametiyle bu büyük bu büyük saydığımız zatlar hürmetine onu bağışladı. Tevbesini kabul etti. Günahını affetti. Sulh buyurdu. Âdem Aleyhisselam dua edip buyurdu ki; “Ya Rabbe’l-Âlemin! Bir kere dahi o beş nuru bana getirip göster.” Allah (c.c.) Âdem’in duasını kabul edip, bir tabut indirdi. Bu tabut cennetin Şamşad Ağacı’ndandı. O tabutta onun için ilmi ezelisi de sabit ve İrade-i Ezelisi taalluk etmiştir. Tam kudretiyle üç arşın yüksekliği, üç arşın eni olan tabutta yüz yirmi dört bin enbiyanın suretini ve o suretin her birine bir hane yüz yirmi dört bin hane, her haneye duvar ve dam kapı ve bend (pencere), erde, perdadar halk eylemiştir. Başlangıçta Âdem’in hanesi ve sonra Muhammed Mustafa’nın (s.a.v.) hanesi vardı. Bir yandan nebilerin hanesi, bir yanda efendimizin hanesi bulunuyordu. Kırmızı yakuttan bu hanenin ortasında namaza durmuş, sağ elinin ayasını sol elinin üzerine koymuştu. Sağ yanında itaatli bir adamın sureti vardı. Alnında şöyle yazılıydı. “Bu Ömerü’l Faruk”tur. O öyle bir mert ki Allahu Teâlâ Hazretlerinden başka bir kimseden korkmaz. Önünde ise Osman’ın sureti vardı ve alnında “Osman-ı Zinnureyn “yazılıydı. İni insanların hasıdır. Allah’ın (c.c.) iyi kullarındandır. Rasulullah’ın (s.a.v.) arkasında bir suret vardı ve alnında “Bu Aliyyü’l-Murteza”dır. Kılıcı omzunda ve alnı üzerinde Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’in biraderi olup amcazadesidir.” O Çihâr Yâr-i’n suretinin etrafında amcalarının ve dayılarının suretleri, diğer halifelerle vekillerin suretleri, başlarında yeşil imame ile taçlar bulunan gazilerin suretleri vardı. Yarın kıyamette de bu halde, meydana geleceklerdi. Onların atlarının tırnaklarının nuru, kıyamet meydanı, öyle nurlandıracaktır ki; güneşin nurunu dünyayı aydınlattığı gibi olacaktır. Hz. Âdem dünyada yaşadığı müddetçe bu tabutu yanında bulunduruyordu. Vefat edince oğlu Şit (a.s.)’a kaldı. Şit’ten İdris Nebi’ye, ondan Halil İbrahim (a.s.)’a, Hz. Musa’ya, İsa’ya miras kaldı. Bu kıssa üzerindeki gayemiz şudur. Hz. Âdem Safiyullah zamanından, Hz. İsa zamanına gelinceye kadar gelen nebilerin hepsi bu tabutu yanlarında savaşa götürdüler. Bütün bu hayır, hasenat ve işler Muhammed Mustafa (s.a.v.) ile Çihâr Yâr-i Güzîn’in berekatından meydana gelmiştir. Nusret, inayet, lütuf Allah’tandır. (cc)
PDF s. 440
ON ÜÇÜNCÜ MENKIBE Doğru bir haberle verilen malumata göre; Ata’dan o da Abdullah bin Abbas’tan (r.a.) rivayet eder; “Kıyamet olunca, bir nidacı nida eder.”, “Ehlullah olan kalksın!” Bu nida üzerine hemen Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömerü’l Faruk, Hz. Osman-ı Zinnureyn, Hz. Ali (r.anhüm) yerlerinden ayağı kalkarlar. Hz. Ebu Bekir-i Sıddık’a denilir ki; “Git cennetin kapısında dur. Kimi istersen Allahu Tela’nın rahmetiyle içeri sok. Kimi istersen Allah’ın kudretiyle cennetten red et!” Hz. Ömer’e (r.a.) denilir ki; “Git mizanın yanında dur. Kimi istersen mizanda hesabını ağır tut. Bi Rahmetüllahi. Kimi de istersen hesabını hafif tut. Bi kudretullahi Teâlâ.” Hz. Osman’a (r.a.) denilir ki; “Al bu asayı var Havz-ı Kevser başına. Kimi istersen su içir, kimi istersen içirme.” Hz. Ali’ye (r.a.) denilir ki; “Bu elbiseyi Hz. Allah (cc) senin için namaz kılman için göndermiştir. O öyle bir Hz. Allah’tır ki; (cc) yerleri ve gökleri halk etmiştir.” Şimdi ey Sünniler ve temiz mezhepliler ve doğru dinliler bakın bu dört hale ta fazl ve şeref Çihâr Yâr-i Güzîn’e (r.anhüm) malum ola ki Ali (r.a.) o hulleyi giymesi tam bir ikbaldir. Şarab-ı Kevser-i üzerine emin olmak işi Hz. Osman’a (r.a.) verildi. Adalet terazisini kendi elinde tutmak Hz. Ömer’in işi olarak verildi. Cennette tasarrufta bulunmak Hz. Ebu Bekir’in işidir.
ON DÖRDÜNCÜ MENKIBE Ebu bin Kaab (r.a.) Ashab Güzin Hazretinin kurallarının efdallerindendir. Mübarek rivayet eder ki; “Ben bir gün Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v.) huzuru şeriflerinde “Asr” Sûresini okudum. Sonuna geldim. Dedim “Ya Nebiyallah! Benim canım ve tenim, babam, anam sana feda olsun. Lütfeyleyip bu sure-i Azimüşşan’ın tefsirini beyan buyurur musun?” Rasulullah (s.a.v.) Hazretleri buyurdular ki; “Vel Asr” Allahu Teâlâ (c.c.) kasem etmiştir. İkindinin sonuna “İnnel insane lefi husrin” burada ki insan Ebu Cehil’dir. İşleri zararlıdır. Ve baş aşağı asılıdır. “İllellezine amenu” Ebu Bekir-i Sıddık’tır. “Ve amelussalihati” Ömerü’l-Faruk’tur. Çok amel eder, şükrü bol getirir ve iyi amel yapıcıdır. “Ve tevasav bil hakkı” Osman Zinnureyn’dir. Sabırlı, tutucu ve hayâ sahibidir. “Ve tevasav bissabr” Ali bin Ebu Talib’tir. Vefalıdır. Kendini koruyucudur.”
PDF s. 441
“Kadim-i Rabbani” tefsirinde, Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz Hz. Ebu Bekir’i (r.a.) imana benzetti. Hz. Osman’ı (r.a.) Hakk’ın işleri anlamada ve siyaseti işlemede manend etti. Hz. Ali’yi (r.a.) sabır işinde vasiyet edici yaptı. Hz. Ebu Bekir (r.a.) iman yerinde oldu. Hz. Ömer (r.a.) amel yerinde oldu; Şimdi siz ne dersiniz. İman mı amelin dalıdır? Yoksa iman mı amelin dalıdır? İman amelin dalı değil, amel imanın dalıdır. Yani burada Ebu Bekir, Ömer’in dalı-budağı değil, Ömer Ebu Bekir’in dalı budağıdır. Ebu Bekir iman yerindedir. İman kalbin fiilidir. Ömer ise amel yerindedir. Amel bedenin fiilidir. Elbette ki kalp bedene tabi değil, beden kalbe tabidir. Allahu Teâlâ’nın (c.c.) Kelam’ında şurayı okursanız “İllellezine amenu” görürsünüz ki ondan sonra “Ve amilüssalihati” ondan sonra “Ve tavasev bilhakkı” ondan sonra “Vetevasav bissabr” gelir. Onu için Allahu Teâlâ Hazretlerini bilesin. Muhammed Mustafa’yı (s.a.v.) bilesin ve İslam dininin yanında olasın ve onu tutasın. Şeriat-ı Mutahhara (temiz şeriat) üzerine giresin ve gidesin. Ümit olur ki; onların muhabbetleri hürmetine Müslüman dirilesin. Kıyamet günü Müslümanların safında olup Müslümanların zümresinde haşrolasın. İnşallah bütün kötülüklerden, belalardan, şiddetlerden emin olursun. (inşallah) Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyuruyorlar; “Her kim bir kere namazda veya namaz dışında Asr Sûresi’ni okursa, o kimse Yüce Allah’ta iki şey bulur biri dünyevi, biri uhrevi.” Dünyevi olan; Allahu Teâlâ, ömrünün sonunda o kişinin dalına sabır mührünü vurur. O kişinin ölümünden dolayı hiçbir korku ve acı önüne çıkmaz. Uhrevi olan; Allahu Teâlâ o kimseyi kıyamette Hakk ehliyle ve kendi sevdikleriyle haşreyler. Böylece o kişiye aynı zamanda yalnızlık yönünden bir korku ve yabancılık duygu ve düşüncesi gelmez. Bu sure-i şerifi her bir okumaya iki nimet vardır. 1-Hakk zifridir. 2-Sabır zifridir. Bu sûre-i şerifin toplam âyet sûresi dörttür. On dört kelimeden meydana gelmiştir. Altmış sekiz harften oluşur. Her âyetin sonunda ziyade tahiyyat ve salavat vardır. Her kelimenin sonunda birçok bereket ile hayrat, her harfinin karşılığında ise birçok derece ve hasenat vardır.
PDF s. 442
ON BEŞİNCİ MENKIBE Bu haber, haberlerin en iyisi olan meşhur bir haberdir. Çihâr Yâr-i Güzîn’in (r.anhüm) fazilet ve şereflerini açıklama hususunda gelmiştir. Onların muhabbetleri tenimizde ve canımızda, hayatımız gibi olmuştur. Canımda imanımız gibidir. Elhamdulillah. Eğer mih-i muhabbetleri bundan daha fazla olsa da onlar buna layıktırlar. Eğer bunun yüz kadar veya bin katı fazla da olsa yine layıktırlar. Herkes ve hiç kimse bu ana kadar onların dostluğu üzerine zarara uğramamıştır. Bundan sonra da olmayacaktır. Herkes ve hiçbir fert bu zamana kadar onların düşmanları üzerine fayda getirmemiştir, zarardan başka. Bundan böyle kıyamete kadar onlara düşmanlık sebebiyle bir fayda elde etmek ihtimali yoktur. Fakat zararları çoktur. Hem; o kimseler Hz. Allah’ın (cc) makbul ve razı olduğu kimseler değillerdir. Ve hem Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’in sevdiği ve methe layık gördüğü kimseler değillerdir. Bundan fazla bir şey istemelidirler. Bu taife mümin değildir. Mümin taife ise hem Allah’a layık hem de Rasulullah’a layıktır. O, Çihâr Yâr-i sevmek mümin kullara nimettir. Hem sevilirler hem severler, Hakk’tan ve Rasul’den her şey isteme hakları vardır. Meth edilmeye de layıktırlar. Onları sevmek himmettir. Tarifi muhabbettir. Hiç acayip olmaz ki bir ferde Çihâr Yâr-i Güzîn (r.anhüm) Muhammed Mustafa (s.a.v.)’in paklıklarında ve ululuklarında şek ve şüphe yoktur. Kur’an-ı Azimüşşan âyetlerinin çokluğundan yerli yerinde zikrettik, menkıbelerden bahsettik. Haber ve eserlerin çokluğundan da malumat verdik. Bunların hepsi şan ve şerefleri kısmında anlatılmıştır. Acep o insafsız, mürüvvetsiz, merhametsiz, zalim ve münafık kişilerin, bu kadar çok Kur’an-ı Azimüşşan âyetlerini ve bu kadar Hz. Rasûl’ün hadislerini, dinleyip veya okuyup ve gönüllerinde tutmaya ve boyun eğmeye, kabul etmeye niye yanaşmıyorlar. Yerlerin ve göklerin bile bu mübarek Çihâr Yâr-i’n şerefinden haberleri vardır. Sevenlerin, sayanların, tanıyanların yeri cennettir, yoksa diğer kendi başına karar alıp, karar veren, kitaba, sünnete kulak vermeyen, boş, fuzuli ve zararlı konuşup, sövüp, sayanların ise yeri cehennemdir. Hâlbuki İslam’da onların varlığından haberdar olma geleneği vardır. Bu hakkıyla doğrudur. Devam edecektir. Cennet ve cehennemin bile bundan haberi vardır. Çihâr Yâr-i’n nefisliklerinden süfli âlemin dahi haberi vardır. O yerlere ayak basmasından dolayı şereflenip, sevinirler ve övürler. Çihâr Yâr-i’nin varlığından Levh-i Kalem de öğünür. Arş ve kürs her ikisi de dua ederler. Allah (c.c.) ve Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz her zaman Çihâr Yâr-i methederler. (Es-sabirine ves sadıkın vel kanitine vel münafıkın vel müstağfirine bil eshar)
PDF s. 443
Abdullah bin Abbas (r.a.) rivayet ediyor; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz bir cemaatin başı üzerinde bulunurken şöyle buyuruyordu; “Kıyamet günü geldiği zaman herkesin niyeti ve himmeti belli olur ki; kendisini gam ve sıkıntıdan kurtarmak ister. Önce ki ve sonra ki halkların istekli ve isteksiz bir tepe üzerinde durup, toplanalar. Kendi amellerini okumak üzere ve kendi yüklerinin katılığına dair ve kendi iyi bahtını kabul etmek üzere ve Allah korusun kendi kötü bahtını kabul etmek üzere bir araya toplanalar. Eğer bu tarafta söz söylersek çok uzar. Eğer söylemesek, gerçek gam ve kederde kalırız, denilmesi iyidir. Sonunda bu işareti bu manaya uygun beyan edelim. Lakin gönül katılığıyla ve göz kuruluğuyla ne fayda verir. Âdem alennebiyyina ve aleyhisselatü vesselam hazretlerinin zamanı şerifinden kıyamet gününe kadar her kim ki vücuda gelmiştir ya hala vücuttadır veya mevcut olsa gerek ister toplam olalar ister dağınık hepsi toplanalar. Bir kavim ayak üzerine durmuş ve bir kavim dizleri üzerine çökmüş, gelip “ve tera külli ümmeti casiye.” Gönüller sinelerde huruşa gelmiş ve beyinler dimağlarında çuşa gelmiş o kimse, dizleri üzerine gelmiş ve gönlü mihnet ve eziyete koymuş. Böyle görünce tenlerini verirler. Bizar olurlar ham ümitlerden ve muhal tamahlardan uzak olurlar. Gönülleri kendi ettiklerinin ve dediklerinin ceza ve sezasına koyarlar. Büyük ve küçük günahları bir tarafta tutarlar. Mürailik, riyakârlık perdelerini yırtarlar. Her şeyi dimağlarda ve sinelerde sevdalarında ve gümanlarında vardır, açığa vururlar. Bundan ya ebedi saadet nuru ya da Allah korusun ebedi suçluluk zulmeti ortaya çıkar. (feriki fil cenne ve feriki fissair) değişikliği bazen başından açığa vururlar. Bundan ziyade bu hususta bu işe girişmezler. Sonunda derler ki; “Biz biçareler ve acizler bir şey yapmaya ve etmeye kadir değiliz? Biz devletsizler ve kötü bahtlılar ne diyelim, başka ne söyleyelim, kime gidip ağlayalım. Keşke anadan doğmayaydık veya çocukluk zamanımızda öleydik (yaleyteni met kablu heza). Ey Aziz ve Celil olan rahmet sahibi Allahımız! Bari sana ağlayıp, yalvaralım. Hz. Muhammed’i (s.a.v.) sana, bize şefaatçi getirelim. Evet! .. Evet! .. Vallahi bu gönüldendi ve bu göz yaşları böyle günde ve böyle vakitte gayet hoştur, ulu sermayedir. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdu ki; Kıyamet gününün pazarı bu korku, bu katılık ve bu şiddette iken iki minber kurulur; Her iki kemal-i nur ile münevver, her ikisi halis nurdandır. Birisi arşın sağ tarafında birisi sol tarafında koyulurlar. Ondan iki şahıs ve iki mukarreb melek, iki dahi esbabı heybet ve haşmetle ve siyasetle gelirler. O iki minber üzerinde otururlar. Ondan sonraki sağ tarafında ki minberde oturan güzel suretli der ki; Her kim beni bilmiyorsa, bilsin. Ben cennet hazinelerinin bekçisi Rıdvan’ım. Sevap ehlinin önderiyim. Cennet makamlarını tutarım. Cennet derecelerinin hazinelerini
PDF s. 444
ve zahirelerini ben tutarım. Şimdi teamül edin ve bilin ve bakın işte cennet kilitlerini ben tutarım bugün Allahu Teâlâ Hazretleri buyurdu; “Ya Rıdvan bu kilitlerin anahtarlarını getir, Muhammed Mustafa’ya (s.a.v.) teslim et.” Ben de getirdim ve teslim ettim. Hz. Peygamber bana buyurdu ki; “Bu kilitleri Ebu Bekir ve Ömer’e teslim et. İkisine benden dahi selam söyle. Hem onlara söyle ki; Hz. Allah (cc) şöyle buyuruyor; “Cennet kapılarını açınız ve kendi dostlarınızı gönlünüzce seçiniz, azapsız cennete götürünüz. Şimdi ben geldim kilitlerin anahtarlarını Ebu Bekir ve Ömer’e teslim ettim. Siz şahit olunuz.” Ondan sonra o ikinci melek arşın sol yanında ki minberden yüksek sesle nida eder; heybetle şöyle söyler; “Ey mahşer halkı. Her kim beni tanıyorsa iyi; eğer tanımıyorsa tanıtayım. Ben cehennem meleği Malik’im. Cehennemin direklerini karanlıklarını, derecelerini acılarını ve tabakalarını iyi bilirim. Eğer istersem, bir tutuşta dev, peri, insanları alır başlarına yıldırımlar, şimşekler çakar intikam alırım. Eğer istersem cehennemin dört yüz derecesini bir mühür gibi elime alır, döndürürüm. Eğer istersem ağaçların yaprağı adedince ve sahalardaki kum sayısınca olan zincirleri, yılanları, akrepleri bir davetle cehennemin haviye tabakasından dışarı çıkarırım. İşte şimdi bunun için geldim ki sizlere haber vereyim. Size söylemem gereken bir şey söyleyeceğim. İyi bakın bu elimdeki anahtarlar cehennemin anahtarıdır. Allahu Teâlâ emretti ki; “Cehennemin bütün anahtarlarını Muhammed Mustafa’ya teslim et. Aynı zamanda ona diyeceğim ki; Her kimi istersen onu cehennemden geri tut. İşte şimdi ben onun için geldim. Cehennemin anahtarlarını getirdim. Cenâb-ı Hakkın Rasulüne emrini bildirdim ve teslim ettim.” Hz. Rasul de bana dedi ki; “Sende benim buyruğumla bu anahtarları Ebu Bekir ve Ömer’e teslim et. Onlara söyleyiniz ki; Her ikinizde düşmanlarınızı götürüp cehenneme atınız. Şimdi ben Malik olarak anahtarları getirip Hz. Ebu Bekir’e ve Ömer’e teslim ettim. Sizler şahit olunuz.” O iki minber koyulup, Rıdvan ile Malik o iki minberin üzerine çıkıp oturdular. Daha sonra iki minber daha getirdiler. O iki minberin yanında biri sağda biri, solda iki şahıs daha gelip, oturdular. Her ikisi de yakın ve temizdiler. Ondan sonra o sağ tarafında ki minberde oturan mukarreb melek nida etti; dedi ki; “Ey mahşer halkı! Ben Mikail’im. İzzet hazineleri üzerine müvekkilim. Minnet zahireleri üzerine musallatım. Sabrın yellerin ve rızıkların hazineleri, iş ve meşguliyetlerin,
PDF s. 445
fetihlerin ve nusretlerin koruyucusu benim. Hz. Allah Kevser Havz’ından su vermeyi hal akıbetini, kısmasını, bundan önce benim hükmüme vermişti. Bugün Hz. Allah (cc) bana buyurdu ki; “Bizim sana verdiğimiz görevi, bizim emrimizle Muhammed Aleyhisselam’a (s.a.v.) havale et. Ta ki, Kevser Havuzu’nda akan su gibi, o Rasulümün hükümleri muradı ve rızasıyla aka.” Ben de vardım bu hükmü ve bu işi Hz. Muhammed Mustafa’ya havale ettim. Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) bu işi Osman-ı Zinnureyn’e havale etti. Ta ki kendi dostların (Ebubekir, Ömer, Osman ve Ali’yi) havzın şarabından doyura. O mübarek Çihâr Yâr-i’n düşmanlarını Kevser Havzı’ndan uzaklaştıra, mahrum ede.” Bundan sonra arşın sonundaki melek, oturduğu minberden ayağa kalkıp, yüksek sesle şöyle nida eder; “Ey mahşer halkı! Bütün meleklerin ulusu benim. Ruh-u velayetin (ölümü sağlayan melek) fahri ve memleketinin ziyneti bütün meleklerin bir aynısı benim. Benim şanımdandırlar. Öyle gelmişlerdir. Allahu Teâlâ’nın kelamında; Bugün ruh ve melekler, saf saf ayağı kalkarlar. Sözü benim şanımda gelmiştir. Şimdi bakınız ve görünüz ki; Sırat-ı köprüsünden geçmek fermanı benim elimdedir. Cenâb-ı Allah (cc) bundan önce beni sırat köprüsünün yolu üzerinde beni gözcü tayin etmişti. Benim iznim olmadan hiç kimse sırat köprüsünden geçemez. Bugün Allahu Teâlâ bana buyurdu ki; “Var git bu sefer Muhammed Mustafa’ya ver.” Ben de geldim, bu cevazı Muhammed Mustafa’ya (s.a.v.) verdim. O hazret bana buyurdu ki; “Sen bu cevazı Ali’ye teslim et. Ta ki O kendi dostlarını (Ebu Bekir, Ömer, Osman) selametle sırat köprüsünden geçirsin. Düşmanlarını ise tepe takla cehenneme yuvarlasın.”
ON ALTINCI MENKIBE Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz oturdukları zaman Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.) sağ tarafında otururdu. Hz. Ömerü’l Faruk (r.a.) sol tarafında otururdu. Hz. Osman (r.a.) karşısında otururdu. Hz. Ali (r.a.) arka tarafında otururdu. Sağ tarafta Ebu Bekir’in olması, bu ümmette Ebu Bekir’den daha merhametlisi olmadığındandır. O rahmet sarayının hasıdır. Cennet de sağ taraftadır. Cennet ehli ise “Ashabel Yemin”dir. Onlar mümin ve halk ise onlardan emindir. Bunun için “Ashabel Yemin” diye anılmışlardır. Sol tarafta Ömerü’l Faruk’un (r.a.) olması şundan dolayıdır. Melun şeytan her kavmin arasına soldan gelir. Çünkü bu taraf iblisin geçidi durumundaydı. Şeytan da o taraftan yol bulup, geçmesin diye, sol tarafta otururdu. Onu gören iblis o tarafa gelmezdi. Dünya
PDF s. 446
ve Âdem yaratıları şeytan Hz. Ömer’den (r.a.) korktuğu kadar, hiç kimseden korkmazdı. Ömer (r.a.)’in girdiği eve şeytan girmezdi. Kendi olduğu eve gelirse kaçardı. Onun için Hz. Ömer daima mahfilde veya bir mecliste Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v.) sol tarafında otururdu. İblis Müslümanların arasına gelmesin diye. Ön tarafta Hz. Osman’ın (r.a.) Efendimizin (s.a.v.) olması ve oturması şundan dolayıdır. Önde oturması büyük bir faydayı temin ediyordu. Zira Hz. Rasul’ün meclislerinde o olurdu. Dervişlerin, yetimlerin, kimsesizlerin ve diğer müminlerin ümidgahlarıydı. Doğru düşünen, yaşayan, inanan ve niyazkar olanlarında gönüllerinin mesire yeriydi. Her vakitte ve her saatte gün olurdu ki on kere ve belki elli kere ehli fukaraya ve yoksula, ehli niyaz ve hacet meclisi şeriflerine gelip, kendi mühimmatlarını o Hazretten talep ederlerdi. Osman (r.a.) onların en zengini ve en cömerdiydi. Dinar dizileri ve dirhem keseleri önünde dururdu. Elbiseler ve güne gün hediyelikleri köleleri tutup, gösterir ve isteyenlere dağıtırlardı. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz kalp ile bütün insanların en zengini idi. Lakin beden bakımından derviş idi. Diğerleri gelirler, isteklerini, muratlarını, maksutlarını ve arzularını talep ederlerdi. Hz. Osman (r.a.) kalkardı o meclisin hakkını kendi malından verirdi. Hz. Rasul’ün (s.a.v.) arka tarafında imam arslan, bahadır. Hz. Aliyyü’l-Murteza’nın oturması şundan dolayıdır. Efendimizin oturduğu mecliste böyle bir kişinin koruyu olarak ve rehberlik ederek oturması lazımdı. Zira böyle bir Rasulün düşmansız olması mümkün değildi. Zira düşmanlar hep arkandan gelirler. Geçici hakiki himaye sahibi Hz. Allah’tır. Ama maddi olarak Hz. Ali’de böyle bir hal bulunması zaruriydi. Eğer gelenlerden herhangi birisi yakışıksız bir harekette bulunursa Hz. Allah’ın Arslanı Hz. Aliyyü’l-Murteza o cüretkar, bahtsız kişinin başını zülfikar ile keserdi.
ON YEDİNCİ MENKIBE Şakik (Rahmetullah) dedi ki; “İslam bir ağaca benzer. Ona dört şey lazımdır. Kök, asıl, budak ve meyve. Hz. Ebu Bekir İslâm ağacının köküdür. Hz. Ömer İslam ağacının aslıdır. Allahu Teâlâ bunlardan razı olsun. Hz. Osman İslam ağacının budağıdır. Hz. Ali İslam ağacının meyvesidir. Hz. Muhammed İslam ağacının ismidir. İslam peygamberinin ismi şerifi de dört harftir. M. H. M. D M. Hz. Allah’ın muvafakatidir. H. Hz. Allah’ın Müslümanların içinde Allah’ı kasteder.
PDF s. 447
M. Akraba ve muaşeret ehli muhabbetidir. D. İslam dinine kâfirleri davettir. 1) Muvafakat. Ebu Bekir’in nasibi oldu. 2) Hasbilik, Ömer’in nasibi oldu. 3) Muaşeret, Osman’ın nasibi oldu. 4) Davet, Ali’nin nasibi oldu. Ebu Bekir (r.a.) uğur ve muvafakati savaşta ve sulhda malını ve canını esirgemediği için “muvafakati” hıfzettir. Böylece “O mağarada bulunanlardan iki kişinin ikincisi” diye anılmakta tanındı. Ömer (r.a.) kırbacıyla âleme doğruluk kapılarını açtı. Birçok minberi mescitlerin bağrında açtı. Hiçbir kimseden korkmuyordu. Kendi oğlu üzerine şeriat haddini uyguladı. Allahu Teâlâ’ya bağlılığını her halde hasretti. Onun için Allah tarafından” işte bu muhakkak ki müminlerin mevlası oldu.” diye vasfedildi. Osman’ı (r.a.) müminlerin muaşeretinin başkanı seçti. Allahu Teâlâ Hazretleri ile vesair mahlukatla alakasını kesip, Hz. Allah’a hizmet, zikir ve tesbihat ile meşgul oldu. Her gece kıldığı iki rekat namazda Kur’an-ı Kerim’i hatmederdi. Kalbinden dünya sevgi ve muhabbetini silmişti. Malını Allah yolunda, Hz. Rasul hizmetinde ve sahabelerin ileri gelenlerinin ihtiyaçlarına harcadı. Bundan dolayı Hz. Osman” muhakkak ki onlar geceleri secdede ve kıyamdadırlar.” âyet-i celilesinin inmesine mazhar oldu. Hz. Ali (r.a.) halkı davet etmeyi seçti. Keskin kılıcı olan Zülfikar ile kâfirleri hem kahretti hem korkuttu. Sabır ve sebat elbisesini giydi. Onunla Allah katında (ve sabredenlerin karşılığı cennet ve onun elbisesidir.) buldu. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri şöyle buyurdular; “Her kim Ebu Bekir’i severse beni bulur. Her kim Ömer’i severse beni görür. Her kim Osman’ı severse o, bana layıktır. Her kim Ali’yi severse o, benle oturup kalkandır.”
ON SEKİZİNCİ MENKIBE Şakik-i Belhi (r.a.) buyurdular ki; “Hz. Ebu Bekir’e Cahiliyye-Devri’nde (Atik) derlerdi. Müslümanlar (Ebu Bekir), gökte melekler (Sıddık) dediler. Yerde (Abdullah) dediler. Arşı tanıyan melekler (Züssa) dediler. Tevrat’ta (Muti) olarak geçer. İncil’de (Mütteki)dir. Zebur’da (Mamiyan). Kur’an’da (Sahip) olarak isimlendirilmiştir. Kıyamet günü (Şafi). Cehennemde (Rahim) olarak anılacaktır. Melekler bazen (Cevad) diyecekler, bazen de (lika) veya (Didar) ile (Mükerrem) olarak anacaklardır.
PDF s. 448
Ömer bin El-Hattab Hazretlerine Cahiliyye-Devrinde (Ömer). Müslümanlar (Hafd). Kâfirler (Basıta) dediler. Cennette (Sırac). Yerde (Kahir). Gökte (Faruk). Tevrat’ta (Nasır). İncil’de (Mansur). Zebur’da (Natık-ı bilhak). Kur’an’da (Eşedde-i Alel Küffar). Kıyamet gününde (Fatih). Cehennemde (Camid). Melekler (Adil) ve (Lika) ve (Didar) ve (Muazzam) dediler. Osman (r.a.) Zinnureyn Hazretleri Cahiliyye Devri’nde (Ebu Ömer). Müslümanlar (Osman). Gökte (Zinnureyn). Arşı taşıyan melekler (Müstehyi). Tevrat’ta (müşfik). İncil’de (Reşid). Zebur’da (Said). Kur’an’da (Şehid). Kıyamette (Sahi). Cennette (Münfik). Cehennemde (Mantık). Melekler (Kanıt), (Lika) ve (Rüyet) dediler. Onu zamanla (Muhterem) ismi ile de andıkları oldu. Ali (r.a.) Hazretlerine Cahiliyye Devrinde (Haydar). Müslümanlar (Ebu’l Hasan). Gökte (Ali), yerde (Emirü’l-Müminin), Tevrat’ta (Milli), İncil’de (Esedullah). Zebur’da (Civanmerd). Kur’an’da (Ehl-i Beyt). Cehennemde (Kerrar). Melekler (Azimü’l Ahzab), (Lika), (Rüyet), (Müeyyed) dediler.
ON DOKUZUNCU MENKIBE Hz. Abdullah bin Abbas (r.a.) Hazretleri dediler ki; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz Hazretlerinin huzuru şeriflerine vardık. Ebuzer Gıffari (r.a.) hazretleri huzurlarında oturuyorlardı. Buyurdular ki; “Ya Ebazer! Ensar ve Muhacirlere nida et, camiye gelsinler.” O da hepsine nida etti ve toplanıp, mescide gelip, burayı doldurdular. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz minbere çıktı ve hutbeyi güzel okudu. Ondan sonra buyurdu ki; “Ey Muhacir ve Ensar topluluğu! Ben size öyle bir şey hediye edeceğim ki; Cebrail Aleyhisselam onu bana yedi kat gök üstünden hediye olarak getirdi.” Biz de hep beraber dedik ki; “Evet Ya Rasulallah! Buyur.” Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v.) hırkasının altından bir ayva çıkardı. Ebu Bekir-i Sıddık’a (r.a.) verdi. Sonra Ömer’e (r.a.) verdi. Sonra Osman’a (r.a.) verdi, ondan Ali’ye (r.a.) verdi. O ayva lisanıyla açık bir şekilde tesbih, tehmid ve tehlil etmeye başladı. Rivayet edenler derler ki; Muhacirin ve Ensar bunu duyunca hayret ettiler. Konuşmasından ve yüksek güzel bir sesle o ayva dedi ki; “Benim yüksek sesimden ve konuşmamdan dolayı hayret ediyorsunuz. O Allah hakkı için ki; Hz. Allah (cc) Muhammedi insanlara Hakk-Nebi olarak göndermiştir. Yedinci gökte seksen bin şehir yer etmiştir. Hz. Âdem Aleyhisselam’ı halk etmeden, seksen bin yıl önce bu hadise olmuştur. Her şehirde bir kasır, her kasırda seksen bin ev, seksen bin evin her birinde seksen bin bostan, her bostanda seksen bin ağaç, her ağaçta seksen bin budak, her budakta seksen bin yaprak, her yaprağın altında seksen bin ayva tesbih ederler. Telmih ve tehlilde bulunurlar. Takdis ve tekbir getirirler ve sevabını Hz. Ebu Bekir, Hz. Osman ve Hz. Ali’nin (r.a.) dostlarına ve onları sevenlere verirler.
PDF s. 449
YİRMİNCİ MENKIBE Ebu Bekir Şibli (Rahmetullah) Hazretlerinden sual ettiler. Rasulullah ve Nebiyyi Muhterem Efendimiz (s.a.v.) buyurdu ki; “Ben ilmin şehriyim, Ali de kapısıdır.” Şibli Hazretleri bu soruya şöyle cevap verdi; Siz Ali’yi (r.a.), Ebu Bekir’i (r.a.), Ömer’i (r.a.) Osman’dan (r.a.) önce zikrediyorsunuz. Rasulullah Efendimiz dört önemli şeye sahip oldu. Önce Hz. Allah (cc), sıdkı Rasulüne (s.a.v.) mahsus kıldı. Rasulullah’ın sıdkı tam olunca, ona marifeti mahsus kıldı. Marifeti kemale erişti, ilme has kıldı. Rasulullah Efendimiz buyurdu ki; “Ben Sıddık’ın şehriyim. Ebu Bekir o şehrin kapısıdır.” Bunun hakikatinin ispatı Allahu Teâlâ’nın kitabı Kur’an’da mevcuttur. “Ey Nebim, sana Allah ve müminlerden, sana tabi olanlar yeter.” Burada kastolunan Ömer’dir. Yine Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki; “Ben marifet şehriyim ve Osman da o şehrin kapısıdır.” Bunun da hakikati Kur’an-ı Azimüşşan’da mevcuttur. (Geceleri kıyamda ve secdede ibadet eden o kimse kurtulmuştur.) burada kastedilen Osman’dır. Sonra Şibli hazretleri sukut etti. O sual eden kişi dedi ki; Allah’ın faziletini delille göstermeyip, sustun? Bunun üzerine Şibli (Rahmetullahi Aleyh) şöyle buyurdu; “Biz şunun üzerine şüphe etmeyiz ki; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyuruyordu. (Ben ilmin şehriyim ve Ali de o şehrin kapısıdır.) Bu hakikatte Kur’an-ı Kerim de mevcuttur.
YİRMİ BİRİNCİ MENKIBE Doğru bir rivayetle rivayet olmuştur ki; Hz. Cebrail (a.s.) Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’e dört elma getirdi. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz birini Ebu Bekir (r.a.)’e, birini Ömer (r.a.)’e, birini Osman (r.a.)’a, birini Ali (r.a.)’ye verdi. Hz. Ebubekir (r.a.)’ın elması üzerine şöyle yazılıydı; “Çok şerifli melik (Hz. Allah)’ten Ebubekir’i Sıddık’a hediyedir.” Hz. Ömerü’l-Faruk (r.a.)’ın elması üzerine şöyle yazılıydı. “Melikü’l-Vehhab’dan Ömer bin Hattab’a hediyedir.” Hz. Osman-ı Zinnureyn (r.a.)’ın elması üzerine şöyle yazılıydı; “Melikü’l-Hannanü’l-Mennan’dan Osman bin Affan’a hediyedir.”
PDF s. 450
Hz. Aliyyü’ül Murteza (r.a.)’ın elmasının üzerine şöyle yazılıydı. “Melikü’l Vahibü’l-Galib’den Ali bin Ebu Talib’e hediyedir.” Ayrıca Hz Ebu Bekir’in elmasının diğer yüzünde şöyle yazılıydı. “Kim Sıddık’a buğz ederse, o olur zındık.” Hz. Ömerü’l Faruk’un elmasının diğer yüzünde şöyşe yazılıydı. “Ömer’e kim düşman olursa, onun meskeni cehennemdir.” Hz. Osman’ı Zinnureyn’in elmasının diğer yüzünde şöyle yazılıydı. “Kim Osman’a düşman olursa, Allah onun hasmı olur.” Hz. Ali’nin elmasının diğer yüzünde şöyle yazılıydı. “Ali’ye düşman olanın hasmı Allah’ın Rasulü olur.”
YİRMİ İKİNCİ MENKIBE Hadisi şerif ile gelmiştir. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki; “Nuh Aleyhisselam, kavminden haddinden fazla eza ve meşakkat gördü. Mübarek onların Müslüman olmalarından ümidini dahi kesti. Onun için Hz. Allah şöyle duada bulundu; Ey Rabbim kâfirlerden yeryüzünde kim varsa onların hepsini helak eyle. Cenâb-ı Allah, Nuh (a.s.)’ın duasını kabul etti. Cebrail (a.s.) gelip dünyanın sular altında kalacağını ve bir gemi yapmasını beyan etti. Hz. Nuh (a.s.) doğramacılığı talim etmeye başladı. Daha sonra Cebrail (a.s.) dedi ki; Allahu Teâlâ Hazretleri buyuruyor ki; “Bir gemi yapmaya başla.” Nuh (a.s.) dedi ki; “Ya Cebrail! Bu gemiyi nasıl yapmak gerekir.” Cebrail Aleyhisselam dedi ki; “Yüz yirmi dört bin nebiden her birinin adına bir tahta hazırla.” Nuh (a.s.) buyurdu; “Ya Cebrail! Ben bütün nebilerin adlarını bilmem. Cebrail (a.s.) buyurdu; “Allahu Teâlâ Hazretleri size buyurur. Sana tahtaları yontmak, bütün eşyanın haliki olarak benim de onların adlarının halk edip, meydana getirmek düşer.” Nuh (a.s.) da ağaçları getirip, kesti yonttu, hazırladı. Âdem Aleyhisselam’ın ismi şerifi zuhura geldi. Bir tahta daha hazırladı. Şit nebinin ismi zuhur etti. Üçüncü tahtayı hazırladı ve tıraş etti. Üzerinde; “Muhammed Mustafa” ism-i şerifi meydana geldi. Ondan sonra yüz yirmi dört bin mıh (çivi) hazırladı. Her mıh üzerinde bu tertib ile bir Nebi’nin isminin yazılmış olduğunu gördü. O sırada Cebrail (a.s.) nazil oldu dedi ki;
PDF s. 451
“Tahtaları bir tertib ve terkib üzerine (isim sırasına göre) hazırlayıp çivileri çak, muhkem et.” Nuh (a.s.) Allah’ın emr-i şerifini aynen uyguladı. Fakat tamam olmadı. Dört tahta eksik kaldı. Bunun için Cebrail (a.s.) dedi ki; “Ey Nuh! Muhammed Mustafa (s.a.v.) Hatemü’l Enbiya’dır. Onun dört dostu olacaktır bunlar sırasıyla; Hz. Ebu Bekir (r.a.) Hz. Ömer (r.a.) Hz. Osman (r.a.) Hz. Ali (r.a.)’dir. Cenâb-ı Allah buyuruyor ki; “Dört tahta daha Çihâr Yâr-i Güzîn adına hazırla. Senin gemin o zaman tamam olacaktır.” Nuh (a.s.) da hemen işe başlayıp dört tahta daha hazırladı. Yerlerine konuldu ve gemi tamam oldu. Cebrail (a.s.) buyurdu; “Şimdi senin gemin tamam oldu.” Ayrıca Nuh Nebi’ye bildirildi ki; “Mustafa adı, Ebu Bekir, Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali adı yazılmasaydı. Senin gemin tufandan halas olup, karaya oturamazdı. Ey mümin. Senin Muhammed Mustafa (s.a.v.)’nın muhabbeti ve Çihâr Yâr-i’nin sevgi ve dostluğu kalbinde olmayınca, cehennem ateşinden kurtulamazsın. Ebedi cennete erişemezsin. Didar için, didarı göremezsin. Ve Darüsselam’da doğru oturamazsın.
YİRMİ ÜÇÜNCÜ MENKIBE Rasulullah Efendimiz şöyle buyuruyor; “Her mümin seni muvahhid-i paki dini ihlası kalb ile söylerse Allahu Teâlâ o mümin kulu için cennete bir şehir bina eder. Burası kırmızı yakuttandır. Her şehirde bin kasır olur, yeşil zebercedden yapılır. Her kasırda bin saray, her sarayda bin hane, her hanede bin taht, her tahtta sündüsten bir döşek ve her yerden her döşek üzerinde bir huri, ayağından beline kadar amber ve miskten, belinden beyaz gerdanına kadar beyaz kafurdan, gerdanından tepesine kadar nurdan ve elinde yazılmış. Ebu Bekir-i Sıddık ve sağ yanağında yazılmış Ömer bin El Hattab sol yanağında yazılmış Osman bin Affan, çenesinde yazılmış Aliyyü’l-Murteza ve dudaklarında yazılmış, Bismillahirrahmanirrahim. Eğer sana bağlı ve muhlis olanlar ömürleri boyunca dilleri üzerinden bir defa besmele-i şerif çıksa ona necate ve kurtuluşa sebep olur. Eğer bir kişi gece ve gündüz namaz kı-
PDF s. 452
larken besmeleyi okuyup ta onun sırrına vakıf olanlar, hiçbir işe besmelesiz başlamazlar. İlla “Bismillahirrahmanirrahim” ile başlarlar.
YİRMİ DÖRDÜNCÜ MENKIBE Hz. Abdullah bin Abbas (r.a.) rivayet eder; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurmuştur ki; “Ben Cebrail (a.s.)’dan duydum. Dedi ki; Hz. Muhammed’in nur-u mübareklerini halk etti. Peşi sıra bir kandil yarattı. O kandili Arş-ı Azam’ın altında astılar. Nur-u Muhammed Mustafa (s.a.v.) o kandil ve etrafında iki bin yıl ibadet etti. Ondan sonra dört katre su o kandilden damladı ve Medine-i Münevvere’ye düştü. Cenâb-ı Hak Teâlâ (cc) buyurdu ki; “Ya Cebrail! O toprağı kaldır ve çok güzel, tatlı ve kokulu meyve yap.” Ben de yaptım. Yeniden Hak’tan buyruk geldi ki; “O meyveyi Rıdvan’ın önüne götür. Kafur, amber, meşk ve zefiran ile yoğursun.” Ben de Rıdvan’ın yanına gittim. O meyveyi verdim, o da bir güzel yoğurdu. Ondan sonra Hakk’tan yeniden buyruk geldi; “Ya Cebrail! Bu kafur, amber, meşk ve zefiran ile yoğrulan çamuru götür, rahmet deryasına daldır.” Götürdüm. Rahmet deryasına daldırdım. Bin yıl orda kaldı. Hak’tan buyruk geldi ki; Ya Cebrail! Şimdi rahmet deryasından çıkar götür, heybet deryasına sal.” Götürdüm o çamuru heybet deryasına saldım. Bin yıl orada kaldı. Yeniden Hak’tan buyruk geldi: oradan dahi çıkardım hayâ deryasına saldım. Bin yıl orda bekledi. Yine emir geldi. Tamam oldu mu, dedim tamam oldu. Ben dedim ki; sen her şeyin en iyisini bilensin Ya Rabbi! Yeniden emir geldi o çamuru ilim deryasına sal. Ben de götürüp, ilim deryasına saldım. Bin yıl dahi orada kaldı. Buyruk geldi ki tamam. Cebrail (a.s.) geldi ve dedi ki; (ben küstahlık edip dedim ki;) Ya Rabbi! Bu yarattığın nurdan ne halk etmek istiyorsun? Cenâb-ı Hak bana buyurdu ki; Ya Cebrail! Bu nurdan bir kul halk etmek istiyorum. Bütün âlemde Arş’tan toprağa kadar, ondan aziz bir şey olmayacak. Arşın saçağına nazar edince şu mübarek yazının yazılmış olduğunu gördüm. “La İlahe İllallah Muhammedü’r-Rasulullah.” Senin o ulvi ismi şerifini o zaman görünce bildim, anladım, seni tanıdım. O zaman dedim ki; “Ya Rabb! Kafur, amber, misk ve zefirandan ne halk etmek istersin?
PDF s. 453
Cenâb-ı Hak Teâlâ buyurdu ki; “Onun kemiğini kafurdan halk ederim, etini amberden, sinirini zefirandan. Yüzü zefiran renginde. Tüyü miskten halk ederim. Kokusunu amberden, rahmet deryasından Ebu Bekir’i, heybet deryasından Ömer’i, hayâ deryasından Osman’ı, ilim deryasından Ali’yi halk eylerim.
YİRMİ BEŞİNCİ MENKIBE Doğru bir rivayetle gelmiştir. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyuruyorlar ki; “Allahu Teâlâ bir bostan halk etmiştir. O bostanda dört ırmak yaratmıştır. Kendi kudret ve nusretiyle birisi; 1- İkrar Irmağı 2- Tevhid Irmağı 3- Şeriat Irmağı 4- Kelam ve Risalet Irmağı Her ırmağa dört bucak etti. 1- Hz. Bekir muhabbetini bir bucağa koydu. 2- Hz. Ömer muhabbetini bir bucağa koydu. 3- Hz. Osman muhabbetini bir bucağa koydu. 4- Hz. Ali muhabbetini bir bucağa koydu. Her bucakta on ağaç halk etti.
Ebu Bekir muhabbetinin köşesinde halk ettiği ağacın ilk on ağacı şunlardır: 1- Şehadet Ağacı 2- Havf Ağacı 3- Rica Ağacı 4- Şevk Ağacı 5- Cehd Ağacı 6- Hayır Ağacı 7- Şükür Ağacı 8- Tevazu Ağacı 9- Nusret Ağacı 10- İhlas Ağacı Ömer muhabbetinin köşesinde halk ettiği ağacın ilk on ağacı şunlardır: 1- Emanet Ağacı 2- Salabet Ağacı 3- İnabet Ağacı
PDF s. 454
4- Muhabbet Ağacı 5- İhlas Ağacı 6- Kanaat Ağacı 7- Rıza Ağacı 8- Tevfik Ağacı 9- Temyiz Ağacı 10- Şefaat Ağacı
Osman muhabbetinin köşesinde halk ettiği ağacın ilk on ağacı şunlardır: 1- Vefa Ağacı 2- Haşyet Ağacı 3- Hürmet Ağacı 4- Muvasenet Ağacı 5- Tevekkül Ağacı 6- Hamiyet Ağacı 7- İlim Ağacı 8- Hilim Ağacı 9- Seha Ağacı 10- Hayâ Ağacı
Ali muhabbetinin köşesinde halk ettiği ağacın ilk on ağacı şunlardır: 1- Şefaat Ağacı 2- Sahavet Ağacı 3- İstikamet Ağacı 4- Namaz Ağacı 5- Sabır Ağacı 6- İstiaat Ağacı 7- Zühd Ağacı 8- Rahmet Ağacı 9- Yakin Ağacı 10- Sadakat Ağacı Bu bostan hazırlandıktan sonra iki kişi bostana geldi. Birisi riayet edip bakmadılar. Birisi edep gözüyle bostana baktılar. Ondan sonra önlerine baktılar. Adavet ağacını gördüler. Sağ taraflarına baktılar lanet ağacını gördüler. Sol taraflarına baktılar. Şekavet ağacını gördüler. Artlarına baktılar gazap ağacını gördüler. Dediler ki; “Gelip bu bostana girelim.” Ayaklarını adavet, lanet, şekavet ve gazap vadisine koymaya kast ettikleri sırada, Hz. Allah’tan buyruk geldi ki;
PDF s. 455
Ey bahçıvan! bunları geri gönder! Ses melekut âlemine düştü. “Bunlar kimlerdir?” Ferman erdi ki; “Bunlar Rafizilerdir.” Ondan sonra bir taife daha geldi ve bostana girmek istediler. Edep ve hürmetle ayak bastıkları sırada (Çihâr Yâr-i’n sevgisi kalplerinde olduğu için) onlara da bir nida ederdi; Ey bahçıvan! Kapıyı aç! Bunlar bizim dostlarımızdır. İçeri girsinler. Bu taife bostana dahil oldu. Fakat bir şey tatmadılar. Meyvelerden yemediler. Ellerini farzlara vurdular. Ayaklarını sünnetlerin makamına koydular. Muhabbet bostanı tarafına geldiler. O bostan ortasında tecrid tahtını kurdular. Rıza yastığına dayandılar. İhtiyar döşeğini döşediler. Tahtın ortasında hamd sofrasını kurdular. O sofra üzerine Hazret Teamını koydular. O sofranın kenarlarında şükür şekerini dizdiler. Bu sofranın önünde saadet ve şehadet çerakiyesini koydular. Keramet çerakdanını onun üzerine koydular. İhlas yağını o çerakdarın içine koydular. Yakin fitilini ona diktiler. Muhabbet ateşiyle ışıklandırdılar. Yemeği yediler. Mahmur oldular. Ellerini havf-çengine götürdüler. Sabır ibrişimini ona bağladılar. Aşk yarasıyla sabır ibrişimini vurup nağme ettiler ve dediler ki; Biz Çihâr Yâr-i Güzîn’i sevenleriz. Onların sefasıyla duruyoruz. Ey Veli! Bunlar; Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali’dir. Allahu Teâlâ onlardan razı olsun ve bizi onlara bağışlasın (Amin) Mevla onlara rahmet eyle. Rahmet nazarıyla baka. (Amin)
YİRMİ ALTINCI MENKIBE Hz. Ebu Zer Gıffari rivayet ederler ki; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz ile bir yere vardık. Bir meşeliğe erdik. Efendimiz bana buyurdu ki; “Ya Ebazer! Bilmiş ol ki! Allah (cc) bu meşeliğe Hz. Âdem’den bin kere bin yıl önce, bu meşeliği bir emanet koymuştur.” Hz. Ebuzer der ki; O meşeliğe girdik. Dört dal gördük. Her bir budakta (dalda) yapraklar var. Bir budağın yapraklarında şöyle yazılıydı; “La İlahe İllallah Muhammedü’r-Rasulullah.” “Ben Ebu Bekir-i Sıddık’ım.” İstedim ki; bu gördüğümü Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’e diyeyim. Bu sefer ikici yaprak ses verdi bana dedi ki;
PDF s. 456
“Sabret ve gör.” İkinci dalda kırmızı yapraklar üzerine şöyle yazılmış bulunuyordu; “La İlahe İllallah Muhammedü’r-Rasulullah.” “Ben Ömerü’l-Faruk’um.” İstedim ki bunu da haber vereyim. Fakat üçüncü dalın üzerinde beyaz yapraklar üzerinde şöyle yazılmış bulunuyordu; “La İlahe İllallah Muhammedü’r-Rasulullah.” “Ben Şehit Osman’ım.” İstedim ki geri döneyim bunu da hepsiyle birlikte haber vereyim. Fakat dördüncü yaprak bana seslendi ve dedi ki; Sabret ve gör. Dördüncü yapraklarda yeşildi ve üzerinde şöyle yazıyordu; “La İlahe İllallah Muhammedü’r-Rasulullah.” “Ben Aliyyü’l-Murteza’yım.” Ayrıca her ayrı bir yaprak üzerinde ki Allahu Teâlâ Hazretlerinin laneti bunlara sövüp, sayanların Buğzedenlerin üzerine olsun.
YİRMİ YEDİNCİ MENKIBE Abdullah bin Abbas (r.a.) Hazretleri rivayet ediyor; Bir gün Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz mübarek huzuru şeriflerine vardım. Baktım ki mübarek dudağının birini öbür dudağının üzerine koymuş ve ben onu hiçbir zaman böyle görmemiştim. Mübarek eliyle bana işaret, yanına çağırdı. Ben de mübarek huzurlarına vardım ve dedim ki; “Ne oldu Ya Rasulallah?” Buyurdular ki; “Ya Abbas oğlu! Bu saatte bir melek yanıma geldi. Bana bir turunç verdi. Elime almadan önce o turunç dört parça oldu. Bir parçası ikiye bölünüp, gördüm ki; içinden bir huri çıktı. Yetmiş bölük saçı var ve yetmiş elbise giymiş. O elbiselerden kemiklerinin ilikleri görünüyor. Eğer ağzının suyunu deryaya salsaydı, deryanın suyu tatlı olurdu. Ona dedim ki; “Sen kimsin ve kimin içinsin?” Dedi ki; “Ben Müslümanların imamı, ilk muhacir Ebu Bekir-i Sıddık içinim.” İkinci parça dahi iki bölük olup, onun içinden bir huri çıktı. Eğer gözünü açsaydı, gözünün nurundan bütün dünya aydınlanırdı. Allahu Teâlâ onu kafurdan, miskten ve amberden yaratmıştı.” Dedim ki; “Sen kimin içinsin?”
PDF s. 457
Dedi ki; “Ben Ömer bin Hattab içinim.” Üçüncü parçada ikiye bölünüp, içinden bir huri çıktı. Başının üzerine bir taç koymuştu. O tacın dört köşesi vardı. İnci ve yakuttan dizilmişti. Ben de dedim ki; “Sen kimin içinsin?” Dedi ki; “Ben Osman bin Affan içinim.” Dördüncü parça da bölünüp, içinden bir huri çıktı. Çok güzel bir elbiseler giymiş, saçlarını salındırmıştı. Dedim ki; “Sen kimin içinsin?” Dedi ki; “Ben Hz. Fatıma içinim.” Anlaşıldı ki bunların mükâfatları huri oldu. Ali’nin mükâfatı huri olmadı. Zira Hz. Ali’ye Fatımatü’z-Zehra verilmişti. Bin kere bin Hz. Fatıma, bir huriden üstündür. Allahu Teâlâ onlardan razı olsun.
YİRMİ SEKİZİNCİ MENKIBE Bir vakit Cebrail (a.s.) Hz. Rasul’a dedi ki; “O vakitte Hz. Allah Âdem Nebi’yi halk etti. Canını tenine koydu. Buyurdu ki: Ya Cebrail cennete var bir elma getir. O elmayı kuvvetle sık ki; Elmadan su gelinceye kadar devam etsin. Ben de elmayı getirdim. Sıktım ta ki bir katre su çıktı. O bir katre suyu Âdem Nebi’nin boğazına damlattım. Allahu Teâlâ’nın emriyle o su beş damla oldu. Bir katreden seni halk etti ki; Siz Muhammed’siniz. İkinci katreden Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.) Hazretlerini halk etti. Üçüncü katreden Ömerü’l-Faruk (r.a.) Hazretlerini halk etti. Dördüncü katreden Osman bin Affan (r.a.) Hazretlerini halk etti. Beşinci katrede Aliyyü’l-Murteza (r.a.) Hazretlerini halk etti. Bundan dolayı Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyuruyor ki; Ben ve ashabım aynı sudan yaratıldık.
YİRMİ DOKUZUNCU MENKIBE Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz bir gün Cebrail (a.s.)’a buyurdular ki; “Ya Cebrail! Siz Ebu Bekir’i (r.a.) ne zamandan beri tanıyorsunuz?” Dediler ki; “Ya Rasulallah! Allahu Teâlâ seni ve Âdem’i seni halk etmezden on sekiz bin yıl önce halk etti. Başımı secdeye koydum. Mevla’dan buyruk geldi; Ya Cebrail! Ben başımı yukarı kaldırıp dedim ki;
PDF s. 458
“Sen kendine ibadet edilen Allah’sın (cc). Ben bir kere daha başımı secdeye koydum. Yine buyruk geldi. Dedi ki; ben kimim? Ben başımı kaldırıp dedim ki; “Sen yaratıcı Allah’sın.” Ondan sonra âlemi halk eyledi. Dedi ki; “Ya Cebrail! İleri gel.” Ben de gittim. Bir nida erdi ki; “Doğru söyledin.” Yine başımı secdeye koydum. Ben küstahlık ederek dedim ki; “Ey bari Huda! Benden önce kimse yaratmış mısınız?” Buyruk geldi; “Önüne bak.” Baktım bir nur gördüm. Sağıma ve soluma baktım bir nur gördüm. Ardıma baktım bir nur gördüm. Dedim ki; “Ey bari Huda! Bu nur nedir?” “Ey Cebrail! Seni bu yüzden yarattım. Bu nura “MUHAMMED MUSTAFA” adını verdim.” Dedim ki; “Ya Rabbe’l-Âlemin! Bu dört nur ki; dört taraftadır. Bunlar nedir?” Nida geldi ki; “O nurlar ki; önünde olan Ebu Bekir-i Sıddık, Sağında olan Ömerü’l-Faruk, Solunda olan Osman-ı Zinnureyn, Ensende olan Aliyyü’l-Murteza’dır.” Ben tekrar dedim; “Ya Rabbe’l-Âlemin! Onlara senin dergahında ne kadar derecede yaklaşma miktarı vardır?” Emir geldi; “Ya Cebrail! Benim izzetime celalim hakkı için her kim beni birlerse ve Mustafa’nın risaletine şehadetlik ederse kıyamet gününe Çihâr Yâr-i Güzîn muhabbeti ile gelirse, o sevgi kalplerinde olursa onu cennete dahil ederim.”
OTUZUNCU MENKIBE Gelen rivayet şöyledir. Dört âyet nazil oldu. Bunlar dört Çihâr Yâr-i Güzîn (r.anhüm) hakkındaydı. Her birisi o âyetten birisi kendine ait sandı. O Allah tarafından nazil olan
PDF s. 459
âyetlerin, kendilerinin yaptıkları senaları hakkında olduğunu sonradan öğrendiler. Ayet-i kerime şöyle: “İşte onlar karz-ı hasenle borç verirler.” Hz. Ebu Bekir, bu âyet nazil olduktan sonra ben dahi kendime dünya malından bir nesne alıkoyayım deyip, her ne mal varsa cümleten verdim. Bu âyet nazil olduğu zaman da “O verenler, takva sahibi oldukları için verdiler.” Daha sonra “Bir saat bey etmeyiniz.” Buyruldu. Buna müteakip; “O erkekler ticarette ve satışta oyalanıp, oynamazlar.” daha sonra “Ve onlar geceleri uyumayıp, fazladan ibadet ederler.” “O kimse gece yarılarında ibadet eder.” âyeti geldi sonra şu âyet nazil oldu; “Allah müminlerin nefislerini satın alır. Onlarla alışveriş yapar.” Hz. Ali bunu duyunca; “Allah cihad etmeyi buyurur. Ben bundan sonra cihadı terk etmem.” diye buyurdu; Daha sonra şu âyet-i kerime nazil oldu; “Muhakkak ki, Allah kendi yolunda saf olarak savaşanları sever.”
OTUZ BİRİNCİ MENKIBE Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki; “Allahu Teâlâ Hazretleri beni güzide kıldı. Benim için ashabımı güzide kıldı. Onların bazısını kayın babam yaptı. Bazısını benim güveğim yaptı. Onların hepsi benim ashabımdırlar. Bana nusret edicilerdir. Onlardan sonra bir kavim gelecektir. Bunlara sövüp sayarlar. O kavim ile su içmeyiniz. Onlara avrat vermek onların üzerine namaz kılmak doğru değildir. Onları aranızdan ihraç ediniz. Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali’ye buğzederler. Toprak onların başlarına. Günü ve ayı ve ülkeleri ve Tan Yıldızı’nı sevmezler. Zira; Hz. Ebu Bekir gün gibidir. Hz. Ömer ay gibidir. Hz. Osman Ülker gibidir. Hz. Ali Tan-Yıl gibidir. Meyve gün ile yetişir, büyür. Ay ile renk tutar, Ülker ile netlenir, tan ile beladan emin olur. İslam Ebu Bekir’in imanıyla mekan tuttu. Ömer’in imanıyla dinlendi. Osman’ın imanıyla hoş oldu, Ali’nin imanıyla düşman belasından emin oldu. Hz. Ebu Bekir (r.a.) incir gibiydi. Zahiri bâtını birdi.
PDF s. 460
Hz. Ömer (r.a.) zeytin gibiydi. Sırrı görünüşünden daha iyiydi. Hz. Osman (r.a.) Tur-u Sina gibiydi. Görünüşü meyve ile süslü. Batını su çeşmeleriyle donanmıştı. Hz. Ali (r.a.) Mekke gibiydi. Her kim Mekke’de azaptan emin olur. Onunda yanında emin olunur. Hz. Ebu Bekir Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’in mağara arkadaşıydı. Hz. Ömer, Şeyhül- İftihar idi. (iftihar edilen şeydi.) Hz. Osman, Fatihü’l Emsar idi. (Mısır beldelerinin fatihi) Hz. Ali, Katil-i Füccar (kötü insanların katili idi) Hz. Ebu Bekir (r.a.), Rasulullah Efendimiz’e (s.a.v.) âlem idi. Hz. Ömer (r.a.) haşmet idi. Hz. Osman (r.a.) dirhem idi. Hz. Ali (r.a.) kalem idi. Hz. Ebu Bekir (r.a.) arif idi. Hz. Ömer (r.a.) adil idi. Hz. Osman (r.a.) akıl idi. Hz. Ali (r.a.) âlim idi. Hz. Ebu Bekir, sıdkı safa idi. Hz. Ömer, kuvvet, salabet idi. (kuvvet ve cesaret) Hz. Osman, cud ve seha idi. (eli açık cömert) Hz. Ali, heybet ve şecaat idi. Hz. Ebu Bekir (r.a.) İslam’ın tacıydı. Hz. Ömer (r.a.) İslam’ın izzetiydi. Hz. Osman (r.a.) İslam’ın nuruydu. Hz. Ali (r.a.) İslam’ın vefasıydı. Hz. Ebu Bekir, İslam’ın geçmişlerinin efendisiydi. Hz. Ömer, İslam’ın sadıklarının efendisiydi. Hz. Osman, İslam’ın cömertlerin efendisiydi. Hz. Ali, İslam’ın müminlerin efendisiydi. Hz. Ebu Bekir (r.a.) Hakkın işlerinin çobanıydı. Hz. Ömer (r.a.) Hakkın mazharıydı. Hz. Osman (r.a.) Hakkın toplamını ihtiva ediyordu. Hz. Ali (r.a.) Hakkın razı olduğuydu. Hz. Ebu Bekir (r.a.) Seyyidül Berer idi. Hz. Ömer (r.a.) Kahr-ı Fücera idi.
PDF s. 461
Hz. Osman (r.a.) hayırlıların seyidi idi. Hz. Ali (r.a.) kâfirlerin katiydi. Her kim Ebu Bekir’i severse, Mevla ona yar olur. Her im Ömer’i severse işi güzel olur, her kim Osman-ı severse, sayısız sevabı olur, her kim bunları sevmezse cezası cehennem ve nar olur. Devleti baş aşağı gider. Hak Teâlâ ondan bizar olur.
OTUZ İKİNCİ MENKIBE Rivayet ederler ki; bir gün Sahabe-i Güzîn (r.anhüm) toplanmışlardı. Kendi hallerinden söz ediyorlardı. Birisi o arada ayağı kalkıp dedi ki; “Ya Eba Bekir! Hz. Allah’ın (cc) izzet ve azameti için söyle; Biz bu mertebeyle nasıl eriştin? Bunun üzerine Ebu Bekir yemin ettirdiğiniz için söylüyorum, dedi ve şöyle buyurdu; Önce dünyayı terk ettim. Ahreti gözettim. Gelen dini İslam’ı seçtim ve ona sarıldım. Allahu Teâlâ’nın rızasını talep ettim. Hiçbir gün önüme engel çıkmadı. O konularda ve hususta Hz. Allah’ın (cc) hakkını, kendi hakkımın üstünde tuttum. Ondan sonra Ömer Hazretlerine sordular. Siz bu makama ne ile eriştiniz? O da şöyle buyurdu: Şöyle kazandım, daima Allahu Azimüşşan aziz kılıcı ve aynı zamanda zelil edicidir. O hak daima terbiye edicidir. Bu şartları korudum. Sıra Osman Hazretlerine geldi; ona sordular. O da şöyle buyurdu; Hz. Allah’ın (cc) kitabı Kur’an-ı Azimüşşanı’nı sağ tarafıma koydum. Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v.) sünnetini sol tarafıma koydum. Bildim ki; Allahu Teâlâ Hazretleri benim bütün sırlarıma vakıftır. Ona göre hareket ettim. En son Ali (r.a.) Hazretlerine sordular. O da şöyle cevap verdi; cihad ile otuz sene cihad kılıcıyla haşiyeyi zırh ile Vera kalkanı ile taat ve ibadet okuyla gönül kapısında oturdum. Gönlüme başka bir nesneyi koymadım, hatırıma getirmedim, yalnız Allahu Teâlâ’nın rızası haricinde.
OTUZ ÜÇÜNCÜ MENKIBE Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyuruyorlar: “Ebu Bekir benim görür gözümdür. İşitir kulağımdır. Gözü kör olsun o kimselere ki; benim görür gözüme buğzederler.” “Ömer benim sırtım ve koruyucumdur. O kimsenin arkası yere gelsin ki; beni dalıma koruyucuma buğzederler.” “Osman benim elimdir. O kimsenin eli kesilsin ki, benim elime buğzederler.” “Ali benim gönlümdür. Parça parça olsun o kişinin gönlü ki, benim gözüme, gönlüme buğzederler.”
PDF s. 462
OTUZ DÖRDÜNCÜ MENKIBE Bir gün Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz oturmuş bulunuyordu. Cebrail (a.s.) yanına teşrif ettiler. Cehennem kıssasını söyledi. Ümmet-i Muhammedin bargünahını (günah yükünü) söyledi. Rasulullah gamlandı ve mahzun oldu. Çihâr Yâr-i Güzîn (r.anhüm) birbirlerine baktılar ne dersiniz? Diye birbirlerine sordular. Hz. Ebu Bekir (r.a.) buyurdular ki; ben ümmetin günahlarının yarısını üzerime alırım. Hz. Ömer buyurdular; ben de yarısını alırım. Hz. Osman (r.a.) buyurdu; ben Allah’tan rica ederim ki, beni onlara feda etsin. Vücudumu o kadar büyük yaratsın ki, cehennemde onların yanacakları yerlerinin hepsini ben doldurayım. Onlara girip yanacak yer kalmasın. Ali buyurdu; Allah bana o kadar kuvvet versin ki; sıratın köşesini düz tutayım, onlar selametle geçsinler. Cenâb-ı Hakkın (c.c.) Kavl-i Şerifinin manası ise şöyledir; “O gün müttakileri Rahman huzurunda elçiler” olarak haşredeceğiz. VEFD: Sahabelerden kıyamet günü olduğu zaman Rasulullah’ın hizmetine ve Ümmet-i Muhammed’in şefaatine kıyam gösterirler.
OTUZ BEŞİNCİ MENKIBE Rivayet olunur ki; Ebu Nevvas şair bir kişiydi. Kötülükler ve günahlarla, suç rüzgarıyla, ağır yüklerle kendi divanını kapkara etmişti. İsyan, hüsran, kötülük, zulüm, iftira, alay ve zemm ile ömrü geçmişti. Bir müddet sonra öldü. Kendisini rüyada görenler ve soru soranlar oldu; dediler ki; Allahu Teâlâ sana nasıl muamele eyledi? Ya Nevvas! Nevvas onlara şöyle cevap verdi; Beni affedip, bağışladı. Şu dört beyit yüzünden; ki bu beyitler Çihâr Yâr-i Güzîn’i ve diğer hidayet sahibi sahabeleri muhabbetle anmış ve yazmış, evimin bir bölümüne asmıştım. Rüyayı gören kişi, gidip, evinden o şiir yazılı levhayı sordu istedi ve aynısını alıp, yazdı, evine astı. O beyitleri görmüş oldu.
OTUZ ALTINCI MENKIBE Rivayet ederler ki; bir kişi vardı ki zahid idi. Gayet edepli, tatlı ve hoş sohbet birisiydi. Adı Süleyman bin Zekvan idi. O der ki; “Benim bir komşum vardı. Müfsid, hayırsız, tembel, karsız, bekardı. Gündüz pazarda olurdu. Gece geldi mi şarap içerdi. Bana birçok cefa ve sıkıntı çektirdi. Aciz olup kaldım. Oğluma dedim; Gel bu mahalleden başka bir mahalleye göçelim. Bu kötü adamı görmeyelim. Kalktık başka bir mahalleye taşındık. Orada oturduk. Ta ki o adam ölene kadar. Öldükten sonra asıl vatanımıza geldik. Gecelerden bir gece evimizin kapısı dövüldü. Çıkıp kapıyı açtım. Bir adam gördüm. Ayağı yerde, başı o kadar yukarda ki, yüzünü, göremedim. Bana şöyle söyledi; “Dışarı gel!”
PDF s. 463
Ben dedim ki; “Korkuyorum.” Dedi ki; “Korkma! Dışarı gel! Benim ardımca yürü.” Ben de dışarı çıktım, izince yürüdüm. Ta ki; mezarlığa kadar geldik. Bir mezar üzerinde durduk. Bana dedi ki; “Bu mezarı aç!” Ben de o mezarı açtım, kerpicini, mezarını ortaya çıkardım. Bir de baktım ki; bir bağ gördüm. Nihayeti yok. Orta yerinde bir taht kurulmuş. Üzerinde renk renk döşekler döşenmiş ve o müfsid dediğim adam üzerine oturmuş. Bana dedi ki, “Sen bu adamı tanır mısın?” Dedim ki; “Bu benim komşumdur. Ben oturduğum mahalleyi bu yaramazın yüzünden terk etmiştim. Bu iş, şimdi bana acayip, görünüyor. O Hz. Allah (cc) Hakkı için bu keramet verilmiştir. Söyle ki; o adam bu kadar fısk ve fücur ile bu yüksek mertebeye nasıl erişmiştir?” O dedi; “Doğru diyorsun! Bu adam senin dediğin gibiydi. Lakin iyi bir adeti vardı.” Ben dedim; “Allahu Teâlâ Hazretleri için o adetini bana beyan eyle.” O adam dedi; “Adeti şu idi ki, bütün farz namazlarını kılıp, selam verip, namazdan ayrıldıktan sonra, sonunda şöyle duada bulunurdu; “Ey Allah’ım! Ebu Bekir (r.a.), Ömer (r.a.), Osman (r.a.), Ali (r.a.) Hazretlerine rahmet eyle.” Bu anlatılan ve gördüklerimden bana malum oldu ki; her kim dört halifeyi Allahu Teâlâ Hakkı için severse, ne kadar suçu varsa da Allahu Teâlâ onu mağfiret eyler.
OTUZ YEDİNCİ MENKIBE Bir vakit geldi. H. Rasulullah (s.a.v.) İslam’ı aşikâre kıldı. Âlem, onun mübarek nuruyla karanlıktan kurtulup aydınlandı. Âlemin uzak yerlerine elçiler gönderip, nameler yollandı. Bütün âlemin halklarını karadan ve denizden, dağlardan ve ovalardan, Allahu Teâlâ Hazretlerine davet etti, Dıhye Hazretlerini (r.a.) mektupla Rum Ülkesinin Kayseri’ne gönderdi. O da varıp, erişti. Kayser’e haber verdiler. Peygamberlik davasında bulunan Muhammed Aleyhisselatu Vesselam’dan elçi gelmiştir. Ve kapıda duruyor. Rum Kayseri dedi ki; “Çağırın! İçeri gelsin.” Dıhye Hazretleri der ki; ben de içeri girdim. Kayser’e mektubu sundum. Kayser, nameyi benden alıp, ayağa kalktı. Ve başı üzerine koydu. Ve buyurdu; davul, kös ve zil çaldılar. Bütün reayası toplandılar. Kayser yüksek bir yere çıktı. Hatiplerin minbere çıktığı gibi. Zira minber yoktu. Sonra yüksek bir sesle dedi ki; Ey Kavmim! Bilin ve anlayın ki; bu adam Mekke’den gelmiş peygamberlik davasında bulunan zatın mektubunu bize getirmiştir. Hepimizi dinine davet ediyor. Sizler ne dersiniz? Ne yapmak istersiniz? Rum kavmi birden feryat, figan ve fizah edip dediler ki;
PDF s. 464
Ey Kayser! Sen Hristiyanlara ve dinlerine zarar mı vermek istiyorsun? Başka bir dinin içimizde revaç bulmasını mı çalışıyorsun? Kayser dedi ki; Elem çekmeyiniz! İsteğim sizi tecrübe etmek içindir. Bakayım ki dininize sahip oluyor musunuz? Şimdi evlerinize dönünüz. Beni sarayında gezdirdi. Çok şeyler gördüm. Efendimizin resmini, dört halifenin suretlerini gördüm. Kayser bunları kitaplarında gördüğünü ve bildiğini söyledi. Kayser sonra bana döndü ve dedi ki; “Ey elçi! Selametle geri dönünüz.” Ben de geri döndüm. Durumu Rasulullah Efendimiz’e (s.a.v.) arz ettim. Rasulullah Efendimiz buyurdu ki; “Kayser doğru söyler ya Dıhye! Onlar kitaplarının doğru kalan bölümlerinden beni ve ashabımı biliyorlar. Ama ezeli şekavetleri ve bedbahtlıkları onlara geri dönme ve doğruya inanmaya mâni oluyor. Bu doğruluktan mahrum olup, cehennemlik oluyorlar.”
OTUZ SEKİZİNCİ MENKIBE Ey Müslümanlar! Ey Hz. Allah’ı birleyenler! Sünniler! Bu makamda bir şirin kelam söyleyelim. İnşallahu Teâlâ malum olur ki; her ikbal ve devlet, salah ve saadet külli ve cüzi korucu Hz. Allah tarafından bu âlemde halk edilmiştir. O devlet, ikbal, salah ve saadetin aslını ve beyanını dört şeyde koymuştur. Onların hepsinin ve sayısını Allah’tan başka kimse bilemez. Lakin o miktar bu halde, bu fakire ve biçarenin fehminde ve âlemindedir. Duyun ve bunu aklınızda tutun. YAZ - KIŞ - BAHAR - GÜZ 1) Komutanım Orhan’ın oğlu o Allahu Teâlâ ekseri ülkelerde rüzgârın yönünü dört şekilde tayin etmiştir. 2) Dünyanın gidişatını dört şeyde koymuştur. Nebiler Aleyhisselam, Alimler, Hakimler, Bezirganlar 3) Cennetin salahını dört şeyde koymuştur. Altın, gümüş, gevher, nur 4) Cehennemin selahını dört şeyde ortaya koymuştur. Bend, gal, cah, zülmet 5) Gök yüksekliğinin salahını dört şeyde ortaya koymuştur. Yıldız, ay, gün, melekler 6) Yer genişliğinin salahını dört şeye koymuştur. Toprak, su, ateş, hava 7) Kur’an-ı Azimüşşan’ın nizamının salahını dört şeyde koymuştur.
PDF s. 465
Harf, kelime, âyet, sure 8) Keşfi imanın salahını dört şeyde koymuştur. Sabır, yakın, cihad, adil 9) İman sırrının salahını dört şeyde koymuştur. Havf, şevk, zühd, murakabe 10) İman yakinin salahını dört şeyde koymuştur. Hikmet, basiret, gayret, sünnet 11)iman cihadının salahını dört şeyde koymuştur. Emr-i maruf, Nehy-i münker, hamiyet, salabet 12) İman adaletinin salahını dört şeyde koymuştur. Fehm, şuur, ilim, hilim 13) Adamın salahını dört şeyde koymuştur. İyi adlılık, iyi bahtlılık, tevazu, kanaat 14) Kadının salahını dört şeyde koymuştur. Gayret, iffet, setr, avret. 15) Aklın salahını dört şeyde koymuştur. Uygunluk, şükredici olmak, sakınıcı olmak, iyi işli olmak. 16) Tabiatın salahını dört şeyde koymuştur. Hararet, bururet, rutubet, yübuset. 17) Şeriatın salahını dört şeyde koymuştur. Namaz, zekât, oruç, hac. 18) Namazın salahını dört şeyde koymuştur. Kıyam, kuud, rükû, sücud. 19) Zekâtın salahını dört şeyde koymuştur. Verici, alıcı, nisap, hamul. 20) Orucun salahını dört şeyde koymuştur. Sıyam, niyet, imsak, iftar (kabiliyeti valet.) 21) Haccın salahını dört şeyde koymuştur. İhram, vukuf, tavaf, say 22) Gaza etmenin salahını dört şeyde koymuştur. Kudret, gayret, şehamet, şecaat 23) Farzın salahını dört şeyde koymuştur. Şart, Rükûn, Eb’az, Heyet 24) İnsanın salahını dört şeyde koymuştur.
PDF s. 466
Yiyecek, içecek, giyecek, nikâh. 25) Dünyanın salahını dört şeyde koymuştur. Hil’at, Hürmet, Muhabbet, Müveddet. 26) Yüz yirmi dört bin nebinin salahını dört şeyde koymuştur. Âdem, İbrahim, Musa, Mustafa. 27) Nazil olmuş kitapların salahını dört şeyde koymuştur. Tevrat, Zebur, İncil, Kuran. 28) Şehadet kelimesinin salahını dört şeyde koymuştur. La ilahe, illallah, muhammedün, Rasulullah. 29) İhlas sûresinin salahını dört şeyde koymuştur. Kulhüvallahu ehad, allahüssamed, lem yelid ve lem yuled, ve lem yekun lehu küfüven ehad. 30) On sekiz bin âlemin salahını dört şeyde koymuştur. Arş, Kürsi, Levh, Kalem. 31) Doksan dokuz Esmaü’l-Hüsna’nın salahını dört şeyde koymuştur. Hüvel evvelü, velahirü, vez-zahirü, vel-batın. 32) Yedi kat gök ve yedi kat altının ehlinin hal ve bağlantısının dört melekte ortaya koymuştur. Cebrail, Mikail, İsrafil, Azrail. 33) Ulvi Âlem- Süfli Âlem ehlinin salahını dört şeyde koymuştur. Hareket, sükunet, içtima, iftirak 34) Alimlerin salahını dört şeyde koymuştur. Hakkı söylemek, nasihat etmek, ilmi ulu tutmak. 35) İlim öğrencisinin salahını dört şeyde koymuştur. Hakkı duymak, nasihat kabul etmek, ilim üzerinde konuşmak, ilmi yüce tutmak 36) Padişahları salahını dört şeyde koymuştur. Vilayet, asker, vezir, hazine. 37) Reayanın salahını dört şeyde koymuştur. Sultanın adaleti, infak, ülfet, dostlar arasında düşmanlardan emin olmak 38) Zehir salahını dört şeyde koymuştur. Göz, kulak, el ve ayak. 39) Batının salahını dört şeyde koymuştur. İlim, akıl, havf ve reca 40) Abdestin salahını dört şeyde koymuştur.
PDF s. 467
Yüzü yıkamak, kolları yıkamak, başı mesh etmek, ayakları yıkamak 41) Ayların salahını dört şeyde koymuştur. Recep, zilkade, zilhicce, muharrem. 42) On sekiz bin âlemin din ve ayinenin salahını Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali (r.anhüm.) Eğer bu cümleden olmak üzere açıkladık. Bu her dörtten biri yerine getirilmezse veya birisi olmazsa o şey zayi ve harap olur. Eğer; Allah saklasın bir bedbaht ve devletsiz ve bir zelil ve bir başı bozuk ve bir şey dolu utanmaz ve yüzü kara, bir zerre bu dört şey buğz ve düşmanlık ederse ve bunu beğenirse ve kalbinde ona yer verirse, dünyada ve âhirette hüsrana uğramış, ziyanda bulunmuş melun, haib ve mesut olur.
OTUZ DOKUZUNCU MENKIBE (Bu kısım “Münebbihat” adlı eserden alınmıştır.) Bu konularla ilgili eser ve haberlerin beyanında; Önce Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz ile ilgili söylediği hadisleri beyan eder. Daha sonra Çihâr Yâr-i Güzîn’in (r.anhüm) bu hadisi şeriflere uygun tertibiyle, her birinden bir eser nakleder. İki şeyde rivayet olunmuş ki; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyuruyor; “İki haslet vardır ki; O ikisinden daha üstün şey yoktur. Allahu Teâlâ’ya (c.c.) iman etmek, Müslümanlara faydalı olmak.” Hz. Ebu Bekir’den (r.a.) rivayet olmuştur ki; “Azıksız kabre giren kişi, gemisiz denize inmiş gibidir.” Hz. Ömer (r.a.) buyurdu ki; “Dünyanın izzeti mal iledir, Âhiretin izzeti amel iledir.” Hz. Osman (r.a.) buyurdu ki; “Dünyanın gamı kalbe zulmettir. Ahretin gamı kalbe nurdur.” Hz. Ali (r.a.) buyurdu ki; “Bir kimse ilim talebinde olsa, cennette onun talebinde olur. Ve bir kimse masiyet talebinde olsa, cehennem onun talebinde olur.” Üç şey: Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’den rivayet olunur ki; şöyle buyurmuşlardır; “Bir kimse sabaha çıksa, geçim sıkıntısını düşünse, o kimse Rabbinden şikâyet etmiş gibi olur. Bir kimse sabaha çıksa, dünya işleri için mahzun olduğu halde, o kimse Allahu Teâlâ’ya darılıcı olduğu halde sabahlasa, Rabbini darıltmış olarak sabahlamış olur. Kim bir zengine karşı, zenginliğinden dolayı, kendini küçültüp, tevazu etse, dininin üçte ikisi gider.” Hz. Ebu Bekir’den (r.a.) rivayet olunur ki; şöyle buyurmuş. “Üç şeye, üç şeyle erişilmez. Mala, paraya arzu ile erişilmez. Yiğitliğe boy ile erişilmez. Sıhhate devalarla erişilmez.”
PDF s. 468
Hz. Ömer’den (r.a.) rivayet olunur ki; şöyle buyurmuş. “İnsanlarla iyi geçinmek aklın yarısıdır. Doğru, düzgün soru sormak, ilmin yarısıdır. İyi tedbir almakta geçimim yarısıdır.” Hz. Osman’dan (r.a.) rivayet olunur ki; şöyle buyurmuş. “Bir imse dünyayı terk ederse, Hz. Allah o kimseyi sever. Bir kimse günahlarını terk ete, melekler o kimseyi sever. Bir kimse Müslümanlardan tamahı kesse, Müslümanlar onu sever.” Hz. Ali’den (r.a.) rivayet olunur ki; şöyle buyurmuş. “Nimet olarak İslam yeter. Meşgul olmak istersen taat yeter. İbret almak istersen ölüm yeter.” Dördüncü şey: Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz Ebu Zer Gıffari Hazretlerine buyurdu ki; “Ya Ebazer! Gemiyi yenile. Zira derya denizdir. Azık al. Zira sefer uzundur. Yükünü hafif tut. Zira sarp ve dik yokuşlar vardır. Amelin halis eyle. Zira sarraf görücüdür.” Yine Rasulullah Efendimiz buyurdu; “Yıldızlar amandır. Gök ehli için. Ne zaman ki yıldızlar dökülür, kaza nazil olur. Ashabımda ümmetim üzerine emandır. Ne zaman ashabım zail olursa, ümmetim üzerine kaza nazil olur. Dağlar yer ehli için emandır. Ne zaman ki dağlar yeryüzünden gider, yer ehli üzerine kaza nazil olur.” Hz. Ebu Bekir (r.a.) buyuruyor; “Dört şey vardır ki; tamam dört şeyle olur. Namazın tamamı sehiv secdesi ile olur. Orucun tamamı fıtr sadakası ile olur. Haccın tamamı fidye ile olur. İmanın tamamı cihad ile olur.” Hz. Ömer ile buyurdular ki; “Denizler dörttür. Allah’ın (cc) rahmet denizi, günahkârlar için. Nefis denizi günahların taşması içindir. Kabir Denizi ve Ömür Denizi “ Hz. Osman buyurdu; “Dört şey vardır ki; dışları fazilet, işleri farizadır. Kuran okumak fazilet, onunla amel etmek farzdır. İnsanlara ihsan etmek fazilet, işlerine uymak farzdır. Vaaz etmek fazilet, onunla amel etmek farzdır.” Hz. Ali buyurdu; “Kim ki cennet de müştak olmak isterse hayır işlerine yönelsin. Bir kimse ateşten (cehennemden) korkarsa kendini şehvetten men eder. Bir kimse ölümü kendine yakın ederse, lezzetlere son versin. Kim dünyayı iyice anlarsa musibetler ona hor gelir.” Beşinci Şey: Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki;
PDF s. 469
“Her kim beş şeyi hakir ve hor görürse, dininden zarar görür ve mahrum olur. Bir kimse ulemayı hor görürse, dininden zarar görür ve mahrum olur. Bir kimse amirlerini hakir görürse, dünyadan mahrum olur. Bir kimse akrabasını hafife alırsa, mürüvvetten mahrum olur. Bir kimse kendi ehlini hafife alırsa, maişetinden mahrum olur. Bir kimse komşularını hafife alırsa, menfaatlerden mahrum olur.” Yine Hz. Ebu Bekir (r.a.) buyurmuştur ki; “Beş çeşit karanlık, beş çeşit aydınlık vardır. Dünya karanlıktır. Taat ve ibadet onun ışığıdır. Günah karanlıktır. Ziyası tevbedir. Kabir karanlıktır, ziyası “La ilahe illallah Muhammedü’r-Rasulullah.” Âhiret karanlıktır. Ziyası Salih ameldir. Sırat köprüsü karanlıktır. Ziyası Allahu Teâlâ’ya yakın olmaktır. Yine Hz. Ömer Rasulullah Efendimiz’den buyurmuştur ki; şu beş kişilik cennetlik olduklarına şahitlik ederim; kalabalık aile sahibi, kocası kendisinden memnun olan kadın, mihrini ve çeyizini kocasına hibe eden kadın, annesi ve babası kendisinden razı olan kişi. Günahlarından kesinlikle tevbe eden kişi.” Hz. Osman’dan (r.a.) rivayet olunur. “Beş şey müttefiklerin alametlerindendir. Birincisi: öyle kişilerle oturup, kalk ki, sana hakkı anlatsınlar. Seni dinen bilgilendireler. Azalarına ve diline hâkim ol. Yoksa üzerine dünya belaları erişir. Âhiretten size az bir şey erişirse, onu kendine ganimet bil. Mideni doldurma, haram ile değil, helalde olsa böyle yapma. Suç işlemiş, halt etmiş olma korkusunu içinden çıkarma, böyleleri kurtuluş bulurlar. Nefsine hâkim olmakla aksini yapanlar helak olurlar.” Hz. Ali’den rivayet olunur: Eğer insanlar şu kötü ve zararlı beş şeyi yapmasalardı, hepsi Salih olurlardı. Birincisi; kanaat etmemek, dünya ve malına hırsla sarılmak, amelde riya yapmak, görüşünde acayip davranmak. Altıncı Şey: Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz rivayet olunur. Buyururlar ki; “Altı nesne, altı şey de gariptir. 1) İçinde namaz kılınmayan mescitler gariptir. 2) Kelam-ı Kadim bulunduğu yerde okunmasa gariptir. 3) Kelam-ı Kadim’i bulunduğu yerde okumayıp fisk işleyen yanında gariptir. 4) Saliha olan kadın zalim ve kötü huylu koca elinde gariptir. 5) Alim, kendisini dinlemeyenler arasında gariptir. 6) Salih erkekler, insanlara kötü davranan amirler yanında gariptir. Allahu Teâlâ Hazretleri kıyamet günün onlara rahmet ile bakmaz.
Hz. Ebu Bekir’den rivayet olunur. Buyuruyorlar ki;
PDF s. 470
“İblis önünde durur. Nefsin sağında durur. Heva ve arzuların solunda durur. Dünya ardında durur. Azaların etrafında durur. Cebbar (Hz. Allah) üstten seni gözetler. Şeytan seni dininden çıkarmak için kandırmaya çalışır, kendi yanına davet eder. Cenâb-ı Allah seni tevbeye ve mağfiret ile cennete davet eder. Onun için kim şeytana uyar ve davetine icabet ederse ondan İslam dini gider. Her kim ki Allahu Teâlâ’nın davetine uyarsa bütün zararlı şeylerden uzaklaşır, hayra ve kurtuluşa nail olur.” Hz. Ömer (r.a.) buyurdular ki; “Allahu Teâlâ Hazretleri altı şeyi altı şeyde gizledi. 1) Rıza şerefini taatte gizledi. 2) Gazabını masiyette gizledi. 3) İsm-i Azam’ını Kur’an-ı Kerim’de gizledi. 4) Evliyasını insanlar arasında gizledi. 5) Ölümü, ömür arasında gizledi. 6) Kadir Gecesi’ni Ramazan’da gizledi.” Salat-ı Vusta’yı beş vakit namaz içinde gizledi. Hz. Osman (r.a.) buyurdular ki; “Mümin altı çeşit korku üzere bulunur. 1) Birisi Allah korkusu. Korkar ki Allah onu aniden öldürür. 2) Hafaza meleklerinin korkusu. Üzerine yazacakları günahtan yarın rüsvaya 3) Şeytandan gelen korku; amilini batıl etmesinden korkar. 4) Azrail’den gelen korku; aklından hep canını ne zaman alacak korkusu olur. 5) Dünyadan gelen korku; dünyaya mağrur olup, âhireti terk edebilir olur. 6) Ailesi ile gelen korku; onlarla fazla meşgul olur, Allah’ı zikirden geri kalır.” Hz. Ali (r.a.) rivayet olunur. Buyururlar ki; “Bir kimse şu altı hasleti üzerinde bulundurup icra etmez, yaşayamaz ve onlara layık olmazsa; 1) Cennete gidilmesi gereken yolların hiçbirisini bulamaz. 2) Cehennemden kurtulamaz ve onun yollarına düşer. 3) Hz. Allah’ı (cc) bilip, ona itaat etmeli 4) Şeytanı bilip, ona her daim isyan etmeli 5) Batılı bilip, ondan sakınmalı 6) Dünyayı bilip, onu terk etmeli Yedi Şey: Ebu Hüreyre (r.a.) Hazretleri buyurdu: ve rivayet etti: Allah’ın Habibi, Muhammed Mustafa (s.a.v.) şöyle buyuruyor:
PDF s. 471
“Şu yedi kişiyi Cenâb-ı Hak- Teâlâ Arş’ın gölgesinde gölgelendirir; o günde ki gölge olmaz. İlla Arş-ı Azam’ın gölgesi olur. 1) Adil imam 2) Allahu Teâlâ’nın emrinde, yolunda yetişen yiğit 3) Hz. Allah’ı tenhada zikredip, gözyaşı döken Müslüman 4) Gönlü mesaide bağlı olan adam 5) Sağ eliyle verdiği sadakayı, sol eli görmeyen mümin 6) Birbirlerini Allah rızası için seven iki erkek 7) Güzel ve yakışıklı bir erkek ki; güzel bir kadın onun nefsinden yana, yanına davet ederse ve o adam (ben âlemin rabbi Allahu Teâlâ’dan korkarım) diyerek, ondan kaçarsa; Hz. Ebu Bekir (r.a.) buyurdu ki; “Bahillik (cimrilik) yapanın malın yedi halin birinden kurtulamaz.” 1) Onun malını, müsrif birisi yer. Saçar savurur. 2) Allahu Teâlâ’nın yolundan değil, başka yerlere harcar. 3) Hak Teâlâ üzerine bir serkeşi musallat eder malını o yer. 4) Onu rahatsız eden bir düşünce peyda olur. Onu yer bitirir. 5) dünyanın afetlerinden birine uğrar. 6) Çeşitli dertlere müptela olabilir. 7) Ya da malını bir yere defnedip, saklar, daha sonraları yerini unutur. Hz. Ömer buyurur; 1) Çok gülenin heybeti azalır. 2) Alay eden, kendini düşürür. 3) Çok konuşan hata yapar. 4) “Vera” onda zayıf düşer. 5) “Vera”sı azalanın kalbi ölür. 6) Kimin kalbi ölürse, Hz. Allah onu cehenneme yollar. 7) “Hayâ perdesi” çok konuşanın önünden kalkar. Hz. Osman (r.a.) buyurur; Allahu Teâlâ Tebarake’nin kavlinde; “O hazine altından bir levha idi.” Onda yedi satır yazı vardı; 1) Ben hayret ederim o kimseye ki; bütün işlerini takdir ile yapar. 2) Yine de bir kaybı olursa gamlanır. 3) Hayret ederim o kimseye ki; dünya fanidir. Ölümü bildiği halde güler. 4) Hayret ederim o kimseye ki; dünya fanidir ama ona rağbet eder. 5) Hayret ederim o kimseye ki; narı bilir, yine de günah işler.
PDF s. 472
6) Hayret ederim o kimseye ki; cenneti bilir, yine de istirahat eder. 7) Hayret ederim o kimseye ki; Allah’ı tanır, başkasını zikreder.
Hz. Ali (r.a.) de sual olundu; “Ne şey gökten ağırdır?” Cevap: “Suçsuz kimseye iftira etmek “ Soru: “Ne şey gökten geniştir?” Cevap: “Hakk yerden daha geniştir.” Soru: “Ne şey denizden daha zengindir?” Cevap: “Kanat sahibi “ Soru: “Ne şey ateşten daha fazla yakıcıdır?” Cevap: “Haddini aşan sultan ateşten daha fazla yakar.” Soru: “Ne şey taştan daha katıdır?” Cevap: “Münafık kalbi taştan daha katıdır.” Soru: “Ne şey zemheriden daha soğuktur?” Cevap: “Alçak adamdan bir şey istemek daha soğuktur.” Soru: “Ne şey zehirden daha acıdır?” Cevap: “Sabretmek zehirden daha acıdır.”
Sekiz şey: Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki; “Sekiz şeyden doymazsınız.” 1) Göz bakmaktan 2) Yer yağmurdan 3) Avrat erden 4) Alim ilimden 5) Bilmeyen sormaktan 6) Gözü aç ve hırslı olan mal yığmaktan 7) Derya sudan 8) Ateş odundan
Hz. Ebu Bekir (r.a.) buyurdular ki; “Sekiz eşya sekiz şeye ziynettir.” 1) İffet fakirliğin ziynetidir. 2) Şükür, zenginliğin ziynetidir. 3) Sabır, belanın ziynetidir. 4) Tevazu asaletin ziynetidir. 5) Hilm, alçak gönüllülüğün ziynetidir.
PDF s. 473
6) Ağlamak, korkunun ziynetidir. 7) Başa kalkmak, ihsanın ziynetidir. 8) Alçak gönüllülük, öğretmenin ziynetidir.
Hz. Ömer (r.a.) buyurdu ki; 1) Bir kimse fuzuli kelamı terk etse; ona hikmet verilir. 2) Bir kimse fuzuli bakmayı terk etse; ona huşu verilir. 3) Bir kimse fuzuli yemeyi terk etse; ona ibadet lezzeti verilir. 4) Bir kimse fuzuli gülmeyi terk etse; ona heybet verilir. 5) Bir kimse fuzuli mizahı terk etse; ona güzellik verilir. 6) Bir kimse fuzuli dünya sevgisini terk etse; ona âhiret sevgisi verilir. 7) Bir kimse fuzuli başkasının ayıbını söylemeyi terk etse; ona nefsinin ayıbını ıslah etmek verilir. 8) Bir kimse fuzuli Allah’ın huzurunda kimi terk etse; ona nifaktan berat verilir. Hz. Osman buyurdu ki; “Arif olan kişilerin alameti sekizdir.”
1) Kalbi korku ve ümitle beraber doludur. 2) Lisanı hamdü senâ ile beraberdir. 3) Gözü hayâ ve ağlamakla beraberdir. 4) İradesi dünyayı terk ve rıza istemekle beraberdir.
Hz. Ali buyurdu ki; 1) Huşu ile kılınmayan namazdan hayır yoktur. 2) Dedikodu ve gıybet yapılan ve bundan kaçınılmayan oruçta hayır yoktur. 3) Manalarında tefekkür yapılmayan tilavette hayır yoktur. 4) “Vera” olmayan ilimde hayır yoktur. 5) Cömertçe dağıtılmayan maldan hayır yoktur. 6) Birbirini korumayan sevmeyen kardeşlikte hayır yoktur. 7) O nimet ki tükenme olmasa hayır yoktur. 8) O duada ki ihlas olmasa hayır yoktur.
Dokuz şey: Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurmuşlar ki; “Allahu Teâlâ Hazretleri Musa Aleyhisselam Hazretlerine Tevrat’ta Hz. Musa Aleyhisselam’a vahyetti ki; Hataların anası üç şeydir; 1) Kibir
PDF s. 474
2) Hırs 3) Haset Bunlardan altı adet daha hata doğdu. Oldu dokuz. Altı hata şunlardır; 4) Tokluk 5) Uyku 6) Mal sevgisi 7) Övülmeden hoşlanmak ve onu sevmek 8) Sövmek 9) Başkanlığı, idareci olmayı sevmektir.” Hz. Ebu Bekir (r.a.) buyurdular ki; “Abidler üç sınıf üzeredir, derler. Her bir sınıfın alametleri vardır. O alametleri biliyoruz: 1) Bir sınıf vardır; Hz. Allah’tan korktuğu için ibadet ederler. 2) Bir sınıf vardır; Hz. Allah’a reca yollu olarak ibadet ederler. 3) Bir sınıf vardır; Hz. Allah’a muhabbet duydukları için ibadet ederler. Birinci sınıf için üç alamet vardır. 1) Bu sınıfa mensup olanlar vereceği şeyi, Allah rızası için verir. Birini razı ettikten sonra nefsinin gazaba gelmesine ve bütün hallerinde efendisiyle olur. Emrinde ve nehyinde kalır. İkinci sınıfa mensup olanlar için üç alamet vardır. 2) Bu sınıfa mensup olanlar, kendi nefsini hakir görür. İhsanını küçük görür. Müsavisini çok bulur. Üçüncü sınıf içinde üç alamet vardır. 3) Bu sınıf mensubu olanlar, toplu halde iken insanlara örnek olur. Bütün insanların en sehisi olur. Allahu Teâlâ indinde bütün insanlara karşı iyi ve iyi niyetli olur. Hz. Ömer (r.a.) buyurdu ki; “İblisin zürriyetinde dokuz nefer vardır. 1) Amazelnebur. Sokakların sahibidir. Sokakta âlemin diğer insanlarını yoldan çıkarmaya çalışır. 2) Ama-Vetin. Musibetler sahibidir. 3) Ama Aven. Sultan sahibidir. 4) Ama Hefaf. Şarapa sahibidir. 5) Amam Reh. Nefesli çalgılara sahiptir. 6) Amal Kavs. Mecusilere sahiptir. 7) Ama Mesut. Yalan haberlere sahiptir.
PDF s. 475
8) Ama Dasem. Evlere sahiptir. Eğer bir kimse evine girerse Allah’ın adını zikretmezse, o evde koca ile avradı arasında düşmanlık peyda eder. Anlaşmazlık çıkarır. Olay meydana getirir. Hatta aralarında talak ve hall, darb vaki olur. 9) Ama Valhan. Vesvese sahibidir. Vesvese yapar. Namazda abdestte ve bütün ibadetlerde insanı vesveseye boğar. Hz. Osman (r.a.) buyurdular ki; “Bir kimse beş vakit namazını korusa ve zamanında kılsa, devam etse, Allahu Teâlâ’ya o kimseye dokuz şey ikram eder; 1) O kimseyi sever. 2) Bedeni sıhhatli olur. 3) Melekler onu korur. 4) Evine bereket nazil olur. 5) Yüzünde Salihler siması izleri belirir. 6) Kalbi yumuşar. 7) Sırat üzerinden şimşek gibi geçer. 8) Allahu Teâlâ onu nardan halas eder. 9) İyilerle birlikte bulunur. Üzeri korku yoktur. Mahzun olmazlar.” Hz. Ali (r.a.) buyururlar ki; “Ağlamanın sebebi üç şeydir. 1) Allah korkusundan 2) Allah’ın gazabından korkmaktan dolayı, 3) Allah’ın çok şiddetli haşyetinden dolayı, 1) Ağlamak günahlar için kefarettir. 2) Ayıpların temizlenmesidir. 3) Hz. Allah’ın rızasını kazanmak için.
Onuncu şey: Rasulullah Efendimiz buyurdular ki; “Misvak kullanmaya sıkı sarılınız. Zira misvakta ve kullanılmasında on haslet vardır. 1) Ağzı temizler. 2) Allahu Teâlâ’yı razı eder. 3) Şeytanı gazaplandırır. 4) Hafıza melekleri onu severler. 5) Dişlerin etini sıkı ve temiz tutar. 6) Balgamı keser.
PDF s. 476
7) Ağıza tatlı kokusunu salar. 8) Safra hararetini söndürür. 9) Gözleri cilalandırır. 10) Ağız kokusunu giderir. Misvak kullanmak sünnettir.
Hz. Ebu Bekir (r.a.) buyurdu ki; “Cenâb-ı Allah bir kulunu severse, şu on hasletle onu şereflendirir ve ahrette sevdikleri arasına katar. Günahlarını yakar, yok eder yakınlık derecesinin artırır. 1) İnanmış ve gönlünü Allah’a vermiş kalbi olan. 2) Her daim şükredici olur. 3) Zühd ile her daim hareket eder. Fakir yaşar. 4) Karnı aç olduğu Halde daima Hakkı zikreder. 5) Allah korkusu her daim içinde bulunur. 6) Mütevazi yaşar, daima cehd üzeredir. 7) Daima yumuşak olur. Merhameti elden bırakmaz. 8) Hayasını her daim muhafaza eder. Etrafındakiler muhabbet eder. 9) Hilm ve ilim sahibi olarak yaşar ve hareket eder. 10) Aklı sabit olur, daima imanını muhafaza eder.
KIRKINCI MENKIBE Bir gün Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz Aişe (r.anha) annemizin mübarek menzillerine vardı. Meğer insanlık gereği karınları acıkmıştı. Buyurdular ki; “Ya Aişe! Hiç yiyecek bir şey yok mudur? Derken ve sözünü tamamlamadan kapı çalındı. Kapıyı açtıkları zaman baktılar ki gelen Hz. Ebu Bekir-i Sıddık’tır. Rasulullah Efendimiz buyurdular ki; “Ya Ebu Bekir! Altı gündür bir lokma bir şey yememişim. Açlık canıma kar etti. Geldim ki mübarek didarı-şeriflerinizi göreyim, karnım tok olsun.” Bu sohbeti ederken, tam bu sırada yine kapı çaldı. Kapıyı açtıkları zaman Hz. Ömer’i karşılarında buldular. Biraz sonra tekrar kapı çalındı. Bu seferde Hz. Ali’yi karşılarında gördüler. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki; “Gelmene sebep ne ola?” Cevap verdiler ki; “Ey Allah’ın Rasulü! Bugün tam altı gündür yemek yemedik. Açlık beni rahatsız etmeye başladı. Geldik ki; eşsiz cemalinizi ve benzersiz ruhlu yüzünüzü seyrederek bu
PDF s. 477
dağdağadan halas olalım ve karnımız doysun. Ya efendim! Altı gündür kadınların mübarek seyyidesi (efendisi) Fatımatü’z-Zehra ciğer köşelerinin Hasan Ve Hüseyin’in açlıktan katları bükülmüştür. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki; “Ya Ali! O Allahu Teâlâ hakkı için, benim nefsim onun elindedir, altı gündür ben dahi bir şey yememişimdir. Karnım açtır.” Hz. Ali dediler ki; “Ya Nebiyallah yolda geçerken Muaz bir Cebel’in bahçesinde hurma ağacı ve üzerinde meyvesini gördük.” Bunu duyunca Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdu ki; “Kalkın Muaz b. Cebel’in evine gidelim. Bizleri hurma ile konaklasın.” Kalkıp, hep beraber Muaz’ın evine gittiler. Hatta açlık onlara o kadar tesir etmiş ve onları zayıflatmıştı ki; eğer Rasulullah Efendimiz’in ve Çihâr Yâr-i Güzîn Hazretlerinin mübarek ayakları zorla yürütülen er gibi gidiyordu. Ayakta durmaya kuvvetleri yoktu, kalmamıştı. Vay başımıza, vay canımıza, Rasul’üs Sakaleyn (O ki on sekiz bin âlem O’nun yüzü suyu hürmetine yaratılmıştı.) görür ve çekiyordu, Çihâr Yâr-i ile beraber. Allahu Teâlâ bizleri saklıya, bir gün aç kalsak başımıza kıyamet kopar. Dünya bize zindan olur. Eğer Ashab Hazretlerinden birisi mezar-ı şeriflerinden başını kaldırıp bu zamanda olan ümmet-i Muhammed’e baksa hayrette kalır. Dedi ki; “Acaba bunlar ne millettir? Hangi taifedendir? Hangi peygamberin ümmetidir? Bunlara salip olacak hiç kimse yok mudur?” Bizde insaf etsek halimiz. Diğer günkü gibi değil midir? Hemen Allahu Teâlâ “Umumun her haline vakıf olan ve umumun rızkını veren ve ondan başka ilah olmayan” Hazretleri sultanların hürmetine kendi lütuf ve fazlı keremiyle ihsanıyla lütfuyla veriyor. Yüz karalığımıza bakmayıp veriyor, affediyor. Biz asi ve mücrim kullarını didarını görmekle şereflendire. (Amin) (Her kim derse Ya Rabbi beni mağfiret eyle (amin), Hz. Allah onu mağfiret eyler.) Murad yerine gelelim. Muaz bin Cebel Hazretlerinin kapısına eriştiler. Hz. Ebu Bekir nida etti. “Ya Muaz bin Cebel! Devlet-i himayeyi başına kondu. Allah Rasulü kapına geldi.” İçerde olanlardan kimse duymadı. Yalnız Muaz’ın küçük bir kızı vardı, o duydu. Annesine seslendi ki; “Ya ana! Ya ana! Ne yatıyorsun? Hz. Ebu Bekir kapımıza geldi. Bize sesleniyor.” Anası kızını azarladı; “Ne acayip konuşuyorsun? Hiç bu vakit Hz. Ebu Bekir bizim kapımıza gelir mi?” Kız dahi ne yapsın? O da yattı. Birazdan Hz. Ömer seslendi. Yine kız sesi duydu ve uyandı. Anasına haber verdi. Anası kızı tekrar azarladı. Birazdan Hz. Ali seslendi: Yine kız uyandı. Anasına haber verdi; “Ya ana Hz. Ali kapıya gelmiş. Bize seslenip durur.” Ana kıza yine kızdı ve;
PDF s. 478
“Behey kız! Sen deli mi oldun? Ne yabani yabani söyleniyorsun?” Kız yine sukut edip, yattı. Daha sonra Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz seslendi; “Ya Muaz!” Kız yine evvel ki gibi uyanıp dedi ki; “Ya ana! Sana demedim ki Bekir ve Ali Efendilerimiz kapıya geldiler. Bana inanmadın. İşte Sultan-ı Enbiya Efendimiz çağırıyorlar.” Anası kalktı ve yine kızı reddetmek istedi. Fakat kız anasına bakmayıp, doğru babası Muaz’ın yanına gitti. O mübarek Rasulün sesinin duymak şevkine ve zevkine doyamayan çocuk babasına seslendi; “Ya baba! Ya baba! Ne yatıyorsun? Devlet ve saadet kuşu başına kondu. Allahu Teâlâ’nın Rasulü ve Ebu Bekir ile Ömer ve Ali Efendilerimiz kapıya gelmişler.” Muaz bin Cebel kızından bu haberi duyunca acele ile yerinden kalkıp kapıya koştu. Kapıyı açınca ve mübarekleri karşısında görünce dedi ki; “Devlet ve saadet Muaz’ın başına kondu.” Hz. Habibullah’ın mübarek ayaklarını bastığı toprağa yüzünü sürdü. Mübarekleri içeri aldı. Rasulullah Efendimiz buyurdular ki; “Ya Muaz! Altı gündür ben ve ashabı Güzin altı gündür yemek yememişiz. Özellikle ciğer parelerim Hasan ve Hüseyin ile kızım Fatıma çok bunaldılar. Bugün Ali geçerken senin bahçende olan hurmaları ve ağacını görmüş. Onun için geldik ki; bizi hurma ile konuklayasın.” Muaz dedi ki; “Ya Nebiyallah! Allahu Teâlâ hakkı için o hurma ağacını bugün devşirdik. Kimini biz yedik, kimini komşular arasında bölüştürdük. Bir hurma dahi kalmamıştır.” Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz nazar etti. Karşısında bir büyük zembil gördü. Hemen Ali’ye buyurdu ki; “Ya Ali bu zembili eline al! Bu gördüğün hurma ağacına git, benden selam söyle ve deki; Allahu Teâlâ’nın emriyle Hz. Rasul senden hurma talep eder.” Hz. Ali de o zembili eline aldı ve doğruca hurma ağacının yanına gitti. Hz. Habibimin selamını söyledi. Rabbü’l-Âlemin’in izniyle hurma ağacı açık bir lisanla selamı aldı. Tazimde bulunup eğildi. Daha sonra Allahu Teâlâ’nın izniyle sepet hurma doldu. Efendimizin huzuru şeriflerine getirdi. O hurmadan yediler. Bütün ashaba ulaştırdılar. O zembili de hurma ağacına astılar. Hiçbir zaman boşanmadı, hep dolu kaldı. Bu efendimizin vefat-ı şerifine kadar devam etti.
KIRK BİRİNCİ MENKIBE Hz. Ali bir gün mizacını değiştirdi. Hastalandı. Ebu Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman ziyarete gittiler. Hz. Ali yanında bir tas bal vardı. O bal ile dolu olan tası bunların önüne
PDF s. 479
getirip koydu. Tas da ak idi. Bal kızıl idi. Balın içinde siyah bir kıl vardı. Hz. Ebu Bekir buyurdu; “Biz bu baldan yemeyiz. Ta ki her birimiz bu üçüne bir misal getirmedikçe.” Önce kendisi buyurdular ki; “İslam dini tastan daha münevverdir. İman baldan daha tatlıdır. Şeriatın hükmü kıldan incedir.” Hz. Ömer buyurdular ki; “Cennet tastan daha münevverdir. Cennetin nimetleri baldan tatlıdır. Sırat köprüsü kıldan incedir.” Hz. Osman dedi ki; “Kur’an-ı Kerim tastan daha münevverdir. Kur’an’ı okumak baldan tatlıdır. Kur’an’ın tefsiri kıldan incedir.” Böylece her biri kendi şerefli hallerine göre bir şeyler söylediler.
KIRK İKİNCİ MENKIBE Bir gün Fahr-i Âlem efendimiz Ashab-ı Güzin ile birlikte oturuyorlardı. Kudretten ortaya bir ak tas geldi. İçi ak bal doluydu. Üstünde ak bir kıl duruyordu. Hayret ettiler. Rasulullah Efendimiz buyurdular ki; “Gelin her birimiz bu üçüne bir temsil getir el sürmeyelim ve yemeyelim.” Ondan sonra Hz. Ebu Bekir buyurdular. “Rasulullah Efendimiz nurludur bu tastan, sözleri tatlıdır bu baldan ve Rasulullah’ın sünnetlerini yerine getirmek incedir bu kıldan.” Ondan sonra Hz. Ömer buyurdular; “İman nurludur bu tastan, iman getirmek tatlıdır bu baldan. Dünyada imanla gitme incedir bu kıldan.” Ondan sonra Hz. Osman buyurdular; “Kur’an-ı Kerim nurludur bu tastan. Kur’an’ı okumak tatlıdır bu baldan. Dünyadan imanla gitmek incedir bu kıldan.” Ondan sonra Hz. Ali buyurdular ki; “Misafirin yüzü nurludur bu tastan. Konulara ikramda bulunmak tatlıdır bu baldan. Konuğun hatırını yerine getirmek incedir bu kıldan.” Hz. Aişe buyurdular; “Helal hanım yüzü nurludur, bu tastan, helalinle söyleşmek tatlıdır bu baldan. Helalin kulluğunu yerine getirmek incedir bu kıldan.” Hz. Fatımatü’z-Zehra buyurdular; “Kız oğlan yüzü nurludur bu tastan, anasını, babasını seven olsa, tatlıdır bu baldan. Kız oğlan ayıpsız zevcine gitmek incedir bu kıldan.”
PDF s. 480
En sonunda Rasulullah Efendimiz buyurdu; “Ümmet yüzü nurludur bu tastan, ümmet için şefaat tatlıdır bu baldan. Şefaatin kabul olması incedir bu kıldan.”
KIRK ÜÇÜNCÜ MENKIBE Cümle kerametlerden biri de şudur ki; Ebu Zer Gıffari (r.a.) şöyle rivayet eder; “Bir gün Rasulullah Efendimiz evinden dışarı çıktı, yürüdü. Ben de arkasından gittim. Bir mevzie vardı, oturdu. Ben mübarek huzuruna vardım. Selam verip, karşısında oturdum. Bana dedi ki; “Neden geldin Ya Eba Zer?” Ben de dedim ki; “Allahu Teâlâ bilir.” Ansızın Ebu Bekir geldi. Hz. Rasulün sağ tarafına oturdu. Sonra Ömer geldi. Ebu Bekir’in sağ tarafına oturdu. Sonra Hz. Osman geldi. Ömer’in sağ tarafına oturdu. Sonra Hz. Ali geldi. Osman’ın sağ tarafına oturdu. Ondan sonra Hz. Habibullah yerden yedi tane küçük taş getirdi. Mübarek, elinin ayasının içinde tuttu. O küçük taşlar tesbih etmeye başladılar. Onların seslerini al arısı sesi gibi duymaya başladım. Sonra o taşları yere koydum. Taşlar sukut ettiler. Daha sonra onları kaldırdı. Hz. Ebu Bekir’in eline verdi yine tesbihe başladılar. Hz. Ebu Bekir de onları yerine koydu sükût etmeye başladılar. Daha sonra Ömer eline verdi. Onunda elinde tesbih başladılar. O da yere koydu. Sükût ettiler. Efendimiz onları tekrar yerden aldı. Hz. Osman’ın eline verdi. Taşlar yine tesbihe başladılar. O da yere koydu sükût ettiler. Hz. Ali’nin eline verdi. Tesbihe başladılar. Yere koydu sükût ettiler. (Şevahidü’n-Nübüvve’den alınmıştır.)
KIRK DÖRDÜNCÜ MENKIBE (Çihâr-ı Yâr-i Güzîn (r.anhüm) Methidir) İzzetle malum ola ki; bu şerefli menkıbelerin hazırlanmasını sağlayan ve yazan asi, müsrif, hakir kul, Allahu Teâlâ’nın rahmetine kalmış Seyyid Eyub İbni Sayd Sadık İbni Sayd Ali İbni Sayd Muhammed El Müştehr Bi Hz. Baba El-Mulkab Bi Acizi El-Umur-i Vetena El-Nakşi Bendi Tarik Ve Silsiledir. Ceddi Alimiz olan Hz. Baba (k.s.) mezarı cennet olsun. Ve bazı vecd ve seker halatında bir hikmetlerle dolu kitap ve huzur veren bilgi ihtiva eden olarak bu eseri yazmış ve buyurmuşlardır ki; “Tezkire-i Baba / Baba Tezkiresi” demekle meşhur ve maruf olup, tanınmıştır. O kitapta hususi bir hikâye yazmışlardır. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz Hazretlerini methetme beyanındadır. Çihâr Yâr-i Güzîn hazretlerini de meth etmişlerdir. O hikâyeden bir miktar temin ettik ve teberrüken olarak aldık. Ta ki nur ala nur fazlalaşa. Bu hikâye manzum olarak nakledilip yazıldı.
PDF s. 481
NAZM Ol durudun ahiri asla yeter. Kim anın yoluna verse bir durud Bir sözüm vardır ey merd-ü man Canım önünce olsun şemi ud Canki şem eyleyip o gence yan Sermaya odur anın sülfün tut Dinler isen bir hikayet söyleyeyim Görmemiş aşık orada böyle suel Mustafa’nın Çihâr Yâr-i’n medh edeyim Er isen şem ol bu yolda yanasun Tabi merdane isen gel beri Can huda ol kalma bunda cane sen Ger usanursan gayet git geri Başına erişesin canane sen Neyseki meclis bu dem biraz gider Ten olasın canı, anı bilesin Aşkla dinlediğün sana yeter. Can ve dilden ona ikrar veresin Aşkla dinler isen eydin eri Çevirirsen şer’i ile yeri sen Nitekim bu tanıtır her bir eri Çün bilesin aldan imdi yeri sen Varsa güzün yaşı sığa gide Kim anın yerine verse bir dinar Aç kulağını bu söze yer ede Komaz anı ten ile yandura nar. Değme bir sözler gibi sanma bunu Nar onun içindir anı tanımaya ya Kalp içinde mesrur eyler olcanı Çihâr Yâr-i’ne anın inanmaya Başa yüzü sana daim göstere Her kim bu maniden olmadı haber Dünya ahir üstüne kanat gere Kılmadı ol nefsini zir ü zeber. Anın ile tanıyasın, sen gere Bağlamadı beline nurdan kemer Maksuda ermek istersen koy meni Kalbi kara gözünü gafletle yumar Men diyenler maksuduna ermedi. Gaflet olmasa gözünde ev civan Bil yakın kim ona mahrem olmadı Sen seni her dem görürsen hoş ayan Ondan özge gayri görme oradan Cümle eşya maksudu sen olduğun Tabii iblisliğin malum ola Hem görürsen ana hayran kaldığın. Dinleyen için derim ben bu sözü Kim ki tanıd anı kurtuldu ol Ya ilahi meclise aç ol yüzü. Ol gürdü nefsini hak buldu ol Fiil vaktin karşına perde ola Ey işiden sıdkı söyle sadık ol Başı ki meclisimiz pür nur ola Andan oldu ehli hakka doğru yol Fikri vesvas bir salavat ver ona Yalanın şer-i olunmuştur sana Mümin isen bir salavat ver ana Hal anın zekri vermiştir sana Cümle melek işidip kalsın dona Zi beşaret bir tecellidir gelür. Dinlesin ki bu niçe durud kimedür Hamdu lillah ki gönül dolmuş gelür. Bu durudun biri anda binedir Çihâr Yâr-i’n mührü daim sendedir. Bu durud (dua) ki adı dilden söylenir Mustafa’nın miracı seyri göktedir. Cimle eşya ol durudu kullanır Bil yakın ki layık oldun dergâha Demesin ol durudu dağ duş söyler Hak Teâlâ her dem seni ayindedir. Cümle melek tesbih oldun bu kez
PDF s. 482
Tesbihine çeroğ olanlar bendedir. Ansızın okur isen kuran değil. Çihâr Yâr-i inkâr olan yazık ol Bu bahire dalmayan sultan değil Sen bu medhi bu asiden yaz oğul Her zere nefsin tutsağıdır han değil Kanda olsun sen bunu okuyasın Nice aşık olmamış sen ol yüze Ruha kuvvet nefsini kakıyasın Ara yerde kâfir imiş iman değil Azuben azgın yola gitmeyesin Bu yola koşulmayın merdan değil Mustafa şeri’nin (şeriatını) unutmayasın Her namerdin yeri dar meydan değil Kufr-ü imanı bir yere katmayasın Bir kuru gövde gezer ol can değil Dünyalığa özünü satmayasın Rahmet-i hak kalbine ayan değil Dünyayı gör niceleri hor eyledi Bu salata gelmiyenin savmı yok Tuttu zihnin görmedi kör eyledi. Bundan özge padişahın emri yok Rahmeti hakdan anı kaçar eyledi. Hakkın emridir işit ey mümin an Ahir anın yerini nar eyledi. Murta şeriatından özge kavli yok Yer salavat gör tecelli safa Hac ve zekât boyna ki hak buyurun Mustafa’ya hem Çihâr Yâr-i’ne bi esfa İşlemesin gayet kişi yorulur Niyette onlar dünyanın çer ağıdır Cennette onun için şeriat süre ol Ver salavat kalbinin kalbinin durağıdır. Vesvesesini kalb içinden süre ol Ölü gönül başa her dem dirile Haki payini gözüne süre ol Rahmet-i Hak gele kalbe dizile Bu sebepten niçe oldu derdi bol Çünkü kalbin onların meydanıdır. Bil yakın ki yetti bugün pire ol Meydan eri durmaz özün tanıtır. Girdi anın eline dostu gari yol Hubbi dünya kalbin içle sürüle Çıkma yoldan düşmeyesin cahe sen Hz. Hak’tan sana heda verile. Bak önünce tutmayasın kahe sen Paylarında bu aşkın canıdır Pişman olup kalmayasın aha sen Önlerinde yatmak anın şanıdır. Sev onları yanmayasın nara sen Pervaz eyler her dem, ana gitmektir. Gel ey asi bak cemennehi oduna Bu tecelli bu aşkın cananıdır. Binme bunda her gün nefsin atına Çünkü canım anların kurbanıdır Mustafa’dır şüphesiz bizim şefaatçimiz Çünkü onlar kalbimin sultanıdır. Özünü yetir, anın hazretine Cümle eşya baldır onlar canıdır. Seyd-i Sedat onların şahıdır Durma yürü hakkı onlar tanıtır. Her demde kalubki nur-u akıdır. Canım alır gözleri mestanedir. Durma yürü rahı onların rahıdır. Kalb-i mümin cümle Beytullah olur. Aşıkı mest eyleyen ol kav-i haydar Beyt içinde bil yakın Allah olur. Ol kav-i hodan almayan aşık değil Ermeyen bu manaya gümrah olur Bu suluke girmeyen salik değil Muğni ehli iki cihanda şah olur Bu sulükden açılır pernü balin Bu kadar hüdden içmeyin mestan değil Bir hicap yüzün gödürsün sultanın
PDF s. 483
Sultanın tahtı senin kalbin olur. Çünkü tecellin aşıka don imiş Nefis yanında bu kördür kelbin Bihaberler iş bu serden nadan imiş Kanda baksan yüzüne bab açılır. Allah ile biyat eden ol imiş Her neferde niçe perde geçilir. Doğru gider kim ki yolun tanımiş Kamu bilsin hoca sensin nefes huyun Doğru git ki yetinesin menzilgaha Mustafa’nın şeriatı dosdoğru yolun. Eğme yoldan ermişken eyluğa Ver salavat Mustafa’ya sen bu dem Ver salavat mustafa’ya sıdk ile. Onlar ile okunur daim halin Dayak ola her dilekte dinine Kim ki erdi onların hazretine Nice onlar dinin direğidir. Ol kişinin hükmü erdi batına Cemi muhtaçların dileğidir. Din açıldı onların heybetine Ondan oldu arş-ı kürsi levh-u kalem Ver salavat onların kuvvetine Nice kim cümle nebinin önüdür. Ver salavat dine ki hem kuvvet ola Ver salavat onlara din açıla Durma din zatı gele kalbe dola Üstümüze dürr-i rahmet saçıla Biritesin özünü bulmayasın Meclis içre şad-u şerbet içile Kanda bakisin gördüğün ha ol olur Kalbimizden fikri vesvas kaçıla Seyyid-i sadat-ı Âdem hatem-i dinya din. Din odur ki onlar ile açıla Sen şerifsin cümle nebiden Güzin Kanat odur ki onlar ile uçula Sana ümmet olanın kuygusu yok Pes gerek ki onlar ile uçasın Sen çereğ-ı imtinasın ey şefiel-müznibin Her dem ki maksuduna yetesin Mümin isen ayrı görme onları Gül içinde boy veresen gülesin Hak Teâlâ rahmettir hanları Her dem ki mabuduna yetesin Olma melul haşr içün ey müminan Benliğini kalp içinden silesin Ta gele haşrde bile sonları Dönesin bu hallerine gülesin Kim ki haşrı onlar ile kopuser Bulmaya hiç kimse senden haber Meydan içre aşk atını çapısen Gül olup bülbül önün de bitesin. Kanda olsa kolu çevgan topu ser Yol içinde benzeyiş güne sen Bular isen sende öyle ol beser Öyle sanki maşukumla bilesin. Sen dahi merol isen, meydana gel. pes gerek ki yoluna seyr olasın Kalk ayağa sen daği şirone gel canu dilden ona esir olasın Her kişi ki bunda sevre onları arta kemal musa’ya Tur olasın Bil yakın tecelli olur donları Nice müşkillere tedbir olasın Her kişi ki bunda sevse onları Ver salavat meclise açtı Cemal Vusla etmiş evveli ve ahiri Mustafa’dan açılur zevk-ü Kemal Ebter olmaz hergiz anın sonları Kim kemali Mustafa’dan aldıysa Senden oldur ki onları sevesin Kalbi ayılmaz onun gözü humar. Ölmek için yollarında ivesin Hiç humardan almak olmadı haber Cau dilden tesbihini diyesir Bu haberden özge olmaz muteber Külli tecelli ridasın giyesin Bu haber eyler seni zir-ü zeber
PDF s. 484
Bu haberden bele bağlanır kemer Okuyanı dinleyeni yazanı Mustafa’ya her zaman getir iman Rahmetinle affet ya gani. Çihâr Yâr-i’ne olmasın şek ve güman Canın her dem önlerinde peyk ola Bu Hikâye Çihâr Yâr-i Güzin’in Hak’tan sana rahmet ine Şerefli Medhlerini Yapmıştır Mustafa kavliyle tut daim işi Gel sadıka sıdk ile gel Mustafa kulu mum eyler her taşı Ömer’e severim değil Delil oldu bil yakın her rahasın Osman’ı zennureyn imiş Kanda gidersen git imdi ey kişi Sana ondan asıl afıla Himmetle kişi oldun ey kişi Tarikatın deryasına Tabii oldun dahi çekme teşvis Selman olup gir gusl ile Tabii olan Hak’tan alır ol işi Gerse hakikat abı Aynadır gösteren her bir işi Ali veren gülü ile Ayineye bakuben özün güre Selman Ali’nin lalesi Her arada Mustafa sözün göre Ali anın senayası Her ne hacet dileye Allah’tan ol Hiç kanda hatır ve havf yok Her kapuyu yüzüne açık göre Korkuttu bir aslanla Başın daim hisarda olasın Sen Ali’ye ikrar eyle Kalbine yeni bir mührü vurasın Kalbine şah olasın Açıla rahmet kapusu yüzüne Bedel anın yoluna Cümle eşyayı tecelli bürüye Sür yüzün asitanına İşi gerek her kişinin bu işi Daima zikreyle anı Seyri uça fahrı ana kim hoşhalu. Gece gündüzünde anı Çihâr Yâr-i’n hubbunu al kalbine Gönlün o yan arıt ki git Mustafa ayine ola aynına. Başına dostun mihmanı gele Emin eyle dışarı ki endişeden Aciz Ali mehdin ile Ehem bil sen bunları hep pişeden Ta olasın ana sen kul Haki payı Mustafa’dan yagani Her dem girem divanına Sen bizi ayırmağıl burişeden. Ehl-i tabii olan kişi Daima perde açılıyor yüzüne Daim tabakatta gerese Meclis ehli rahmet ala özüne Tanı takat ayasın Ey cemaat tuhfe dua gönderin Birdel anın meresine Mustafa Çihâr Yâr-i hazretine Onlara birdel yalan yalan kişi Acizin derdine tımar olar Daima işi vaslolur Nice ki Allah ulu yar olar. Vuslat haberin ey vuslat Onların nazarına çoktur hicap Müminlere asıl söyle. Her dem oluptur onlara feth-ü böb Enbiyadan evliyadan ya ilah Sen bizi ayırmağol ey padişah
PDF s. 485
KIRK BEŞİNCİ MENKIBE Allah ile Hz. Musa Aleyhisselam gidip Tur Dağı’nda konuştu. Rabbin kelamın huzurundan bir mertebeye vardı ki; Dünya ve âhiretten, belki kendi vücudundan habersiz oldu. O hale geldi ki aklı olanlara göre bazı büyük sualler ediyordu. Akla ağır geliyordu. Bir gün dahi vecd ve ilahi aşkla kemale erdi. Sordular ki; “Ey yaratıcı Mevla ve âlim! O Muhammed cihana gelecektir. Muhtelif dinleri lağvedecektir. O Muhammed mi, yoksa ben mi üstün olacağım?” Cenâb-ı Hakk Musa Nebiye buyurdu; “Ya Musa! Falan vadiye var. Orada sayısız acayiplikler göreceksin.” Hz. Musa, hemen o vadiye gitti. Biraz kaldıktan sonra baktı ki; Bir kuş bir dal üzerine kondu Allahu Teâlâ’nın kemal ve kudretiyle dile geldi. Açık bir lisanla Hz. Musa’ya selam verdi. Sonra dedi ki; “Ya Musa! Sen Rabbü’l-Âlemine münacaatta ve bir işini arz etmeye, niyetlendin ve soru sordun ki; Ben mi üstünüm yoksa Muhammed mi? Sen bilemezsin ki enbiya ve evliya cümle onun nurundan halk olmuştur. Dünya ve âhirette O’nun aşıkları onu isterler.” Musa Aleyhisselam o kuştan korkup der ki; “Allahu Teâlâ’nın rızası olsun, kimsin? Adın nedir? Seni gördüm hayrette kaldım. Sözün bana gayet tesir etti. Bahtlığın gönlüme ve canıma doldu.” O kuş da dedi ki; “Ben Ebu Bekir-i Sıddık’ım. O Muhammed’in (s.a.v.) canıyım. Bu cihana gele, devletle, doğruya ve batıyı ola. O zaman Mekke’den Medine’ye hicret ederiz. Yolda bir mağaraya erişiriz. O mağaraya girdiğimiz gibi kapısına örümcek ağını kurup, güvercin yumurta yapar. Kâfirler bunları görünce, bizi aramaktan vazgeçerler. Daha sonra Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz ile orada kalırız. Çok acayip ve garip şeyler gelip Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’den nasip alırlar. Sonra bir ulu ejderha gelir. Heybetinden dağlar ve dereler donar. Nereden gelmek isterse ben mani olurum. Gelip bir zarar vermesine engel olmaya çalışırken çıkacağı yere ökçemi tıkarım. Akıbet çaresiz kalınca akçemin altından ayağı sokar. Ağusuyla bütün vücudum etkilenir. Ateşlere yanarım. Rasulullah (s.a.v.) nazlı uykusundan uyanır, rengimi değişmiş görür. Sual eder. Ben de olup biteni zatı mübareklerine arz ederim. Dönüp o ejderhaya hitap ve itap ederler. Ejderha açık bir dille cevap verir; der ki; “Ya Nebiyallah! Ben geldim mübarek cemalini göreyim. Huzurunu şerifinde iman getireyim. Maksuduma ereyim. Ebu Bekir-i Sıddık mani olup koymadı. Zorda kaldığım için bir hata ettim. Kereminizden af buyurun. Hz. Ebu Bekir-i Sıddık’ın (r.a.) azasını mübarek elinizle sığayınız, eski haline gele. Vücudundan bütün ağu ağzına toplana” diyecek. İşte ben o sıddıkım. Ejderhaları sadakatimle zebun ettim;
PDF s. 486
“Ya Musa! Senin asan ejderha oldu. Onun heybetinden korkup, canın titredi.” Kuş bunları söyledikten sonra uçup, gitti. Peşi sıra başka bir kuş geldi. Ağaç başına kondu. Heybetle Hz. Musa’ya selam verdi ve dedi ki; “Ya Musa! Sen Hz. Muhammed Mustafa ile boy ölçüşemezsin. Çünkü Mustafa’nın (s.a.v.) her gün ve her gece beş vakitte ezanı okunur. Yer ve göğü onun heybeti tutar. İslam dini aşikâre olur. Diğer dinler her ne ki varsa ortadan kaldırılır.” O Musa Aleyhisselam o kuşa sordu ki; “Ey kuş! Bütün sözlerin latif ve uzun ve zarif. Sen kimsin söyle? Söyle bana ki seni tanıyayım. O kuş dedi ki; “Ben Ömerü’l-Faruk’un canıyım. Mustafa Hazretlerinin aşık ve hayranıyım. Evladıma, malıma, mülküme meylim yoktur. Mekke-i Mükerreme’de kırbacımı yere saplarım. Kayseri Rumi tahtı üzerinden yıkarım. Ya Musa! Sen nasıl ki Firavun’dan kaygılandın ve şüphelendinse.” O kuş bunu söyledi ve uçup gitti. Yerine başka bir kuş geldi. O da Hz. Musa’ya selam verdi. Sonra konuşmaya başladı. Gayet güzel, gönül alıcı, anlaşılır sözlerle Hz. Musa’ya dedi ki; “Ya Musa! Kimse bu dünyaya bahtlı gelmedi. Kimse o yüce Muhammed Mustafa’dan gayri. O Muhammed (s.a.v.) cümle âlemin şahıdır. Bütün halkın matlubu ve âlemlere rahmettir.” Yine Musa Aleyhisselam sordu ki; “Ey kuş! Allahu Teâlâ hakkı için söyle? Sen kimsin? Öne gelenleri tanıdım. Şimdi seni dahi tanıyayım. Kuş dedi ki; “Ya Musa ben Osman-ı Zinnureyn’in ruhuyum. Mustafa’nın (s.a.v.) üçüncü yarıyım. Ben Kur’an-ı Kerîm’i cem edeceğim. O sevgili Habibullah bir kızını bana verecek. O kızı vefat edince, diğer kızını bana verecek. Ama evladımız olmayacak. O da vefat edecek. O hazret buyurdu ki üçüncü kızım olaydı, onu dahi sana verirdim. Benim dünyalığıma, malıma, parama asla iltifat etmeyecek.” “Ya Musa! Sen dünyada bir kız için Şuayb Nebi’ye on yıllık çobanlık ettin.” Kuş bunu deyip, uçup, gitti. Yerine başka bir kuş suretinde bir atlı geldi. Gözü çakır, sarışın bir huma geldi. Gölgesinden yer ve gök devlet bekler. Önce Musa Nebi’ye selam verdi. Konuşmaya başladı. Dedi ki; “Ya Musa! O Muhammed Mustafa hazretleri (s.a.v.) Cenâb-ı Allah’ın O’nun hakkında (sen olmasaydın, ben bu âlemi yaratamazdım) ve ayrıca (Hiç şüphesiz ki, sen çok büyük bir ahlak üzeresin) buyurmuştur. Ve daha birçok âyet-i izam nazil olacaktır. Enbiyadan bir kimsesin, ondan üstün olması ihtimali yoktur.” Hz. Musa (a.s.) bunun üzerine şöyle buyurdular. “Heybetinden yerlere serileceğim geldi. Ey kuş! Söyle bakalım sen kimsin? Öbürlerini tanıdım. Söyle senide tanıyayım? O Kuş konuşmaya başladı ve dedi ki;
PDF s. 487
“Ben Hz. Ali’nin (r.a.) ruhuyum. Mustafa (s.a.v.) Hazretlerinin doğru yarıyım. O Muhammed (s.a.v.) geldiği zaman, zaman-ı şeriflerinde ona inanmayan ve davetine gelmeyen ve putlara inananların vay haline, başlarına. O cennetten çıkıp, gelecek ve elime verilecek. “Zülfikar” denen kılıcımla, kafalarından kat getiririm. Ayrıca benim “düldül” denen bir atım. Fatımatü’z-Zehra gibi bir Rasulün kızı olan hanımın kocasıyım. Sana söyleyecek sözüm çoktur. Sana bir ara yine uğrarım Ya Musa! Şimdi uğrarım yolum üzerinde bir pehlivana. Saldırır, hücum eder Hz. Musa (a.s.) başına basarım, zebun olup ağlayacak canını vereceğini dağlayarak bakıp, duracak. Ben o halde derim ki ona; “Dağladığım ey pehlivan! Bir candan ötürü, bunca feryat ve figan nedir? O da der ki; “Ar ve zor geldiği için ağlamıyorum. Zira her koç kurban içindir. Ama ne ar ola. Beni basan ve ömrümün ipini kesen kişi Hz. Ali mi ola? Ya Ali gibi bir adı ve benzeri olan er mi ola? Bu sefer Ali der ki; “Ben dahi Ali olduğumu ona bildireyim. Sonra onu öldürmeye kast ederim.” O zaman der ki; “Eğer ben Ali’yim dersen, Ali senin cömertliğin hani? Sana cömert derler. Şimdi beni öldürüp, kanımı yere döküp, beni canımdan mahrum etmek istersin. Buna cömertlik midir? Cömert o dur ki, ağlayanı güldüre. Nere kaldı ki dirileri güldüre. Öleceğim içim ağlamam Ya Ali! Sana kanımı helal ederim. Fakat aşığım Çin padişahının kızına. Senin başını benden ağırlık (çeyiz) istediler. Atına bin ve zırhını giy ki; kızı sana verelim, dediler. Ben de geldim ki muradıma ereyim. Sen şimdi beni muratsız bırakmak istersin. Bunu söyleyince, ben de üzerinden kalkar ve ona şöyle derim; “Gel öyleyse şimdi başımı kes ve elbisemi giy, atıma bin ve beni götür. Başımı ver (ağırlık olarak) muradına er. Böyle bir teklifi benden gören er der ki; “Senden başkasına dünyada dirlik haramdır. Haşa! Haşa ki seni kılıç değil, belki gül ile vurayım. O saatte karşımda iki parmağını getirip sıdk ile iman etti. Akiben onu maşukasının yanına götürdüm. Hasretine son verip, birbirlerine kavuşturdum. “Ya Musa! Ben böyle bir Ali’yim. Sen bir kan ettin. Yani bir kıptiyi öldürdün, onu gizledin.” Bunları söyleyen Ali dahi uçup, gitti. Daha sonra sayıları hesapsız kuşlar geldi. Her birisi Hz. Musa ile küstahane konuştular. O kadar kavga ve galebe ettiler ki; Hz. Musa hayrette kaldı. Dediler ki; “Ya Musa! Biz hepimiz Hz. Muhammed Mustafa’nın ümmetiyiz. Yer yüzünde her gün bin kez münacat edip Hz. Allah’tan türlü türlü hacet dileriz. Sen ya Musa! Yetmiş günde ancak Tur Dağı’na vardın hacetini arzettin.”
PDF s. 488
Ya Musa! Hz. Allah’tan sen dileyerek dedin ki; “Ey Rabbim! Seni görmek ve bakmak istiyorum. Zatını lütfet bana göster.” Hz. Allah (cc) bana buyurdu; “Sen beni hiçbir zaman göremezsin. Fakat şu karşıdaki dağa bir bak. Eğer o dağ yerinde durursa, o zaman sen beni görürsün.” (Araf 143)
BEYT: Didarına ey dilber Musa nice katlansın Dağlar ki karar etmez yüzündeki envara Muhammed öyle bir Muhammed’dir ki; bindiği buraktır. Kab-ı kavseyn menzilidir. Bir saatte ne feleklerden geçip, cevelan eder. Hz. Allah’ı tek başına seyreder. Gah göğe çıkıp, gah yere iniyor. Yüz yirmi dört bin Nebi, dört yüz kırk dört tabaka ve cümle evliya Hz. Muhammedin hayranıdır. Cümlesi onun askeridir. Onların sultanıdır.
NAZIM: Binlerce şükür minnettir bize Hem size, hem bize, cümlemize Mustafa’nın asi yüz şükür bize Biz günahkârlara sefii ol aziz Odur rahmi rahmeten lilalemin Onu sevenlerin hepsi oldu emin Söz temam oldu azizim anlaya Bu sözü kim anlaya, kim tanlaya Aksaraylı İsa miskin kim ola Ta Muhammed Mustafa mehdin kil kıla Üstattan öğrenip ben söyledi Nazma getirdi ve bünyad eyledi Benden ol üstadıma bin kez selam Ondan açıldı bize iş bu kelam Hiç Kemal değildir ol Muhammed’in Ol iki âlem Murad-ı Ahmedin Nerde ki sözü dillerde doğa Yarlığane cümle rahmet yağa Ey hudaya doğru yoldan ayırmağıl Son nefeste imandan ayrılmağıl
PDF s. 489
Malum ola ki Aksaraylı İsa Baba Hazretlerinin mürididir. Yine bu medh tezkireden nakledilir. O da manzum yazılmıştır. Lakin naklini nesir ile yaptık. Özetledik aşağıdaki notta tezkerede Hz. Babadan nakledilmiştir. Allah ruhunu aziz etsin.
ŞİİR Geldi yine aşk-ı bülbül Doldu cihan Mustafa Açıldı müminler gülü Erdi nişan Mustafa Söyledi tutiler zevkiyle Rahmet saçıldı gel eyle Âlem dolubdur nur ile Devr-i zaman Mustafa Ferişteler çün arştadır El kavuşturup saf saf durur Cümle salavat getirir Bahr-i revan Mustafa Ol şah-ı mazağu’l basar Bir kez aya kıldı nazar Ay oldu ve anşakul-kamer Gökler ayan Mustafa Bize diler cennetleri Karşı çıktı bin bin huri Çoğruşurlar ol her biri Derler ki kani Mustafa Başı açık yalın ayak Mahşerde gezer bu yayak Ona ne hulle, ne Burak Neyler cananı Mustafa Rasul ile gara giren Ankebut eşgin uran Eder tabanını vuran Sıdıktır yari Mustafa
PDF s. 490
Kabe’de düresin kakan Kayseri tahtından yıkan Ömer’dir üstüne çıkan Ol açtı şeri Mustafa Ehl-i hayanın madeni Kör olsun sevmeyen anı Cem etti Osman kuranı Duyuldu şerii Mustafa Gelin olun şekden beri Serveridir dinin ol eri Ol vardı yıktı Hayber’i Ali’dir yarı Mustafa Bu on sekiz bin âlemin Devi perü ve Âdem’in Cümle arab-u acemin Dini imanı Mustafa Kim ki yolun tuta gide Yol içinde mirac ede Koyma acizi tamuda Cümleye candır Mustafa
Başka bir medh Ey Ebu Bekir tu der üç hilafet afi tab Hem beduran Ömer İslam-rasadfeth-i bab Kerde Furkan ter-i Osman Ömer bi hun dil-i hısab Der saf Kerden Küşen tığ-ı Ali malik rikab
Başka bir medh Çihâr Yâr-i saray-i din Ahmed-i Çihâr Yâr Yani Ebu Bekir ve Ömer ve Osman, Ali namdar Cennet içre anların ervahını şad eylesin Ol Kerim ve Ol Rehim ol Gafur kerdi kar
Başka bir medih Serverimiz yarı oldu Çihâr Yâr ba vefa Yar Ebu Bekir oldu, faik defi ev ba sıdku sefa
PDF s. 491
Çekdionın yolunda bir şikâyet çok cefa Seyyidimiz yarımızdır Çihâr Yâr-i Mustafa Birinin namı kimi adliyle meşhurdur Zülmet ve kütür vedelaleti def eden bir nurdun Sevmeyen mahhur anı her kim sever mansundur. Seyyidimiz, yarımızdır Çihâr Yâr-i Mustafa Biri Zinnureynitaban Hz. Osmandır. Katı Tuğyan ve cehl-i cami el kurandır. Sahibi Hilmühayâ ve kemal -i elimandır. Seyyidimiz yarımızdır Çihâr Yâr-i Mustafa Birisi kan-ı sahavettir şehid düldül suvar Heybet seyfin görenler dediler bi ihtiyar La feta illa Ali la seyfe illa zülfikar Seyyidimiz, yaranımızdır Çihâr Yâr-i Mustafa
KIRK ALTINCI MENKIBE Allahu Teâlâ Miraç gecesi Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz, Allahu Teâlâ Lut Kavmi’ni helak etmeye Cebrail (a.s.)’ı gönderdiği zamanda o gecenin şiddetinden terledi. Allahu Teâlâ, ol Mübarek terinden ak gülü halk etti. Miraç Gecesi (s.a.v.) Burak’a binip, Burak dahi şimşek gibi seyrederken (giderken) terledi. Burak’ın o terinden Allahu Teâlâ sarı gülü halk etti. Hz. Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.) İslam ile müşerref olup, nübüvvet heybetinden terledi. Allah bunun terinden sünbülü halk eyledi. Hz. Ömer (r.a.) İslam ile şereflenince Rasulullah (s.a.v.) onu kucaklayıp şiddetle sıktı, O ıstıraptan terledi. Allahu Teâlâ onun mübarek terinden benefşeyi (menekşeyi) halk etti. Hz. Osman (r.a.) dahi İslâm dini ile şereflenince, Rasulullah (s.a.v.)’in ayaklarının bastığı toprağa yüzünü sürünce hayasından terledi. Allahu Teâlâ o terden Yasemini halk etti. Hz. Ali dünyaya gelip Rasulullah mehd-i şerifi üzerine devlet ve saadetle yönelince ve o başında beşikte uykuya dalınca, mest oldu. Rasulullah (s.a.v.) saçının kokusunu alınca hakkı gören gözünü açıp, nur saçan yanağına dalıp kaldığı sırada terledi. Cenâb-ı zülcelal mübarek terinden Zambağı yarattı. Her zaman vücudu şerifleri bu bahsolunan güzel kokular gibi kokuyordu. Terledikçe mübarek terleri dahi aynıları gibi kokuyordu. Yanlarında bulunanlar bu kokuları alırlardı ve bu kokularla kokarlardı. Gizli kalmaya ki; Çihâr Yâr-i Güzîn’in (r.anhüm) şerefleri menkıbelerinden ki; Bu kitapta toplanmıştır. Henüz onların faziletlerinden değil, illa bin değildir bir yıldıza ben-
PDF s. 492
zer. Gökte olan yıldızlara nispeten veya bir katreye benzer deryaya nispeten veya bir güle göre, gülistan değildir. Bunca aciz ilave taksir ile ve denaetle öyle alişan serverlerin vasfının methetmek yolunda, yürümeden maksat odur ki Süleyman Aleyhisselam Hazretlerine bunca cevahir Ali ve pahalı şeyler hediye eden, padişahlar arasında çekirgenin budunu armağan getiren karınca misali, ya da Yusuf Aleyhisselam’ın açık arttırma ile satıldığı meydanda çok kıymetli mallar, kumaşlar getirip satan zenginlere göre yaşlı bir kadının bir kelepir ip satması ve Yusuf’u almak istemesiyle mukayese olunamayacağı gibi, bu güzellikleri ve üstünlüğü de diller tarif edemez. Bunca geçen zaman ile nakilciler, tasvirciler karıncayı padişahlar arasından ve koca karıyı yine de zenginler arasından saymışlardır. Bu mücrim ve asi hakirin dahi en son isteği şudur; Haşrolduğumuz günde görünür ayıplarımızla, görünmeyen ayıplarımızda ortaya çıktığımızı görmeler. Vasf edenlere, medh edenlere, sevdikleri Çihâr Yâr-i Güzîn’in güruhlarından ayırmayalar. “Ya Rabbi! Bizi Seni muhabbetinle ve Senin huzurunda sevgisi olanların sevgisiyle rızıklandır. (Amin)”