Ara
Menü
212 dakikalık okuma

Hz. Ali’nin Menkıbeleri

Menâkıb-ı Çehâr Yâr-ı Güzîn’in 6. konusu. Metin kısaltılmadan; yalnız satır sonları, paragraf sınırları ve sayfa üstbilgileri düzeltilerek hazırlanmıştır.

Hz. Ali el-MürtezâŞemseddin Sivâsî, Menâkıb-ı Çehâr Yâr-ı Güzîn · s. 274

PDF s. 274

ALTINCI KONU

ESEDULLAH HZ. ALİ’NİN (RA) MENKIBELERİ

Ali bin Ebu Talib (r.a.) üç ihsan mükerremin sonucudur. Dördüncüdür. O dinin velayeti, ailelerin alasıdır. Dördüncü yerdir. Velilerin alasıdır. Dinin müşkilleri onunla çözüldü. (Seyitlerin dayanağı, kardeşlik bağlarının kurucu odur.) Temiz soyları Ali bin Ebu Talip ibni Abdul Müttalip (Rasulullah’ın (s.a.v.) amcasının oğludur. Dedeleri Abdulmuttalib) Fazilet hususu hilafet tertibi üzeredir.

BİRİNCİ MENKIBE Hz. Ali’nin (r.a.) Mekke-i Mükerreme’de doğduğu bilinir. Tarih eskiye göre 1. senesinde Tarih-i iskenderi 911 yılındaydı. İran Şahı Perver’in şahlığından sekiz yıl geçmiş bulunuyordu. Anası Fatma Hatun binti Esed bin Haşim’dir. Rüyasında anası nur ile doğduğunu gördü. Kâbe’nin etrafında olan dağlar Kâbe’ye secde kıldılar. Eline dört kılıç verdiler. Onlar da dört bir yana düşüp, dağıldılar. Dört yana biri suya düşer, biri havaya uçup gider, havadan da semaya çıkar, biri elinden düşüp bir aslan olup, her tarafa dağılır. Hem kaçar hem de dağlara düşer. Heybetinden bütün mahlukat kaçar. Âdemoğullarından bir kişinin katına varır; O da Rasulullah’tır (s.a.v.) Rasulullah (s.a.v.) o aslanın yanına varıp ve onu tutup kendine bağladı. Boyun eğdirdi. Hz. Rasul’ün zaman zaman mübarek ayaklarına yüzünü, gözünü sürdü, hizmetlerinden geri kalmadı. Zira dört ay oldu Rasulullah (s.a.v.) geldi anası Fatıma’nın benzine bakıp, rahatsız olduğunu anladı. Ona dedi ki; “Ey anam! Halin nedir? Nasılsın? Yüzünde bir değişiklik var.” O da dedi ki; “Ey oğul! Ben hamileyim. Himmet et oğlum olsun.”

PDF s. 275

Rasulullah (s.a.v.) buyurdular ki; “Ey ana oğlun olursa bana bağışla. Ben de sana dua edeyim.” Fatıma hatun dedi ki; “Ey oğul! Vallahi bu oğlanı sana nezreyledim, senin olsun.” Amcası Ebu Talip dahi bu teklifi kabul edip, dedi ki; “Ben de sana nezir eyledim bu oğlanı, Ey oğul.” Rasulullah (s.a.v.) hemen dua edip bu daha doğmamış masum, temiz, günahsız çocuk Aliyyü’l-Murteza oldu. Dokuz ay oldu. Yer mülküne ve yüzüne Hz. Ali (r.a.)’in mübarek nuru direk gibi dikilip, ayan oldu, yeryüzünden arşa dek belli oldu. Anlatan der ki; “Hz. Ali (k.v.) doğdu ve Rasulullah (s.a.v.) bunu duyunca hemen eve geldi. Mübarek parmağıyla mübarek ağzındaki tükürüğünü alıp çocuğun ağzına sürdü. O dahi o suyu yuttu. Çünkü bu masum yavruya ayan oldu. Hükmüne, kemaline, ilmine, affına, kudretine, saadetine ve kerametine kani oldu, hem de zafer ve nusretin sultanı oldu. Zühd, takva, vera, fazıl ve kerem gibi bütün güzel vasıfların toplamı bunda oldu. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz tekbir ve tehlil etti. Adını Ali koydu. Dedi ki; “Allahu Teâlâ Hazretleri buna “Ali” dedi ve adını müjdeledi. Kendi ismi şerifinden başka anası Fatma adına “Haydar” dedi. Çünkü onu rüyasında aslan olarak görmüştü. Hem de Rasulullah (s.a.v.) Efendimizin ona Allahu Teâlâ’nın “Aslanı” dedi. Peşi sırada işte Aliyyü’l-Murteza budur, diye söyledi. Mübarek elleriyle onu kendisi yıkadı. Ondan sonra mübarek başından imamesini çıkartıp ikiye böldü. Bir parçasını kendi başına sardı ve bir parçasıyla çocuğun üzerindeki yaşları sildi. Başlara taç oldu. Müminlerin üzerine, ashab içinde, bu saadete başka birisi nail olamadı ve diğer birine nasip olmadı. (Bazı gelen rivayetlere göre anası Fatıma’nın hamile olduğu için ve doğumunun zamanının yakın olmaya başladığı sırada Beyt-i şerife dahil olur. Ziyaret etmek niyetiyle, beyt içinde doğurmak zahmeti üstün gelir, dışarı çıkmaya gücü yetmez. Beytullah içinde doğurur. Doğum yeri Beyti şerif olur.)

*** Hz. Aişe Sıddıka (r.a.) rivayet ederler ki; “Bir gün Server-i Âlem Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri oturdu. Hz. Ali gelip, geçti. Buyurdu ki; Ya Aişe bilesin ki; Ali Arabların seyyididir. Dedim ki; Ya Rasulallah! Sen değil misin? Dedi ki; Ben bütün insanların seyyidiyim.” Hz. Ali’nin beşiğini o gerdi. Zaman zaman beşikten çıkarırdı. Götürür gezdirirdi. Ne zaman seyyidi kâinat efendimiz, o uyurken gelse, mübarek kokusunu alıp, uyanırdı.

PDF s. 276

Beşiğe kollarını bağlarını yatırırlardı. O bağları karar, beşikten çıkardı, ellerinin üzerine düşerdi. Bazen de Rasulullah’ın üzerine düşerdi. Efendimiz de alıp, bağrına basardı. (Amcasının oğlu) oradan gitmezdi, dururdu. Ya götürürdü ya da beşiğini eğirirdi. Ali’nin anası Fatma Hatun derdi ki; “Ey cihanın bir tanesi koy bunu biz onu sallayıp, biz götürelim. Bu işleri biz yapmalıyız.” Rasulullah (s.a.v.) buyurdu ki; “Bunu doğmadan, siz bana verdiniz. Bu benimdir. Siz karışmasanız iyi olur. Ben bakarım “

*** Anlatanın biri der ki; “Bir gün Server-i Âlem Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri Harem-i Şerif’e geldi. Aliyyü’l-Murteza omzunda bulunuyordu. Halk oturup, pehlivanları söyleyip her birinin erliğini anlatıp, övüyorlardı. Rasulullah (s.a.v.) dönüp onlara dedi ki; (Bu omzumdaki oğlan, bu dediğiniz erlerin hepsinden daha pehlivandır, uludur. Yeryüzünde buna benzer bir dilaver olmaz ve olması da mümkün değildir. Sizin erkek diye övdüğünüz ve bahsettiğiniz aslanları, bu benim oğlum öldürecektir, defterlerini dürecektir.”

Beyt Eğer dünya halkı gelirse bir yana Yalnızca kalırsa bu bir yana Cenk olursa bu aliserdir yeğin Hak bunu kılıçerdir yeğin Buna benzer bir dahi çabuk suvar Görmedi, görmiyiser bu rüzgar Çün kılıçın, sola bürran ede bu Cenk ola ki günde bin kam ede bu Onlar dediler ki; “Ya Muhammedü’Emin biz seni akıllı ve sadık, ulu kimse sanırdık. Bu ne asılsız bir sözdür. Bir parça oğlana ne kadar çok güveniyorsun?” Rasulullah (s.a.v.) saadetle buyurdular ki; “Siz bunu unutmayın. Birkaç yıldan sonra Onu göreceksiniz. Ne imiş o zaman görürsünüz.”

***

PDF s. 277

Rivayet eden der ki; “Hz. Ali (r.a.) “üç yaşına girdi. Rasulullah (s.a.v.) ile namaz kıldı. Babası Ebu Talip, onu gördü, umursamadı. Anası da gördü dedi ki; “Bu Ali’yi görüyor musun? O Muhammed ile namaz kılıyor, Kâbe’ye secde ediyor, bizim putlarımıza tapmıyor.” Ebu Talib de dedi ki; “Ya Fatıma biz onu Muhammed’e vermişiz. Her ne kılarsa Hak’tan sevabını alır. Hala masumdur. Muhammed hangi dinde olursa, Ali de o dinde, ona yoldaş olsun, ayrılmasın.” Bir gün de Rasulullah (s.a.v.) Ali (r.a.) ile beraber namaz kılarken, Ebu Talip at ile geçiyordu ki; Ali sağ yanında duruyordu. Meğer Cafer-i Tayyar Hazretleri atının ardındaymış. Onları görünce şöyle konuşur; “Ey gözümün nuru! Sen de git var Muhammed’in sol yanında dur. Onlarla beraber namazını kıl. Devlet sahibi ve ehli razı olasın. Cafer-i Tayyar Hazretleri de atından inip, onların yanına vardı ve sol tarafta namaza durdu, gönlü şad oldu, baktı ki, Cafer dahi geldi, yanında durdu, gönlü şad oldu namazdan ayrıldıktan sonra Efendimiz şöyle buyurdu; “Ya Cafer! Sana müjdeler olsun! Allah (cc) sana iki kanat versin, uçasın. Yeryüzünden ta cennete geçesin. Menzilin cennet, arkadaşın Huri Ayn olsun. Allah komşun olsun. Bazı rivayetlerde şerefli doğumları, Fil Yılından otuz yıl geçtikten sonra, Kâbe’nin Hareminde Recep Ayının on üçünde cuma günü vaki olmuştur. Nakledilir ki; Yemen Diyarı’nda Meryem adında bir müttaki bir abid vardı. Zahid ve zühd ehliydi. Kalbi şerifleri günahlardan temizlenmişti. Yüz doksan yıl ömrünü ibaret köşelerinde geçirmiş, mal ve mülkü olmayan, seccadeden ayrı bir yere ayak basmayan, mihraptan aşağı inmeyen ve başka bir yöne bakmayan bu zat, bir gün cenabı Hakka münacatta bulundu: “İlahi! Muhterem Harem’in halkından ve Kâbe-i Muazzama’nın ayanından birinin didarıyla müşerref olmak arzu eylerim. Nasip eyle sen Ya Rabbi!” Riyasız duasına Rabbim icabet etti. Mekke’nin ayanının ve keremli halkından olan, Kâbe koruyucusu Ebu Talip bir seferdeyken yol güzergâhı o zahidin ve yüksek abid makamının sahibinin makamına düşüp, ziyarete yöneldi. Meryem Ebu Talib’in gelişiyle onu tazimle karşıladı. Daha sonra hal ve hatırını sordu. Ebu Talib dedi ki; “Mekke Diyarı’nda Ben-i Haşim Kabilesi’nden Abdulmuttalip oğlu Ebu Talibim.” Zahid insan bu haberden dolayı çok memnun olup, sevinerek, tekrar tazimde bulundu ve; “Allahu Teâlâ’ya şükürler olsun ki muradıma ulaştım. Dileğim kabul olundu. Ey Ebu Talip! Eski büyüklerimizden bize kadar gelmiştir ki; Abdulmuttalib’in iki torunu olup, biri Abdullah sülbünden, meydana gelip, peygamberliğini ilan eder. Biri de

PDF s. 278

Ebu Talip sülbünden ortaya çıkıp, hidayet sahibi olur. Nebi otuz yaşına erince o velayet sahibi olacak Veli dünyaya teşrif eder. O nebi ki; zaman, onun devletli gelişini beklemektedir. Zamanın gözleri onun müjdesiyle yanıp, tutuşmaktadır. Hala şimdi zuhur etmemiştir. Ebu Talip dedi ki; “Ey Şeyh! Nebi doğdu. Şimdi yirmi dokuz yaşındadır.” Meryem dedi ki; “Ey Ebu Talip! Mekke’ye geri döndüğün zaman, onun gelmesi yakındır. O mübareğe benden selam götür. Ona arz et ki; Meryem, eşi ve benzeri olmayan Hz. Allah’ın varlığına, birliğine iman etmiş olduğumu ve kendisinin son Hak Peygamber olarak geldiğine inandığımı söyleyiniz. Sonra senin sülbünden gelecek olan evladına da selamlarımı iletiniz.” Ebu Talip, bu adamın doğru söyleyip, söylemediğini anlamak için karşıda duran bir kuru ağaca gözü takılmıştı. Hemen Şeyh’e bakarak şöyle konuştu; “Şu karşımızda bulunan kuru ağacın meyve vermesini ve yaprak açmasını istiyorum. O zaman sizin doğru konuştuğunuzu anlayacağım.” Şeyh Meryem de; “Ey Âlemin Sahibi ve Hâliki Allah’ım! Şimdi kendilerinden bahsettiğim ve hürmetli olduklarına inandığım Nebi’n ve veli kulun hürmetine şu ağaca can ver. Beni bu şerefli insanın yanında utandırma.” dedi. O anda mülkün sahibi ve hâliki Allah-u Azimüşşan’ın lütfu, keremi, ihsanı ve rahmetiyle o kuru ağaç yavaş yavaş meyvelerinin birini Ebu Talip’e verdi. Ebu Talip meyveyi parçalayıp iki parçasını yedi. Yine gelen ve naklolunan bir rivayete göre; O daneler nutfeye sirayet edip Hz. Ali’nin vücudunun ilk başlangıcı Aliyyü’l-Mürteza ’yı teşkil etti. Bu eserden ve meyveden vücut buldu. Ebu Talip bu müjdeden dolayı çok sevindi. Oradan kalkıp Mekke-i Mükerreme geri döndü. Sülbünden o nüfte Fatıma binti Esad’ın karnına intikal etti. Rahminde karar kıldı. Hamilelik dönemi başladı, bitti ve Fatıma Ali’yi dünyaya getirdi. Fatıma ona nakleder ki; “Ben Kâbe-i Şerif’i tavaf ediyordum. Doğum belirtileri başladı. Rasulullah Efendimiz beni görüp, ferasetiyle ahvalime vakıf oldu dedi ki; Ey Ana! Tavafı tamam ettik mi? Ettim, dedim. Buyurdu ki; Eğer darlığa düşersen Kâbe’nin Haremine gir. (Bu bilgi “Siretü’l-Mustafa”dan alınmıştır.) Fatıma-i binti Esad Kâbe’yi tavaf ederken Abbas bin Ebi Muttalip ve bütün Beni Haşim onun peşi sıra tavafla meşgulken, ansızın doğum başladı. Dışarı çıkmaya mecali kalmayıp dedi ki; Ya Rabbi bana doğumu kolay kıl. O halde ve anda doğum eziyeti yok

PDF s. 279

oldu. Fatıma mezarından kayboldu. Ben Kâbe’nin hanesine girip haline vakıf olmak istedim, müyesser olmadı. Üç gün kaybolup, dördüncü günü haremden çıktı. Kucağında Ali bin Ebu Talip bin Abdülmuttalib (r.a.) Kâbe’nin harem kısmından Hz. Ali’yi alıp, hücresine getirdi. (İmamü’l-Haremeyn naklediyor. Hiç kimse Hz. Ali’den önce bu saadete ermemiştir. Kimseye nasip olmamıştır. Harem’de nefes alıp, doğmak Hz. Ali’ye nasip olmuştur.) Ali Efendimiz adet üzere beşiğe konuldu. Ebu Talip hazır olup istedi ki yanağını göre, yüzüne el sürüp bakarken Hz. Ali eliyle babasını engelledi, yüzüne vurdu. Anası da yaklaşıp istedi ki hizmetine baka, onu da men edip, onun dahi yanağını yaraladı. Ebu Talip hayrette kaldı. Hanımına dedi ki; “Ey Fatıma, bunun adını ne koyalım?” Fatıma Ana dedi ki; Ey Ebu Talip! bu çocuğun pençesinde Aslan izleri var. Adına “Esed/Aslan” diyelim. Ebu Talip dedi ki; “Benim niyetim de “Zeyd” koymak.” Lakin Fahr-i Âlem, âdemoğullarının Efendisi (s.a.v.) Ali’nin doğumunun haberini alınca ferahlayıp, Ebu Talip’in evine gelip, biraz konuştular. Çocuğun ismini ne koydunuz? Herkes beğendiği ve söylediği isimleri zikretti. Hz. Habibi Ekrem (s.a.v.) buyurdu ki; “Benim niyetim şudur; Ali koyalım. Himmet ola.” Fatıma Ana dedi ki; “Ben de gaibden bu sesi duydum.” Ve adı “Ali” oldu. (Bir rivayette ise şöyledir; Babası ve anası isminde niza ettiler. Sonunda “Ali” olmasında karar kıldılar.) Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki; “Ey Fatıma anam “Ali” bize nispet edep yoluna yoluna riayet ediyor. Ali bu esnada uykuda olduğu halde Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v.) mübarek kokusunu alıp, gözlerini açtı. Hz. Ali bu küçüklüğüne rağmen lisanı hal ise şu sözleri söyledi;

Nazım Şükür ki doğdum. Devlet didarıyla müşerref oldum. Kanlı gözlerimi açtım. Gel ruhsare ki; İnsanlık zayi olmadı, ben menzilleri geçince Kavuştum nurlu güneşe, nur ehline

Kıssa O velayet sahibi Hz. Ali’yi Fahr-i Âlem salavat-ı ilahi alennebiyyina ve aleyhim ecmain beşikten alıp yanına koydu. Bir zaman dilinin mucizelerinin beyanlarını güzel bir

PDF s. 280

gül gibi dilini diline koyup sır çeşmesinin esrarını açtı. Zaten babasını yanına koymamasının sebebi buydu. Artık “Hz. Ali İlim Şehri’nin kapısını açtı.”

Kıta Marifet damlaların balını aldı. Derya kenarından bunu kazandı. Hakkın feyzi o hilâli ay gibi parlattı. O Nurun kabulüyle, güneş gibi oldu.

Daha sonra test hazırlayıp Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) Ali’yi guslettirmek için işe başladı. Rivayet edilir ki; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz sağ tarafını yıkayınca, Ali (r.a.) sol tarafını çevirdi. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz bu hale vakıf olunca ağlamaya başladı. Fatıma anası dedi ki; Ya Muhammed ağlamana sebep nedir? diye sordu. O da şöyle cevap verdi; “Ey Fatıma ana! Ben bu çocuğu önce sağ tarafından yıkadım, gusleyledim, o da hemen sol tarafını dönderdi kendime münkalıb olurum.” Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz Onun büyümesine, konuşmasına, yetişmesine çok çalışıp, emek verdi. Olgunlaşmasını sağladı. Onu koruyordu. Ona büyük ihtimam gösteriyordu. Bunu başka kimseye göstermemişti. Hz. Ali beş yaşına girince Hicaz Bölgesi’nde az yağmur yağdığından kıtlık oldu. Bu yokluk ve kıtlık halkı perişan etti. Ebu Talip’in de çocukları çoktu. Bir gün Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz Amcası Abbas’a (r.a.) dedi ki; “Ey Amca! Sen servet sahibisin! Amcam Ebu Talip fakir ve çok sıkıntıda. Çok çocukları vardır. Ona bir yardımda bulunmanızı istiyorum.” Hz. Abbas bu teklifi kabul buyurdu. Onunla beraber Ebu Talip’in yanına vardılar. Durumu söylediler. Ebu Talip büyük oğlu Akil’i yanına almasını istedi. Hz. Abbas Cafer-i Tayyar’a kefil oldu. Rasulullah (s.a.v.) Aliyyü’l-Murteza’yı yanına aldı. Bu sıralarda Hz. Cebrail (a.s.) Rasulullah’a (s.a.v.) davet müjdesini verdi.

İKİNCİ MENKIBE Rasulullah (s.a.v.)’e Nübüvvet çarşamba gününde verildi. Salı günü Hz. Ali (k.v.) imana geldi. Hz. Ebu Bekir (r.a.) dahi imana geldi. Ondan önce kimse imana gelmemiştir. Hz. Ali imana geldiği zaman on yaşındaydı. Bazıları yedi yaşındaydı, derler. İmam Ali (r.a.) ömründe puta tapmadı. Allahu Teâlâ onu korudu. Hatta bir rivayette dahi İmam Hazretleri şöyle buyurmuştur;

PDF s. 281

“Validem rahminde yatarken, puta tapmaya gitmek istedi. Allahu Teâlâ Hazretlerinin inayeti ile validemin yüreği ağırdı. Biraz ıstırap çekti, istirahate çekilip gitmeyi unuttu. Kendi kapısına düşürdü. İmam Ali Hazretleri Kâinatın Sultanının yanında yetişti. İmam Hazretlerinin şan ve alişanında Hz. Abbas (r.a.) rivayetiyle üç yüz âyet-i kerime nazil olmuştur.

ÜÇÜNCÜ MENKIBE Hz. İmam Ali’nin (r.a.) birkaç adı vardır. Bir adı Ebu’l Hasan, bir adı Abu’l Hüseyin, bir adı Haydar, biri Kerrar ve biri Emiru’l Nahl, bir Ebu’l Reyhan’ın, bir adı Esedullah, bir adı Ebu’l Turab. Lakin kendilerini her zaman buyururlardı ki; “Bana Ebu’l Turab adından daha sevimli ve yakışır bir ad yoktur. Zira Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz bu adı bana koymuştur. Sebebi ise şudur; Bir gün Hz. Fatımatü’z-Zehra anamız ile Hz. Ali birbirleriyle darılmışlardı. İmam Ali huzursuzluğundan mescide varıp, kuru toprak üzerine yattı. Bu hal üzerine Hz. Fatıma’nın (r.anha) babası Rasulullah Efendimiz’in yanına gitti ve dedi ki; “Devletli aziz Sultanım, canım babam. Bir yanlışlık sonucu Hz. Ali’yi (r.a.) küstürdüm. Suç benimdir. Rasulullah (s.a.v.) bununu üzerine Hz. Ali’yi aramaya çıktı ve dolaştıktan sonra mescide girdi. Baktı ki İmam Ali kuru toprağın üzerinde yatıyor. Sultanü’l Kevneyn ve Rusulu’s Sakaleyn (s.a.v.) buyurdu ki; “Kalk ey Ali!” Hz. Ali baktı ki kendisini çağıran Rasulullah’tır (s.a.v.) Hemen ayak üzerine kalkıp durdu. Rasulullah (s.a.v.) baktı ki İmam Ali’nin yüzüne toprak yapışmış. Bizzat mübarek elleriyle yüzündeki toprağı silip “Gel Ebu’l Turab” dedi. Onun için Hz. Ali (r.a.)’e her zaman bu ad ile hitap ettiği için, bundan bana daha sevgili ad yoktur, demiştir. Yine “Şevahidü’n-Nübüvve” isimli eserde yazılıdır ki; Bir gün Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz Hz. Fatımatü’z-Zehra (r.anha) hücresine gelip Hz. İmam Ali (r.a.) hazır görmeyi araştırdı. Hz. Fatımatü’z-Zehra dedi ki bazı kaziyeden melul olup, dışarı çıktı. Galiba mescide gitti. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz saadetle mescide gelip gördü ki; Vücudu toprağa bulanmış bir halde yatıyor. Böylece Hz. Ali “Ebu Turab” adı verilmişti. Onun için bu ismi çok severdi.

DÖRDÜNCÜ MENKIBE (Hz. Ali’nin Evlenmesi, Hz. Fatıma’yı Alması) Radıyallahu Anhuma nakleder ki;

PDF s. 282

Server-i Enbiya ve Rasulü Kibriya’dan (s.a.v.) Hazretlerinin altı evlad-ı kiramları vücuda geldi. Bunların ikisi erkek, dördü kız idi. Hatice validemiz Fatma küçükken vefat etti. Onun için muhterem ve sevgili Peygamberimiz Hz. Fatıma’yı yanından hiç ayırmadı. Kendi eliyle onu terbiye etti ve yetiştirdi. Bir gün Hz. Fatıma (r.anha) bir hizmet işi için babasının yanına geldi. Hizmetini eda edip dönüyordu. Rasulullah Efendimiz bakışlarını kızı Fatıma’ya çevirdi. Baktılar ki kemale ermiş, evliliğe hazır hale gelmiş, takat elem oldu olmuş kendi kendini şöyle demiş; Eğer Hz. Fatıma’nın anası hayatta olsaydı, onu buluğ çağına ermiş görseydi kaydını (çeyizini) yapardı. Zira; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’in Hz. Fatıma’ya (r.anha) sevgisi fazlaydı. Kızı zahid idi. Anasına çok benziyordu. Hatırlarına bu fikir geldi. Bu esnada derhal Cebrail (a.s.) nüzul edip Hz. Allah’ın (cc) selamını Habibi’ne ulaştırdı. Dedi ki; “Ya Muhammed! Allah buyurdu ki; Habibim hiç üzülmesin ki ben Fatıma cariyemin bütün levazımını ve elbiselerini, cennet libaslarından hazırlatıp ve en yakın zamanda bir sadık, muvahhid ve has kuluma versem gerektir. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz, Hz. Cebrail’den bu kelimeleri duyunca şükür secdesi yaptı. Cebrail (a.s.) ise daha sonra geri, bağlandığı Hudası’na, Hz. Rabbü’l-Âlemine geri nüzul etti. Elinde bir altın sini, üstünde altın bohça ile örtülmüş bin melaike ile geri döndü. Bunun peşine Hz. Mikail elinde altın bir sini, üzeri bir altın bohça ile örtülmüş vaziyette bin melaike ile göründü. Onun peşi sıra Hz. İsrafil elinde bir altın sini, üzeri bir altın bohça ile örtülmüş ve bin melaike ile gelmiş. Ondan sonra Hz. Azrail elinde bir altın sini, üzeri altın bir bohça ile örtülmüş yanında bin melek ile gelmiş olarak hazır durdular. Daha sonra sinileri Rasulullah Efendimiz’in huzuru şeriflerine koydular. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz bütün bunları görünce dedi ki; “Ey kardeşim Cebrail! Hz. Allahu Teâlâ’nın emri şerifleri nedir? Bu sinilerle ne emrederler. Hz. Cebrail (a.s.) buyurdu ki; Ya Rasulallah (s.a.v.) Hak Teâlâ Hazretleri sana selam eder. Buyururlar ki; Ben Habibimin kızı Fatımatü’z-Zehra’yı Ali’ye verdim ve Arş-ı İzam’da nikâh ettim. Hemen habibim dahi ashab arasında nikâh yapsın. Bu sinilerin birinde cennet elbiseleri vardır. Fatıma’ya giydirsin. Diğer sinilerde cennet yiyecekleri vardır. Ashabına ziyafet versin. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz bu müjdeyi duyunca tekrar şükür secdesine kapandı. Peşi sıra Hz. Cebrail dedi ki; “Ey kardeşim Cebrail! Nikâhın yapılışını düşünüyorum. Bu icraatın nasıl yapıldığını bana anlatabilir misin? Hz. Allah’ın emrinde gezen Cebrail (a.s.) dedi ki; Ya Rasulallah! Allahu Teâlâ emreyledi; cennet kapıları kapandı. Yedi kat gökte ve yerde ne kadar Mukarreb Melaike, gurubeyn ve ruhaneyn varsa Arş-ı Azam’ın gölgesinde Tuba Ağacı’nın altına toplandılar. Hakkın emri yerine geldi. Tekrar emrettiği için melekler üzerine güzel kokulu rüzgâr esti. Bu safayı anlatmak kabil değil. O güzel kokulu cennet ağaçlarının üzerine esti. Yaprakları birbirine dokundu. O anda bir sedâ peydâh oldu. Dinleyenlerin

PDF s. 283

akılları başlarından gitti. Ondan sonra kuşların cananına emretti ki; Senin nağmene başlasınlar. Bunlar da tamam oldu. Ya Habiballah! Allahu Teâlâ Hazretleri sonra sizin mübarek cemalinizi gösterdiler. Bana emretti ki; Ya Cebrail! Sen aslanım Ali’nin vekili ol. Ben de cariyem Fatıma’nın vekili olayım. Veya meleklerim siz dahi şahit olunuz ki Cariyem Fatıma’yı Helallığa aslanım Ali’ye verdim. Veya Cebrail sen dahi vekaletin hasebiyle Ali için Fatıma’yı eşliğe kabul eyle. O anda nikâh oldu. Sana dahi emroldu ki; Bunda dahi Sahabe-i Güzîn’i (r.anhüm) toplayıp, nikâh yapasın. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz bunu duyunca tekrar şükür secdesine kapandı. Daha sonra yakınında bulunanlara bildirdi ve Ashab-ı Güzin’i (r.anhüm) topladı. Ondan sonra Cebrail (a.s.)’a dedi ki; Ey kardeşim! Cebrail! Kızım Fatıma benim hatırımdan geçmez bu cennet elbiselerini dünyada giymeyi düşünmez. Geri cennete koyun. Ashab-ı Kiram daveti duyunca hepsi geldiler ve bir araya toplandılar. Durum kendilerine izah edildi. Rasulullah Efendimiz ve Hz. Ali’nin şahidi kim olsun diye biraz durdu ve düşündüler. Derhal Hz. Cebrail (a.s.) nüzul edip, dedi ki; “Ya Rasulallah! Hz. Allah (cc) size selam ediyor. Emreyledi ki; Hutbeyi Ali okusun. Hz. Ali hutbeyi tamam etti. Dört yüz akçe ile nikâh kıydılar. Müjdeciler durumu Hz. Fatıma’ya müjdelediler. Hz. Fatıma (r.anha) razı olmadı. Hz. Allah’ın maiyetindeki emir meleklerinin başı Hz. Cebrail nüzul etti ve dedi ki; “Ya Rasulallah! Allahu Teâlâ buyuruyor ki; Cariyem Fatıma dört yüz akçe nikâha kail olmazsa, dört bin akçe olsun. Gidip Hz. Fatıma’ya söylediler, yine razı olmadı. Hz. Cebrail (a.s.) tekrar geri geldi ve dört bin altın emrolundu. Hz. Fatıma yine kail olmadı. Yine Hz. Cebrail nüzul edip dedi ki; “Ya Rasulallah! Emrolundu ki bizzat saadetle Hz. Fatıma’nın yanına gidesin. Muradı ne ise sual ediniz.” Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz Hz. Fatıma’nın yanına gidip, muradını sordu. Hz. Fatıma dedi ki; “Ya Habiballah! Muradım şunlardır; Ruz-i Cezada günahkâr mümin kullara ve ümmetine şefaat edip, cennete girmelerine vesile olacaksın. Ben de ümmetin kadın mümine günahkârlarını şefaat edip, cennete girmelerine vesile olayım.” Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz dışarı çıkıp Cebrail (a.s.)’a Fatıma’nın isteğini beyan eyledi. Hz. Cebrail geri Hz. Hakk’a rücu etti, yine nüzul edip Rasulullah’a (s.a.v.) buyurdu ki; “Ya Rasulallah! Hak Sübhane ve Teâlâ Hazretleri Fatıma’nın muradını kabul buyurdu. O dahi ruzi cezada kadın müslümanların günahkârlarına şefaatçi olsun.” “Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz Hz. Fatıma’ya (r.anha) Hz. Allah (cc) tarafından muradının kabul edildiğini ve âhirette müslüman günahkâr kadınlara şefaatçi olabileceğini bildirdi. Hücceti, Hz. Kur’an’da ve âyet-i celilelerdedir.

PDF s. 284

Hz. Fatıma babasına şunu söyledi; “Senin hüccetin Kur’an’da âyetlerle sabit, benim mümin kadınlara şefaatçi olabileceğime dair kanıt yoktur.” Rasulullah Efendimiz buyurdu; “Ey ciğerimin köşesi, Hz. Allah’a muradını arz edeyim. Bakalım Hakk’tan ne ferman olur. Cebrail (a.s.) çıkıp Cenâb-ı Hakk’a Fatıma’nın muradını beyan etti. Cevabı alınca durmadan, yeryüzüne nüzul etti. Elinde bir ak mendil olduğu halde Rasulullah’ın yanına geldi. Mendili açıp, içinden bir kâğıt çıkardı. Bu kâğıda şöyle yazılmıştı; “Ceza Günü’nde isyankâr mümine kadınlara Cariyem Fatıma’yı şefaatçi kıldığıma dair bu hüccet verilmiştir. Eline daima emin olarak ve emniyette buluna.” Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz o mübarek kâğıdı yine ak mendile sarıp, Hz. Fatıma’ya getirdi. Kadın müminelerin efendisi bu ulu hücceti gördü, kabul etti, nikâha razı oldu. O mübarek ve ulu hücceti sakladı.” Hatta rivayet olunur ki; Hz. Fatıma anamız bu hücceti Hz. Ali’ye bile (r.a.) inanmazdı. Onu şöyle saklıyordu. Âhirete intikal ettikleri mahalde. Yine rivayet ederler ki; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz Hz. Fatıma’yı Hz. Ali’ye (r.a.) verdi. O da on sekiz akçe para bıraktı. Bir de gelinlik bir alaca kaftanlık aldı. Hz. Fatıma gittiği zaman Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz ağladı. Hz. Fatıma babasına dedi ki; “Saadetim! İzzetim! Canım babam! Ey mübarek Rasul! Niçin ağlıyorsun?” O cihanın tacı, âhiretin şefaatçisi, Allahu Teâlâ’nın müşfik kulu ve Rasulü Muhammed Mustafa (s.a.v.) buyurdular ki; “Ciğerimin köşesi, gözümün nuru kızım! Niye ağlıyorum biliyor musun? Kıyamet Günü’nde Hakk’ın huzurunda bu on sekiz akçe ile bu kaftanın hesabını nasıl vereceksin?” Bunların hali böyle olunca bu zaman adamları kızlarının dertlerine düşüp, nice bin yüz akçe çeyize sarf edenlerin halleri nasıl olur. Halimiz mükedderdir. Hemen Allahu Teâlâ Hazretleri inayet ve hidayetle Habibi (s.a.v.) ve ehl-i Beytine ve hürmetine af ve marifet buyura. Lütfuyla, keremiyle bağışlaya.

BEŞİNCİ MENKIBE Hz. Ali (r.a.) Orta boyludan biraz kısa idi. Mübarek sakalı gayet çoktu. Göğsü geniş, gözleri siyahtı. Bütün ashabdan (r.a.) kanı düşüktü. Herhangi bir kâfirin yüzüne baksa, kalpleri korkup hazan yaprağı gibi titretirdi. Bu mübarek cüsse ile üç dört gün, hatta beş gün, vakit olurdu ki yedi sekiz gün yemek yemezdi. Rasulullah Efendimiz’e (s.a.v.) sual ettiler. Hz. İmam Ali yemek yemez? Hikmeti nedir? O da buyurdular ki;

PDF s. 285

“Hz. Ali’nin (r.a.) kudsi kuvveti vardır. Açlığı bilmez. Özellikle gaza sırasında uzun günler yemek yemedi. Gaza ile uğraşırdı. Akıllarına açlık gelmezdi. Kudsi kuvvetiyle içi dopdoluydu. Hiçbir gaza vaki olmamıştır ki; Hz. İmam Ali (r.a.) orada mevcut olmasın. Herhangi bir kale kuşatılsa ya da düşman galebe etse, Sultan-ı Kâinat mübarek sancağı şerifi Hz. İmam Ali’nin (r.a.) eline verip, derdi ki; “Ya Ali! Bu fetih senindir. Git orasını fethet. Seni Allahu Teâlâ Hazretlerine ısmarlıyorum. O da gidip, Hakk’ın (cc) nusretiyle orayı fethederdi.

ALTINCI MENKIBE Beni Necran denilen çok kalabalık bir kabile vardı. Fahr-i Âlem (s.a.v.) bunlara ne kadar nasihat ettiyse, hiçbir zaman razı olmayıp, ıslah olmadılar, imana gelmediler. İnat ve isyanlarını arttırdılar. Bunlarla fazla takışmadı. Sonunda şu âyet-i kerime nazil oldu; “Artık sana (bu) ilimi geldikten sonra, kim seninle onunu hakkında çekişirse de ki “Gelin oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım. (Sonra hepimiz bir arada olarak) dua ve niyaz edelim de Allah’ın lanetini yalancıların üzerine okuyalım.” Tefsirin mealinde buyrulmuştur ki; “Kim ki seninle mücadele etse “Hz. İsa Aleyhisselam hakkında, sana ilimi geldikten sonra İsa Aleyhisselam Allahu Teâlâ Hazretlerinin (cc) kulu ve Rasulü olduğunda “Ebnaina”dan murad, Hz. Fatıma’dır (r.anha). “Enfüsine ve Enfüsina”dan murad Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v.) nefisleridir. Hz. Ali (r.a.)’dir. Zira Arap kişinin amcası oğluna nefsi, isimlendirir. Nitekim; Allah Teâlâ Hazretleri buyururlar ki; “Vela telmizu Enfüseküm” bu âyetten murad “Kardeşlerimiz” demektir. Denildi ki cümle Ehl-i Dine umumdur. İbtinal ve Nentehil: İbn-i Abbas (r.a.) buyururlar ki; “Yani duada tazarru edelim.” Kelabi Hazretleri ise “duada içtihad ve mebaliğe edelim.” Kirai (r.a.) ise Ebu Ubeyde ile birlikte dediler ki; “Lanet edelim.” der. Zira İbtihal el teandır (Lanetullah manasına gelir.) Bizden ve sizden, hepimiz Allah’ın Lanetini yalancılar üzerine kılalım. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz Bu âyet-i kerimeyi Necran kavmi üzerine okudu. Onları birbirlerine karşı bedduaya davet etti. Orada bulunan Necranlılar dediler ki; Biz bu hali kabilemiz büyükleriyle bir görüşelim. Müşavere edelim. Sonra yanına gelelim. Varıp dediler, toplandılar. Görüş sahibi olanlar akıbet dediler. Ya Musennihin sen kavli uygun görüşmüşsün. O da dedi ki; Vallahi ya Hıristiyan ehlileri cemaati siz bildiğiniz gibi Muhammed Sallallahu Aleyhi Vesellem Hazretleri nebi ve mürseldir. Vallahi şimdi bize lanet edebilir. Bir kavim nebi ile büyükleri maişet etmedi. Zürriyetleri üremedi. Eğer siz bu işi isterseniz helak olursunuz. Hemen sahibinizin yanına varın kavli üzerine ikamet edin ve dolaşıp kendi bildiğinizden dönün. (Ertesi gün Hz. Ali ile bile Rasulullah Efendimiz’in

PDF s. 286

(s.a.v.) huzuru şeriflerine geldiler. Hâlbuki Rasulullah Efendimiz, Hz. Hüseyin’i kucağına almış ve Hz. Hasan’ın (r.a.) elinden tutmuş. Hz. Fatıma (r.anha) ardında yürür. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz onlara dedi ki; Ne zamanki ben dua ederim, siz amin deyiniz. Hıristiyan Kavminin reisleri dedi ki; Ya Hıristiyan cemaati. Ben öyle yüzler görüyorum ki; Eğer Allahu Teâlâ Hazretlerinden sual etseler ki; Bir dağı yerinden ortadan kaldırabilir misin? Hz. Allah o anda o dağı giderir. Onlarına hürmetine sakının. Yoksa helak olursunuz. Kıyamete kadar yeryüzünde Nasrani kalmaz. Hıristiyanların reisleri dediler ki; “Ya Ebul Kasım! Biz senin tarafında lanetlenmeye karar verdik. Siz kendi imanınızla, biz de dinimiz Hıristiyanlıkla kalalım.” Rasulullah Efendimiz da şöyle konuştu. “Lanetlenmeden korkuyorsanız. Müslüman olunuz. Size lazım olan da budur. O şey ki müslümanlara olur, sizin üzerinize ola. O şey ki müslümanlar üzerine olur, onlar aba ettiler.” Rasulullah (s.a.v.) sözüne devamla; “Ey Hıristiyanlar! Savaşa hazır olun! Biz sizinle savaşacağız.” Onlar da dediler ki; “Bizim Araplarla harp etmeye takatimiz yoktur. Lakin sizinle sulh yapmak isteriz. Bizimle savaşmayınız, korkutmayınız ve dinimizden döndürmeyiniz. Biz de size her yıl iki bin peştamal ve havlu verelim. Bin tanesini sefer ayında, bin tanesini receb ayında getirelim.” Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz bu kavil üzerine sulh yaptı. Onlara buyurdular ki; “O Hz. Allah (cc) hakkı için benim nefsim, onun elindedir, azap ehli buhrandan döndü. Eğer İslam’ın önünde dursaydınız ve savaşsaydınız maymun ve hınzıra (domuza) çevrileceklerdi. Üzerlerine ve bulundukları yere ateş yağacaktı ve dolacaktı. Allahu Teâlâ Hazretleri buhranı ve ehlini aslından kale ederdi. Hatta ağaçları üzerinde kuşları helak olurdu. Üzerinden bin yıl geçmeden helak olurlardı.

YEDİNCİ MENKIBE Mir Hüseyin Vaiz (Rahmetullahi Aleyh) Farsça lisanında “Keşif” isimli tefsirde; Bakara Sûresi’nden;

ٌ‫ار سِ رًّ ا وَ عَ َلنِيَ ةً فَلَهُ مْ أَجْ رُ هُ مْ عِ نْ دَ رَ بِّهِ مْ وَ َل خَ وْ ف‬ َ َ َ ِ َ‫ا ّلذِ ينَ يُنفِ ُقونَ أمْ وَ الَهُ مْ بِال ّليْ ِل وَ النّ َ ه‬ َ‫َعلَ ْي ِه ْم َو َل ُه ْم يَ ْح َزنُون‬

PDF s. 287

“Mallarını gece ve gündüz, gizli, aşikâr (Hakk yolunda) harcayanlar (Yok mu). İşte onların rableri katında mükâfatları vardır. Onlara hiçbir korkuda yoktur. Onlar mahzunda olmazlar.” (Bakara 274) Ayet-i kerimesinin tefsirinde beyan etmişlerdir ki; âyetin iniş sebebi: Hz. Ali (r.a.) dört dirhem tutardı. Onun birisini aşikâre tasadduk eyledi. Birisini gizli tasadduk eylerdi. Birini dahi karanlık gecede ve birini dahi gündüz vakti tasadduk eylerdi. Allahu Teâlâ Hazretleri bu âyet-i kerimeyi inzal buyurdu. Rasulullah (s.a.v.) bu durumu Hz. Ali (r.a.)’den sual etti; “Neden ve niçin bu şekilde ve sadaka veriyorsun? Bu çeşit sadaka verme şekli uyguluyorsun?” Hz. Ali (r.a.) Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’e şöyle cevap verdi; “Sadaka yolunu bu dört suretten dışarı götürmedim. Hepinize intizam gösterdim. Zira bu dört sadakadan biri kabul şerifini bulup rıza mevkiine erer.”

SEKİZİNCİ MENKIBE “Mealimü’t Tenzil” isimli mübarek eserde Secde Sûresinin tefsirinde; “İman eden kimse, fasık gibi midir; Bunlar bir olmazlar.” (Secde 18) buyrulur. Muhyeddin (Sünne) rahmetullahi aleyh beyan etmişlerdir ki; Bu âyet-i kerime nazil oldu. Ali bin Ebu Talip (r.a.) hakkında ve Velid bin Ebu Müeyyed hakkında Osman (r.a.) Hazretlerinin ana tarafından akrabasıdır. Hz. Ali (r.a.) ile Velid arasında münazaa ve mücadele oldu. Bir şeyde Velid dedi ki Hz. Ali’ye “Sükût et! Zira sen benim yanımda çocuk denecek yaşta ve küçüksün. Benim lisanım senden daha beliğ ve düzgündür. Ok atıcılıkta senden daha maharetliyim. Kalbim senden daha kuvvetlidir. Harplerde senden daha cesaretliyim ve atılganım.” Hz. Ali (r.a.) dedi ki; “Sükût et! Sen fasıksın.” Bunun üzerine Allahu Azimüşşan bu âyet-i kerimeyi inzal buyurdular. Yani (iman eden fasık gibi midir) Bu âyet-i celilede bir kişi açıklanmıyor. Bütün müminler fasık gibi midirler, demektir. Tabii ki değillerdir. Mümin başka, fasık başkadır. Mümin imanı ile yaşar ve itikadını muhafaza eder. Fasık ise ortalığı karıştırır, melanetlikler yapar. Bundan dolayı ikisi bir olmaz. Aralarında çok fark vardır.

DOKUZUNCU MENKIBE “Meâlimü’t-Tenzil” isimli tefsir kitabında İmam Bagavi (r.aleyh) Hazretleri İnsan Sûresinde “Onlar, seve seve yiyeceği yoksula, yetime ve esire yedirirler.” âyet-i kerimesinin tefsirinde beyan buyurmuşlardır ki; “Yemeğe olan sevgilerine rağmen yoksulu, yetimi, esiri doyururlar.”

PDF s. 288

Bu âyet-i kerimeden nüzul sebebinde ihtilaf etmişler Mücahid ve Ata İbni Abbas’tan (r.a.) rivayet etmişler ki; Hz. Ali (r.a.) hakkında nazil olmuştur. Hikayesini kısaltma yoluyla beyan etmişler. Lakin diğer tefsirlerde ve menkıbelerde şu şekilde açıklanmıştır; Hz. Hasan ve Hüseyin Hazretleri hastalanmışlar. Fahr-i Âlem, Seyyidi (s.a.v.), Sahabe-i Kiram (r.anhüm) Hazeratıyla görmeye geldiler. Hz. Ali ve Hz. Fatımatü’z-Zehra’ya (r.anha) hazretlerine hitap edip, buyurdular ki; “Bu ciğer köşelerinize bir nezir adayın.” O iki server ve Berfeza adlı cariyeleri ile birlikte adakta bulundular. Allahu Teâlâ Hazretleri bu ikisine sıhhat verirse, üçer gün oruç bize nezir olsun. Zaman geldi o iki cennet Reyhanları şifa buldular. Yiyecek ve içecekleri olmadığından, Hz. Ali (r.a.) Efendimiz bir Yahudi’den üç ölçek arpa borç aldı. Üçü de sözlerini yerine getirmek üzere oruca başladılar. Arpanın üçte birini öğütüp beş adet ekmek yapıp, pişirdi. Zaten beş kişiydiler. İftar zamanı oldu. Beş ekmeğin birini Hz. Ali’nin önüne, birini Hz. Hasan’ın, birini Hz. Hüseyin’in, birini cariye Berfeza’nın birini dahi kendi önüne koydu, iftar yapalar. O anda bir miskin geldi ve dedi ki; “Ya Ehl-i Beyt! Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v.) müslüman beldesinin miskinlerindenim. Bizi yiyeceklendirin. Cenâb-ı Allah (cc) sizi cennet nimetleriyle nimetlendirsin.” Bunun üzerine önlerindeki ekmekleri alıp, sadaka olarak bu miskine verdiler. Kendileri su ile iftar ettiler. Ertesi günü yine oruç tuttular. Hz. Fatıma (r.anha) anamız bir ölçek arpa daha öğütüp, yine beş ekmek pişirdi. İftar zamanı önlerine alıp iftar etmek istediklerinde, bir yetim gelip kapıya dayandı. Sordular, o da yiyecek istedi. Anamız hemen beş ekmeği toplayıp, çocuğa verdiler. Kendileri su ile iftar ettiler, uyudular. Ertesi günü yine oruç tuttular. Geri kalan ölçek arpayı öğütüp, ekmek pişirdiler. Önlerine alıp, yine iftar etmek için bekliyorlardı ki; Bir esir kapıya gelip, konuştu ve isteğini sordular. Üç gündür açım, beni bağlayıp, yemek dahi vermiyorlar. Allah rızası için bana merhamet edin, dedi. Onlar da sofradaki beş ekmeği alıp, esire verdiler, yine su ile iftar ettiler. (Bazı rivayette o esir kâfirdi. Delil olarak şu rivayet olur. “Esirleri yiyeceklendirin. O şirk ehli dahi olsa, gerekeni yapın. Çünkü bu güzel bir icraattır. Sevabı reva olunur.” (Meâlimü’t-Tenzil’de böyle zikrolunmuştur.) Rivayet devam ediyor; Ne zamanki dördüncü gün sabahladılar. Hz. Ali (r.a.), Hz. Hasan ve Hüseyin’in (r.anhüma) ellerinden tutup, Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’in huzuru şeriflerine doğru yola çıktılar ve huzuru şerifine geldiler. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz baktı ki açlıktan kuş yavrusu gibi titrerler. Hz. Ali (r.a.) buyurdu ki; “Ya Ali! Bana ne yavuz ne keder bıraktın?” Mübarek yerinden kalkıp onları aldı. Hz. Fatıma (r.anha) ya gitti. Onu mihrabında gördü. Karnı arkasına yapışmış ve mübarek gözleri çukura girmiş kaygısı, elemi, kederi iyice arttı. Bu arada Hz. Cebrail (a.s.) nazil oldu ve dedi ki;

PDF s. 289

“Ya Muhammed! Sana Allahu Teâlâ Hazretleri, Ehl-i Beytin hakkında “İnsan Sûresi”ni gönderdi. Mübarek olsun.” Rivayet olunur ki; Rasulullah (s.a.v.) bunları bu halde görünce buyurdular ki; “Ya kızım Fatıma! Atan dört gündür bir şey yememiştir.” Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v.) canı sıkılıp, Medine’den dışarı çıktı. Baktı ki; Bir Arap kuyusundan su çekiyor ve davarlarını su veriyordu. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz Araba dedi ki; “Ey kişi sana ücretle su çekeyim mi?” O adam dahi; “Hoş olur” dedi. Her iki kovaya iki hurma ücretle anlaştılar. Habib-i Huda (s.a.v.) Hazretleri ücret ile bir araba su çekmeye başlayıp buyurdular; Yetecek miktarı çekip, son kovayı çekerken de Rabb’in kazası ile kovanın ipi kopup, kova kuyuya düştü. Arap Efendimizin yüzüne bir tokat vurdu. Getirip hesabı kadar hurma verdi. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz mübarek elini o derin kuyuya sokup kovayı çıkardı. Arabın eline verdi, koyup, gitti. Hz. Fatıma’nın yanına varıp, hurmayı önlerine koydu. Hurmayı yerken Hz. Ali (r.a.) baktı Rasulullah’ın mübarek yüzünde tokat izlerini gördü. Dedi ki; “Ya Nebiyallah! Yüzünüzde bir iz var! Sebebi nedir? Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz gizlenip, buyurdular ki; “Bir şey yoktur.” Diğer tarafta ise Arap eline kovayı aldıktan sonra, düşündü ki, bu derin kuyudan bu kovayı ancak Hak Peygamberi Muhammed çıkarabilir. Hayrete düştü. Kendi kendine, bendeki bu el, nasıl bir el ki Rasulullah’a (s.a.v.) kalktı ve vurdu, bu el bana gerekmez dedi, hemen kendi elini kesti, eline aldı ve Rasulullah Efendimiz’in huzuruna yöneldi. Kapısını çaldı. Hz. Ali (r.a.) çıktı. Adamı gördü, acilen içeri girip dedi ki; Ya Rasulallah bir Arap gelmiş elinde kendisinin bir kesik eli var. Kanı akar, ağlar, sizinle görüşmek ister. Rasulullah (s.a.v.) tebessüm edip; buyurdu ki; “Ya Ali! O Arap yüzümdeki tokadın izini bırakan adamdır. Söyle içeri gelsin. Hz. Ali (r.a.) varıp söyledi. Arap içeri girince Hz. Habibullah Arabı o hal üzerine görüp elem çekti. Ona dedi ki; Niçin böyle bir hata yaptın? Arap ağladı ve küstahlığının özrünü diledi, imana geldi. Rasulullah (s.a.v.) elini yerine koyup, ağzının barını sürüp dua etti. Hz. Allah’ın kudreti ve izniyle Arabın eli sağ oldu.

ONUNCU MENKIBE (Hz. FATIMATÜ’ZEHRA’NIN (r.anha) MENKIBELERİ) Rivayet olunur ki; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz Hz. Aliyyü’l-Murteza’ya buyurdular ki;

PDF s. 290

“Ya Ali! Allah Teâlâ’yı sever misin?” Hz. Ali (r.a.) dedi ki; “Evet Ya Rasulallah!” “Ya Ali beni sever misin?” Hz. Ali buyurdu; “Evet Ya Rasulallah!” “Ya Ali Fatıma’yı sever misin?” Hz. Ali “Evet Ya Rasulallah!” Rasulullah buyurdu ki; “Ya Ali Hasan ve Hüseyin’i sever misin?” Hz. Ali dedi; “Evet Ya Rasulallah!” Hz. Habibullah (s.a.v.) buyurdular ki; “Ya Ali! Bunca muhabbeti bir gönülde nasıl bulunduruyorsun?” Hz. Ali (r.a.) bu cevaba kadir olamayıp, gamlı olarak eve geldi. Hz. Fatıma (r.anha) dedi ki; “Ya Ali! Bir sıkıntın var gibi görünüyorsun.” Bu soru üzerine Hz. Ali (r.a.), Rasulullah Efendimiz ile aralarında geçen konuşmayı nakletti ve sorusuna cevap veremediği için üzüldüğünü beyan etti. Hz. Fatıma (r.anha) buyurdular ki; “Bunda üzülecek ne var? Hakk-ı Sübhane ve Teâlâ’yı sevmek akıldandır. Hz. Muhammed’i (s.a.v.) sevmek imandandır. Beni sevmek şehvettendir. Hasan ve Hüseyin’i sevmek tabiiyetindendir.” Hz. Ali hiç durmayıp, acele Rasulullah’ın (s.a.v.) yanına geldi ve cevaplarını verdi. Rasulullah Efendimiz buyurdu ki; “Bu yemiş değil. El Anbut ağacının yemişidir. Yani, bu cevap senin değil; Fatıma’nın cevabıdır ve bu cevapta derin bir ilim vardır. Teamül oluna.”

ON BİRİNCİ MENKIBE (Hz. FATÜMAT’ÜZ ZEHRA (r.anha)) Rivayet olunur ki; Hz. Aliyyü’l-Murteza (r.a.) Hayber Kalesi’nin kapısını kopardı. Kaleyi fethedip “Zülfikar” denen kılıcıyla imansız kâfirlerin kanlarını döktü, başlarını kopardı. Vücutlarını yerle bir etti. Salimen ve ganimetlerle eve geldi. Hz. Fatıma (r.anha)’ya dedi ki; “Ya Fatma! Bu zülfikar ile tek başına Hayber Kalesi’ni alalım.” Hz. Fatıma şöyle söyledi; “Ya Ali! Zülfikarı ben senden daha iyi bilirim.” Hz. Ali kalkıp, Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v.) yanına gitti. Durumu anlatıp, haber verdi. Hz. Habibullah devletle, saadetle kalkıp, kızı Hz. Fatıma’nın yanına gitti. Ona buyurdu ki;

PDF s. 291

“Ya kızım Fatıma! Sen Zülfikarı Ali’den daha mı iyi bilirsin?” Hz. Fatıma (r.a.) dedi ki; “Ey benim saadetli, devletli canım babam, sultanım! Rasulüm, canımın canı! Miraç Gecesi Rabb’in ile buluşup, döndükten sonra, gelip cennette bir ağaç dibine oturdun. O ağaçtan iki elma aldın. Birisini yedin, birisini anneme getirdin. O dahi elmayı yedi. O elmalar içinizde şehvet oldu ve ben o şehvetlerden vücuda geldim. O vaktin Zülfikarı, o elma ağacından asılmıştı. Her an ki ben senin yanında oturdum. Zülfikarı o elma ağacında asılmış gördüm.” Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz dura geldi. Hz. Fatıma’nın alnını ve gözlerini öptü. Buyurdu ki; “Senin gibi bir evladı olan kişi devlet sahibidir.”

ON İKİNCİ MENKIBE “Mesabih-i Şerif”de menkıbeler konusunun sahih kısımlarında Sad bin Ebi Vakkas rivayet eder. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz, Hz. Ali (r.a.)’ye buyurdular ki; “Seninle ben Musa Aleyhisselam ile Harun gibiyiz. Ancak benden sonra peygamber yoktur.”

*** Rasulullah (s.a.v.) Tebük Gazası’na gitmek üzereyken, Hz. Ali’yi (r.a.) yerine Halife tayin etti. Müslümanların işlerini görmek için vazifelendirdi. Münafıklar bunu işitip, birbirlerine dediler ki; Ali’yi halife tayin etmedi. Bu görev onun için ağırdır. Ağırlığını gidermeden bu göreve oturdu. O zamanlar Hz. Ali (r.a.) münafıkların bu sözlerini işitip, silahını kuşanıp, Medine Şehri içine çıktı. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz “Cerf” adlı mıntıkaya geldiklerinde Huzur-u Şerifleri’ne varıp, dediler ki; “Ya Rasulallah! Münafıklar zemmediyorlar. Siz bu kulunuzu Halife yapmayınız. Ağırlığımı ölçenler kendilerine göre kararlar verip, benim uygun olmadığımı söylüyorlar.” Habibullah (s.a.v.) buyurdular ki; “Münafıklar yalan söylemişler. Seni halife yapmadım. Medine’de fark ettiklerime Halife yaptım. Dön, benim halifem ol. Benim ehlime ve senin ehline razı olmamız için halife ol. Ya Ali! Benimle Hz. Musa ve Harun gibi olmak istemez misin?”

PDF s. 292

Nitekim Allahu Teâlâ buyurur. “Musa kardeşi Harun’a, kavmime Halifem ol, dedi.” “Müslim Şerhi”nde bu hadis-i şerif-i şöyle beyan etmişlerdir. Bu hadis-i şerif o hadislerdendir ki; Rafıziler için bir delildir. Şialar için de geçerlidir. Hilâfet Hz. Ali’nindi. Kendi razı oldu. Daha sonra bu fırkalar ihtilafa düştüler. Rafıziler Sahabe-i Güzîn’i haşa sümme haşa, kâfir ilan ettiler. Hz. Ali’nin başkasını takdim etmesi sebebiyle sümme haşa sümme haşa bazıları da Hz. Ali’ye kâfir dediler. Kendi fasit zemmleriyle hilafetin kendi hakkı olduğu, niçin talep etmedi, ayaklanmadı? Bu mezhep taifelerinin fazla haksızlığı yönünden ve akıllarının fesatlığa fazla çalışmasından hitap mahalli olup münazara yoluyla kulluktan red olunmaktan ibaret kalmışlardır. Kadı Beydavi (rahmetullah aleyh) tefsirinde buyurmuştur ki; Şüphe yoktur, o kimsenin veya kimselerin Ebu Bekir’e, Ömer’e, Osman’a kötü söz söylemeleri sonucu kâfir olmamalarına zira; İslamiyet’i bize Ashab-ı Kiram anlatmış ve aktarmıştır. O muhterem, mübarek ve faziletli insanlara kötü sözler söylemenin ve hakarette bulunmanın zararı İslam’adır. İslam hedef alınmaktadır. Eğer yapılanlara bakılırsa, Rafızilerden başka bu İslam’ın Şerefi hası, özü, temiz insanlara Rafızilerden başka saldıran yoktur. Bazı mutezile derler. Sahabe (r.anhüm) hata ettiler. Diğerleri Hz. Ali tarafına geçmeden önce diğer halifeleri seçtiler, ama hata ettir. Fakat kâfir olmadılar. Hâlbuki bu Hadis-i Şerif’te bunların hiçbirisine hüccet yoktur. Belki bunda fazilet ispatı vardır. Hz. Ali için (r.a.), ama başkasından efdal olmasını veya başka sebeplere bağlamak doğru değildir. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’den sonra yerine geçmesine dair delalet yoktur. Zira bu kelamı Tebük Gazası’na gittikleri zaman Medine-i Münevvere’de seçimlerinde şöyle buyurdular; “Nasıl ki bu kelimenin benzerleri oldu. Hz. Harun, Musa Aleyhisselam’dan sonra halife olmadı. Yalnız Musa Aleyhisselam’ın vefatından sonra meşhur rivayete binaen kırk yıl önce vefat etti. Dediler ki Halife etmedi. İlla o vakit idi ki dua etmek için Rabb’inin mikatına vardı.

ON ÜÇÜNCÜ MENKIBE Yine “Mesabih-i Şerif”te zikredilen menkıbelerin bahsinde zikrolunana göre, Hz. Ali (r.a.) buyurmuştur ki; “O âlemin sahibi ve Haliki Allahu Teâlâ hakkı için, taneyi bitirdi, insanı halk etti. Şanı büyüktür. Rasulullah benden yana; “Beni ancak insanlar sever. Bana ancak münafıklar buğzederler.” buyurmuştur.

PDF s. 293

Ayrıca bilinmelidir ki; Hz. Ali’nin (r.a.) yakınlığını ve Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz sevgisini Hz. Ali’ye ve Hz. Ali’den sadır olan şeyleri İslam’da ve İslam’da olan eski şeylerini de burada görmek lazımdır. Bu sebeple Hz. Ali’yi sevebilmeli. Bu yönden olan muhabbet, o kimsenin imanının sıhhatine delildir. Şad olduğumuz için İslam’ın ortaya çıkışına Allahu Teâlâ ve Rasulü razı oldukları şeylerle ayağa kalkmakla, bir kimse Hz. Ali (r.a.)’ye bu sebeplerden dolayı buğz ede. O muhabbet eden kimsenin zıddı olup nifakı şiddetli olur. Hâkim duygularının fesadı fazla olur. (Allah saklasın)

ON DÖRDÜNCÜ MENKIBE Az yukarıda bahsettiğimiz hadisin sonunda Sehl İbni Sad (r.a.)’den rivayet olunur. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdular; “Hayber Kalesi’ni fetih günü bir âlemi (bayrak) ben birisine vereceğim. Allah bu kalenin fethini ve kazanılacak zaferini, o ele nasip edecektir. O kişi Allah ve Rasulünü çok sever. Allah ve Rasulü de onu çok sever.” O zaman, orada bulunan müslümanlar sabah ettiler. Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v.) huzuruna süratle geldiler. Her biri ümit ve rica ederler ki; Bayrak ona verilsin. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdu ki; “Ali bin Ebu Talip nerede?” Ashab ve bazı askeri yetkililer dediler ki; “Ya Rasulallah! Hz. Ali’nin gözleri ağrıyor.” Rasulullah (s.a.v.) buyurdular ki; “Gitsin, baksın, bulsun bana getirsinler.” Gitti, Hz. Ali (r.a.) bulup Rasulullah’ın (s.a.v.) huzuruna getirdiler. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz mübarek ağız barını Hz. Ali’nin (r.a.) gözlerine sürdü. Gözlerinin ağrısı kayboldu. Sancağı Hz. Ali’ye verdiler.” Hz. Ali şöyle buyurdu; “Ey Rasulüm! İyi biliniz ki; bu kâfirler ile yaman bir savaşa gireceğim Ta ki onlar müslüman oluncaya kadar bu muhabere devam, o zaman onların yakasını bırakırım.” Rasulullah Efendimiz ise ona şöyle tembihledi; “Güzellik içinde, sabırla, yumuşaklıkla hareket et. Sakin ol. Onları önce imana davet et. Onlara haber ver. Aksi olursa suçlu olursun. Allahu Teâlâ’yı tanıt, dini anlat. Hidayet edici olmaya çalış. Bu hareketler kırmızı deve sadaka etmenden daha hayırlıdır. Bunu bilmiş ol.”

PDF s. 294

ON BEŞİNCİ MENKIBE Yine “Mesabih-i Şerif”ten zikrolunan bahsin güzel bölümlerinden birinde Ümran bin Hasseyn (r.a.)’den rivayet olunan bilgiye göre; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyuruyorlar ki; “Ali benden, ben de ondanım. Ali bütün müminlerin Velisidir.” Bu Hadis-i Şerheden Tabibi (Rahmetullahi Aleyh) beyan etmişlerdir ki; Kadı Beyzevi (Rahmetullah) buyurdular ki; “Şia taifesi dediler ki; Hz. Ali’den, tasarruf edile. Bu hadisin manası ise şudur; “Hz. Ali her şeyde tasarrufa müstahak olur. Müminlerin işleri ise, o şeydendir. Hz. Ali müminlerin imamı olur. Biz onlara deriz ki; İmamet üzerine hamletmek ve doğru yolda olmak, onların işi gibiydi. Zaten öyleydik.

ON ALTINCI MENKIBE Yine “Mesabih-i Şerif”ten zikrolunan menkıbelerin güzel bir bahsinde Hz. İbn-i Ömer (r.a.) rivayet olunan bilgilere göre, diyor ki; “Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz Sahabe-i Güzîn (r.anhüm) arasında birbirlerine kardeş kıldı. Hz. Ali (r.a.) sonra geldi. Mübarek gözlerinden yaşlar akıyordu. O dedi ki; “Ya Rasulallah! Ashab-ı Güzin arasında birbirlerini kardeş yaptın. Benimle bir kimsenin arasında kardeşlik bağı kurmadın.” Rasulullah (s.a.v.) buyurdular ki; “Dünyada da âhirette de benim kardeşim sensin. (Tirmizi rivayet etti. Etti ama bu hal garibdir.)

ON YEDİNCİ MENKIBE Yine o Hadis-i Şerif’in sonunda Enes b. Malik (r.a.) buyurdular ki; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz yanında bir pişmiş kuş vardı. Buyurdular ki; “Ey âlemlerin sahibi ve haliki güzel, büyük Allahım! Senin çok sevdiğin kullarından birini gönder de şu vermiş olduğun pişmiş kuşu, onunla beraber yiyeyim.” Bu sırada Hz. Ali (r.a.) çıkageldi. O kuşun etini beraberce yediler.

*** İmam Tirmizi Hazretleri bir rivayette bulunur ve şöyle der; “Bu hadis güzel, fakat garibdir. Bunu şerh eden Türpüşti bu Hadis-i Şerif’in şerhinde açıklık ve söyleme sanatı bakımından güzellik ile basit bir giriş yaptıktan sonra buyur-

PDF s. 295

muştur ki; Bu öyle bir hadistir ki; Mübtediler bununla gerip, bileyip mezhep sahiplerinin kanatlarına atıp, vurup bunu vesile yaparlar. Hz. Ebu Bekir (r.a.) hilafetine, sövmeden yana vesile olurlar. Hâlbuki O hazretin hilafeti Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v.) vefatından sonra bu Ümmeti icma olunmuş müslümanlarca sabit olan hükümlerin ilkidir. Din onunla ayakta duran direkleri kavisidir. Biz deriz. Allahu Teâlâ’nın yardımıyla bu hadis mukavemet edemez. O hadisleri vacip kıldılar. Hz. Ebu Bekir’in (r.a.) takdimini ve hayriyetini doğru haber olarak vermekten, o hadisi şeriflere zımmolunduğu halde Sahabe-i Güzîn’in icma-i ümmeti bu Hadis-i Şerif’te naklolunur. Hakkında makale vardır. Bu ve benzeri icma olunmuş Hadis’in hilafeti üzerine olmak, caiz değildir. Özellikle Enes (r.a.) bu Hadisi rivayet etmiştir. O öyle bir kişidir ki; icma-i ümmet de söz sahibidir. Ömür müddeti o icma üzerine müstakim olup o icmadan hilafına nakletmedi. Eğer Hz. Enes (r.a.)’den bu hadis bu hadis sabit ise, yolu tevil olunmalıdır. Aşağıda gösterildiği üzere yeter ki rivayet edenin itikat ettiği hükmü eksik olmasın. Onlar o nesneye muhalefet ederler ki; Doğrulamaktan ve bir yere dayandırmaktan dolayı, doğrusu da bu der demeye varırlar.

ON SEKİZİNCİ MENKIBE Yine “Mesabih-i Şerif”te yukarıda buyurulan hadis-i şeriften sonra Hz. Ali (r.a.)’in rivayetiyle, Rasulullah (s.a.v.) onun hakkında şöyle buyurmuştur; “Hikmetin evi benim, kapısı Ali’dir.” İmam Tirmizi (r.aleyh) bu hadisinde güzel fakat garib olduğunu bildirir. Çünkü bunu bir kişi nakletmiştir. İmam Bagavi de (r.aleyh) aynı görüşü paylaşır. Hz. Tayyibi bu hadisten bahsedip, şerh yaparken şöyle bir anlatımda bulunuyor; “Şia fırkası bu hadis ile övünüp ve bu hadis-i şerif’e sarılıp, derler ki; Rasulullah Efendimiz’den ilim ve hikmet öğrenmek Hz. Ali (r.a.)’ye mahsustur. Başka şeye başkasına tecavüz etmez. İlla Hz. Ali (r.a.) vasıtasıyla. Zira vaziyet dahi olunmaz. İlla ki kapısından dahil olunur. Allahu Teâlâ Hazretleri Yüce Kitab’ında buyurmuştur ki; “Evlerinize kapılarından girip, çıkınız.” Hâlbuki onlar için bu hadis-i şerifte bir deli yoktur. Zira cennet evi hikmet evinden daha geniş değildir. Cennet evinin ise sekiz kapısı vardır.

*** Yine “Mesabih-i Şerif”te İmam Cabir (r.a.)’den şu hadis-i naklen rivayet ediliyor; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz Hz. Ali (r.a.)’yi Taif’e göndereceği sırada, yanına çağırıp, onunla gizli bir şekilde görüşüp, konuştu.

PDF s. 296

Müslümanlar dediler ki; bunların amca oğulları olarak gizli söylemesi uzadı. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki; “Onunla ben değil, Hz. Allah gizli konuştu.” *** Tayyibi (r.aleyh) beyan etmişlerdir ki; Yani Allahu Teâlâ Hazretleri bana emretti ki; Hz. Ali (r.a.) ile gizli konuşun ve görüşün. Ben derim ki o gizli buyurdukları kelam ilahi sırlara ait sözler ve gaibe ait meselelerdir. Yine “Mesabih-i Şerif”te aynı konunun sonunda Ümmi Atiye (r.a.)’den rivayet olunur ki; Dedi ki; “Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz gazaya bir bölük asker gönderirken; Hz. Ali (r.a.) onların içindeydi. Ben Rasulullah Efendimiz’den duydum. Mübarek ellerini kaldırıp buyurdular ki; “Ey Allah’ım! Beni, Ali’yi tekrar sağ olarak görmedikçe, öldürme.”

ON DOKUZUNCU MENKIBE Bir gün Ashab-ı Güzin (r.anhüm) Rasulullah’ın (s.a.v.) yanına giderek dediler ki; “Ya Rasulallah! Hz. Ali’yi (r.a.) bu kadar çok niçin rivayet ediyor ve seviyorsunuz? Hikmet nedir? Bize bildirin ki; Biz dahi bina vakıf olup, önceki muhabbetimizden, daha fazla muhabbet edelim.” Rasulullah (s.a.v.) buyurdular ki; “Gidip, bana Ali’yi çağırın. Gelsin haberi ondan alırsınız.” Ashabdan birisi gidip Hz. Ali’yi bulup, huzuru Rasulullah’a (s.a.v.) davet etti. Hz. Ali gelmeden Sultan-ı Enbiya (s.a.v.) ashabına şöyle bir tembihte bulundu. “Ey Ashabım! Siz birisine iyilik ederseniz, o size karşılık olarak kötülük yapsa, siz ne yaparsınız?” Ashab dedi ki; “Yine iyilik yapardık.” Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz “Tekrar bir iyilik yaparsanız o size tekrar bir yaram yapsa, ne yaparsınız?” Ashab dedi ki; “Yine iyilik yapardık.” Efendimiz (s.a.v.) tekrar sordu; “Yine iyilik, o kötülük yapsa, ne yapardınız?” Ashab Rasulullah’ın bu mübarek sözü üzerine başlarını yere eğip, cevap vermediler. Ondan sonra Hz. Ali (r.a.) saadet, selamet ve gönül hoşluğuyla huzura teşrif ettiler. Hz. Fahr-i Âlem (s.a.v.) Hz. Ali’ye (r.a.) buyurdular ki;

PDF s. 297

“Ya Ali! Bir kimseye iyilik yapsan, o sana karşılığında bir yaramazlık yapsa ne yaparsın?” Hz. Ali (r.a.) dediler ki; “Ya Rasulallah iyilik yapardım.” Rasulullah (s.a.v.) tekrar buyurdular, Hz. Ali tekrar iyilik yapacağını söyledi. Sultan-ı Kâinat Efendimiz bu soruyu yedi defa sordu. Ali (r.a.) hepsinde aynı cevabı verdi. En sonunda da; “Ya Nebiyallah! O, âlemin sahibi Hz. Allah hakkı için dedi ki; Ondan gayrı Allah (cc) yoktur. Eğer onun bin yıl ömrü olsa ve o kimseye her gün ben iyilik ettikçe, karşılığında bana kötülük ve yaramazlık yapsa, ben ona yine iyilik ederdim.” Deyince bütün Ashab-ı Güzin (r.anhüm) dediler ki; “Ya Rasulallah! Hz. Ali (r.a.) bu kadar riayet edip, çok sevmenin ve muhabbet duymanın sebebini şimdi çok iyi anladık. Dediğiniz kadar varmış.” Ashab bundan sonra Hz. Ali’ye (r.a.) dua edip muhabbetlerini arttırdılar. Sevgili okuyucular ve müslümanlar asla hatırınıza bir şey gelmesin ki; Ashab-ı Güzin (r.anhüm) Hz. Ali Efendimizi (r.a.) kıskandıkları için böyle bir soru sordular. Haşa, sümme Haşa. Ashab’ın hiçbirisi böyle değildir. Onların murad-ı şerifleri Hz. Ali’nin yüksek derecesine ve mertebesinin üstünlüğüne vakıf olmak için bu soruyu, sormuşlardı.

YİRMİNCİ MENKIBE (Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’in Mübarek Mucizelerine Ait Bölüm) Bir gün Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’in huzur-u şeriflerine üç kişi geldiler. Biri İbrahim (a.s.) kavminden, biri Musa (a.s.) kavminden, biri İsa (a.s.) kavmindendiler. İbrahim (a.s.) kavminden olan kişi ileri geldi ve Rasulullah’a (s.a.v.) dedi ki; “Ya Muhammed! Bütün peygamberlerin ulusu ve üstünü benim dersin. Bu nedendir? Biz de bilelim. Allah’ın makbulüsün. Allahu Teâlâ, İbrahim (a.s.)’a Halilim/Dostum demiştir.” Server-i Enbiya (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri bu adama şöyle buyurdular; “Allahu Teâlâ Hazretleri, İbrahim (a.s.)’a “Halilim” dediyse, bana “Habibim” demiştir. Kişinin dostu mu yakındır? Yoksa mahbubu mu?” Bu İbrahim (a.s.) kavmini kişisi bu söze hayran olup, cevap vermeye kudreti yetmedi. Hemen Rasulullah Efendimiz’in mübarek cemaline bakıp, can u gönülden “Eşhedü en la ilahe illallah Vahdehu la şerikeleh ve eşhedü enne Muhammeden Abduhu ve Rasulühü” dedikten sonra, Musa kavminden olan kişi ileri geldi ve Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’e dedi ki;

PDF s. 298

“Ya Rasulallah! Bütün Enbiyalardan benim mertebem yüksektir. Cümlesinin serveri ve Sultanı benim diyorsun. Sebebi nedir? Öyle bir cevap veriniz ki biz de inanalım Hak Teâlâ Hazretlerinin yanında senin merteben daha yüksektir. Hz. Musa’yı her zaman Sina Yarım Adası’ndaki Tur Dağı’na çıkarıp, onunla konuşurdu.” Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz; Allahu Teâlâ Musa’ya (Kelimim/Konuştuğum) dediyse, bana da “Habibim “buyurdu. Eğer Hz. Musa’yı Tur Dağı’na çıkardıysa, bana Hz. Cebrail (a.s.)’ı cennet takımlarıyla donatılmış Burak’a bindirdi. Onunla yerleri, gökleri ve arş ile kürsü’yü, cennet ve cehennemi ve gün mekânı az zaman içinde seyrettirdi. Sidre-i Münteha’ya ulaştırdı. Kab-ı Kevseyn-i Avadine’ye varınca Allahu Teâlâ o denli lisanları sonsuz lütuflarıyla ihsan eyledi. Aradaki yetmiş perdeyi kaldırıp mübarek cemalini gösterdi. Bana verdiği sözlerini tatbik safhasına koydu. (Biz zayıf kullarını elhamdülillah O sultan’ın (s.a.v.) ümmeti eylemiştir. Çok şükür.) Allahu Teâlâ Hazretleri, benim ümmetimden, her kim benim pak ruhuma günde yüz kere salavat-i şerife getirmeyi adet haline getirse, asla terk etmese, bin kere rahmet eyle ve bin kere, bin derece vere. Cennet içinde bin kere ve bin kere günahları mahvola. Bin kere bin altın sadaka vermiş gibi, sevap vere. (Hz. Ebu Hüreyre (r.a.) Hz. Enes bin Malik’ten (r.a.) rivayet etmişlerdir ki; O kimse dahi susup, cevaba kadir olamayıp Rasulullah’ın (s.a.v.) mübarek ayaklarına yüz sürüp bin zevkle parmak kaldırıp kelime-i şahadet getirdi.) Ondan sonra Hz. İsa Kavmi’nden olan ileri gelip, Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’e dediler ki; “Ya Rasulallah! Bütün peygamberlerden Allahu Teâlâ Hazretlerine yakınım ve daha sevgiliyim. Peygamberlerin evveli de sonucu da benim diyorsunuz. İşitmedim ki Hz. İsa “Ruhullah” idi, ölüyü diri kılardı. Allahu Teâlâ emriyle Rasulullah Efendimiz buyurdu ki; “Gidin Ali’yi çağırın.” Ashab’dan birisi gidip, çağırdı. Hz. Ali geldikten sonra Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz O kişiye dedi ki; Bir eski mezarlığa ki; Ondan eski mezarlık olmasın, var Ali’ye göster. O kişi dedi ki; Falan yerde bir makber vardır. Bu mezar bin yıllıktır. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdu ki; “Ya Ali! Git o mezarın üzerine üç kere yatanı çağır. Bekle. Allahu Teâlâ Hazretlerinin emriyle bu zuhur eder.” Hz. Ali gidip o mezarın üzerine bir kere “Ya Yakup!” diye seslendi. Hz. Allah’ın izniyle mezar ortadan yarıldı. Yine bir defa daha çağırdı. “Ya Yakup!” O anda mezarın içinden bir nurani pir kalktı. Saçları uzamış, başımdan toprağı saça saça ayağa kalkıp, kati avazıyla bağırdı ki; “Eşhedü en la ilahe illallah Vahdehu la şerike leh ve eşhedü enne Muhamkeden abdudu ve rasuluhu.” Ondan sonra Hz. Ali ile beraber Rasulullah’ın (s.a.v.) huzuruna çıktı. Bu zahir olan mucizeyi görmekle birçok kâfirler imana geldiler. Hz. İsa Aleyhisselam kavminden olan kişi müslüman oldu.

PDF s. 299

YİRMİ BİRİNCİ MENKIBE Hz. İmam Ali’nin (r.a.) sair menkıbelerinden başka, çok önemli bir menkıbesi vardır: Habibi Ekrem ve Nebiyyi Muhterem (s.a.v.) Hazretlerine Cenâb-ı Rabbü’l İzzet Hicret emrini verdiği vakit, Medine-i Münevvere’deki evinde yatağına Ali (r.a.) yatsın diye emirde bulundu. Hz. Ali büyük bir vaziyete atanmıştı. Peygamberin saadet haneleri ve emanetleri Ali’ye teslim edilmişti. Ashabı gözetmek üzere, bütün hizmetleri Hz. Ali’ye sipariş vermişti. O gece kâfirler Hz. Sultan-ı Kâinat’ın (s.a.v.) evini kuşatıp, onu katletmeye niyetlerdiler. Fakat âlemin sahibi Allahu Teâlâ onlara bir uyku verdi. Şeytan bile onlarla beraberdi. O dahi uyudu. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz, Hz. Ebu Bekir ile evinden çıkıp saadetle yürüyüverdiler. Hz. Allah azameti kibriyası ile Hz. Mikail ve İsrafil (a.s.)’a hitap edip; “Aslanım Ali’ye yetişin! Zira kâfirler ona zarar vermek isterler. Onu koruyup, kollayın”; Bu iki sultan melek, gidip, Hz. Ali’nin baş ucunda oturdular. Bir zaman sonra şeytan aleyhillane uykudan uyanıp, bütün gücüyle bağırdı ki; “Vay Muhammed kaçtı.” Melun şeytan, o kâfirlere insan suretiyle görünüyordu. Melun şeytana dediler ki; “Ne biliyorsun?” Şeytan dedi ki; “Nice bin yıldır uyumuyorum. Bu gece uyudum. (Haşa) Muhammed bana sihir yapıp, uyuttu.” Ondan sonra bütün kâfirler hücum edip, içeri girdiler. Hz. Ali (r.a.) döşekten kalkıp, bir kere nara attı. İçeri giren kâfirlerin Hz. İmam Ali’nin heybetinden yürekleri korkup, vücutları tir tir titremeye başladı. Acele ile dışarı kaçtılar. Ertesi gün, bunca kâfirlerin arasına çıkıp, Kâbe-i Şerife’de Rasulullah’ın (s.a.v.) daha önce oturdukları makama varıp devlete ve şevketle oturdu. Nida ettirdi ki; “Rasulullah’ta (s.a.v.) her kimin ne emaneti varsa, gelsin, benden alsın. Herkes gelip nişan vurdukları emanetlerini aldılar. Kimsenin bir şeyi kalmadı. Sahiplerine teslim edildi. Kâbe-i Şerif’te kalan Ashâb-ı Güzîn Hz. Ali’nin (r.a.) kanadı altına sığınıp, bir ferdin canı yanmadı ve cefaya düşmedi. Hz. İmam Ali’nin (r.a.) korkusundan kâfirlerin sesi çıkmıyordu. Rasulullah (s.a.v.) Kâbe-i Şerif’te bulunduğu zaman oluyordu. İmam Ali dahi Kâbe-i şerifte bulunmaya ve olmaya başladı. Bir zaman sonra Fahr-i Âlem Efendimiz (s.a.v.) emretti ki. İmam Ali saadethanelerini kaldırıp, Medine-i Münevvere’ye gitmeye hazırlandı.

PDF s. 300

Hz. Şah-ı Merdan saadetle kalkıp Kureyş kâfirlerinin cemiyetlerine gitti. İnşallahu Teâlâ yarınki gün Medine-i Münevvere’ye giderim. Eğer bir kimsenin bir sözü varsa, ben buradayken söylesin. Hepsi başlarını yere eğip, hiç birisi bir şey konuşmayıp, cevap vermedi. Hz. Murteza (r.a.) gittikten sonra Ebu Cehil Lain dedi ki; “Ey Kureyş büyükleri! Niçin konuşmuyorsunuz? Madem ki Hz. Muhammed’in evi buradadır. Bize düşmanlık etmez. Her birisi Ebu Cehil’in yanında esti, savurdular. Sonra Hz. Abbas’ın (r.a.) yanına gittiler, ona yalvardılar. Dediler ki; Var kardeşinin oğluna gidip, nasihat et, evini buradan alıp gitmesin. Yoksa fesadlık olur, aramız açılır. Hz. Abbas (r.a.) kalkıp imam Hz. Ali’nin (r.a.) yanına vardı. Kâfirlerle aralarında ki konuşmaları anlattı. Şah-ı merdan buyurdular ki; “Ya Emmi! İnşallah yarın ben Rasulullah’ın evlerini götürürüm. Her kim yoluma gelirse onunla ceng ederim. Hz. Abbas aldığı bu haberi gidip, Kureyşli kâfirlere haber verince çok büyük huzursuz oldular. Aralarında sözleşip, Hz. Ali’ye şehirden çıkarmamaya karar verdiler. Sonunda sabah oldu. Hz. Ali (r.a.), Rasulullah’ın (s.a.v.) evini yükleyip, çıkıp yola revan oldu. Fakat Kureyş Kabilesi kâfirlerinden dört beş kişi atlarına binip Hz. Ali’nin (r.a.) yoluna çıktılar. Dediler ki; “Ya Ali! Dön geri! Yoksa seninle cenk ederiz.” İmam Ali (r.a.) yükleri indirip, bu gelenlere cenge başladı. Hz. Allah (cc) fırsat verdi ve Hz. Ali (r.a.) galip geldi. Daha sonra Hz. Ali (r.a.) yüklerini yeniden alıp, yükleyerek yola devam ettiler.

*** Yolda, Miktad bin Asud Hz. Ali’nin (r.a.) karşısına çıktı. İmam Ali Hazretleri onu söyletmeyip, üzerine saldırdı. Bir vuruşta onu atından aşağı yuvarladı. Sonra göğsü üzerine çıkıp, imana davet etti. Bu hal üzerine Miktad bin Esved can u gönülden bu teklifi kabul edip, müslüman oldu. Hatta bu mübareğin bir oğlu Kerbela’da İmam Hüseyin’in (r.a.) uğru şerifinde, canını feda edip, şehit oldu. Miktad (r.a.) Ashab-i Güzîn’in (r.anhüm) büyüklerindendi. Aynı zamanda bahadırlarındandı. Bu anlatımın tafsilatını isteyen adı geçen eserlere baksın. Bu eserlerde daha geniş anlatılmıştır.

YİRMİ İKİNCİ MENKIBE Hz. Ali (r.a.) biraz fakirleşti. Rasulullah (s.a.v.), Hz. Ali’nin bu hali üzerine şöyle buyurdu; “Fakirlik benim iftihar kaynağımdır.”

PDF s. 301

Hz. Ali (r.a.) bu hadis-i şerifi Hz. Habibullah’tan duyunca, artık dünyaya ve malına itaat etmedi. Yani bin altın eline geçse, ertesi gün bir tanesini cebinde ve elinde bulamazdın. Kendisi de kalmasını istemezdi. O gün hepsini fukaraya bölüştürürdü. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz, Hz. Ali’ye (r.a.) “Şehitlerin Sultanı” ismini vermişti. Bir gün Hz. Fatıma (r.anha) annemize gelen Hz. Ali Efendimiz: “Ey kadınların en hayırlısı! Rasulullah’ın biricik kızı! Ey helalim, zevcem çok açım! Ali için hiç yiyecek var mıdır?” Hz. Fatıma Anamız (r.a.) buyurdular ki; “Ey Hasan’ın babası Ali! Hz. Allah hakkı için, ondan başka Allah yoktur. Hala yiyecek hazır bir şeyimiz yoktur. Lakin o destimalın içinde altı akçe vardır. Bu akçeleri alıp, pazara gidin. Kendiniz için biraz yiyecek alın. Hem Hasan ve Hüseyin’e de (r.a.) biraz meyve alın. Hz. Ali (r.a.) o altı altını alıp pazara doğru gitti. Yolda giderken baktı ki bir müslüman, bir rmüslümanın eteğine yapışıp, durmadan çekiyor. Yanlarına gitti ve dedi ki birisi diğerine “Artık seni koymam, katlanmaya dermanım kalmamıştır. Ya hakkımı ver ya gel seninle şer-i şerife gidelim.” O dertli adam ise durmayıp yalvarıyor ki; “Birkaç gün daha lütfedip, bakla. Müddet ver.” Öbürü de der ki; “Sabra mecalim kalmadı. Zira benim de fazlasıyla darlığım var.” Hz. İmam Ali (r.a.) bunların konuşmalarını işitince, yanlarına varıp sual etti. Onlara dedi ki; “davanız kaç akçedir?” dediler ki altı akçedir. Hz. İmam Ali Efendimiz kendi kendine dedi ki; Bu müslümanı bu üzüntüden halas edeyim. Sonuçta Hz. Fatıma’ya (r.anha) bir şekilde cevap veririm. O altı akçeyi alacaklıya verdi, onu ızdıraptan kurtardı. Ondan sonra İmam Ali (r.a.) bir zaman tefekküre daldı. Ben şimdi ne cevap vereyim diye hatır-ı şerifleri pişman oldu. Sonra yine düşündü ki; Hz. Fatıma Seyyidetü’l-Nisâ’dır ve Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v.) kızıdır, ne diyecek ki, dedi. Eli boş saadethanelerine geri döndü. Kapıya geldiği sırada İmam Hasan ve İmam Hüseyin (r.a.) Hazretleri koşarak gelip, düşündüler ki; Babaları Hz. İmam Ali (r.a.) kendilerine meyve getirdi. Baktılar ki eli boş gelmiş. Bir şey getirmemiş. Ağlamaya başladılar. Anaları Fatıma’ya dediler ki; Meyve yok. Babaları ise; “Ya Fatıma! O altı akçe ile bir müslümanı hapisten kurtardım.” Hz. Fatıma buyurdu ki; “İyi ettin Ya İmam! Elhamdulillah ki bir müslümanı bunun gibi elemden halas eyledin.” Fakat Hz. Fatıma’nın gönülleri biraz mahzun oldu. Bizimi ihtiyacımız geleydi. Niye acep böyle yaptın diyecekken, öyle demeyip, hemen Allahu Teâlâ Hazretleri bize kafidir, dedi. Ama İmam Ali (r.a.) Hz. Fatıma’nın biraz gamlandığı ve iki masum yavrularının ağladıklarını görünce, hatırı-ı şeriflerine bir kırıklık geldi. Bu üzüntü ile dışarı çıktı. Hiç değilse gidip, mübarek Rasul’ün (s.a.v.) cemalini görüp, iç sıkıntımı atayım, dedi. Zira bir kimsenin yüz bin gamı olsa, hemen Rasulullah’ın mübarek cemalini görse bütün gamı giderdi. Bu iman, ihlas ve niyetle giderken, yoldan elinde bir besili deve ile giden birini gördü. Adam Hz. Ali’ye bakıp, dedi ki;

PDF s. 302

“Ey efendi adam! Bu deveyi satın alır mısın?” Hz. İmam Ali (r.a.) dediler ki; “Hazır param yoktur.” O adam dedi ki; “Sana veresiye vereyim.” Hz. Ali dedi ki; “Kaça verirsin?” Arap olan adam dedi ki; “İki yüz akçeye alır mısın?” Hz. İmam dedi ki; “Makbulümdür! Alırım.” Adam dahi; “Hoş oldu. Öyle olsun.” Adam deveyi Hz. Ali (r.a.)’e teslim etti. Deveyi eline alan İmam Ali (r.a.) biraz gittikten sonra bir araba rastladı. “Ya Ali bu deveyi satar mısın?” Hz. Ali (r.a.); “Evet! Satarım” dedi. Arap dedi ki; “Üç yüz akçeye bana verir misin?” Hz. Ali de dedi ki; “Ne olur! Veririm. Verdim, kabul ettim.” İmam Ali deveyi o araba teslim etti. Arap da hemen üç yüz akçeyi sayıp İmam Ali (r.a.)’ye teslim etti. Deveyi alıp, gitti. İmam Ali (r.a.) de çok sevinip, doğru pazara gitti. Epey bir yemiş ve yemekler alıp, saadethanelerine vardı. Kapıyı açıp, içeri girdiği zaman iki oğlu sevinip bu yemiş ve nimetleri aldılar, yemeye başladılar. Hz. Fatıma (r.anha), Hz. Ali (r.a.)’ye sordular ki bu para eline nereden geçti. Hz. Ali (r.a.) vaki olan ahvali anlattı. Ondan sonra tamamıyla yemeği yiyip, safalar ettikten sonra Allahu Teâlâ Hazretlerine şükrettiler. Daha sonra Hz. Ali (r.a.) buyurdular ki; “Ya Hayrunnisa! Şimdi de kalkıp Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v.) mübarek meclislerine gideyim. Saadetle devlethanelerinden kalkıp dışarı çıktı. Biraz ileri gittiği zaman karşıdan Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz göründü. Meğer Sahabe-i Güzîn ileri otururken buyurmuş ki; “Gideyim, Ali ve Fatma’yı göreyim.” Saadetle gelirken Hz. Ali’ye rastlayıp, görüşme sonunda tebessüm ederek buyurdular ki; “Ya Ali! Deveyi kimden satın aldın? Ve kime sattın?” Hz. Ali (r.a.) dedi ki; “Allah ve Rasulü daha iyi bilir.” Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki; “Ya Ali! Deveyi sana satan Cebrail (a.s.)’dı. Satın alan ise İsrafil Aleyhisselamdı. O deve dahi cennet develerindendi. Ey Ali! Sen o müslümanın darlığını defettiğin için, Allahu Teâlâ Hazretleri dünyada bire elli hasene verdi. Âhirette vereceğinin karşılığını ise, kendisinden başka kimse veremez ve bilemez.”

PDF s. 303

YİRMİ ÜÇÜNCÜ MENKIBE Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz Miraç’a çıktığı zamanda, dördüncü gökte bir aslan gördü. Çok büyük bir heybeti vardı. Diller bunu tarif edemez. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz Hz. Cebrail’e sordu ki; “Ya Cebrail! Bu heybetli aslan nedir?” Hz. Cebrail cevap verdi; “Ya Rasulallah! Yabancı değildir. Hz. Ali’nin ruhaniyetleridir. Ya Habiballah mübarek parmağınızdaki yüzüğü çıkarıp, ağzına atın.” Hz. Fahr-i Âlem (s.a.v.) parmağındaki yüzüğünü çıkarıp, ağzına attığı gibi, nice tevazu göstererek yüzüğü ağzına aldı. Ondan sonra Sultanü’l-Kevneyn Efendimiz Muhammed Mustafa (s.a.v.) uruc edip, sonra geri döndü. Sabah olunca Ashab-ı Güzin’e olayı haber verdi. Dördüncü gökte müşahede buyurdukları aslanın heybet ve azametini açıkladıkları gibi, Hz. Ali (r.a.) mübarek ağzından mübarek yüzüğü çıkarıp, Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v.) mübarek huzurlarına koydular. Bütün Ashab-ı Güzin Hz. Ali’nin (r.a.) bu üstünlüğünü ve kerametini görünce hayran oldular. Ne kadar yüksek derece ve mertebesinin olduğunu anladılar. Ona meyilleri ve muhabbetleri fazla oldu (r.a.).

YİRMİ DÖRDÜNCÜ MENKIBE (Şan-ı Şeriflerinde Olan Ayetlerin Beyanıdır) Bir âyet-i kerimede bildirilene göre, bazı âlimler derler ki; Emirü’l Müminin Hz. Ali Mescid-i Şerif’te namaza başlamıştı. Bir başka dua etti ve başka bir şey istedi. Hz. Ali rükûa varmıştı. Yüzüğünü çıkarıp o saile verdi. Allahu Teâlâ Hazretlerine makbul geldi. Bu âyet-i kerime nazil oldu.

‫إِنَّمَ ا وَ لِيُّ ُكمْ اللّ َ ُ وَ رَ سُ ولُهُ وَ ا ّلَذِ ينَ آمَ نُ وا ا ّلَذِ ينَ يُقِ يمُ ونَ الصّ َ َلةَ وَ يُؤْ تُونَ الزّ َ َكاةَ وَ هُ مْ رَ اكِ عُ ون‬ “Sizin sahibiniz ancak Allah’tır. Hz. Muhammed (s.a.v.) O’nun Rasulüdür. Allah’ın emirlerine boyun eğici olarak namazını dosdoğru kılan, zekâtı veren o müminlerdir.” (Mâide 55)

İşaret “Değersiz bir şey, değerli bir insan tarafından verilirse, o zaman değerli olur.” derler. Kadir Gecesi de her gece gibi bir gecedir. Ama o geceye Cenâb-ı Hakk’ın verdiği sonsuz kıymeti inkâr etmek mümkün değildir. Çünkü O gecenin bin aydan daha hayırlı olduğu Kur’an-ı Azimüşşan’daki âyetle sabit olmuştur. Onun için de Hz. Ali (r.a.)’in Allah yo-

PDF s. 304

lunda verdiği sadakalar ve hayır işleri, onun için sonsuz bir dereceye kavuşmaya vesile olmuştur. Başka bir âyet-i celilede ise Abbas ve Tâlha (r.anhuma) Hazretleri arasında bir münazara vaki oldu. Abbas buyurdu ki; “Hacılara suyu ben dağıttığım için sevabın fazlasını ben aldım.” Hz. Talha buyurdu ki; “Benim faziletim daha fazla. Beyt-i Şerif’in kilidini ben tutuyorum. Eğer istersem gece orada kalırım.” Hz. Ali (r.a.) buyurdu ki; “Siz ne dersiniz! Ben sizden on ay önce yüzümü bu kıbleye koymuşum. Siz hiç ortada yokken, ben bunu yaptım.” Allahu Teâlâ bu âyet-i kerimeyi inzal eyledi;

َ‫ام َكمَ نْ آمَ نَ بِاللّ َ ِ وَ ْاليَ وْ ِم ْالخِ ِر وَ جَ اهَ د‬ ْ ْ ْ َ ْ َ ِ َ‫أجَ عَ لتُ مْ سِ قايَ َة الحَ اجِّ وَ عِ مَ ارَ ةَ المَ سْ جِ دِ الحَ ر‬ َ ‫ الّ َ ِذي َن آ َمنُ وا َوه‬.‫يل اللّ َ ِ َل يَسْ تَ ُوونَ ِعنْ دَ اللّ َ ِ َواللّ َ ُ َل يَهْ ِدي ْالقَ وْ َم الظّ َالِ ِمي َن‬ ‫َاج ُروا‬ ِ ‫ِفي َس ِب‬ .‫يل اللّ َ ِ بِأَمْ وَ الِهِ مْ وَ أَنفُسِ هِ مْ أَعْ َظمُ دَ رَ جَ ةً عِ نْ دَ اللّ َ ِ وَ أُوْ لَئِ َك هُ مْ ْالفَائِزُ و َن‬ ِ ِ‫وَ جَ اهَ دُوا فِ ي سَ ب‬ “Siz hacılara su dağıtmayı, Mescid-i Haram’ın imarını, Allah’a ve âhiret gününe inanan, Allah gününde cihad eden kimse gibi mi tuttunuz? Bunlar Allah yanında bir olmazlar. Allah zalimler güruhuna hidayet vermez. İman edenlerin, hicret edenlerin, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla savaşanların, Allah yanında derecesi çok büyüktür. Kurtuluşa erenlerde, işte onların ta kendileridir.” (Tevbe 19-20) Bir âyet-i celilede; Hz. Allah Emirü’l-Müminin Ali bin Ebu Talip ve Fatıma ve Hasan ile Hüseyin hakkında (r.anhüm) şöyle buyuruyor;

‫قُلْ َل أَسْ أَلُكُ مْ َعلَيْ ِه أَجْ ًرا إِ ّ َل الْ َم َودّ َ ةَ ِفي الْ قُ رْ بَى َو َمنْ يَقْ ت َِرفْ َح َسنَ ةً ن َِزدْ لَ ُه ِفي َها ُحسْ ًنا‬ . ٌ‫إِ ّ َن اللّ َ َ غَ فُورٌ شَ ُكور‬ “De ki; “Ben bu (tebliğine) karşı, yakınlarıma sevgiden başka hiçbir mükâfat istemiyorum. Kim bir güzellik kazanırsa biz onun bu husustaki güzelliğini arttırırız. Çünkü Allah çok yarlığayıcıdır.” (Şura 23) Katade (r.a.) buyurdular ki; “Müşrikler bir cemiyette dediler ki; “Görelim Muhammed hiçbir ecir ister mi? Bu sözleri üzerine Allahu Teâlâ Hazretleri bir âyet-i celile buyurdu.

PDF s. 305

Hz. Said bin Cabir (r.a.) bunu rivayet etmiştir. Kaynağı İbn-i Abbas (r.a.)’dır. Şöyle buyurur; “Bu yakınlıktan Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz idare eder. Hz. Ali (r.a.), Hz. Fatıma (r.anha), Hz. Hasan ve Hüseyin (r.a.) Hazretlerini sayar. Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v.) bu yakınlarını sevmemem hiçbir şekilde doğru değildir. İmanı gider, ümmet olma şerefini ve cennet ehli olma hakkını kaybeder.” Cenâb-ı Hakk; başka bir âyet-i celilede; Hz. Aliyyü’l-Murteza’nın pak dinli olmasını beyan edip buyurdular ki;

َ ُ‫يَاأَيُّهَ ا ا ّلَذِ ينَ آمَ نُ وا إِذَ ا نَاجَ يْ تُ مْ الرّ َ س‬ ْ‫ول فَ َقدِّ مُ وا بَيْ نَ يَدَيْ نَجْ وَ ا ُكمْ صَ دَ َقةً ذَ لِ َك خَ يْ رٌ لَ ُكم‬ .‫َوأَطْ َه ُر فَإِنْ لَ ْم ت َِجدُوا فَإِنّ َ اللّ َ َ غَ فُو ٌر َر ِحي ٌم‬ “Ey iman edenler! Siz Peygamber’e mahrem bir şey arz etmek istediğiniz zaman, mahrem konuşmanızdan önce, sadaka verin. Bu sizin için daha hayırlı, daha temizdir. Fakat bulamazsanız, şüphe yok ki, Allah çok yarlığayıcı, çok esirgeyicidir.” (Mücadele 12) Mücahit, buyurdu ki; Hiçbir kimseye bu âyet-i celile ile amel etmek, ittifakla, düşmedi. Hz. Ali’ye o vakitte bir ferman nazil olmuştu. Ne zaman ki Rasulullah Efendimiz ile münacaat etmek isteseydi, bir sadaka verirdi. Hz. İbn-i Ömer (r.a.) saadetle buyurdular ki; “Emirü’l-Müminin” Hz. Ali (r.a.)’de üç büyük haslet vardı. Onlardan biri bende olaydı. Bende sevgileri fazla olurdu. Bunlar pek kırmızı tüylü ve siyah gözlü develerdi. Birincisi, Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz kendi kelimeleri Hz. Fatımatü’z-Zehra’yı ona verdi. İkincisi, Hayber Kalesi’ni fetih gününde ilmini ona verdi. Üçüncüsü “Habibime bir şey söyleyeceğiniz zaman, önce sadaka veriniz,” şeklinde beyan buyurulan âyet-i kerime ile yalnız Hz. Ali (r.a.) amel ederdi. Derler ki; Hz. Ali (r.a.) bir dinar tutardı. Onu on dirheme ayırıp birer sadaka verirdi. Sonra da Hz. Fahr-i Âlem’e (s.a.v.) gizlice on kadar sual sorardı. Bu sorular şunlardır. 1- “Ey Allah Rasulü! Allah’a nasıl ibadet edeyim?” “Sıdk ve safa ile.” 2- “Ya Habiballah! Allahu Teâlâ’dan ne isteyeyim?” “Dünyada ve âhirette hayırlı akıbet ve mağfiret iste.” 3- “Ya Nebiyallah! Benim üzerime ne lazımdır?” “Allah ve Rasulünün emirlerini yerine getirmek.” 4- “Ya Hatemel Enbiya! Ben ne yapayım ki, kurtuluşum ondan olsun?” “Helal ye, iç, doğru söyle.”

PDF s. 306

5- “Ya Sultanü’l Enbiya! Hakk nedir?” “İslam’ı yaşamak, Kur’an’ı okumak, emri tutmak. Ömrün sonuna kadar.” 6- “Ya Emine’l Müminin! Şadlık nedir? “Cennet demektir.” 7- “Ya Şefiel Muzbinin! Rahatlık ne şeydedir?” “Hz. Allah’ın (cc) didarını görmek.” 8- “Ya iki cihan serveri! Fesad nedir?” “Allah-u Teâlâ’ya şirk koşmak ve dinden çıkmaktır.” 9- “Ya Seyyidi Kâinat! Vefa nedir?” “Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Rasulullah.” 10- (Bu soru ve cevap yazılı değil.)

Nükte Âlemi yoktan var eyleyen ve her şeye kadir olan Allah’tır. Onun Rasulü Muhammed Mustafa (s.a.v.) ise Mekke ehlilerindendir. İlk peygamberliğini bildirdiği sırada, her kime Kur’an-ı Azimüşşan’dan bir şey söylese, o kimse rahatsız olup, giderdi. Cenâb-ı Allah Rasulüne şu âyeti inzal etti;

َ‫وَ قَالَ الَّذ۪ ينَ كَ فَ ُروا َل تَسْ مَ ُعوا لِهٰ ذَ ا ْالقُ رْ ٰا ِن وَ ْالغَوْ ا ف۪ ي ِه لَعَ لَّكُ مْ تَغْ ِل ُبون‬ “İnkâr edenler: “Bu Kur’ânı dinlemeyin, okunurken gürültü yapın, belki üstün gelirsiniz” dediler.” (Fussilet 26) Sonunda Yüce Allahu Teâlâ mertebesini ona yetirdi. Buyurdu ki; “O Rasulü Aziz’dir. Bir şey vermeksizin onda olan kader, ondan gider. Ve biz eşi olmayan kitap Kur’an’ı sesli okuturuz ve siz de sesli konuşunuz, onunu sesini susturamazsınız. Kâfirler Kur’an’ın sesini kısmak ve Rasulullah Efendimiz’in yüce şanını alçaltmak için çok çalıştılar.” Cenâb-ı Hakk, bundan dolayı “Onun sesini işitebilmeniz için, önce sadaka vermeniz icab eder.” (Hucurat 11) âyetini inzal etti. Ayrıca; “Rasulümü evden çıkması için, dışarıdan çağırmayınız.” “Sesinizi, Rasulümün sesinden yüksek tutmayınız.” Ayet-i celileleri indirildi. Ondan sonra Mekke’de Habibullah’ın kalmasına izin vermeyenlere karşı (Necm 9) bildirilen Cebrail (a.s.)’ın ve diğer yakın meleklerin ulaşamadıkları Kâbe Kevneyn Makamı ile Habibi ve Rasulünün şereflendirilmesini bildirip, öğütledi.

PDF s. 307

İşaret Fakirler için sadaka verene ne ulu menzili vardır. Her kim yalan yere yemin ederse Ya Harem-i Şerif’te avlanırsa veya namaz ve oruçta kusur yaparsa fukaraya bir şey vermek zorundadır. Zira bu icraatta Allah’ın rızasını kazanma hissi, arzusu ve emirlerine itaat etme durumu vardır. Cenâb-ı Allahu Teâlâ Hazretleri başka bir âyet-i celilede ise şöyle buyuruyor; “Yoksa kötülükleri kazananların kendilerini, iman edip de iyi amellerde bulunanlar gibi mi yapacağız. Dirileri ve ölümleri bir mi olacak sandılar? Hükmedegeldikleri şey ne fena.” (Casiye 21) Bu Ayet-i Kerime Hz. Ali’nin (r.a.) şerefli şanını atlatmak için nazil olmuştur. İmanı doğruydu. Bütün işleri layıkıyla yapardı ve beğenilirdi. Riyasızdı. Gösterişi yoktu. Müşrikler ise ona doğruluğundan dolayı üstünlüğünü kabul etmişlerdi. Ayetler ve hadisler de bunu destekliyordu. Cenâb-ı Allah (cc) buyuruyor ki; “Vakarla evlerinizde oturun. Evvelki cahiliyet devrindeki gibi yürümeyin. Namazı dosdoğru kılın. Zekâtı verin. Allah’a ve Rasulüne itaat edin. Ey Ehl-i Beyt, Allah sizden ancak kiri gidermek ve sizi tertemiz yapmak ister.” (Ahzab 35) Allah Rasulü’ne (s.a.v.) yakın, aşiret ve ehl-i Beyti Ali, Fatma, Hasan, Hüseyin Hazretlerinin üzerine Allah’ın (c.c.) rahmet ve bereketi olsun.”

YİRMİ BEŞİNCİ MENKIBE (Şerefli şanlarında naklolunan haberin beyanı) İbni Abbas (r.a.) der ki; “Ne zaman ki Allahu Teâlâ’nın kavliyle bu âyet-i celile nazil oldu. Hz. Ali’nin nuru, feyzi, bereketi, güzelliği, daha iyi anlaşıldı; Ali’nin de mertebesi çok iyi anlaşıldı. “Sen Habibin ancak münzirsin, her kavminde bir hidayet rehberisin.” (Rad 7) Bu âyet gelince, Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu. “Korkutucu benim, Ali yol göstericidir. Ey Ali! Doğru yolda yürüyenler, senin önderliğinde giderler.”

*** Rabia bin Necid, Hz. Ali Efendimiz’den rivayet ediyor. Bir gün Rasulullah (s.a.v.) beni huzuru şerifine çağırdı ve dedi ki; “Ey Ali! Sen Meryemoğlu İsa gibisin. Yahudiler ona buğzettiler. Validesi Meryem Hatun’a (haşa) iftira ettiler. Hristiyanlar da onu çok sevdiler ve kendi makamından yükseğe çıkardılar “buyurdu.

PDF s. 308

Hz. Ali Efendimiz de buyurdu ki; “Çok insan beni sevip, diğer İslam büyüklerini sevmemekle ve onlara düşman olup, sövmekle helak olacaktır. (Allahu Teâlâ’nın sevdiklerini sevmeyen cehennemliktir.) Bazıları beni iftiharla sever. Diğer Sahabe-i Güzîn’e (r.anhüm) buğzederler. Ben o kişileri sevmem. Bazıları bana buğzederler. Vesaire ashab severler. Bu iki taifedeki cehennemliklerdir. Ben nebi değilim. Bana vahiy nazil olmaz. Lakin ne kadar ki kudretim vardır, kitabullah ile amel ederim. Ben size ne emredersem Allahu Teâlâ’ya taatte bulunmada vaciptir. Boyun eğmek düşer. İsteseniz de istemeseniz de yapmanız gerekir. Size günahlık iş emredersem yapmayınız, karşı çıkınız. Bana itaat marifettedir.”

*** Kays bin Haris’ten rivayet olunur; “Muaviye b. Süfyan’dan bir meseleyi sual ettim. Muaviye bana dedi ki: “Git bu meseleyi Hz. Ali’den (r.a.) sual eyle. O benden iyi bilir. O kişi dedi: “Ben bu meselede senin cevabını istiyorum. Senin vereceğin cevabı seveceğime eminim. Muaviye Hazretleri dedi ki: “Sen çok iyi söyledin. Sen kötü kişisin idrak ettik ki bir kişiden ki; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz Ali’yi ilimde muazzez ve mükerrem tutmuştur. Çünkü ona şöyle buyurmuştur; “Ya Ali! Sen benimle Harun gibisin. Ancak benden sonra yeryüzüne nebi inmeyecek.” Ben çok zamanlar Hz. Ömer (r.a.)’nın, Hz. Ali’yi (r.a.) yanına alıp birlikte sohbet ettiklerine ve meşveret yaptıklarına şahit olmuşumdur. Eğer bir meselede müşkil bir duruma düşseydi, hemen Ali’yi (r.a.) sorar, arar, bulur, görüşürdü. Hz. Muaviye o kişiye dedi ki; “Kalk! Allahu Teâlâ ayaklarına kuvvet vermeye.” O kişinin adını kendi divanından sildi. *** Sad b. Ebi Vakkas (r.a.) şöyle zikrediyor; “Ben dedim ki; Hz. Ali (r.a.) de üç büyük ve güzel haslet vardır. Eğer o üçünden birisi bende olsaydı bana en sevdiğim şeyler dünyada ve âhirette bağışlanmış olurdu. Zira Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz onun için şöyle buyurmuştur; “Beni büyüğü ve efendisi sayıp, seven, Ali’yi de sever.” “Yarın bu sancağı birinin eline vereceğim. Allah ve Rasulü onu sever. O da Allah ve Rasulü’nü sever.” (Hayber Kalesi Fethi sırasında.) “Ey Ali! Sen benimle Harun gibisin. Ancak benden sonra yeryüzüne nebi gelmeyecektir.” *** Cebir bin Abdullah (r.a.) şöyle bir rivayet etmiştir; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz bir gün şöyle buyurdular;

PDF s. 309

“Beni Miraç Gecesi göklere götürdükleri zamanda perdelerden geçtim. Perdelerin ardından bir nidacı, şöyle nida ediyordu. “Ya Muhammed! Senin baban İbrahim ne güzel babadır. Senin kardeşin Ali bin Ebu Talip ne güzel kardeştir. Ona hayır ile vasiyet et.” *** Hasan-ı Basri (r.a.) Enes bin Malik’ten bir hadis-i şerif’i şöyle rivayet eder. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdu: “Cennetü’l Ala üç kişiye aşıktır. 1- Ali bin Ebu Talip (r.a.) 2- Ammar bin Yasir (r.a.) 3- Salman-i Farisi (r.a.) *** Sad bin Ebi Vakkas (r.a.) Hazretleri şöyle buyurur: Bir gün Hz. Muaviye bana şöyle sordu; “Hz. Ali’yi (r.a.) seviyor musun?” Ben de ona dedim ki; “Ben onu (r.a.) nasıl sevmem! Zira Rasulullah Efendimiz Hz. Ali (r.a.) hakkında sevilmesi ve sayılması konusunda sayısız müjdeli haberler vermiş ve bildirmişlerdir. Harun’un Musa Aleyhisselam’a yakınlığı gibi, Ali’nin (r.a.) de kendisine yakın olduğunu söylemiştir.” *** Amr bin Şurahbil Eş-Şaibi Hazretleri şöyle söylüyor. “Hz. Ali (r.a.) Cemel vakasında Zeyd b. Serhan’ın yanından geçerken, onu fark etti. Zeyd düşman tarafından kanlar içinde yere düşürülmüş, yatıyordu. Hz. Ali (r.a.) başının üzerinde durdu ve dedi ki; (Ya Zeyd! Allahu Teâlâ Hazretleri sana rahmetle muamele eyleye. Ben seni böyle bilmezdim ki; Emanete sahip, vazifesine bağlı ve iyi işi yapansın. Şimdi bunu iyi biliyorum. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz senin için müjde vermişti.) Fazlasıyla kan kaybeden, kanlar arasından elini kaldıran Zeyd, Hz. Ali (r.a.)’ye şöyle hitap ediyordu; (Ya Emire’l-Müminin! Sana da müjdeler olsun! Seni de Rasulullah Efendimiz cennetle müjdelemiştir. Allahu Teâlâ Hazretlerinin Tanrılığı hakkı için bütün cenkte seninle olamadığım için üzgünüm. Keşke beraber olsaydık, safları birbirine vurup, düşmanlarımızı birlikte helak edeydik. Halka riya ve gösterişten ötürü veya dünya tamahından dolayı olmayan bir sevk ile görüneydik. Ben Rasulullah’tan (s.a.v.) işitmişimdir ki; Şöyle buyurdu; “İmam Ali doğruluk üzeredir. Fücera, eşkıya ve yol kesenleri öldürür. Kendisine karşı gelenleri de katleder. Ali’ye yardım edenler ve onu sevenler daima kanır. Yardımda bulunmayan, ona karşı gelen kaybeder. İyiliklerden uzak kalır, sürülmüşlerden olur.” Bu hadis-i şerif’i söyledi, ruhu bedenini terk etti. Allah ondan razı olsun.

***

PDF s. 310

Amr bin el-Cumuh rivayetle şöyle demiştir. “Ben bir gün Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v.) huzurunda oturuyordum. Bana buyurdu ki; “Ya Amr!” Ben de dedim ki; “Buyur, Ya Rasulallah!” Sonra şöyle buyurdu; “İster misin sana cennetin direğini göstereyim?” Ben de dedim ki; “İsterim Ya Rasulallah!” Tam bu sırada Ali b. Ebu Talip çıkageldi ve oradan geçiyorlardı. Efendimiz (s.a.v.) sözüne devamla dedi ki; “Bu kişi ve bunun ehl-i Beyti cennet direkleridir.” Abdullah b. Abbas (r.a.)’ın yaptığı bir rivayette, Rasulullah’a buyurdular ki; “Ali’nin yeri bedenimde baş menziledir.” *** Hz. Ali (r.a.) rivayet ederler; Rasulullah Efendimiz bir Hadis-i Şerifi’nde şöyle buyururlar; “O gece beni Miraca götürdüler. Cebrail (a.s.) benim elimi tuttu. Beni cennet derecelerinden müzeyyen bir derecede oturttu. Oradan benim önüme bir ayva koydu. Alıp, kokladım ve elimdeki döndürürken iki parçaya bölündü. Onun içinden bir huri dışarı çıktı. Bundan daha güzelini görmedim. Bana dedi ki; “Esselamü Aleyke Ya Muhammed!” Ben de cevap verdim, dedim ki; “Sen kimsin?” Bana dedi ki; “Benim adım Radiye-i Merziyye’dir. Hz. Hak Teâlâ beni üç şeyden yaratmıştır. Yukarı kısmımı ambardan, orta kısmımı kâfurdan, aşağı kısmımı miskten ve beni ab-ı hayvan suyu ile yoğurdu. Ondan sonra Cabbar-ı Hüda-i perverdiyar, bana ol dedi, ben oldum. Allahu Teâlâ Hazretleri beni yaratmıştır. Ben, kardeşin Hz. Ali bin Talip içinim. *** Güzel insan cömert sahabi, sadık dost, iyi bir mümin, Ebu Zer Giffari (r.a.) Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’den rivayet eder; Şöyle buyurmuşlardır; “Her kim benden ayrılırsa, Allahu Teâlâ’dan ayrılır. Ya Ali! Her kim senden ayrılırsa benden ayrılır. *** Hz. Enes bin Malik (r.a.) Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’den bir rivayetle, şöyle anlatır; “Hz. Ali (r.a.)’yi anmak, zikretmek, sevmek, onu hatırlamak ibadettir.” *** Hz. Cabir bin Abdullah (r.a.) dedi ki;

PDF s. 311

Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurmuştu ki; “Cennetin kapısı üzerine şöyle yazılmıştır; “La İlahe İllallah Muhammeden Rasulullah” Aliyyu Nasiru Rasulullah “Allah’tan başka ilah yoktur. Muhammed onun Rasulüdür.” Ali Rasulullah’ın yardımcısıdır. Allahu Teâlâ Hazretleri gökleri ve yerleri yaratmadan iki bin yıl önce bu yazıyı yazmıştır. *** Hz. Abdullah bin Mesud (r.a.) buyurur. Habibi Ekrem (s.a.v.) Hazretlerinin huzuru şeriflerindeydim. Hz. Ali (r.a.) hakkında de düşünüyorsunuz, diye biri sual geldi. Buyurdular ki; “Hikmeti ve hakikati on cüze taksim ettiler. Dokuz cüzü Ali bin Ebu Talip’e verdiler, bir cüzünü de sair insanlara verdiler. *** Hz. Abdullah bin Abbas (r.a.) buyurdular. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz bir gün dışarı geldi. Ali’nin elini, kendi mübarek eliyle tuttu ve şöyle buyurdu; “Haberiniz olsun! Her kim buna buğz eder. Allah’a ve Rasulüne buğzetmiş olur. Her kim buna muhabbet ederse, Allah ve Rasulüne muhabbet etmiş olur.” *** Yine Abdullah bin Abbas (r.a.) rivayet eder. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuşlardı; “Her kim! ister İbrahim Aleyhisselama beka hilminde, Hz. Nuh Aleyhisselama beka hükmünde, Yusuf Aleyhisselama beka tahammülünde bakmak ve onları görmek isterse, Ali bin Ebu Talib’e baksın.” *** Hz: Enes bin Malik(r.a.) rivayet ederler ki; Rasulullah’ın (s.a.v.) huzuru şeriflerinde oturmuştuk. Ansızın Hz. Ali (r.a.) geldi. Meclisini ardında oturdu. Rasulullah (s.a.v.) onu çağırdı. Hatta mukâbelesinde oturdu. Buyurdu ki; “Ya Ali! Hz. Allah (cc) seni benim üzerime dört hasletle mükerrem ve mutaddal kıldı.” Hz. Ali (r.a.) hemen dizleri üzerine gelip, başını toprağa koyup, dedi ki;

PDF s. 312

“Babam, anam sana feda olsun ya Rasulallah! Kulun efendisi üzerine fazlı olur mu?” Efendimiz buyurdu (s.a.v.); “Ya Ali! Allahu Teâlâ Hazretleri bir kuluna bir şey ikram etmeyi istediği zaman, o kuluna gözlerin görmeyeceği, kulakların duymayacağı, hiç kimsenin hatırına getirmeyeceği şeyleri verir.” Enes (r.a.) dedi ki; “Ya Rasulallah bize onları beyan et ve buyur; bizde onları bilelim.” Rasulullah (s.a.v.) buyurdular; “Allahu Teâlâ; 1- Ona Fatıma gibi bir zevce nasip etti. 2- Ona Hasan, Hüseyin gibi evlatlar verdi. 3- Ona benim gibi bir kayın peder lütfetti. 4- Bana böyle şeyler verilmedi. *** Sad Bin Cabir Abdullah bin Abbas (r.a.) Hazretlerinin elini tutup, yedirdi. Geldiler zemzem sofasına. Orada ise bir kavim oturuyordu. Hz. Ali (r.a.) ye sövüp, hakaret ediyorlardı. İbn-i Abbas (r.a.) hazretleri buyurdu ki; “Onlardan yana beni geri gönderin.” Gönderdiler. Gitti. Orada durdu ve onlara dedi ki; “Hanginiz Allahu Teâlâ Hazretlerine yaramaz sözler söyler.” Onlar dediler ki; “Bizim aramızda Rasulullah’a hiç kimse yaramaz söz söylemez.” Tekrar buyurdu ki; “Kimdir? Ali b. Ebu Talibe yaramaz sözler söyler ve söver.” Onlar da dediler ki; “Evet, aramızda öyleleri vardır.” İbni Abbas Hazretleri (r.a.) dedi ki; “Beni iyi işitin! Ben şehadet ederim ki; Bu kulağımla duydum ki; Hz. Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu; “Her kim Ali’ye söver ve kötü söz söylerse bana demiş gibi olur. Her kim bana sebbederse Allahu Azimüşşan’a sebbetmiş gibi olur. Her kim Allahu Teâlâ Hazretlerine sebbeder, Hz. Allah onu yüzüstü cehenneme atar.”

*** Atiyetü’l Ufi (r.a.) der ki; Cabir bin Abdullah (r.a.)’in huzuruna gittik. Kendisi piri fani olmuş, kaşları, gözlerini örtmüştü. Hz. Ali’nin (r.a.) muhabbetinden bahsetmesi için ona soru sorduk. Başını kaldırıp, dedi ki;

PDF s. 313

“Rasulullah’ın (s.a.v.) zamanı şeriflerinde hiç kimsenin münafık olduğunu bilmezdik. Ancak Hz. Ali’ye buğzedenlerin ve ona düşman olanların hallerinden anlardık.

*** Şa’bi der ki; Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.) Hz. Ali (r.a.)’i gördü ve ona buyurdu; “Her kim Hz. Rasul’ün (s.a.v.) huzuru şeriflerinde makam yönünden bütün insanların büyüklüğüne, yakınlık yönüyle de arkalarına bakmak istiyorsa söyle Hz. Ali (r.a.)’e baksınlar ve sevinsinler.”

*** Hz. Aişe’i Sıddıka (r.a.) buyurdular ki; Bir gün Rasulullah (s.a.v.)’e sordum ki; “Ya Rasulallah! Sizden sonra insanların en hayırlısı kimdir?” O da şöyle cevap verdi: “Hz. Ebu Bekir’dir.” Ben devam ederken sordum: “Ondan sonra kimdir?” Cevap verdiler; “Ömer’dir.” Devam ettim; sonra; “Fatımatü’z-Zehra ve Osman’dır.” Ben dedim ki devam ederek; “Ya Rasulallah! Hz. Ali hakkında bir şey söylemediniz? O zaman da şöyle cevap verdi; “Ali ben demektir. Benim nefsimdir. Hiç kimse gördün mü ki kendini beğene ve bir şeye tamah ede, isteye “ *** Zeynel Abidin Ali bin el-Hüseyin b. Ali Ebu Talib’den rivayet olunur ki; Hz. Ali (r.a.) buyurdu ki; “Rasulullah (s.a.v.) bana bin konu hakkında ilim tahsil ettirdi. Bu konulardan her biride bana bin konu açtı.”

*** Abdullah b. El-Kemendi rivayet eyler ki; Muaviye bin Ebu Süfyan hac yaptı. Cemaat ortasında oturdu. Abdullah bin Abbas ve Abdullah bin Ömer (r.a.) huzurlarında bulunuyorlardı. Hz. Muaviye elini Abdullah bin Abbas’ın dizi üzerine koyup dedi ki; “Bu Emera olanların hepsi benim, senin, emmin oğlundan olmuşlardır. Abdullah bin Abbas (r.a.) buyurdu ki; “Niçin?” dedi. O da dedi ki; “Şundan dolayı. Ben o halifenin emmizadesiyim. Onu zulümle katlettiler. Yani Osman bin Affan (r.a.) hazretlerini kastediyorum- Abdullah dedi ki;

PDF s. 314

“Bu kişi öyle birisidir ki; Senden önce hilafet emrine Ali (r.a.) hazretleri oturmuştur. Onun yakınlığı, senin emmi zaden yakınlığından ileridir.” Hz. Muaviye bunu duyunca bozuldu. Yüzünü Sad bin Ebi Vakkas Hazretlerine döndürdü ve dedi ki; “Ya Sad! Sen hakkı batıldan ayırmaz mısın? Bizim lehimize olur musun? Ya da aleyhimizde bulunur musun?” Sad bin Ebi Vakkas dedi ki; “Ne vakit gördüm zulmet yeri kaplamış. Dedim, sabredeyim. Yeter ki âlem aydınlansın, gideyim.” dedi. Muaviye dedi ki; “Vallahi ben Kur’an-ı Azimüşşan’ı okudum. Ondan bir şey bulamadım.” Sad b. Ebi Vakkas dedi ki; “Sen bu sözü kabul etmezsin. Ben Allah Rasulü’nden duydum (s.a.v.) buyurdu ki; “Ali bin Ebu Talip (r.a.) Sen Hakk ilesin, Hakk da seninle beraberdir.” Hz. Muaviye dedi; “Bana bir kişi getirebilir misin? O da seninle beraber bu sözü işitmiş olsun. Yoksa sana ne yaparım biliyor musun?” Sad bin Ebi Vakkas (r.a.) dedi ki; “Ümmü Seleme işitmiştir. Ravidir.” Hz. Muaviye ve o cemaat hepsi kalkıp, Ümmi Seleme (r.a.)’nin huzuruna vardılar. Muavi dedi; “Ey İmamü’l Müminin! İnsanlar Rasulullah’tan çok şey naklederler. Şu anda Sad bin Ebi Vakkas bir Hadis-i Şerif söyler. Şahidi Ümmi Seleme’dir diyor. Siz ne söylersiniz? Söylediği şudur; (Sen Hakk ilesin, Hakk da seninledir.) Hz. Ümmi Seleme buyurdu ki; “Doğru söyler. Ben kendi evimde bunu Rasulullah Efendimiz’den işittim.” Hz. Muaviye yüzünü döndürüp, Sad bin Ebi Vakkas ile Ashab-ı Güzin’e (r.anhüm) bakıp, özür diledi. Dedi ki; “Allahu Teâlâ’nın azap ve azameti hakkı için, eğer ben bu hadis-i şerifi daha önce işitmiş olsaydım her zaman Ali bin Ebu Talip’in (r.a.) ölünceye kadar hizmetkârı olurdum.” Abdullah İbn-i Abbas (r.a.) rivayet eder. Bu rivayete kaynak Hz. Habibi Ekrem ve Nebiyi Muhtereme (s.a.v.) Efendimiz’dir. Buyururlar ki; “Ben ilmin terazisiyim. Ali o terazinin kefeleridir. Hz. Hasan ve Hüseyin ipleridir. Hz. Fatıma alakasıdır. (asılı demiri) Benden sonraki imamlar o terazinin direği (veya alev)’dir. O terazi ile biz dostlarımızın amelini tartarlar.” ***

PDF s. 315

Hz. Enes bin Malik (r.a.) rivayet eder. Hz. Habibi Ekrem Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyorlar. “Ben ilim şehriyim, Ali bu şehrin kapısıdır. Muaviye halkasıdır.” *** Hz. Muaz bin Cebel (r.a.) rivayet ederler ki; Habibi Huda, Rasulullah (s.a.v.) hazretleri buyurular ki; “Allahu Teâlâ bir kavmi halk eder. O kavim ki Ali bin Ebu Talib’i kendilerine ilk öncelikli, baş tacı ederler.” *** Hz. Aliyyü’l-Murteza (r.a.) rivayette bulunurlar; Hz. Habibi Ekrem (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri buyurmuşlar; Hz. Musa (a.s.) Allah’tan şöyle bir istekte bulundu. “Ya Rabbe’l-Âlemin! Benim kardeşim Harun vefat etti. Sen onu bağışla.” Allahu Teâlâ Hazretleri buyurdu ki; “Ya Musa evvelini ve ahirini bağışlamayı isteseydin. Bu duana icabet ederdim. Ancak ki; Hüseyin bin Ebu Talib’in katilini, intikamını alacağım için affetmezdim.” *** Ve yine Hz. İmam Ali (r.a.) rivayet eder; Rivayet Hz. Habib-i Ekrem (s.a.v.) hazretlerindendir. Buyuruyor ki; “Musa bin Ümran Aleyhisselam Hz. Allah’tan sual etti ki; Hüseyin bin Ali (r.a.) Hazretlerinin kabrini ziyaret ede. Onun ziyaretine geldi. Yanında yetmiş bin melaike vardı. *** Abdullah bin Abbas (r.a.) rivayet eder. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz Ali’den buyurulmuştur; “Hak Teâlâ Hazretleri, Beni İsrailoğullarına peygamberlerine zan da bulundukları ve buğz ettikleri için yağmuru üzerlerinden kaldırdı. İslam diyarında ise Ali bin Ebu Talib’e düşmanlık gösterenlerin üzerinden yağmuru men etti. *** Cabir bin Abdullah (r.a.) rivayet eder. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurur ki; “Hakk, Ali ibni Ebu Talib’in bu ümmet üzerinde büyük hakkı olduğunu bildirir ve bu Hakk’ın babanın oğul üzerindeki hakkı gibidir.” *** Abdullah bin Abbas (r.a.) rivayet eder. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyururlar ki; “Hz. Ali bin Ebu Talib’in muhabbeti günahları yer, bitirir, mahveder. Nasıl ki ateş odunu yakar, bitirir, kül ederse, onun muhabbetti de günahları öyle yakar.” ***

PDF s. 316

Hz. Muaz bin Cebel (r.a.) rivayet eder. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurur ki; “Hz. Ali bin Ebu Talib’i (r.a.) sevmek müslümanlar için bir hasenedir. O mübarek Halife ve Emirel-Mümin olan, ilmin kapısı, Hz. Allah’ın aslanı ve Habibullahın nefsi olan bu büyük zatın yanında hiçbir günahın zararı olmaz. Ona buğzeden günahkâr olur. Ne kadar çok sevabı olan bir kişinin, ona buğzu varsa, bir fayda vermez.” *** Salman-ı Farisi (r.a.) Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’den rivayete eder. Efendimiz buyururlar ki; “Benim sırrımın sahibi Ali bin Ebu Talip’tir.” *** Abdullah bin Cafer (r.a.) Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’den rivayet eder. Efendimiz buyurmuşlar ki; “Ali benim aslımdır ve Cafer dalımdır, Ali dalımdır, Cafer aslımdır (r.a.).” *** Ümmi Seleme (r.a.) Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’den rivayet eder. Efendimiz buyurur ki; “Hz. Ali (r.a.) ve onu sevenler, kıyamet gününde onu bulacaklar ve kurtuluşa ereceklerdir.” *** Ebuzer Gıffari (r.a.) Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’den, buyurdular ki; “Ali benim ilmimin kapısıdır. Aşikare edicidir. Benim ümmetimden olanlara İslam’ı açıklayanlardır. Beni bu tür şeylerle görevli olarak göndermişlerdir. Benden sonra Onu sevmek imândandır. Ona buğzetmek, nifaktandır. Ona nazar etmek rahmettendir. Ona muhabbet ibadettir.” *** Ümmi Seleme Validemiz (r.anha) Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’den rivayet ederler; “Kur’an-ı Azimüşşan Ali iledir. Ali de Kur’an-ı Azimüşşanladır.” *** Ebu Hüreyre (r.a.) Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’den rivayet eder. Efendimiz buyurur ki; “Yazıncanı yiyiniz. O öyle bir ağaçtır ki; Ben onu Cennetü’l Meva’da gördüm. Hak Teâlâ Hazretlerinin varlığa, birliğine, halikimiz olduğuna, benim Hak peygamberi olarak geldiğime, Ali’nin de Veli olduğuna şehadetlik yaptı. Her kim ki Yazıncanı ne niyetle yerse (hasta ile hasta yapar) ve (şifa niyetiyle yerse şifa bulur.) *** Hüzeyfe El Yemani (r.a.) Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’den rivayet ederler. Derler ki; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdu.

PDF s. 317

“Eğer halk Ali’ye Emirel Mümin’in unvanının ne zaman verildiğini bilselerdi, Ali’nin faziletini ve efdaliyetini inkâr edemezlerdi. Çünkü Hz. Adem Safiyullah Aleyhisselatü Vesselam can ile ten arasında bulunduğu zaman “Emirel Mümin’in “unvanı ona verilmişti. Allahu Teâlâ Hazretleri buyurmuşlardır ki; “Ben Rabbinizim, Muhammed Nebimizdir, Ali emirimizdir.” *** Ömer bin Hattab (r.a.) Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’den rivayet eder. Der ki; Efendimiz şöyle buyurdular; “Eğer gökleri ve yerleri terazinin bir gözüne koysalar ve Ali’nin imanını diğer bir gözüne koysalar, Ali’nin imanı ağır gelir. *** Abdullah bin Abbas (r.a.) Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’den rivayet eder. Diyor ki; O iki cihanın Efendisi şöyle buyurdular; “Eğer bütün halk Ali bin Ebu Talip’in muhabbeti üzerine toplansalardı, Allahu Teâlâ Hazretleri cehennemi yaratmazdı. “Eğer Ali yaratılmasaydı, dünyada Hz. Fatıma’ya münasip ve uygun bir eş bulunamazdı.” *** Muaviye İbn-i Hubeyde (r.a.) Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’den rivayet eder. Efendimiz buyurmuş ki; “Her kim ki öleceği zaman kalbinde Hz. Ali’ye karşı buğzu varsa, o kimse, ister yahudi olsun, ister hristiyan olsun, fark etmez (Kâfir olarak gider.) “

*** Huzeyfe (r.a.) Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’den bir rivayette bulunur. Efendimiz şöyle buyurdu, “Hz. Ali halk arasında, Kur’an-ı Azîmüşşan’daki İhlas Sûresi gibidir.”

*** Muaz bin Cebel (r.a.) Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’den rivayet eder. Der ki; şöyle buyurdular; “Ali’nin yüzüne bakmak ibadettir.”

*** Ebu Berzet el-Eslemi (r.a.) Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’den rivayet eder. Şöyle buyurdular; “Hz. Allah benden yana ahdetti ve bana yetmiş kere buyurdu ki; (Benden yana olan bu has ahdi kabul ettin mi? Ben de dedim: “Evet. Bu has ahdi senden kabul ettim.”

PDF s. 318

Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz Rabbi’ne dedi ki: “Ya Rabbe’l-Âlemin! Benimle ettiğin bu ahid nedir? Ben o ahdi senden kabul ettim. Bana söyleyebilir misiniz o ne ahdidir?” Allahu Teâlâ bana vasıtasız buyurdu ki; “O ahid, odur ki; Sen onu iyi bil. Benden bütün halka anlatasın. Şöyle ki; “ 1- Ali hidayet ruyetidir. 2- Doğru yolun âyetidir. 3- İslam’a doğru bağlanan muvahhidlerin nurunun çeşmesidir. 4- Müslüman ve müminlerin başlarının tacıdır. 5- Ben, Rabbiniz olarak, benim bir olduğumu bildirdiğim ve senin Rasûlün olduğunu tasdik etmelerini istediğim gibi, Ali’yi sevenlerini emrediyorum. Ali’yi seven bana dost olur, sevmeyen hakiki düşmanım olur.”

***

İŞARET 1- Zühd ehli ve vefa Ali’dir. 2- Ehl-i sadık ve safa Ali’dir. 3- Civan mert ve cömert Ali’dir. 4- Ehli arkadaş ve rıza sahibi Ali’dir. 5- Estifa bahçelerinin mahremi Ali’dir. 6- Faziletlerin ve faziletlerin övüncü Ali’dir. 7- Mahremi fazıl numa Ali’dir. 8- Kendi zamanında, Hz. Allah’ın yarattıklarının (cc) arasında en sevgilidir. 9- Allah-u Teâlâ’nın (cc) din ağacının meyvesidir. 10- Birçok faziletleri görülen, fazilet numunesi kabul edilendir. Hz. Ali (r.a.) hazretlerinin mübarek gönlü kâfirler, mülhidler ve Hariciler üzerine cehennem Maliki’nin, cehennem ehli üzerine geçen düşünceleriyle aynıdır. Dervişler, yetimler, fakirler, hastalar, yaralılar, sahipsizler, çaresizler, düşkünler, yaşlılar, çocuklar, âlimler, veliler, hacılar, hafızlar, hayır ve hasenat sahipleri üzerine gönlü cennet meleği Rıdvan gibi bir güzel gönül ehliydi. Hz. Ali bahadırlıkta aslan gibiydi. Kâfirler ve mülhidlere bin kere bin üstün gelirdi. Hanzala ve Zehr’den daha babayiğit, mert, kuvvetli, cesur, savaşçı üstün bir yapıya sahipti.

PDF s. 319

Civan mertlikte dervişlere bin kere bin ağır basardı. Bal gibiydi. Şükürde eşsiz aslanlar gibiydi. Her zaman hamiyetperver ve insanları idare etmesini çok iyi bilirdi. Kimseyi kırmazdı. Alçak gönüllüydü. Cehennem’in zakkum ve semum ağacı gibi kâfirlere karşı sert idi ve onlara acımazdı. Hesaplarını çabuk görürdü. Her zaman şefkat ve keramete açıktı. Müslüman müminlerden bunu esirgemezdi. Cennetin Naim ve Nesim’i bir şuuru olurdu. Her zaman Ali (r.a.) “zülfikâr”ı elinde tutardı. Kâfirlerin, mülhidlerin gördüğü sırada canları, tenleri ızdıraba düşerdi. Her zaman akçe keselerini eline alıp, açtı mı, fakirlerin, yetimlerin, kimsesizlerin, hastaların, ihtiyaç sahiplerinin tenlerinde rahatlık olurdu, sevinirlerdi. *** Ben bu saatte Ali (r.a.) Hazretlerinin aslan mertliğinden bir şey rivayet edeceğim.

YİRMİ ALTINCI MENKIBE İslam’ın Direği olan âlimlerden Ahmed Hücani bir rivayette bulunur ve der ki; Yüzden fazla kişiyi aşkın kimseden ve Ashab-ı Güzin (r.anhüm)’den dahi duydum ki, Efendimiz şöyle buyurmuş; “Hz. Ali (r.a.)’in Amr b. Abdûd’un karşısına bir defa çıkıp, durması, ümmetin kıyamete kadar yapacakları ibadetlerden daha üstün ve daha hayırlıdır.” Amr b. Abdûd Araptı. Kureyşliydi. Muzar (Mudar) bin Nezzar evladındandı. Ad Kavmi’nin kuvvetindeydi. Amr kiminle ceng ettiyse, hiç yenilmedi. Yalnız Bedir Cengi’nde yaralanmış ve geri dönmüştü. Zamanla yarası iyileşti, tekrar Hendek Cengi’nde geldi. Onun savaşa gelmesinden müslümanlara büyük bir üzüntü ve korku düştü. Yirmi bir gün ok ile ve kılıçla, mızrakla taş ile ceng oldu. Yirmi ikinci günkü ceng ve cidal fazla oldu. Amr b. Abdûd hendek kenarına gelip, meydanına er istedi. Müslümanlardan kimse icabet etmedi. Bir daha er istedi. Kimse varmadı. Ta yedi kere davet etti. Yedincide Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz, Hz. Ali (r.a.) hazretlerini çağırdı. O da gelip huzuru şeriflerinde oturdu. Efendimiz (s.a.v.) Ali hazretlerine buyurdu; “Ya Ali benim atıma bin ve Zülfîkârı al! Amr b. Abdûd’un önüne merdane çık. Onun boyundan, posundan, heybetinden dolayı sakın üzülme. Ben Allahu Teâlâ Hazretlerinden rica ederim ki; sana izin vere ve senin elinle müslümanlardan şerrini def ede.” Hz. Ali düldüle binip, zülfikarı kuşandı. Aslan gibi avını gözleyip, sürüp gider. Amr b. Abdûd’un önüne çıkar. Birbirlerini gördüler. Hz. Ali (r.a.) buyurdu; “Ey Amr b. Abdûd! Duydum ki; sen Kâbe’nin karşısında ahdetmişsin ki Kureyş’ten bir kişi senden bir şey istemeye gelince, onun isteğinden birini yerine getirirmişsin.”

PDF s. 320

Amr b. Abdûd cevap verdi; “Evet ya Ali! Bu ahdetmiştim.” Hz. Ali buyurdu; “Ya Amr b. Abdûd! Sen şimdi biliyorsun ki ben Kureyş kabilesindenim. Senden iki hacet istiyorum. Eğer ikisini de kabul etmezsen, bari birini kabul et. Senden istediğimin birincisi; bu saatte Allahu Teâlâ Hazretlerinin birliğine ve Rasulullah (s.a.v.) Hazretlerinin risaletine şehadetlik yapıp, tasdik edersin.” Amr b. Abdûd cevap verdi; “Bu teklifini kabul etmiyorum. Başka ne istiyorsan. Onu da söyle.” Hz. Ali (r.a.) buyurdu ki; “Bu iki savaşan kuvvetleri bırak, Mekke-i Mükerreme’ye dön.” Amr b. Abdûd şöyle cevap verdi; “Bunu kabul ettim. Lakin Ebu Bekir, Ömer ve Osman’ın başlarını keserim, ondan sonra.” Hz. Ali şöyle seslendi; “Ey Sefih! Benim başımı kesmeyince onların başını nasıl kesersin?” Amr b. Abdûd Ali’ye şöyle cevap verdi; “Ey Ali! Sen civasın! Dünyayı görmemişsin! Ben senin başını kesmeyi kabul etmiyorum.” Hz. Murteza buyurdu; “Ben kesinlikle kabul ediyorum ki; Allahu Teâlâ Hazretlerinin yardımıyla ve Rasulullah (s.a.v.) Hazretlerinin duasıyla senin başını keserim.” Bu söz üzerine Amr b. Abdûd hararetlendi. Hemen atından inip, atını seğirtti. Hz. Ali’ye kastetti. Hz. Ali (r.a.) atından inip yaya oldu. Birbirlerine dalaştılar. Ali (r.a.) Hazretleri fırsat bulup, ceng arasında zülfikar ile bir darbe vurup oyluğunun dibinden ayak bağını kesip yere düşürdü. Hz. Ali (r.a.) anladı ki Amr’ın bir bacağını teninden ayırdı. Yüzünü ondan döndürüp, uzaklaştı. Amr ise bu haliyle kesilmiş bacağını eline alıp yüz yirmi adım uzaklıkta bulunan Hz. Ali’ye arkasından fırlattı. Bu atış, öyle bir atıştı ki; Eğer Hz. Ali (r.a.) onun atışının önünden sapmasaydı, ondan alacağı yara ile helak olurdu. Hz. Ali tekrar dönüp, Amr b. Abdûd’un başını kesti. Bu hali gören Kâinatın Sultanı Sevgili Rasulümüz (s.a.v.) tekbir getirdi ve buyurdu ki; “Ali’nin Amr b. Abdûd ile bir defa karşılaşması, ümmetimin kıyamete kadar yapacağı ibadetlerden daha hayırlıdır.”

PDF s. 321

YİRMİ YEDİNCİ MENKIBE Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’in Hz. Ali (r.a.)’ye vasiyetinin beyan olunması. Hz. Ali (r.a.) rivayet eder. Rasulullah (s.a.v.) buyurur ki; “Ya Ali sana beş yüz koyunumu vereyim, yoksa sana beş öğüt mü vereyim? Öğütle dünya ve âhiretin saadetini mi sana bahşederim. Koyunlarda dünyalığını veririm.” Hz. Ali (r.a.) dedi ki; “Beş öğüt verecek kelimeleri isterim.” Bu sefer Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz önce bana şu duayı öğretti; “Allah’ım günahımı bağışla, Rızkımı geniş eyle, Karımı temiz olanda ver, Verdiklerin rızık ve nimetlere kanaat eden eyle, Hoşlanmadığım şeylere, beni heveslendirme. Ayrıca buyurdu ki; “Hiçbir şadlık sonunda ağlama olmaması, olmaz “ *** Hz. Ali (r.a.) yine Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’den rivayet eder; şöyle buyurmuşlardır. “Ya Ali sen Kâbe menzildeyken, herkes Kâbe’ye gider. Ancak Kâbe hiçbir yere gitmez. Eğer bir kavim sana gelir ve bu hilafet emrini sana teslim ederlerse, onlardan al ve kabul et. Eğer sana gelmezlerse, sen onlara gitme.” *** Abdullah bin Ömer (r.a.) Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’den rivayet eder. Efendimiz şöyle buyurmuştur. “Ya Ali! Sen cennet ehlisin. Yakın bir zamanda bir kavim gelir, onların lakapları olur, onlara Rafızi derler. Eğer sen onlara erersen, onları katlet. Zira onlar müşriklerdir. Ne cuma bilirler ne de cemaat. Ebu Bekir, Ömer ve Osman’a sebbederler. *** Ali bin Ebu Talib (r.a.) Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’den bir rivayette bulunur. Efendimiz şöyle buyurur; “Ya Ali! Allahu Teâlâ’dan sual ettim. Önce senin halife olman için dua ettim ve ona sığındım. Ancak Cenâb-ı Allah diledi ve Ebu Bekir’i halife yaptı.” *** Abdullah bin Abbas (r.a.), Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’den rivayet eder. Buyurmuşlar ki;

PDF s. 322

“Ey Ali Cenâb-ı Hak Teâlâ Hazretleri (cc) sana Fatıma’yı eş tayin etti. Yeryüzünü ona mihr kıldı. Yeryüzünde sana buğz ederek yürüyenlere, yeryüzünü haram kıldı.” *** Ammar bin Yasir (r.a.) Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’den rivayet eder, Efendimiz hazretleri şöyle buyurmuşlar; “Ya Ali! Hz. Allah (cc) seni yarattığı şeylerden. Hiç birisini ziynetlendirmedi. Zatının en çok sevdiği zühd ile seni süsledi. Dünya senden hiçbir şey alamaz ve isteyemez.” *** Yine Hz. Ali (r.a.) Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’den rivayette bulunur; “Ya Ali “Bir kişiyi ayıplama, hecil olma, güler yüzlü ol, herkese, ikramda bulun, doğru ol. Mümin olan yumuşak yüzlü ve sehi olur. Münafık, zemmedici ve yerici olur. Ümmetinin cömertlerinin günahı, güneşin buzu erittiği gibi erir.” *** Ebu Musa (r.a.) rivayet eder. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur; “Ya Ali! Kendi nefsime razı olduğumu şeylere, senin içinde razı olurum. Kendim için razı olmadığım şeylere, senin içinde razı olmam. Cünüb olduğun zaman kuran okuma, secde etme, rükû yapma. Eğer saçlarını örüp, başına bağladığın zaman olursa, sakın namaz kılma.” *** Hz. Ali (r.a.) yine Efendimiz’den (s.a.v.) bir hadis nakleder. Efendimiz (s.a.v.) Ali Hazretlerine şöyle buyurur; “Ya gayretli ol. Allahu Teâlâ gayretli olanı sever. Sehi ol. Sehi olanı sever. Şeci ol. Şeci olanı sever. Eğer sana bir kimsenin işi düşerse, işini gör. Eğer bir kişi haset istiyorsa, fakat layık değilse bile, sen onu utandır. Fakat geri çevirme sana o yakışır.” *** Hz. Ali (r.a.) yine bir rivayette bulunur. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’den buyururlar ki; “Ya Ali! İnsanlar dünya ve âhiretini kazanmakla meşgul iken ve çalışırken, sende çalış ve Hak Teâlâ Hazretlerine yaklaş. Derece ve Kıymette. Üstün olmaya çalış.” *** Yine Hz. Ali (r.a.) Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’den bir rivayette bulunur. Efendimiz şöyle buyuruyor; “Ya Ali! Eğer baş ağrın olur ve seni rahatsız ederse, iki elini başının üzerine koy ve Haşr Sûresi’nin son iki âyetini oku.” ***

PDF s. 323

Enes bin Malik’in (r.a.) rivayet ettiği bir Hadis-i şerifini ise şöyle nakleder. “Ya Ali! Sakın yalan söyleme, eğer ki zannedersen, o yalan seni kurtarır. Sana lazım olan doğru söylemelerdir. Eğer güman edersen o seni helak eder.” *** Hz. Ali (r.a.) rivayet ederler. Rasulullah Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri buyurdular ki; “Ya Ali! Cebrail (a.s.)’ın bana öğrettiği beş kelime var. Sana öğretmemi mi istersin, yoksa emir vereyim sana beş keçimi versinler.” Hz. Ali (r.a.) dediler ki; “Ya Rasulallah! Beş kelimeyi öğretiniz.” Rasulullah Efendimiz buyurdu; (s.a.v.) “Ey yaratılmışlara rızık veren, yoksullara acıyan, zorda kalanı kavuşan, Ey müminlerin velisi, ey bağışlayan ve esirgeyenlerin en merhametlisi olan Rahim Allah, bana acı.” Duasını talim ettirip, öğrettiler. *** Yine Hz. Ali bildirir (r.a.). Kaynak Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyururlar ki; “Ey Ali! Perşembe günleri bıyıklarını kes, koltuk altlarını ve kasın aralarını tıraş et. Cuma oldu mu temiz elbiseni giy ve güzel kokularını sürün.” *** Nizameddin Abdülvahid İbnü’l Fazıl El Fermedi’den Cedi Ebu’l Kasım Gergeli’den İsnad ile Musa Kazım bin Cafer-i Sadık bin Muhammed bin Ali Zeynel Abidin, bin El Hüseyin bin Ali İbni Ebu Talip (r.a.) Hz. Rasul-i Ekrem (s.a.v.) Hazretleri buyururlar ki; “Ya Ali! Mercimek yemeğine devam et. Mercimeğe bütün peygamberler, en sonda İsa bin Meryem olmak üzere yetmiş peygamber dua etmişlerdir.”

YİRMİ SEKİZİNCİ MENKIBE Hz. Ali’nin (r.a.) şerefli şanlarını hakkında gelen doğru haberlerin beyan edilmesi. Ebu Hüreyre (r.a.) Rasulullah Efendimiz’den bir rivayette bulunur. Efendimiz buyurmuşlar ki; “Beni Miraç’a çıkardılar. Arşın kenarında “La İlahe İllallah “yazılı olduğunu gördüm. Ben birim, benden başka ilah yoktur. Adn Cenneti’ni ben yarattım. Yarattıklarım içinde habib olarak Muhammed’i seçtim, onu Ali’yle kuvvetlendirip, yardım ettim.” *** Salman-i Farisi (r.a.) Rasulullah Efendimiz’den (s.a.v.) rivayet ediyor. Buyurmuşlar ki;

PDF s. 324

“Kıyamet Günü olunca benim için, arşın sağında kırmızı yakuttan bir kubbe kurarlar. Arşın solunda yeşil yakuttan bir kubbe Hz. İbrahim Aleyhisselam için kurarlar. Beyaz inciden, benimle İbrahim Aleyhisselam arasına bir kubbe kurarlar. Bu da Ali için. Ne bekliyordunuz? O habibe ki; İki Halil’in arasında bulunuyor.” *** Hz. Bilal-i Habeşi (r.a.) anlatıyor; Bir gün Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz biz bir yerde otururken yanımıza teşrif ettiler. Mübarek yüzü “Ayın 14’ü” gibi parlıyordu. Nûr âlem nûr idi. Abdurrahman bin Avf (r.a.) onu ayakta karşılayıp, dedi ki; “Anam, babam, sana feda olsun Ya Rasulallah! Yüzündeki bu nur, ne nurdur?” Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdular; “Amcamın oğlu, kardeşim ve kızımın eşi olan Hz. Ali ile ilgili Rabbimden bana müjde geldi. Allahu Teâlâ o zaman kızı Fatıma’yı Ali’ye nikâhladı. Cennetin görevlisi Rıdvan’a emretti ki; Tuba Ağacı’nı ırgala. O da ırgaladı. Tuba Ağacı’ndan bizim dostlarımız üzerine sayısınca hüccetler saçıldı. Allahu Teâlâ nurdan melekler yarattı. Her meleğe, o hüccetlerden bir hüccet verdi. O hüccetlerde şöyle yazılıydı; “Mustafa’nın ve Ehl-i Beyti’nin muhip ve muhlisleri olanlar cehennemden azat olunmuşlardır.”

*** Abdullah bin Abbas (r.a.) rivayet eder. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurur. “Kıyamet günü olduğu zaman bütün nebileri Alennebiyyina ve Aleyhisselatü Vesselam bir yerde toplanırlar. Bu esnada bir nida edici arş altında, nida eder; “Ya Enbiya Cemaati! Sizi sevenlerle iftihar edin. Ben dahi övünüyorum. İki kardeşim Ali ve Cafer ile.”

*** Abdullah bin Abbas (r.a.) buyurdu. Şu âyet-i kerimenin tefsirindeki meal şöyledir; Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor; “İmam getirip, salih ameller işleyen kimselere Allahu Teâlâ kısa sürede kendi muhabbetini verir.” Ayrıca; Allah bir kulunu severse, onu kendine dost yapar. Yer ve gök ehline de sevdirir. Özellikle Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz. “Allah bir kulunu severse, Cebrail (a.s.)’a (Falan kişiyi) ben seviyorum, siz de onu sevin, buyurur. Cebrail ve bütün melekler o kulu sever. Daha sonra gökten biri “Ey Yer Ehli! Allah falan kimseyi sever, siz de sevin, der. Böylece bu kulu bütün yer halkı sever.”

***

PDF s. 325

Abdullah bin Abbas (r.a.) buyurdu ki; Bu âyet-i celilenin tefsirinde “vüd”den murad Ali bin Ebu Talip (r.a.)’in sevgilisidir. Onu müminlerine kalbinde şirin göstermiştir.

*** Enes bin Malik (r.a.) haber veriyor; “Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v.) huzuru şerefinde oturuyorduk. Ansızın Ensar’dan bir kişini geldiğini gördük. Bu zat Akal demekle tanınıyordu. Rasulullah’a şöyle sordu; “Ya Rasulallah! Sizden sonra insanların en hayırlısı kim olacaktır?” Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki; “Hz. Ebubekir olacaktır.” Akal sorusuna devam etti; “Ondan sonra kim olacaktır?” Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz cevap verdi: “Hz. Ömer olacaktır.” Akal tekrar sordu; “Ondan sonra kim olacaktır?” Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz; “Osman bin Affan olacaktır.” Akal, soruya devam eder sonra; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz cevap verir: “Ali bin Ebu Talip.” Akal, hayrete düşmüş gibi konuştu; “Ya Rasulallah! Ali sizin amcanızın oğludur. Senin de kardeşin gibiydi. Şimdi bu oldu mu? Onu sona bıraktınız.” Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz Akal’a şöyle cevap verdi; “Ey Akal! Cenâb-ı Allah bütün peygamberleri yaratıp, görevlendirdikten ve öldürdükten sonra, beni yarattı ve peygamberlik verdi.” Onu dikkatle dinleyen Akal cevap verdi; “Evet! Biliyorum. Doğru diyorsunuz Ya Rasulallah!” Efendimiz (s.a.v.) konuşmasına devam ederek şöyle buyuruyordu; “Benim son peygamber oluşumun bir zararı oldu mu? Öyleyse Ali’ye de bir zarar gelmez. Dördüncü halife olmakla Hz. Allah bana, Hz. Adem’in yaratıldığı zamandan kıyamete iman eden bütün kullarının sevaplarını bağışladı.”

***

PDF s. 326

Enes bin Malik (r.a.) rivayet ediyor. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyuruyor ki; “Biz kıyamette dört atlı oluruz. Halkın bütünü aç, susuz ve çıplak olurlar. Ben kendi atım Burak üzerine binerim. Salih Aleyhisselam kendi devesi üzerine biner. Hz. Fatıma benim Azba isimli deveme biner. Ali bin Ebu Talip (r.a.) cennet develerinden bir deve üzerine biner. İşi Cenâb-ı Allah’ın (cc) affından dışı ve dış görünüşü Hz. Allah’ın rahmetindendir. Başı üzerine konan tacın sekiz direği vardır. Onun parlaklığı sekiz cennettendir. O kopacak kıyamet günü benim önümce nida ederler (La İlahe İllallah Muhammedün Rasulullah) derler. Melekler önünden geçerken Ali bin Ebu Talip için “Bu da yakın (Mukareb) meleklerdendir,” derler. O sırada Hz. Allah tarafından “Ey Mahşer Halkı! Bu mukareb melek değil, Ali bin Ebu Talip’tir.” diye bir ses duyulur.

*** Hz. Hasan bin Ali (r.a.) haber verdi ki; Babam mescitten eve döndü. Hz. Ebu Bekir’in (r.a.) yüzüne baktı. Hz. Ebu Bekir de babamın yüzüne baktı. Babam dedi ki; Ya Ebu Bekir! Bana ne olmuş ki; Siz bana böyle acayip bakıyorsunuz? O da buyurdu ki; Evet, Dikkatli ve uzun baktım! Zira Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v.) sizden şu bahisle konuştuğunu duydum da onun için. Şöyle buyurdu; “Kıyamet Günü sırat köprüsü üzerinden geçerken elinde Hz. Ali tarafından ruhsat, bulunmayan karşı tarafa geçemez.” Hz. Ali (r.a.) de dedi ki; Ya Ebu Bekir! Sen bana müjde verdin. Ben de sana şimdi müjdeli bir haber vereyim mi? O dedi ki ver. Babam dedi ki; Ben kavmimden gizli vasiyet ettiler. Babam Rasulullah da sizin için şöyle buyurmuştu; Ya Ali! Kıyamet Günü Sırat üzerinde eline cevaz verip, gideceklerin, Hz. Osman’a, Hz. Ömer’e, Hz. Ali’ye, Hz. Ebu Bekir’e muhabbetleri olanlara ver. Olmayanlara verme (r.a.).

*** Hz. Cabir (r.a.) der ki; “Rasulullah (s.a.v.) Arafat’taydı. Hz. Ali (r.a.) ise karşılarındaydı. Buyurdu ki; Ya Ali! Bana yakınlaş! Tenini tenime yaklaştır ki; Beni ve seni bir ağaçtan birlikte halk ettiler. Ben o ağacın aslıyım Fer’i sensin, Hasan ve Hüseyin o ağacın dallarıdır, budaklarıdır. Bu dallardan birine sadakatle tutunabileni Cenâb-ı Allahu Teâlâ Hazretleri direk cennetine koyar. Ya Ali! Eğer benim ümmetimden biri sana buğz ederse, Allahu Teâlâ azap meleklerine buyurur, onlar da bunları yüz üstü çeke çeke cehenneme götürürler.

*** Bera bin Azib (r.a.) rivayet eylerler. “Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz ile veda haccında beraberdik. “Gadirham” dedikleri mevkie gelip, konduk. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz bana buyurdular ki; Nida et ve mil-

PDF s. 327

lete söyle; (Essalah, Essalah) Bütün müslümanlar toplandılar. Sahabe-i Güzîn (r.anhüm) oradaydılar. Efendimiz; “Her mümine kendi nefsinden daha yakın ve sevgili, değil miyim?” Ashab dedi ki; “Evet! Ya Rasulallah!” Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdu; “Benim ailelerim müminlerin anneleri değil midir?” Ashab dedi; “Evet Ya Rasulallah!” Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz, daha sonra Hz. Ali’nin elini tutup: buyurdular ki; “Beni seven, Ali’yi de sever. Ya Rabbe’l-Âlemin! Ali’yi sevenleri, sen de sev. Ali’ye düşmanlık edenlerin, düşmanı sen ol.” *** Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki; “Kıyamet günü ben gelirim. Ali benimle beraberdir. Livaü’l Hamd Sancağımı elinde tutar. İki parçalı kumaştan ki biri Sündüs’ten, biri İstebrak’tan olmak üzere bulunur.” Efendimiz’i dinleyen bir arabi ayağa kalkarak Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’e şöyle dedi; “Babam ve anam sana kurban olsun Ya Rasulallah! Ali “Livaü’l Hamd” sancağını götürmeye güç yetirebilir mi?” Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdu; “Nasıl kadir olamaz! Siz ona nasıl güzel, büyük ve üstün hasletler verildiğini biliyor musunuz? Ondaki sabır benim sabrım. Güzelliği Yusuf (a.s.)’ın güzelliği gibidir. Kuvveti Cebrail (a.s.)’a benzer. Onun için o mübarek sancağımı eli de tutabilir. Onun içinde kıyamet günü o sancak onun elinde olacak ve bulunacaktır.”

*** Müslümanlar Hayber Gazası’ndan geri döndüler. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki; “Ya Ali! Eğer bir taife senin hakkında yalan, yanlış ve sakıncalı konuşulmayacağını bilselerdi ve korksalardı konuşmazlardı. İlla ki senin ayağının tozunu teberrüken alırlardı. Abdest aldığın su ile şifa niyetiyle faydalanırlardı. Lakin sana yeten odur ki; Sen Harun’un dereceğinde ve mevkiinde bulunuyorsun. Sen bana Hz. Musa’dan yakınsın. Benden sonra peygamber gelmeyecektir. Seni benim sünnetim üzerine öldürürler. Sen âhirette benimlesin ve bendensin. Benim Havz’ım üzere yine halife olacaksın. Cennet elbiseleriyle süs-

PDF s. 328

lenmiş ve bezenmiş sen olacaksın. Benim ümmetimden cennete ilk girecek sen olacaksın. Seni seven gerçek dostların nurdan minberler üzerinde olacaktır. Yüzleri beyaz ve nurlu olacaktır. Ben onlara şefaat ederim. Yarın orada benim komşum olurlar. Senin cemaatin, benim cemaatimdir. Senin salih yakınların benim salih yakınlarımdır. Senin sırrın, benim sırrımdır. Senin özün, benim özümdür. Senin evladın, benim evladımdır.” Hz. Ali (r.a.) Efendimiz bu mümtaz ve necip, müjdeli sözler üzerine, hemen şükür secdesi yaptı. Dedi ki; “O Âlemin Sahibi Allahu Teâlâ Hazretlerine şükürler olsun. Benim üzerime İslam’ı müşerref kıldı. İnam eyledi. Bana Kur’an-ı Azimüşşan’ı öğretti ve sevdirdi. Hayrül Beriyye ve Hatemün Nebiyyin ve Seyyidil Mürselin (s.a.v.) Hazretlerine kendi ihsanıyla ve fazlıyla, keremiyle sevdirdi ve yaklaştırıp, ümmet eyledi.”

YİRMİ DOKUZUNCU MENKIBE Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.) buyurdular ki; “Ben, Ömer bin Hattab, Osman bin Affan Zinnureyn gelip, Hz. Aişe (r.anha)’nın evine gitmeyi ve Rasulullah’a (s.a.v.) bazı müşkillerimizi sormak istedik. Oturduğu hücresinin kapısına vardık. Ansızın bir ejderha gördük ki, orada duruyordu. Böyle büyük yaratılmış hayvan görmemiştik. Çok heybetliydi, korktuk. Geri döndük. Ben dedim ki; bu bize mukavemet edemez. İlla ki Ali bin Ebu Talip yanımızda olursa. Zira o medlerin başıdır ve sevgilisidir. Bu arada Hz. Ömer geriye bakıp, dedi ki; “Ya Ebu Bekir! İşte Ali bin Ebu Talip yaklaştı ve bize doğru geliyor.” Hz. Ali (r.a.) yanlarına geldi ve Hz. Ebu Bekir dedi ki; “Ya Ali! Bu ejderhayı görüyor musun? Bizi heybetinden geri dönderdi.” Hz. Ali (r.a.) ejderhayı gördü. Yenini açtı ve ejderhaya dedi ki; “Gel yenime gir.” Ejderha da tevazu ile gelip, başını yere eğip ve koyup, Hz. Ali’nin yenine girdi. Ali Hazretleri (r.a.) yenini topladı. Daha sonra hep beraber Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v.) yanına vardık. Buyurdular; “Ya Ebu Bekir! Ali ne yaptı?” O anda Hz. Ali dahil oldu. Efendimiz buyurdu ki; “Ya Ebu El Hasan! Göğsündeki nedir?” Hz. Ali (r.a.) Rasulullah’a (s.a.v.) şöyle cevap verdi; “Ya Rasulallah, göğsümdeki ejderhadır. Ebu Bekir, Ömer ve Osman’a karşı gelmiş.” Kâinatın Rasulü (s.a.v.) Hazretleri tebessüm ederek, buyurdular ki;

PDF s. 329

“Ya Ebu El Hasan! O ejderha değildi. Bir melekti. Allahu Azimüşşan’a (cc) isyan etme sebebiyle ejderha suretine çevrildi. Kapıda durmuştu ki; Seni göre ve seni şefaatçi götüre. Ta ki ben Allahu Teâlâ Hazretlerine (cc) şefaat edeyim. O, melek daha önceki mertebesinde geri getirilsin. Nasıl ki o vardı ve geldi, ben Allahu Teâlâ’dan şefaat diledim O da kabul etti. Şimdi yükün, göğsün ağzını aç.” Hz. Aliyyü’l-Murteza (r.a.) yeninin ağzını açtığı gibi, içinden yeşil bir kuş çıkıp, uçuverdi. O söylüyordu; Muhammed... Sıddık... Muhammed... Sıddık... Muhammed... Sıddık...

OTUZUNCU MENKIBE Hz. Ali bin Ebu Talip (r.a.) buyurdular ki; “Kâinatın Rasulü (s.a.v.) Hazretlerinin huzuru şeriflerine vardım (s.a.v.) mübarek, münevver, mukaddes yüzlerini şad ve hurrem buldum. Selam verdim ve oturdum. Dedim ki; “Ya Rasulallah! (s.a.v.) Sizi sevinçli ve neşeli buldum. Eğer Allahu Teâlâ Hazretlerinden bir müjde veya bir buyruk mu nazil oldu? Bize haber veriniz. Biz de sizinle beraber sevinelim.” Efendimiz Hazretleri buyurdular; “Ya Ali! Cebrail (a.s.) geldi. Dedi ki; Allahu Teâlâ Hazretleri “Adn Cenneti”ni yarattı. Orada kendi kuvvet ve kudretiyle kırmızı yakuttan bir ağaç dikti. Ona emretti ki; kökünü yere geçir, yapraklarını dışarı çıkar. Ağaç ilahi emre tabii olarak kökünü dibe geçirdi, dallarını dışarı çıkardı, sarkıttı. Dışarıya saldığı yaprakların sayısı yedi yüz bini buldu. Her yaprak üzerinde yedi yüz bin kere bin oda kırmızı yakuttan yapılmış halde bulunuyordu. Her oda da yedi yüz bin kere bin kapı bulunuyordu. Her kapıda bir taht, her taht üzerinde bir döşek ve her döşeğin kalınlığı bin arşın, her taht üzerinde bir huri, onun karşısında kırk bin cariye ve kırk görevli bulunuyordu. Her odada yiyecek ve içecekten ve renklerden öyle şeyler vardı ki; ne gözler görmüş, ne kulaklar işitmiş ve ne bir beşerin kalbine gelmiş olsun.” Ondan dolayı, daha sonra Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurmuştur ki; “Ya Ali! Sana izzet için, senin sevdiklerin ve seni sevenler için, evlatların ve sevdikleri için ve her kim sana buğzederse bana buğzetmiştir. Her kim bana buğzederse, şefaatime erişemez.”

PDF s. 330

OTUZ BİRİNCİ MENKIBE Abdullah bin Abbas (r.a.) rivayet eder. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz o zaman Hz. Fatıma’yı (r.anha) Hz. Aliyyü’l-Murteza ile evlenirdi. Hz. Fatımatü’z-Zehra dedi ki; “Ya Rasulallah! (s.a.v.) beni evlendirdin. Fakat fakir bir kimseye verdin.” Bunun üzerine Rasulullah Efendimiz şöyle buyurdu; “Ey sevgili kızım Fatıma! Allahu Teâlâ yeryüzünde seni bir ben ile baban olarak, bir Hz. Ali gibi bir değerle bir araya getirdi. Sen böyle güzelliklere sahip oldun. Bunu istemez misin?”

OTUZ İKİNCİ MENKIBE Abdullah bin Abbas (r.a.) buyurdular ki; “Bir gün Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz bizimle beraber ikindi namazını kıldı. Daha sonra mübarek arkasını mihraba dönüp buyurdu; “Ey inanan müslümanlar! Ey inanan müslümanlar! Ey inanan muhacirler ve Ensar size Ali bin Ebu Talip’in faziletlerinden haber vereyim mi?” Biz de orada bulunanlar, dedi ki; “Evet Ya Rasulallah! Anamız ve babamız sana feda olsun.” Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdular; “O gece benim Habibim Cebrail (a.s.) beni Miraca götürdü. Dördüncü gökte gördüm ki bir kişi ki Ali bin Ebu Talip’e benziyordu ve bir taht üzerinde oturuyordu: Ben durdum, ona baktım. Cebrail (a.s.) bana dedi ki; ne şey seni burada durdurdu. Ben de dedim ki; Ey Sevgili Kardeşim Cebrail! Bu oturan Ebu Talip midir? Benden önce gelip, bu mekânda oturmuştur. Cebrail (a.s.) dedi ki; “Bu Hz. Ali değil. Lakin semaların melekleri Hz. Ali’nin didarına ziyarete meşgul ve müştak oldukları için, Allahu Teâlâ, Hz. Ali suretinde bir melek halk etti. Bu göklerin melekleri, bu melek önüne gelip, bunu ziyaret ederler ve bunun üzerine selam verirler.” Ali bin Ebu Talip (r.a.) hazretleri der ki; O meleğin yanına vardım, onu selamladım, sonra sarılıp mesafe ettim.”

OTUZ ÜÇÜNCÜ MENKIBE Hz. Cabir bin Abdullah (r.a.) derki; Rasulullah Efendimiz’e sordular ki; “Ali bin Ebu Talib’in doğumu ne zaman ve nasıl oldu? Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki, “Allahu Azimüşşan yeryüzünü ve gökleri yaratmadan önce benim ve Ali’nin ruhunu ve

PDF s. 331

nurunu yarattı. Yeryüzü tanzim edilmiş, halk olunmuş daha sonra ben Abdullah bin Abdulmuttalib sülbünden, Anam Amine Hatun’a intikal ettim. Ali bin Ebu Talib de Fatıma binti Esed’in rahmine intikal etti. Bizler gök ve Tahir analarımızdan Hz. Allah’ın izniyle vücut bulduk.” Ali doğarken anası Fatıma’ya melekler müjdeci oldular. Daha sonra doğduğu adın “Ali” dediler. O yıl Mekke-i Mükerreme’de zelzele oldu. Halk çok korktu: Gaibden bir ses duydular bu ses şöyle diyordu; “Bu gece Mekke’de müşrikleri kahredecek, münafıkları ezecek, Müslümanların süsü, Allah’ın mührü, imamullah, göklerin yıldızı, Karanlıkların lambası, Allah’ın aslanı, Fatıma bin Esed’den “Ali dünyaya teşrif ettiler” diye bir nida duyuldu.

OTUZ DÖRDÜNCÜ MENKIBE Hz. Aliyyü’l-Murteza (r.a.) buyurdular ki; “Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’in huzurunda oturmuştum elimi tuttu. Medine-i Münevvere’nin sokaklarında dolaşarak bir bostana girdik. Ben dedim ki; “Ya Rasulallah bu ne güzel ve iyi bir bostan!” Efendimiz buyurdu; “Ya Ali! Senin için cennette bundan daha iyi bostan vardır. Hatta yedi bostandır.” Yine bir bostana eriştik. “Ya Rasulallah ne güzel bostandan geçtik.” Tam yedi bostan geçtik. Ben bu sözü yedi defa tekrar ettim o da cennette dahi iyileri var diye ilerledik. Yol yavaş yavaş sakinleşip, kimseler kalmayınca Rasulullah (s.a.v.) beni kucaklayıp, ağlamaya başladı bunun üzerine ben dedim ki; “Ya Rasulallah! Seni ağlatan şey nedir?” Buyurdular ki; “Bir topluluğun içindekilerin benden sonra sana açıktan buğzetmeleri düşmanlık göstermeleri ile sebbetmeleri beni fazlasıyla rahatsız edip, ağlatır.” Bunun üzerine ben de dedim ki; “Ya Rasulallah ben dinimde selamette olur muyum?” Efendimiz (s.a.v.) buyurdu ki; “Evet! Sen dininde selamette olursun.”

OTUZ BEŞİNCİ MENKIBE Abdullah bin Ebi Leyli’den (r.a.) rivayet olunmuştur. Kendileri dediler ki; Hz. Ali (r.a.) gördük ki; Yazın yaz elbiseleri, kışı8n kış elbiseleri giyerdi. Babama bu durumu söyledim ve sebebi öğrenmesini istedim. Babam gidip Hz. Ali Efendimiz’e sebebini sordu. Hz. Ali Efendimiz babama şöyle cevap verdi; “Hz. Rasulullah (s.a.v.) Hayber Kalesi’nin fethi sırasında haber gönderip, beni çağırdı. Bu arada benimde gözlerim ağrıyordu. Yanına gittim ve dedim ki; “Ya Rasulallah! Benim gözlerim ağrıyor.”

PDF s. 332

Hz. Rasulullah (s.a.v.) mübarek tükürüğünü benim gözlerime sürüp buyurdular ki; “Ya Allah! Soğuk ve sıcak mazaratını bundan gider.” O günden sonra bir daha güz ağrısı görmedim. Ne soğuk ne sıcak bana zarar vermedi.

OTUZ ALTINCI MENKIBE Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdular; “Yarın sancağı bir şahsa vereceğim. Hz. Allah onu sever, o da Hz. Allah’ı sever.” İlmi Hz. Ali’ye verdiler. Hayber Kalesi’ni fethettiler. Bu konuda hilaf vardır. Rasulullah (s.a.v.) O kendi ilmini Ebu Bekir’i Sıddık (r.a.) Hazretlerine verdi ki Hayber Hisarı’nı fethede. Hz. Ebu Bekir Hayber’i fethedemedi. O zamanki ilim ehlilerinin değişik görüşleri vardır. En doğru görüş şuydu; Hz. Ebu Bekir (r.a.) İslâm sancağını eline aldığı zaman müslümanların sayısı az, kâfirlerin sayısı çoktu. Bunda dolayı Hayber Kalesi alınamadı. Daha sonraları İslâm Sancağı verilen Hz. Ali (r.a.) Hayber üzerine yürüdü. Bu zamanda Müslümanların sayısı çok kâfirlerin sayısı azdı. Onun için Hayber Kalesi alındı. Kâfirlerle çok ceng olundu. SORU: Hayber Kalesi’nin fethi Ebu Bekir-i Sıddık Hazretlerinin (r.a.) elinde olmadı. Hz. Aliyyü’l-Murteza eliyle fetholundu. CEVAP: İyice anlaşılsın ve bilinsin ki Hz. Rasulullah’ın mübarek muhabbeti (s.a.v.) İslâm’ın Sultanı idi. Hz. Ebu Bekir (r.a.) veziri idi. Hayber Fethi sırasında Sultan-ı Kâinat’ın kuvveti ile yerinde değildi ve huzursuzdu. Hz. Ebu Bekir’e manevi kudsiyeti ile tam yardım ve tesir edemiyordu. Zira o anda kalbi mübarek elleri başka işlerle meşguldü. Onun için Hz. Ebu Bekir’in elinde İslâm Sancağı olmasına karşılık, fetih mümkün ve müyesser olamadı. Hz. Ebu Bekir (r.a.) hazır olup, âlemi koydu. Hz. Rasulullah’ın mübarek kalpleri mutmein olunca kuvvetlendi. Mübarek kalplerinin kuvveti vasıtasıyla sonunda fetih haberini almak, müyesser oldu. Bu mübarek fetih Hz. Aliyyü’l-Murteza’nın mübarek eliyle oldu. Hz. Server-i Kâinat (s.a.v.)’in kalbi şeriflerinin kuvvetiyle mümkün oldu. Mübarek kalplerin kuvveti ise, Hz. Ebu Bekir’in (r.a.) huzuruyla hasıl oldu. İKİNCİ CEVAP: Hz. Ebu Bekir’in (r.a.) hasletleri vardır. Aliyyü’l-Murteza (r.a.)’ın şahsında bunlar yoktu. Cenâb-ı Allah (cc) Hz. Ebu Bekir’i tebid, vera, haşyet, sıdk, rahmet sıfatı vardı. Hz. Allah Ebu Bekir (r.a.) kendine hilye etti. Fesahat, belagat, mehabet, yiğitlik, şecaat sıfatları vardı. Hz. Allah (cc) Aliyyü’l-Murteza Hazretlerine (r.a.) hilye etti. Ta ki dağlar içindekini ve yükünü, buğuzcular buğzunu tamamen kesildiler. Emire’l Mümin’in Ali bin Ebu Talib (r.a.) Hayber’i fethetti. Hayber Kalesi’nin kapısı dört bin batmandı. Ağacı, Demiri ve çivileri bazılarına göre ise beş bin eliyle kaldırıp yüz adım yer uzağa attı. Bir kere dahi sol eliyle döndürdü. Sağ eline Zülfikârı alıp vurmakla kapıyı dağıttı. Rasulullah Efendimiz bunu görünce mucizevi diliyle güzel beyanlarını dile getirip, Hz. Ali Efendimizi methetmeye başladı ve şöyle buyurdu.

PDF s. 333

“Ali’den başka yiğit, Zülfikar’dan gayri kılıç yoktur.” Bu Hz. Ali efendimiz için çok büyük bir meth sayıldı. Allah ondan razı olsun.

OTUZ YEDİNCİ MENKIBE Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz Mekke-i Mükerreme’yi fethettiler. O zaman Mekke’de 1140 put vardı. Üç yüz altmış putu Beyti- Şerit çevresindeydi. Hepsini kırıp, döktüler. Bir büyük put ise Beyt-i Şerif’in içindeydi. Yalnız bu taştan idi. Bu putun ağırlığı Hayber Kalesi Kapısı’nın ağırlığından fazlaydı. O putun zincirlerle ve mıhlarla tavana ve duvarlarına bendetmişlerdi. Hz. Rasulullah (s.a.v.) Kâbe-i Şerif’e vardı. Hz. Ali’yi (r.a.) çağırdı ve o da gelip buyurdu. Hz. Rasulullah (s.a.v.) şöyle söyledi; “Ya Ali! Benim omuzum üzerine çık ve bu putların bentlerini yerinden kopar. Hz. Ali buyurdu; “Ya Rasulallah! Ben kimim ayağımı mübarek omzuna koyayım! İşte benim tenim ve başım ve yüzüm ve gözü gel, sen benim omzumun üzerine çık ve bu işi nasıl yapıyorsan muradın nasılsa, öyle yap.” Hz. Rasulullah (s.a.v.) buyurdu ki; “Ya Ali! Sen o kuvvet ve takati tutamazsın ki, benim gayretim ve cehdim, nübüvvetim, risaletin yükünü gösteresin ve çekesin. Allahu Teâlâ Hazretlerinin hakkı için, eğer ben gayret ve ceht başımdan ayağımı, yedinciğün ucuna koysam, yedi kat gök, yedi kat yeri ayağım altında mahvederim.

NÜKTE Ey müslümanlar! Bu anlatacağımız olay yaşanmıştır. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’in mübarek dilinde hadisler sabittir. Hz. Ebu Bekir (r.a.) Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’in mübarek mağara arkadaşıydı. O mağarada kaldıkları gecede Rasulullah (s.a.v.) Hz. Ebu Bekir’i birkaç mil omzunda götürmüştür. O Hz. Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.)’e buğzeden zümre bu hareketle yanmış, yakılmışlardır, mum gibi erimişlerdir. Daha sonra emri şeriflerine itaate Hz. Ali (r.a.), Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’in mübarek omzuna gelip çıkıp, bir eliyle o büyük putu, bütün zincirleri, çivileriyle ve bentleriyle o yerinden ayırıp, silkip, söküp, aşağıya indirdi, salladı. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdu; “Ya Ali! Senin bu işe memur ettik. Mertlik yaptın.” Ali Hazretleri Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’e şöyle söyledi; “Ya Rasulallah! O Allahu Teâlâ (cc) hakkı için, ondan buyursanız, bu saatte ben ay ile günü feleğin ucundan çekerim.”

OTUZ SEKİZİNCİ MENKIBE Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz Miraç Gecesi Arşın mesnedinde bir müddet oturup buyurmuşlardır ki;

PDF s. 334

“İstedim, nalınlarımı ayağımdan çıkarayım. Allahu Teâlâ bana emir buyurdu; Ey benim Habibim! Arşın mesnedinde nalınlarınla nasıl güzel oturuyorsun! Otur ve oturmana devam et arşın mesnedinin üstünde yine öyle dur! Senin nalınların şerefiyle arş şereflene. Ben de Habib-i Edibin hürmetiyle arşı alayı şereflendireyim.

OTUZ DOKUZUNCU MENKIBE (Vasiyetlerin Beyan Edilmesi) Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz, Hz. Ali’ye (r.a.) buyurdular; Fatımatü’z-Zehra’yı (r.anha) Hz. Ali ile evlendirdiklerinde, Hz. Ali (r.a.) rivayet eder ta ki, Efendimiz buyurdu ki; “Ya Ali! Gelini evine götürdüğün zaman, ayağından çoraplarını çıkar. Ayaklarını temiz yıka. Geri kalan suyu evin çeşitli köşelerine saçıp, dök. Muhakkak böyle yapasın. Allahu Teâlâ (cc) Hazretleri senin evinden yetmiş gün fakirliği dışarı kovar. Yetmiş güne bereket evine dahil edilir. Sana yetmiş rahmet kılınır. O genellikle ve onun bereketi evin köşelerine erişir. O gelin emin olur. Cüzzamdan ve divanelikten ve sair illetlerden mahfuz olur, korunursunuz.” Ya Ali gelini o hafta yoğurt yemekten men et, ayran yapılmaması, yenilmesi, içilmesi, kullanılması yasak olan şeylerin hikmeti nedir? Hz. Rasulullah buyurdu ki; “Şundan dolayı; Turşu, yoğurt, ayran kadının rahminde çocuk olmasına mani olur. Evde bir hasır olması iyi olur. Çocuk yapmasan da hasır daha iyidir.” Hz. Ali tekrar sual eyledi; “Ya Rasulallah sirke illeti nedir?” Efendimiz buyurdu ki; “Sirke yiyen avradın hayız görmesi zor olur. Temizliği uzatır. Ekşi elma yemek hayız kanını keser. Değişik hastalıkların ortaya çıkmasına sebep olur. Normal yaşayışı ters yönde etkiler. Hayatı zorlaştırır. Eğer Allahu Teâlâ Hazretleri bir evlat olursa, onun üzerine doğmak kadına zor olur. Kendi ehline fazla yakınlık duyma. Onun öncesinde, ortasında ve sonunda korku olur. Avrada ve o çocuk üzerine hastalık yener. Pislikten uzak dur. İkindi namazından sonra eğer Allahu Teâlâ bir evlat nasip ederse, şaşı olur. Şeytan bu kişilerden çok hoşlanır. Cima esnasında konuşma, avret mahalline bakma, cima halinde gözünü kapama çocuğa yanlış tesirler yapar. Cima esnasında başka bir kadını kalbine alma. Bu niyetle doğan çocukta livata hastalığı doğabilir. Ayakta ailene yaklaşma, doğan çocuk altına işer. Bayram akşamları da yaklaşma, doğan çocuk altı parmaklı olabilir. Meyve ağacının altında sakın ailenle iş yapma, çocuk olursa katil, kırıcı ve saldırgan olur. Birleşme sırasında üstünüz örtülü olsun, yoksa çocuk olursa fakir olur. Ezan ile kamet arasında da iş yapma şayet bu arada çocuk olursa kin dökücü olur. Eğer hanımın hamileyse, abdestsiz ona yaklaşma, eğer çocuk doğarsa cimri, gönlü kapalı ve eli bahil olur. Şaban Ayı’nın on beşinde yani berat gecesinde ailene yaklaşma, çocuk doğarsa vücudunda yaralar olur. Ailene baldızın şehvetiyle bakma, çocuk doğarsa hırsız olur, eziyetçilik yapar. Etrafı açık olan yerde ailenle yatarsan, çocuk doğarsa mürai olur, münafıklık yapar. Bir yere sefer edeceğin

PDF s. 335

zaman ailenle yatarsan, doğacak çocuk malını, servetini günah işlerine harcar. Üç günlük yoldan gelip ailenle yatarsan, doğan çocuk zalim olur, hakkına razı olmaz. Ya Ali! Ailenle pazartesi gecesi yatarsan, doğan çocuk âlim olur, hakkına razı olur. Salı gecesi yaklaşırsan ve çocuk doğarsa mümin olur. Yumuşak huylu ve güzel ahlaklı olur. Ailenle daha çok perşembe günü yat ve cima yap. Eğer çocuk doğarsa hikmet ehli, sehi, aşk istidadı olan ve irfan sahibi olur. Perşembe günü yatarsan ve doğan çocuğa ölene kadar şeytan yaklaşamaz. Cuma gecesinde ailene yaklaşırsan, çocuk olursa, hafız olur. Ailenle akşamın ilk saatlerinde yatma dünyaya fazla tamah eder ve âhiretini unutur. Ya Ali! Sana yaptığım bu tavsiyelerimi unutma, hafızanda canlı ve sıkı tut, bunları tatbik et, iyice hafızana yerleştir. Sana hayatında ve ileride çok faydalı olacağı kesindir.

KIRKINCI MENKIBE (Başka Tavsiyeleri İçeren Konular) Emirü’l-Müminin Ali b. Ebu Talip (r.a.) rivayet eder. Hz. Rasulullah (s.a.v.) beni huzuru şeriflerine çağırdı. Vardığım zaman bana buyurular ki; “Ya Ali! Sen benim yanımda Hz. Musa’nın danışmanı ve kardeşi olan Harun konumundasın. Yalnız ne var ki; Benden sonra peygamber gelmeyecektir. Onun için ben sana çeşitli tavsiye ve vasiyette bulunacağım. İnşallah öğrenirsin ve şakirt olursun ve şehitlik mertebesine kavuşursun. Vallahi Teâlâ Hz. seni kıyamet gününde fakih ve âlim mezardan kaldırır. Ya Ali! Bil ki müminin üç alameti olur; 1- Namaz kılmak. 2- Oruç tutmak. 3- Sadaka vermek. Ya Ali! Münafığın da üç alameti olur. 1- Halk yönünden namazın, rükûun ve sücudun tam yapar, Tenha bir yerde tek olursa, hiçbir rükûunu yerine getirmez. 2- Medhedilmeyi çok sever, bundan memnun kalır. İşine sarılır 3- Hz. Allah’ı kullar arasında bol zikreder, tek kalınca terk eder. Ya Ali! Zalimde dahi üç alamet vardır. 1- Kendinden maddi manevi alçak olanlara zulmeder, onları kahreder. 2- Halkın malını zorla alır. 3- Rızkını nereden kazanacağını düşünmez. Helal Haram Bilmez

PDF s. 336

Ya Ali! Kıskançlarda üç alamet vardır. 1- Allahu Teâlâ’ya kulluk ederken, ibadetlerinden zevk almaz 2- Herkesin arkasından gıybet eder. 3- Belaya uğramış insanlara sevinir. Ya Ali! Tembel olanlarda üç alamet vardır. 1- Allahu Teâlâ’ya kulluk ederken; ibadetlerinden zevk almaz 2- Amellerini kusurlu işler. 3- Namazı vaktinde kılmaz, geçirir. Ya Ali! Tevbe eden müslümanın üç hali vardır 1- Haramlardan sakınır ve uzaklaşır 2- İlim öğrenme konusunda istekli ve çabalayıcı olur 3- Tekrar günahlara bais olmaz Ya Ali! Akıllı insanda üç alamet vardır 1- Dünyaya itibar etmez, değer vermez 2- Sıkıntılardan, eziyetlerden, cefalardan şikayetçi olmaz 3- Başına gelen musibetlere tahammül gösterir, sabırlı olur Ya Ali! Sabırlı olan kişide üç alamet vardır. 1- Kendisine gelmeyenlere, gider. Sıla-i Rahmi yapar 2- Kendisine zulüm ve gadredenleri affeder 3- Merhametsizlere karşı, merhametli olur. Ya Ali! Ahmak İnsanda üç alamet bulunur. 1- Cenâb-ı Hakkın kati emirlerine karşı gevşek davranır, tembellik eder 2- Haddinden fazla lüzumsuz konuşur üstüne gelmeyen işlere karışır 3- Yaratılmış mahlukata karşı acımasız ve eziyet eder. Ya Ali! İyi ve faydalı insanlarda üç alameti bulunur 1-Helalinden yer ve içer 2- Meskûn olduğu yerde ilim kesp etmeye ve bildiğini öğretmeye çalışır 3-Cemaatle namaza önem verir ve cemaatten ayrılmaz Ya Ali! Uğursuz kişilerin alameti üçtür. 1- Haram yer. Yediklerinde helal haram aramaz. 2- İbadette aceleci olur. Manevi zevk ve hazdan haberi olmaz. 3- Kılacağı namazı özürsüz cemaatle kılmaz, cemaati terk eder.

PDF s. 337

Ya Ali! Salih insanda üç alamet bulunur. 1- Bilgi öğrenmek ve tatbikatıyla, din-i mübin İslam’ı kuvvetlendirir. 2- Kendisi için reva gördüğünü, başkalarına da reva görür. 3- Cenâb-ı Hakka taatte, itaatte bulunur. Sulh-u Salah yapar. Ya Ali! Müttaki olan kullarda üç alamet bulunur. 1- Kötü insanlardan uzaklaşır. 2- Yalan söylemez. 3- Harama düşme ve uğrama konusunda kendinde asla emin olmaz. Ya Ali! Günahkâr kimsede üç alamet bulunur. 1- Amellerini hata ile işler. 2- Oyun ve çalgı ile çengi ile uğraşır. 3- Unutkan olur. Ya Ali! Kalbi karamış kimsede üç iz vardır. 1- Düşkünleri korumaz. 2- Aza kanaat etmez, doymak bilmez. 3- Nasihat o’na kar etmez. Ya Ali! Doğru olan kimsede üç alamet vardır. 1- İbadetlerini gizli yapar, gösterişten kaçar ve onu sevmez. 2- Başına gelen musibeti, afatı, rahatsızlığı kimseye söylemez ve gizler. 3- Dili, Mevla’sını zikirde olur. İşi, gücü ve meşgalesi zikirdir. Ya Ali! Fasık kişinin de alameti üçtür. 1- Fitne ve fesatlık yapar, böyle şeyleri çok sever. 2- İnsanların musibete, hataya düşmelerine çok sevinir. 3- İyi iş yapmaktan, faydalı olmaktan kaçar. Ya Ali! Aşağılık hissi duyanlarda üç alamet vardır. 1- Akrabaları ile iyi geçinmez, çekişir. 2- Komşuları ile iyi geçinmez çekişir. 3- Günah işlemeye meyyal olur, bundan zevk alır ve bu işi sever. Ya Ali! Cenâb-ı Hakkın sevmediği kulunda üç alamet vardır. 1- Çok yalan söyler ve yalan yere yemin eder. 2- İnsanları rahatsız edip eziyet ve sıkıntı verir. 3- Başkalarının sırtından geçinmeyi çok sever ve her daim ister.

PDF s. 338

Ya Ali! Abid olan kulun üç alameti vardır. 1- Allahu Azimüşşanı çok büyük görür ve bilir, kendisini de o denli küçük 2- Şehevi arzularına son verir. 3- Cenâb-ı Hakkın rızasını kazanmaya çalışır, işi bu olur. Ya Ali! İhlaslı olan kişide üç hal bulunur. 1- Gücünün yettiği nispette bağışlayıcı olur. 2- Malın zekâtını verir. 3- Fakir, fukaraya, kimsesizlere sadaka vermeyi zevk bilir ve sever. Ya Ali! Bahil insanda ve cimri kimsede üç hal bulunur. 1- Açlıktan korkar, hep yemeği düşünür. 2- Kendisinden bir şey istenildiği vakit, ondan verirse fakir olacağını düşünür. 3- Kendine iyilik yapana, içinden düşmanlık duyar ve besler. Ya Ali! Sabırlı insanın üç alameti vardır. 1- Allahu Teâlâ’dan gelen her şeye karşı sabırlı olur. 2- Günah işlememek için sabreder. 3- Hak’tan gelen bela ve musibetlere sabreder. Ya Ali! Zelil, yalancı ve ortalığı birbirine katanda üç hal vardır. 1- Çok yemin eder. Bundan mağrurlanır. 2- Kadınları aldatır. 3- Her önüne gelene iftira eder. Ya Ali! Seni sevenlerde üç alamet vardır. 1- Servetini senin yolunda harcar. 2- Canını icap ederse, senin yolunda harcar. 3- Senin sırrını kimseye açmaz ve kimseyle paylaşmaz. Ya Ali! Kâfirlerinde üç alameti bulunur. 1- Allahu Teâlâ’nın ezeli ve ebedi dininden şek ve şüpheye düşer. 2- Allahu Teâlâ’yı sevenlerle ve onun sevdiklerine düşman olur. 3- İbadet ve teati sevmez, bundan gafil olur. Ya Ali! Cenâb-ı Hakkın rahmetinden uzak olanlarında üç alameti vardır. 1- Allahu Teâlâ’nın azabından ve gazabından emin olur. 2- Allahu Teâlâ’nın rahmetinden ümidi keser. 3- Allahu Teâlâ’ya ve Rasulüne muhalefet etmekten hoşlanır.

PDF s. 339

Ya Ali! Affolunmuş olan kişinin üç alameti olur. 1- Allah’ın azabından korkar. 2- Hileden, kahırdan korkar. 3- Allahu Teâlâ’nın rızası için yapılan vaaz ve nasihatler ona tesir eder. Canı gönülden korkar. Ya Ali! İnsanların en hayırlısı herkese faydalı olanıdır. Zarardan uzak duranıdır. Ya Ali! En tehlikelisi ise intikam düşüncesiyle hareket eden, insanlarla dargın gezen ve insanlardan uzak durandır. Ya Ali! Allahu Teâlâ’nın en çok sevdiği kişi, ömrü uzun olan ve faydalı işler yapandır. Ya Ali! Allahu Teâlâ’nın hiç sevmediği insan ömrü uzun olup, zararlı işler yapan ve insanlara zarar dokunandır. Bütün insanların dışı günah çamurlarına bulaşmış, içi günahın pislikleriyle pislenmiş ve kokuşmuştur. Ya Ali! Daha kötü insan zenginlere hürmet eden, fakirlere aldırış etmeyip, onları hiçe sayandır. Zengine ikram eder, fakire bir şey vermeyendir. Tek başına yemek yiyip, kimseye bir lokma ekmek ikram etmeyendir. En tehlikelisi, konuşup, görüşmeye başladığı insanı, daha sonra uçurumdan aşağı atardır. Ya Ali! Nasta üstünlük; günahları terk etmek, Hz. Allah’a yakınlaşmak ve layık olmakla mümkündür. Ya Ali! Cenâb-ı Allah’tan korkmanın belirtisi, yasaklanan işlerden sakınmakla mümkündür. Ya Ali! Doğru olmanın ve doğru söylemenin belirtisi, konuştuğu insan karşısında öfkesini yenen ve yumuşak huylu olandır. Asla doğrudan yana, en yakına, sevdiğine ve büyüğüne de taviz vermeden Hakkı söyleyendir. Ya Ali! Gönülleri karartan, zararlı olan şey beştir. 1- Fazla yemek 2- Fazla uyumak 3- Fazla konuşmak 4- Fazla gülmek 5- Fazlasıyla rızık için endişelenmek Ya Ali! Kalbi karartan şey beştir. 1- Günah üzerine günah işlemek 2- Tok iken yine yemek 3- Haksız yere boşuna mal yığmak 4- Namazı zamanında eda etmemek 5- Sol eli ile yiyip içmek

PDF s. 340

Ya Ali! Beş yanlış hareket, unutmaya sebep olur. 1- Farenin yiyip, içtiğini yemek ve içmek 2- Kıbleye karşı bevletmek 3- Durgun suya karşı bevletmek 4- Kül üzerine bevletmek 5- Haram üzerine ek geçirdiği mal ve para ile geçinmek

Ya Ali! Kalbi nura sevk eden ve parlatan şey beştir. 1- İhlas sûresini çok ve düzgün okumak 2- Az yemek 3- Yiyeceği yemeğin az pişmiş olmasına özen göstermek 4- Çevresindeki ilim sohbetlerine katılmak 5- Geceleri fazla namaz kılmak

Ya Ali! Kalbi nurlandıran şey beştir. 1- İlim öğrenmek ve çok okumak 2- Yetimlerin başını şefkatle okşamak, onları sevmek 3- Seher vakti bol bol tevbe istiğfar etmek 4- Az yiyip, içmek 5- Fazlasıyla oruç tutmak ve oruçlu bulunmak

Ya Ali! Gözün nurunu arttıran şeyde beştir. 1- Kâbe-i Muazzama’ya fazla bakmak 2- Kur’an-ı Kerim’e bakmak 3- Anne ve babanın yüzüne şefkat ve hürmetle bakmak 4- Alimin yüzüne sevgi ve hürmetle bakmak 5- Akar suya ve denize bakmak

Ya Ali! İnsanı çabuk ihtiyarlatan beş şeydir. 1- Fazla borçlanmak 2- İbadet üzüntüsü bulunmak 3- Çok fazla gamlanmak ve düşünmek 4- Kadının nefesinin erkeğe dayalı olması ve yatması 5- Çokça güzel koku sürmek

Ya Ali! Cennet kapsında gördüm ki:

PDF s. 341

“Kim nefsinin istediklerini yapmazsa, onun âhirette yeri cennettir.” “Kim nefsinin istediklerini yerine getirirse, onun da yeri cehennemdir.” Ya Ali! Allah’ın rızası, anne ve babanın rızasında, gazabı da anne ve babanın gazabında gizlidir. Ya Ali! Komşun Müslüman olmasa da ona yardımcı ol. Kapına aynı konumda misafir gelse dahi ona da yardımcı ol. Gelen dilencide olsa merhametini elinden bırakma. Şüpheli şeyleri yiyenin dini karışık ve kalbi kara olur. Duası kabul olunmaz ve arzusu yerine gelmez. Ya Ali! Asi bir kul, Hz. Allah’a dua etse, Hakk ona şöyle buyurur; “Verin bu asi kulun istediğini, sesini kessin.” Allahu Teâlâ o kula azap edeceği zamanda o kulunu haramı sevdirir, onun akıbetini perişan eder. Dünyaya ait işleri kolaylaştırır, âhirete ait olan işler ortada bırakılır. Dinden uzaklaşır ve devamlı olarak durmadan da “Allah affedicidir” der. Ya Ali! Allahu Teâlâ sevdiği bir kulunun duasını kabul etmez. Melekler Rableri’ne derler. Ya Rabbi! Bunun duasını kabul buyur. Bu mümin kulundur. Allahu Teâlâ buyurur ki; “Siz benim kulumu, bana bırakın. Siz ona benden daha merhameti ve şefkatli olamazsınız. Ben onun dua ve tazarrularını severim. Her şeyinden ilim ve halim sahibi olarak haberdarım.” Ya Ali! Bir ki sekerat haline düştüğü zaman. Azaları birbirine selam verir. “Esselamü aleyke! Ben öldüm, sen dahi öleceksin. Bu kadar ağ tüyü, kara tüyüne çevrilen oldum. Sende aynı hale geleceksin” der. Ya Ali! Fazla sevinçli olma. Allahu Teâlâ bu kimseyi sevmez. Daima gamlı ol! Hz. Allah bunları sever. Ya Ali! Hiçbir gün yeni olmaz. O, gün doğarken der ki, “Ey Âdem oğlu! Ben senin yeni gününüm. Ben bugün senin üzerine şahidim. Hiçbir gecenin sabahı olmasın ki, böyle söylemesin. Gece gündüz Allah için sohbet et.” Ya Ali! Hz. Allah’ın fazlından helal olanları iste. Helali istemek ve kazanmak her müminin üzerine farzdır. Ya Ali! Abdest aldıktan sonra üç defa “inna enzelnahu” sure-i şerifini oku. Allah bundan sonra sana elli senelik ibadet sevabı verir. Ya Ali! Her kim ayaklarını yıkadıktan sonra on kere salat verirse, Allahu Azimüşşan onun bütün sıkıntı, üzüntü ve dertlerini giderir. Günahlarını bağışlar. Dualarını kabul eder. Ya Ali! Taharetten çıktıktan sonra taze su iç ve şöyle söyle; “Sübhaneke Allahümme ve bihamdike, eşhedüen la ilahe illallah vahiden la şerike leke esteğfurun ve etub ileyh.” Ondan sonra yüzünü yere doğru eğ ve bu âyeti söyle. “Eşhedü Muhammeden abduke ve rasulike.” Her kim böyle yaparsa Allahu Teâlâ onu affeder.

PDF s. 342

Günahları eğer az eğer çok olsun fark etmez. Ya Ali! Her kim Allahu Azimüşşanı güneş doğmadan önce zikrederse Hz. Allah (cc) onu azap edilmesi için rıza göstermez. Bunun günahı yetmiş bin kat gökteki yıldızların adedince olsa dahi. Ya Ali! Bütün sabah namazlarını cemaatle kıl. Yerdeki gün yükselince iki rekat namaz kıl. Allah sana bir hac ve umre sevabı verir. Üstelik bir kul azat etmek sevabı alır. Bin dindar Allahu Teâlâ için sadaka vermiş gibi olur. Ya Ali! Sabah namazını kıldıktan sonra güneş doğar doğmaz iki rekât işrak namazı kıl. Bir hac sevabı alırsın. Bin rekat namaz kılmış, bin fakiri doyurmuş gibi sevaba nail olursun. Ya Ali! Huzur içinde ve rahat olduğun zaman veya sıkıntılı zamanlarında, yolculuk esnasında kuşluk namazlarına devam et. Kati surette cennetin “dühan” kapısından girersin. Çünkü bu namaz Allahu Teâlâ’nın bütün peygamberlerine farz kıldığı bir namazdır. Ya Ali! Cuma günü boy abdesti al. Bir haftalık günahların affolunur. Kabri nur olur. Mizan terazisinde sevabı çok olur. Sırat köprüsünden yıldırım gibi geçer. Allahu Teâlâ’nın en sevdiği seçkin kulları secdede şu duayı yapanlardır; “Ey Rabbim! Ben nefsime kötülük ettim. Beni affet. Çünkü günahları ancak sen bağışlarsın.” Ya Ali! İçki içen ve onun keşi olan kişilerle fazla samimiyet kurma. O Allahu Teâlâ’ya isyankardır. zekât vermeyenlerle de konuşma, arkadaşlık etme. Zira Hz. Allah “Eğer böyle yapmazsanız, Allah’a ve Rasulüne karşı harp etmiş olduğunuzu bilin” buyurulmaktadır. Ya Ali! Kur’an-ı Kerim’i yüksek sesle okuma ve yüksek sesle dua etme. Namazını vaktinde kıl. Vakti geçirirsen şeytan seni oyalar. Hayırlı bir işe niyetlenirsen onu da bekletme. Yoksa şeytan seni rehavete sürükler. İyi niyetinden seni soğutup, uzaklaştırır. Ya Ali! İşinde çalıştığın işçinin emeğinin karşılığı olarak ücretini alnının teri kurumadan veriniz. Zira Cenâb-ı Hakk bunu yapmayanın amellerini mahveder. Kıyamet günü ise amansız düşmanı olur. Hz. Cebrail dedi ki; “Ben dünyada insan olsaydım da şu yedi ameli işleyip, yerine getirseydim.” 1-Beş vakit namazı cemaatle kılsam. 2-Alimlerle oturup, kalksam, onları dinlesem. 3-Hastaları ziyaret etsem. 4-Cenaze namazlarını kılsam. 5-Susuzlara su ikram etsem. 6-İki dargın insanı barıştırsam. 7-Yetimlere bakıp, iyilik yapıp, sevsem.

PDF s. 343

Ya Ali! Sen de bu güzel icraatları yapmaya hazır olmalısın. Ya Ali! Yetim ağladığı zaman Arş titrer. Allahu Teâlâ Hazretleri buyurur ki; “Ya Cebrail! Benim yetimimi ağlatan var. Onu bu ve cehennemde yerini hazırla ki; o bu yetimi ağlatır ben ki Allah’ım! Onu ben de âhirette ağlatayım. Kim ki o yetimi şad ederse ve güldürse, onu da cennette yerini bul ve hazırla, ben de onu sevindireyim ve güldüreyim.” Ya Ali! Allahu Teâlâ insan oğlunun bedeninde dilden daha iyi bir aza yaratmamıştır. Onunla cennete girer onunla cehenneme gider. Onun için onu âdeta bir zindana koy ki, yırtıcı bir hayvan gibi sana zarar getirmesin. Ya Ali! Eyyam-ı Beyz orucuna (ayın 13, 14, 15 günleri) dikkat edesin. Hz. Allah bu günleri oruç tutanların yüzlerini aydınlatır. Senenin her gününü oruç tutmuş gibi olur. Ya Ali! Her kim bilgisiz ve okumadan, öğrenmeden ibadet ederse, faydasından çok zararı olur. Ama gibi olur. Kendini bir çöle atıp, boşuna dönüp, duranlardan olur. Kendisini dikenlerin arasına atar. Ya Ali! Bir kişi her gün yirmi beş kere “Estağfurullah veleveldi vel cemiu’l müminine vel müminatı vel müslimine vel müslimatı innehu mühibbüt davat” okuyanı kendi dostlarının arasına katar ve yazar. Ya Ali! Her kim günde on kere “La ilahe illallahu kable külli ehadin vela ilahe bade külli ehadin vela ilahe illallahu yebka Rabbena ve yefna ve yumitu külli ehad” okursa gönüllerde hiçbir yaramazlık kalmaz. İlla günde bin defa istiğfar eden kişide. Ya Ali! Her gün günde yirmi bir kere “Allahumme barikli til mevti ve fima badel mevt” diyenin Hz. Allah nimetlerini dünyada sonsuz artırır. Ya Ali! Her gün günde on kere “Elhamdulillahi kable külli ahed. Velhamdulillahi bade külli ehad vel Hamel üllahi yebka rabbena ve yefni külli ehad, velhamdülillahi ala külli hal” derse Cenâb-ı Allah o kimseyi affeder çok günahkâr olsan da. Ya Ali! Her kim ki benim üzerime, her gece yüz kere salavat getirirse, ona şefaat etmek, büyük günahları dahi olsa bana vacib olur. Ya Ali! Gece namazı kıl. Eğer ki bir koyun sağacak miktarı olsa da, gecede kılınan iki rekat namaz fazileti gündüzden kılınan bin rekat namazın faziletinden üstündür. Gece namazı kılanların yüzleri gündüz namazı kılanlarınkinden daha nurlu olur. Ya Ali! Lanet etme! Hiçbir müslümana ve hiçbir hayvana ki; lanet sana geri döner. Ya Ali! Her kim ki Cenâb-ı Allah’ın verdiği nimetlerine şükrederse, gelen belalara sabrederse, günahlarına tevbede bulunursa, cennete hangi kapısından isterse, o kapıdan girer. Ya Ali! Çok uyumak gönlü öldürür. Nisyanı arttırır. Çok gülmek gönlü öldürür. Vakarı giderir. Çok Günah işlemek gönlü simsiyah eder ve pişmanlık verir. Ya Ali! Her kim dünyayı isterse, kendini yaratandan ayrı kalır. Sırat köprüsü üzerinden geçemez. Ama Bu olmazsa yıldırım gibi geçer.

PDF s. 344

Ya Ali! Dünyaya tamah eden Allahu Teâlâ’nın gazabına uğrar. Ya Ali! Samimi olarak ve içten aç olsun, olmasın, bir müslümana yemek ikram edene Hz. Allah bin sevap verir. Ya Ali! Mazlumun inkisarından uzak dur. Bu kâfir dahi olsa bile. Ya Ali! “Allah’tan başka ilah yoktur. O Allah (cc) diridir. Zatı ve kemaliyle kaimdir. Uyku tutma ve olmaz. Yerde ve gökteki her şey O’nundur. Şefaatçi O’dur. Onun yerleri ve gökleri çok geniştir. Koruyuculuğu ona ağır gelmez. O çok büyüktür.” Ya Ali! Yemeğe tuz ile başla ve tuz ile bitir. Tuz yetmiş derde devadır. Yemeklere çörek otu koy. Bir kimseden bir hacetin olduğu zaman, âyet’el kürsiyi oku, arzun daha kolay yerine gelir. Ya Ali! Benim sadık, halis ve sevdiğim ümmetimden yedi kişi cennete girer. 1-Tevbe istiğfar eden genç ve delikanlı. 2-Sadaka verdiği zaman, kimsenin görmediği kişi. 3-Haramdan sakınan ve kuşluk namazına devam eden. 4-Malı elden gitse bile, cemaatle namazına devam eden. 5-Allah kokusundan daima gözleri yaşaran. 6-Alimlerle beraber sohbet eden. 7-Allah için bir insanı seven ve sevdiren. Ya Ali! Kırk gün üzerinden geçen bir zamanda, bir âlim bulunan meclisten ayağını kesenin kalbi kararır. Günahı kabre girer. Zira ölüm gönül dirliğidir. İlimsiz ibadet olmaz. Ya Ali! Her kimin kalbinde “Vera/Doğruluk” olmazsa onu günah etmekten men eden olmaz. Ona yerin altı iyidir. Yerin üzerinde kalmasından. Zira harama cüret eden kimse olur. Ya Ali! Bir şeyi pişirdiğin zaman iyice pişir, sonra iyice çiğne. Yemekleri çiğnemeden ve sıcak olarak yeme. Ya Ali! Yağmur yağdığı zaman, kâfirler ile cenk olduğu zaman Kur’an-ı Azimüşşan okunduğu zaman ve farz namazından sonra kesinlikle dua et. Ya Ali! Cehennemde bir değirmen vardır. Demirdendir. Kur’an-ı Azimüşşanı okuyan ve dua etmeyen âlimlerin başını öğütür. Ya Ali! Hakkıyla hükmet. Her cevredici hâkim için Allahu Teâlâ’nın huzurunda boyunlarına demirden zincir vurulacaktır. Bu zincirin bir halkasını bir halkasını bir dağa koysan eritir. Ya Ali! Bir zaman sonraları benim ümmetimin arasından bir münafık ve inkârcı ordusu olan Rafizi kolu meydana gelecektir. Ashabıma sövecektir ve dil uzatacaktır. Onları görürsen vur. Onlar bu ümmetin Yahudileridir.

PDF s. 345

Ya Ali! Her kim bir amanın elinden tutarsa, onun ne kadar günahı olsa, onu affeder. Körün sağ elini kendi sol eli ile tutmalıdır. Eğer Hz. Allah dilerse ona Saliha bir kadın ihsan eyler. Onun gönlünü hoş tutar. İmam ile namaz kılmak ve komşularından kendini razı bıraktırır. Ya Ali! Allahu Teâlâ’nın dergahında kerametindendir. Bir kimsenin evinde bal, zeytin ve çörekotu bulunduranın adına, melekler tevbe istiğfar eder. Evinde heykel, resim, içki, şarap şeytani oyun malzemeleri bulunan, köpek olan yerlere melek gelmez. Misafir uğramaz. Misafir olmayan evde de melekler ev sahibine tevbe istiğfar etmezler. Ya Ali! Sefere veya cenge giderken “Yasin Sûresi” oku. On defa “inna enzelnahu” sûresini tilavet et. Hz. Allah (cc) seni düşmanların şerrinden emin kılar. Ya Ali! Bir zalimden korkarsan deki “Ya ilahi Cebrail! ve Mikail ve Azrail ve Alihi İbrahim ve İsmail ve İshak ve Menzilü’t-Tevriye vel nail ve Zebur vel Furkan kenli cari emin falan bin falan men keza ve keza diyip, gidesin. “Ya erde amentu bi rabbive rabbi kellahüllezi la ilahe illa hüvellezi alekni ve haleknake Euzu billahi min şerike ve min şerri ma Yedeb aleyke ve min şerri külli asude ve esedna vemin şerri velede vema veled.” Ya Ali! Sana bir katılık eriştiği zaman şöyle söyle; “Allahümme inni eselüke bi hakkin muhammedin ve ali Muhammed ela necceyteni.” Hz. Ali (r.a.) dedi ki; “Ya Rasulallah senin Alin kimdir?” Rasulullah (s.a.v.) buyurdular ki; “Her takva sahibi, hamdan sakınan, her temiz Müslümanlar, benim akrabalarımdır.” Ya Ali!”Allahumme inni es’elüke hayriha ve hayri men biha ve euzubike min şerri ve şerri men beha.” Bu duayı okumadan bir köye veya bağa girme ki şeytan iki parmağıyla yer. Sen üç parmağınla ye. Kimsenin yüzüne tokat vurma. Havyaların dahi yüzüne vurma ve vakıa kötü söyleme ve sövme.” “Ya Ali benim vasiyetlerimi sakla, unutma!” Hz. Ali (r.a.)’de buyurdu ki; “Hıfzettim! Sakladım!” Cebrail (a.s.)’dan ve o Rabbülalemin Sübhane ve Teâlâ’nın izni şerifiyle. Ya Ali! Eninde, sonunda, önce ve sonrası ilmi alırsa ve her kim ki bunlarla amel ederse dünya ve âhirette selamet üzere bulunur.

PDF s. 346

KIRK BİRİNCİ MENKIBE (Hz. Ali’nin (ra) Faziletlerinin Beyanı) Tebük Gazası’nda alınan ganimeti Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz Sahabe-i Güzîn (r.anhüm) arasında taksim etti. Her bir gaziye bir sehm verdiler. Hz. Ali (r.a.) iki sehm verdiler. Asker, ashab arasında düşmanlık edip, dediler ki; “Kendi damadı ve emmi oğluna meyledip nasibini arttırıp, hissesini ikiye katladı. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz bunların sözlerini ve sitemlerini işitince minbere çıktı. Hamdü senada bulundu. Ondan sonra askere şöyle hitap etmeye başladı; “Ey İslam askeri! Hiç bildiniz mi ki? Bu küffar askerini kim sindirdi? Narayı savuran ve düşman askerini korkutan ve ürküten, titreten, can korkusu salan, ölümü haber veren kimdi? Ashab-ı Güzin (r.anhüm) Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’e şöyle cevap verdiler; “Bir mert adam gördük, yeşil imame başında, yüzü ablak, ata binmiş, yüzünü sarmış, her seferinde nara savuran ve sesinden dağı titreten ve düşmana devamlı hamle yapan, yerleri titreten, şimşek gibi kılıç çeken ve kılıcı parlayan, bir darbe vurduğu zaman, etrafını toza dumana katan, el ve ayaklar ile başları havaya savuran birisini gördük.” Rasulullah (s.a.v.) buyurdu ki; “O bu cengi yapan Cebrail (a.s.)’dı. Kâfirleri yerle bir etti. Sonra dedi ki benim bu sehametimi Ali b. Ebu Talib’e ver. Alacağı iki sehmin biri kendi nasibidir. Biriside Cebrail olarak benimdir. Tamah etmeden ikisini de Ali’ye veriniz. Onun için kimseye haksızlık etmiyorum ve kimseyi korumuyorum. (Onun için ileri geri konuşmayı bırakın. Zanda bulunmayın. Zan iyi değildir.)

KIRK İKİNCİ MENKIBE Bir gün Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki; “Ya Ali! Sana müjdeler olsun! Kıyamet Gününde Allahu Teâlâ (cc) Cennet hazinedarı Rıdvan’a emreyledi ki; Ali b. Ebu Talib’den elinde senedi olmayanı cennete olmayasın. Ya Ali! Sen de kimden razıysan eline senet verip, cennete girmesine vesile ol. Kimden razı değilsen, eline bir belge vermesin, Cennetten içeri giremez. Hatta bir gün yolda giderken Hz. Ali, Hz Ebu Bekir ile karşılaştılar. Hz. Ebu Bekir (r.a.), Hz. Ali’ye latife yoluyla dediler ki; “Ya Ali! Senden vesika almaksızın cennete girilmeyecek. O zamanda benim elime bir vesika verir misin? Hz. Ali (r.a.) şöyle söyledi;

PDF s. 347

“Gerçek dersin. Lakin; Hz. Rasulullah’tan (s.a.v.) duydum ki; Siz büyüklere de danışmayınca bir ferde belge vermek yoktur. O halde siz bizim üzerimize nazır gibi olursunuz. Bizim size belge vermemize ihtiyacınız yok. Belki biz size ihtiyaç duyup, yardım dileyebiliriz.” Bu mübarek ve muhterem büyüklerimiz birbirleriyle latife edip muhabbetle birbirlerine iyi davranıp, her bir kendi yoluna gittiler.

KIRK ÜÇÜNCÜ MENKIBE Hz. Rasulullah’ın gazalarından bir gazada küffar ile karşılaştıkları zaman, kâfir askerlerinden birisi savaş meydanına at sürüp, meydana er diledi. Her kim karşısına çıktıysa, şehit oldu. Kimse daha meydana çıkamadı. O kâfir dahi kimse meydana çıkmayınca, mağrurlanıp, ileri at sürüp İslam askerine karşı yüksek sesle bağırıp, dedi ki; “Ya Muhammed! Bana er gönder, dövüşelim. Ne duruyorsun? Senin yanında nice cihangir ve pehlivanlar vardır. Niçin göndermiyorsun? Çünkü onlar meydana girmeye korkuyorlar.” Haşa! ki; Ashab-ı Güzin korksunlar. Lakin hikmet neydi bilemiyorlar. Bir daha dedi ki; “Bari amca oğlu Ali’yi gönder, gelsin, erlik nasıl olur, ona göstereyim.” Hemen Şah-ı Merdan, Şir-i Vezdan kâfir cengaverin sesini duydu. Durduğu aslan gibi figan edip, kükredi. Ashabdan birisi Hz. Rasulullah’ın (s.a.v.) huzuru şeriflerine gönderdi. Bu meydana çıkmaya izin istedi. Bunu duyan Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu; “Gidin Ali’yi benim yanıma getirin.” O sahabe de derhal gidip Ali’yi huzuru Rasulullah’a (s.a.v.) getirdi. Efendimiz buyurdu ki; “Ya Ali o kâfirle ceng etmek ister misin?” Hz. Ali dedi ki; “Ey Âlemlerin Rabbinin mübarek Rasulü! Senin dinin uğruna canım feda ederim. Şimdi izin verip, himmet buyurursanız gidip, o kâfirin şerrini Müslümanların üzerinden defederim.” Rasulullah (s.a.v.) Hz. Ali’nin eline yapışıp dedi ki; “Ya Ali! Seni yerleri ve gökleri yaradan, Allahu Teâlâ Hazretlerine ısmarladım.” Böyle bir cevap alınca; “Gerilmiş yaydan ok çıkar gibi Hz. Ali Şir-i Yezdan o kâfire karşı at sürüp, yüksek sesle düşmanına karşı bir nara atıp, haykırdı ki; sandılar kıyamet koptu sandılar, küffar askeri yere serildi. Hazan yaprağı gibi titreyip, yere düştüler, kâfirin cesedi kırılıp, canlarını cehenneme ısmarladı. O kâfirin dahi meydan ortasında kurulup, dururken Hz. Ali (r.a.) yetişip, karşılaştı. O düşman aygırına dedi ki;

PDF s. 348

“Ya melun! İmana gel! Yoksa gerisini sen bilirsin.” O kâfir dahi çekinerek de olsa cenge başladı. Arada birkaç hamle geçildikten sonra, Hz. Ali (r.a.) kâfiri imana davet etti. Baktı ki kabiliyeti ve izanı yoktur bir darbe ile onu atından aşağı yuvarladı. Yere düşünce ayağının biriyle göğsünün üstüne çıkıp, Zülfikarı boğazının üzerine koydu. Tekrar dine davet etti. Kâfir baktı ki durum iyi değil, sonuç kötü ve hiçbir şey yapamayacak Hz. Ali’nin yüzüne tükürdü. Tükürük, Hz. Ali’nin yüzüne değince, kâfirin üzerinden kalktı kılıcını kınına koydu. O kâfir dahi ayağı üzerine kalkıp dedi ki; “Ya Ali! Ben seni ve sen beni daha önceden bilmezken, bana aman vermeyip, beni helak etmek isterken, ben canımın acısından böyle bir iş yapmakla gazaplanıp, beni helak etmek lazım gelirken ve vacip olmuşken üzerimden kalkıp, kılıcını kınına koymaktan garaz nedir? Bana bildir.” Şah-ı Merdan Ali (r.a.) buyurdu ki; “Sana önce mühlet vermeyip, helak etmek istedim. Bunu İslam’ın adına ve imanın şanına uygun olarak yapacaktım. Dini İslam’ın izzetine ve şanına zor ve güç geldi. Hz. Allah’tan (cc) korktum, seni öldürürsem, bu iç nefesimin arzusuyla yapılmış gibi olur. Onun için seni bıraktım.” O zaman kâfir dedi ki; “Ya Ali! bu niyet ve bu fütüvvet sizde varken, dininizin Hak olduğunu anladım. Bana lazım olan bu dindir. Bana dininizi telkin edin ve öğretin, sizin dininiz ve aranıza gelirim.” Hz. Ali (r.a.) ona Kelime-i Tevhidi telkin etti ve o da Müslüman oldu. O gün yetmiş namlı pehlivan İslam dinine girdi. Allahu Teâlâ’nın inayetiyle o pehlivan Hz. Ali’nin (r.a.) mübarek ayağına başını koyup hizmetlerinden ayrılmadı.

KIRK DÖRDÜNCÜ MENKIBE Bir gün sabah namazında Hz. Ali (r.a.) Mescide giderken yolda bir ihtiyara rastladı. Vurup, geçmedi, ak sakalına hürmet edip aheste aheste ardınca gidiyordu. Mescid kapısına varınca, pir adam içeri girmeyip geçti. Hz. Ali (r.a.) anladı ki bu adam Hıristiyanmış. Mescide girince Hz. Rasulü Ekrem’i rükûda buldu. Gün doğacak zaman yaklaşmıştı. Efendimiz’e (s.a.v.) uyup, namaz kıldılar. Namazdan ayrıldıktan sonra, Sahabe-i Kiram (r.anhüm) Hz. Rasulullah’tan sual ettiler ki; “Ya Rasulallah! İlk rükûda adeti şerifinizden fazla durdunuz. O derece ki gün doğmaya yakın oldu. Lütfedip sebebini beyan buyurur musunuz?” O Server-i Enbiya Hazretleri buyurdular ki; “Kaide-i kadim miktarı ruku tesbihin eda ettikten sonra, “Semiallahu Limen Hamiden” deyip ayağa ayağı kalkmaya çalıştığımız sırada, Cebrail (a.s.) “Sidretü’l- Münteha”-

PDF s. 349

dan süratle gelip, kanadıyla arkama basıp, başımı tutup, ayağı kalkmaya beni koymadı. Bundan gayrı hikmet neydi, ben dahi bilmiyorum.” Buyurdukları gibi, Hz. Allah (cc), Cebrail’e emir eyledi ki; “Var Habibime git! Bu anlamın neticesini bildir. Ashabına dahi bu sırrı bildirin. Durum şundan ibarettir. Hz. Cebrail (a.s.), Hz. Habibullah’ın (s.a.v.) huzuru şeriflerine gelip, dedi ki; “Ya Rasulallah! Şu zamanki mübarek başınızı rükûdan kaldırmak istedi. Hz. Rabbü’l-İzzet bana emir etti ki git Habibim’in arkasını tut. Rükûdan kalkmasın ki benim Aslanım Ali bir pirin al sakalına hürmet edip, aheste yürüyerek, cemaat sevabından mahrum kalacak. Kalmasın. Habibime erişin iftitah tekbiri sevabına nail olsun. Allah’ın izniyle ben dahi geldim Sultanımı rükûda tuttum. Öyle ki Ali Hazretleri geldi ve o vakit Hz. Allah (cc) beni gönderdi rükuda sizi tutup, durdurmak için. Kardeşim İsrafil’i dahi gönderdi ki; günü tutsun. Güneş tez doğmasın Hz. Ali size kavuşunca, iş bitti. İşte hikmeti budur.” Daha sonra Hz. Rasulullah (s.a.v.) bu vahyi Ashabı Kiram Hazretlerine nakledildi. Hepsi bu sırra vakıf oldular. Hz. Ali (r.a.)’in Rabbül-Âlemin’in dergahında izzeti ne mertebedeymiş, anladılar. Hz. Ali’ye (r.a.) olan muhabbetleri bire bin kat arttı. Ayrıca pirlere hürmet etmek faziletini anlamaya hisseder oldular.

KIRK BEŞİNCİ MENKIBE Hz. Ali (r.a.) gazaya gitmişti. Hz. Allah (cc) fetih müyesser edip çeşitli yüz aklıklarıyla salimen ve ganimetle geri dönüp, Hz. Rasulullah (s.a.v.) buluştu. Huzuru şeriflerine gaza malından bir kese flori (altın) getirdi. Server-i Âlem (s.a.v.) o floriyi hepsine taksim edip, Hz. Ali’ye o altınlardan ancak üç tane verdi. Beşeriye icabı, Hz. Ali’nin hatırlarına şöyle bir fikir geldi. Kâinatın Sultanı Hz. Muhammed (s.a.v.) benim buna ne kadar ihtiyacım olduğunu biliyordu diye, hatırı şeriflerine bir kırgınlık düştü. O hüzünle evine geldi. O gece rüyasında gördü ki; Kıyamet kopmuş, bütün halkı mevkuf-u hesapta hapsetmişler. Halk, Hz. Ali (r.a.) dahi derler ki; “Ya Ali! Sen de üç florinin hesabını ver.” Hz. Ali ne kadar hararet ve ıstırap ile doldu ki beni kınıyordu sesini duydu. Bu ızdıraptan dolayı haykırıp birkaç adım döşeğinden dışarı atladı. Suçunu bilip, tevbe istiğfarla meşgul oldu. Biraz sonra Hz. Rasulullah’ın (s.a.v.) mübarek evlerinin eşiklerine gelip, Huzura çıkıp, Haki payilerine yüz sürdü. Fahr-i Âlim (s.a.v.) Efendimiz Aliyyü’l-Murteza (r.a.)’i bu hal ile görünce, tebessüm edip, buyurdu ki; “Ya Ali! Üç florinin hesabını vermekten dolayı bu kadar zahmet çektin. Daha fazla olsaydı, halin nasıl olurdu?” Hz. Ali (r.a.) de Hak-i Pay-i Şeriflerine yüz sürüp, özür diledi.

PDF s. 350

KIRK ALTINCI MENKIBE Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz şerefli zamanlarından önce Araplara bir pehlivan gelmişti. Bunun adı “Anter”di. Dilaver, gürbüz bir pehlivandı. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’in zamanı şeriflerine gelince böyle bir pehlivan ortaya çıkmamıştı. Bu pehlivan İbrahim (a.s.) şeriatı üzerineydi. Bunlara yarar cerar oğulları derlerdi. Bediüzzaman ve Kasım Alemşah gibi evlatları vardı. Kıssa yazanlar Hz. Hamza (r.a.) isnat ederler. Yani pehlivanlar Hz. Hamza’nın oğullarıdır, derler. Nihayet Rasulullah (s.a.v.) buyurdular ki; “Meth edecekseniz benim Amcam Hamza’yı methedin. Kıssa kitaplarında telif edilenler bu Hadis-i Şerifi belgelendirip, Anter’i Hz. Hamza ettiler. Gayet de kuvvetli bahadır bir pehlivandı. Zamanlarında Hz. Hamza’ya mukabil olur bir pehlivan yoktu. Allahu Teâlâ Hazretleri ona bir al at vermişti. Eşkar adında bir atı vardı. Daima ona biner, avlanırdı. O attan yararlı daha başka bir at yoktu. O zaman en kuvvetli ve görkemli adamıydı. Hz. İbrahim (a.s.) şeriatı üzerineydi. Fahr-i Âlem (s.a.v.) Efendimiz’in amcasıydı. Gayet dirayetliydi ve onu çok severdi. O da Hz. Rasulullah’ı çok severdi. Vahiy gelince İslam dini ile müşerref oldu. Daima atı olan Eşkare binip ava giderdi. Mübarek sırtını o zamana kadar kimse yere getirmemişti. Hatta, önce Hz. Rasul’ün (s.a.v.) emriyle ilk kâfir öldürmek Hz. Hamza’ya aittir. Uhud Gazası’nda şehadet şerbetini içmiştir. Server-i Kâinat Efendimiz Hz. Hamza’yı şehitlerin reisi diye zikretmişlerdir. Menkıbelerine nihayet yoktur. Zamanı gelince bahsolunacaktır. Bir gün Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’in huzuru şeriflerinde Anter’in erliğini ve dilaverliğini, boyunu, posunu ve yaptığı gazalarından bahsettiler. Emirel-Mümin’in Hz. Ali (r.a.) orada hazır bulunuyordu. Kalbinden, Anter’in evsafını duyunca, yiğitliğine aşık oldu. Diledi ki Anter denen bu pehlivanı atı ile beraber gülmek nasip olsun. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz, Hz. Ali’nin (r.a.) kalbinden geçeni anladı, nübüvvet nuruyla bakmış ve bitmişti. Sonra Ali Hazretlerine (r.a.) şöyle hitap etti; “Ey Ali! Anter’i görmek istiyorsan, falan dereye git ve ‘Ya Anter! Bana gel’ diye seslen.” Hz. Ali (r.a.) söylediği yere gitti. Tarif üzerine üç kere “Anter” diye seslendi. Etrafından değişik sesler geldi. Değişik değil ama o sesler içinde buyurun, ben mi geleyim, ben geleyim mi gibi sesler duyuldu. Durumu Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’e gelip, anlattı. O da babasının ve anasının adını söyleyerek, böyle çağırmasını söyledi. Hz. Ali gitti ve “Falan oğlu Anter” diye çağrıda bulundu. O zaman Anter, Allahu Teâlâ’nın izni ve inayetiyle yattığı yerden silahları ve atı ile birlikte kalkıp, geldi. Hz. Ali’ye selam verdi. Ali Hazretleri (r.a.) Anter’i heybetli ve iri yapılı haliyle görünce hayrette kaldı. Cenâb-ı Hakkı zikir, şükür ve fikir ile tesbih etti.

PDF s. 351

KIRK YEDİNCİ MENKIBE Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz “Ben ilmin şehriyim, Ali kapısıdır.” dediğinden beri Hariciler Hz. Ali’ye (r.a.) haset ettiler. Hatta âlimlerden on kadarı bir araya gelerek dediler ki; “Biz Ali (r.a.)’den birer mesele sual edelim. Eğer her birimize ayrı ayrı cevap verirse, anlarız ki âlimdir ve fazıldır.” O on kişi, kalkıp Hz. Ali’nin (r.a.) huzuruna vardılar. Birisi dedi ki; “Ya Ali! İlim mi üstündür, mal mı?” Hz. Ali (r.a.) saadetle buyurdular ki; “İlim efdaldir.” Bunlar dediler; “Ne delil ile böyle söylüyorsun?” Hz. Ali (r.a.) buyurdu; “İlim enbiyadan mirastır. Mal Karun’dan ve Firavunlar’dan mirastır.” Başka biri sual etti; “İlim mi efdaldir? Mal mı?” Hz. Ali (r.a.) cevap verdi; “İlim efdaldir. Zira mal sahibinin düşmanı, çoktur, ilim sahibinin dostu çoktur.” Biri daha geldi, aynı soruyu sordu. Hz. Ali (r.a.) cevap verdi; “İlim üstündür. Zira malı tasarruf etse eksilir, ilmi tasarruf etse fazlalaşır.” Peşine başkası geldi aynı soruyu sordu. Hz. Ali (r.a.) ona da şöyle cevap verdi; “Mal sahibi davet olunur, malı için, ilim sahibi davet olunur hali için. İlim ehline olan saygı azalmaz ulu adlarıyla sevilir ve unutulmaz.” Başka biri geldi, aynı şeyi tekrarladı. Hz. Ali (r.a.) ona da şu cevabı verdi; “Mal haraminden saklanır. İlim haraminden saklanmaz.” Başka biri geldi ve aynı soruyu sordu. Hz. Ali (r.a.) şöyle cevap verdi; “Mal çok durmakla zayi olur. İlim çok durmakla zayi olmaz.” Daha sonra biri dahi geldi aynısını söyledi. Hz. Ali (r.a.) şöyle buyurdu; “Mal günlü karartır. İlim nurlandırır. İlim üstündür.” Başka biri daha geldi. Aynı soruyu sordu. Hz. Ali (r.a.) şöyle cevap verdi; “İlim üstündür. Mal sahibi malıyla böbürlenir, kibirlenir, ilim sahibi ilmiyle tevazu sahibi olur.” En sonunda onuncu kişi de gelir, sorusunu sorar. Hz. Ali (r.a.) şöyle cevap verir; “Mal, kalbi katılaştırır. İlim ise kalbi yumuşatır. Onun için ilim üstündür.”

PDF s. 352

Bu meseleden sonra Hz. Ali (r.a.) buyurdular ki; “Ben bu dünyada yaşadığım müddetçe, bu konuda bana istenildiği kadar soru sorulsa, hiç yorulmadan ve sıkılmadan değişik uygun ve güzel cevaplar veririm.” Hz. Ali (r.a.) bu gelen on kişiye verdiği cevaplarla, hakikaten “İlmi Keramet” göstermesi sonucu o on harici hemen Hz. Ali’ye (r.a.) tabi oldular. Rasulullah (s.a.v.) tarafından söylenen sözün doğruluğu ve Hz. Ali’nin (r.a.) buna layık olduğu anlaşıldı.

KIRK SEKİZİNCİ MENKIBE Hz. Ali (r.a.) demiştir ki; “Rasulullah (s.a.v.) beni Yemen’e göndermişti. Oraya kadı tayin edilmiştim. Halk arasında Şeriatın temiz yüzü ile Müslümanlara hükmedeyim. Dedim ki; “Ya Rasulallah! Ben âlim değilim. Kaza hükümlerini bilmem.” Bunun üzerine Hz. Rasulullah mübarek elini göğsüme vurdu ve buyurdu ki; “Ey Allahım! Sen Ali’nin kalbine hidayet, diline doğruluk ver.” Diye dua etti. Ondan sonra bana herkes iki kimsenin arasında hükmetmede şüphe vaki olmadı. Hz. Ali (r.a.) demiştir ki; Rasulullah (s.a.v.) bana buyurdu ki; “Ya Ali! benim hayvanıma bin, Yemen’e git. Filan tepeye ulaşasın. Burası Yemen’e yakındır. Üzerine çık. O zaman seni karşılamaya gelenleri göreceksin. Orada şöyle seslen; “Ya taşlar! Ya ağaçlar! Cenâb-ı Allahu Zülcelal Hazretlerinin Rasulü olan Muhammed Mustafa (s.a.v.)’in size selamı var.” Hemen yeryüzünden bir huruş ve gulgule ortaya çıktı. Taşlar ve ağaçlar Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’in selamını duyunca “Aleykümüs Selam Ya Rasulallah! Salat ve Selam Allah’ın Rasulünün üzerine olsun” diye cevap verdiler. O tepede bulunanlar bu hadiseyi görünce hemen İslam dinine girdiler.

KIRK DOKUZUNCU MENKIBE Zemahşeri “Rebiü’l Ebrar” isimli eserinde şöyle bir rivayette bulunmuştur. Ümmi Mabed’in kız kardeşinin oğlu Hanud’dan gelen bir rivayet var. Ümmi Mabed dedi ki; “Fahr-i Âlem (s.a.v.) benim çadırımda istirahat ediyordu, uyuyordu. Bir ara uyandı ve su istedi. Mübarek ellerini, yüzünü yuyup, mazmaza etti. O suyu, orda bulunan bir diken üzerine döktük. Bu diken çadırın bir yanında bulunuyordu. Gece tekrar yattık ve sabahleyin kalktığımız zaman baktık ki; o dikenin üstüne bir ağaç bitmiş. Büyük birçok yemişler vermiş. Kokusu buy ve amber gibiydi. Yiyecek meyveleri şeker gibiydi. Aç kimse yese doyuyordu. Susuz ise susuzluğu gidiyordu. Hasta ise sıhhat buluyordu. Gamlı

PDF s. 353

adam yese seviniyordu. Her koyun ve deve onun yaprağını yiyordu. Hadsiz ve hesapsız süt veriyordu. Ve biz o ağacın adını “Mübarek Ağaç” koymuştuk. Etraftan hastalara şifa için, meyvesinden istemeye gelirlerdi. Bir seher vaktiydi. Baktım ki ağacın yaprakları solmuş meyveleri dökülmüş bulunuyordu. Ben bu ağacın, niye böyle olduğunu düşünmeye başladım ki; Hz. Ali’nin ölüm haberini aldım. O ağacı kısa bir zaman sonra biraz canlanmış olsa da kökünden kuruyup, ortadan kayboldu. (Şevahidü’n Nübüvve’den alınmıştır.)

ELLİNCİ MENKIBE İbni Abbas (r.a.) rivayet etmiştir. Rasulullah (s.a.v.) Hudeybiye Günü’nde Mekke-i Mükerreme’ye doğru yola çıktılar. Yolda Müslümanlar susadılar. Hiçbir yerde su bulamadılar. Rasulullah (s.a.v.) Cuhfe’de durdu ve buyurdu ki; “Ey Müslümanlar! Aranızda cemaat yok mu falan kuyudan gidip su getirsinler. Böylece müşkülümüzü çözerler. Ben bu kişinin veya çıkarsa kişilerin Allahu Teâlâ tarafından cennete koyulacağına söz veriyorum.” Bir kişi ayağa kalkıp, durdu ve şöyle söyledi; “Ya Rasulallah! Ben giderim.” Rasulullah (s.a.v.) bu adama bir saka yanına vererek yola çıkardı. Seleme bin Ekva (r.a.) dahi der ki, ben de vardım beraber gittik. O kuyuya yakın geldiğimiz yerde ağaçlar vardı. O ağaçlardan sesler işittik, bazı kıpırdamalar sezdik. Bir sürü ateşsiz alevler ortaya çıktı. Bizim üzerimize fazla bir korku hâkim oldu. O ağaçlardan ileri geçmeye kadir olamadık. Geri dönüp, Rasulullah (s.a.v.)’in huzuruna geldik. Durumu kendisine arz ettik. Buyurdular ki; “Onlar cinlerden bir cemaatti. Sizi korkuttular. Eğer sizin dediğim gibi gidiniz. Size hiçbir zararları erişmezdi.” Bu sözü orada bulunan bir civan duydu, yerinden kalktı ve “Ben de varım Ya Rasulallah” dedi ve o sakalarla beraber gitti. Bunlara da daha önceki gibi aynı hal oldu ve dönüp Hz. Rasulullah’ın huzuruna geldiler. Efendimiz (s.a.v.) yine buyurdular ki; “Eğer size emreylediğim gibi gitseydiniz hiçbir mekruh size erişemezdi. Bu esnada gece oldu. Susuzluk Ashaba üstün geldi. Rasulullah (s.a.v.), Hz. Ali’yi istedi. O gelince buyurdu ki; “Ya Ali bu sakalar cemaatiyle git, o kuyudan su al, getir. Seleme bin Akva (r.a.) der ki; dışarı çıktık ve su tulumlarını arkamıza vurduk ve kılıçlarımızı ellerimize aldık. Hz. İmam Ali (r.a.) önümüzce yürüyordu. Oraya varınca. O sesler ve hareketler tekrar vaki oldu. Korku üzerimize hâkim oldu. Kendimize dedi ki; İmam Ali (r.a.) de korkar, geri dönerse, yandık. Hz. Ali (r.a.) yüzünü bizden yana çevirip dedi ki;

PDF s. 354

“Benim ardımca yürüyünüz. O şeyleri görürseniz, korkmayınız. Size onlardan zarar gelmez.” Çünkü o ağaçların ortasına girdik. Hiç ateş yokken, büyük ateşler alevlenmeye başladı. Kesik başlar görünmeye başladı. Korku saçıcı sesler çıkmaya başladılar. Akıllar dağıldı. Hz. Ali (r.a.) o başların üzerine gitti. Bize de diyordu ki; ardımca geliniz, sağa sola bakmayınız. Korkulacak bir şey yoktur. Bizde onun peşinden gidiyorduk. Kuyulara vardık. Su çekmek için bir kovamız vardı. Bera b. Malik iki kova su çekti. Kovanın bir dahaki sefere ipi koptu ve kova kuyunun içine düştü. Kuyunun içinden birtakım sesler ve gülüşmeler geldi. İmam Hz. Ali (r.a.) dedi ki; “İçinizden kendine güvenen biri varsa, konak yerimize gitsin ve bir kova alıp, gelsin.” Fakat kimse bu teklife olumlu cevap verecek cesareti, gösteremedi. Hz. Ali baktı olacak değil, beline bir ip bağlayıp kuyuya aşağı indi. Sesler ve gülüşler daha fazlalaştı. Kuyunun ortasına geldi, ayağı birden kayıp kuyunun içine düştü. Değişik ses ve gülüşler devam ediyordu. Sanki birini boğazlıyorlardı. Birden yukarı doğru bir ses yükseldi; Bu Hz. Ali (r.a.) idi; “Allahu Ekber, Allahu Ekber! Ben Allah’ın kulu ve Rasulullah’ın (s.av.) kardeşiyim. Tulumlarınızı aşağı salıverin.” O tulumların hepsini su ile doldurduk. Ağızlarını bağladık. Bir bir yukarı çıkardık. Ondan sonra kendisi iki tulum gelirdi. Biz ise bir tulum getirdik. Daha sonra ağaçlara eriştik. Daha önce gördüklerimizden ve duyduklarımızdan eser yoktu. O ağaçlardan geçmeye az kaldığı zaman, bir heybetli ses duyduk. Rasulullah’tan (s.a.v.) ve Hz. Ali’den ve menkıbelerinden bahsediyordu. Daha sonra Rasulullah’ın (s.a.v.) huzuruna geldik. Hz. Ali (r.a.) bütün olup biteni tamamıyla anlattı. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdu ki; “O garip ses Abdullah Cinni idi. Sefa Dağı’nda putların şeytanı olan Mesur’i öldürdü.”

ELLİ BİRİNCİ MENKIBE Hz. Osman (r.a.) vakasından sonra hem ilk gün Sahabe-i Kiram (r.anhüm) istediler ki Hz. Ali’ye (r.a.) biat edeler. Muğire bin Şu’be dedi ki; “Sabredelim! Ta bilelim ki, Hz. Osman’ın (r.a.) kanın hesabını sorman gerekir. O gün biat mevkuf kaldı.” Yarendesi Muğire Hz. Ali’nin (r.a.) huzuruna vardı dedi ki; “Dünkü biat tedbirinde hata vardır. Yeniden işe başlanılması gerekir.” Abdullah bin Abbas (r.a.), Hz. Ali’ye (r.a.) dedi ki; “Muğire dün nasihat etti, bugün hıyanet ediyor.” Tarih: Hicri: 35. Zilhicce Ayı 9. Gündü. Malik bin Eşter’in çalışmalarıyla Hilafet İmam Ali (r.a.) üzerine kararlaştırıldı. Ondan biat etmesini istediler. Talha bin Zübeyr (r.a.) Hazretleri biat etmedi ve onun büyükleri olarak kabul buyurmadı.

PDF s. 355

Malik İbni Şetr, Hz. Ali (r.a.) dedi ki; “Buyur! Boynun vurayım.” Bunu diyen Talha korkusundan hemen biat etti. Vali Şelle idi. Kurnazlar dediler ki; “Hilafet sarsılır. Onun için o nakış el biat etti. İmam-ı Sadr hilafette oturdu. Ona nasihat ettiler. Hz. Osman (r.a.) amillerini, özellikle Muaviye’yi azmetmeye başladı. Ta ki iş onun üzerine kalana kadar. Hz. Ali (r.a.) buyurdu: “Vema künte müttehezel mudilline naduda…” Bu sebeple fitne zuhura geldi. Etraftaki emirler serkeşliğe başladı. Muaviye ve Amr bin El-As vesairleri Hz. Osman’ın kanını talep ettiler. Malum olsun ki bu asıl ahvalleri nakletmeden nehy olunmuşuzdur. Bu bir müslümana helal olmaz. Sahabe-i Kiram arasında olan niza ve muharebeyi açıklamak üzere bir liste yapmak lazımdı. Hemen Sahabe-i Güzîn zikrolunan yerde Müslüman olana lazım olan Rıdvanullahi Teâlâ Aleyhim Ecmain demektir. Sair emirlerini Allahu Teâlâ ve Tebarek Hazretlerine tefviz etmektir.

ELLİ İKİNCİ MENKIBE İbrahim bin Mahzumi Medine-i Münevverde vali iken, her Cuma halkı minber ayağına toplardı. Ve kendi minbere çıkıp Hz. Aliyyü’l-Murteza (r.a.)’i yerer ve aleyhinde konuşurdu. Bir Cuma minber ayağında bana uyku geldi. O esnada bir rüya gördüm ki; Hz. Rasulullah (s.a.v.)’in mezar-ı şerifleri açılıp, kafurdan libaslarla çıkıp oraya geldi. Bana hitap edip, buyurdular ki; “Ya Abdullah! Seni bu melunun kelimeleri kederlendirmiyor mu? Ben de dedim ki; “Ya Rasulallah! Evet! Ama ne çare karar onun, hâkim o, itaat edilen o. Ben nasıl edeyim.” Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdu ki; “Ya Abdullah! Şahit ol ki; İlahi Kader ona ne siyaset gösterecektir.” Uyanıp baktım ki; İbrahim b. Mahzumi minberden aşağı düştü ve orada helak oldu. (Şevahidü’n-Nübüvve’den alınmıştır.)

ELLİ ÜÇÜNCÜ MENKIBE Molla Cami (k.s.) Şevahidü’n-Nübüvve’de rivayet buyurmuşlardır ki; Hz. Ali (r.a.) bir mübarek günde sabah namazını cemaatle eda edip, orada Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’i anıp, Allahu Teâlâ’ya hamd edip, sulh ve sükundan bahsedip dua edip, ayrıldıktan sonra arkasını mihraba verip, Ashab ve sair dostlarıyla oturup, biraz dinlendikten sonra Hz. Ali (r.a.) cevher gibi sözler ve inci gibi kelimelerle onların zihinlerini manevi haz ve zevkle doldurdu. Biraz vakit geçince şöyle buyurdular;

PDF s. 356

“Bazen öyle bir hal olur ki; Yeni büyümüş gençlere ve yiğitlere demeyip, meşihat makamında olan ricale söylenir.” O meclis de hazır olan taze yiğitler hüsnü rızaları ile mescitten dışarı çıkıp, gittiler. Daha sonra Allah’ın Aslanı devamlı galip, Ali bin Ebu Talip (r.a.) ashabından birisine şöyle söyledi; “Kûfe’nin falan mahallesinde, falan kale- kapısı girişinde, filan mescidin yanında bir kapı vardır. O kapıya gidince kapıyı aç, içeriden bir rical ile bir avrat çıkarlar. İkisini de alıp, benim huzuruma getir. Onlara söyleyecek sözüm vardır. O kişi dedi ki; “Duydum, anladım, aynen itaat ediyorum” deyip, gitti. Araya araya Hz. Ali (r.a.) buyurduğu alametlerle o bahsettiği kapıyı buldu. Kapıyı çaldı. İçeriden bir adam ile bir kadın çıktı. Onlara dedi ki; “Zamanımızın imamı olan, mertlerin, yiğitlerin şahı olan, Allahu Teâlâ’nın aslanı sayılan Hz. Ali (r.a.) Efendimiz sizin ikinizi huzuruna ister.” Onlarda beklemeden duyduk ve itaat ediyoruz deyip, o kişi ile beraber Hz. Ali’nin (r.a.) huzuruna geldiler. Saadetli makamlarına ve yerlere yüzlerini sürdüler. Ondan sonra Hz. Ali’ye (r.a.) bakıp, hatun dedi ki; “Size bir sualim vardır. Asla inkâr etmeyip, doğrusunu söyleyesin. Ey İmam Ali! Biliyorum ki o nesneyi başımdan geçmiştir. Haşa ki senden saklayıp inkâr edemem.” Hz. Ali (r.a.) kadını yakına getirip, buyurdular ki; “Ey kadın! Âlem (sen) çocukluğunda iken bir amcan vefat etti. Ölmeden bir oğlunu babasının evine getirdi. Kimsesi yoktu. Öksüz kalmıştı. Uyumazdı oğlumuz gibi olur. Hiçbir hizmetimizden baş çevirmez o ümit ile amca oğlunu, baban yanına alıp, besledi. Büyüyüp, yiğit olduktan sonra bir gün seni avratlığa istedi. Atan huzursuz olup; “Sen benim evimde büyüyüp, yetişip, kızımla kardeş gibi olacaksın, sonrada kızımı isteyeceksin. Böyle şey olmaz, Allahu Teâlâ’dan reva mıdır?” dedi. O an amca kendi hanesinden çocuğu attı. Envai türlü sövme ve terbiyesizliklerle kızıp, böyle yapmıştı. Amcan oğlu bir yerde gezerken fırsat bulup, seni yakaladı. Zorla ırzına geçti. Hamile kaldın. Bütün dünyayı gezip, dolaştın hamilelikten kurtulamadın. Bu sırra vakıf annen ve baban oldu. Vakit geldi çocuğu doğdun. Anan ile bir bez parçasına sarıp öldürmeye çalıştın. Merhametin el vermedi. Oğlanı bir yüksek tepeye koydun. Birkaç adım gittiniz. Bir köpek gelip, çocuğu koklamaya başladı. Onu yer diye telaşlanıp, bir taş alıp o köpeğe attınız. Fakat taş çocuğun alnına değdi. Eyvah! Deyip, bu çaresiz çocuğu kendi elimizle katlettik deyip, yanına gittiniz. Baktınız ki o çocuğun alnından kan akıyor. Bir miktar toprak alıp yarasına bastınız. Daha sonra o sabiyi orada koyup, ananla çekilip, evinize gittiniz. Bu sırrı Halik’ten başka kimse bilmiyor. Siz gittikten sonra bir kervan gelip, geçerken, gece karanlığında bir çocuk sesini duyup ona doğru geldiler. Çocuğu görüp, alıp, kumaşlara sararak feryadını kesmeye çalıştılar.

PDF s. 357

O Bezirgan bu masuma acıdı. Alıp büyütmeye karar verdi. Belki ilerde bir gün bir yiğit bahadır olur, diye velayetine aldı. Çocuk yavaş yavaş büyüdü, terbiye edilerek, kemale ulaştı. Daha sonra efendisi olan bezirgan Hacca gitti. Orada vefat etti. Bu çocuktan üzüntü ve gamdan kurtulmak için seyahate çıktı. Âlemi seyreder ve yolu Kûfe şehrine düştü. Vilayet ahalisinin eşrafına karışıp, kemali mertebe ile onlara alıştı. Faraza bir an, onsuz olmuyorlardı. Sonunda gönlü bu şehirde kalmak ve bu dipsiz deryaya dalmak istedi. Kûfe şehrinin etrafı olanlar bu delikanlıyı her biri bir tarafa çektiler. Orada tanınan bir kadın vardı. O kadınla seni nikâhlayalım dediler. Ve sonunda gece gerdeğe koydular. Şimdi ya avrat sakın yalan söyleme dediğimiz gibi vaki olmadı mı? Avrat dedi ki doğru söylersin Ya Ali! buyurduğunuz gibidir ve haklıdır. Kadın dedi ki; “Ey Halife-i Rasulallah! Bütün haller benim başımdan geçenlerdir. Hz. Allah’tan (cc) başka ve validemden ayrı ve sizden hariç bu ana gelinceye kadar, kimse bunu bilmiyordu.” Ondan sonra Hz. Ali (r.a.) buyurdu ki; “Ey Kadın! Bu çocuk senin yola bıraktığın oğlundur.” Ve o yiğide de aç alnını dedi. Çocuk alnını açınca o taş yerinin izi henüz gitmemiş, açıkça görünüyordu. Kadın o yara izini görünce dedi ki; “Ya Ali! Hakkı söyledin. Bütün sözlerin doğrudur.” Ondan sonra Hz. Ali (r.a.) o yiğide sordu ki; bu gecenin içinde olan kavga ve gürültünün sebebi neydi? Allah’ın izniyle bize malum olmuştur. Lakin bu mecliste hazır olanların dahi bildiği olsun diye söyle!” Yiğit dedi ki; “Ya Ali! Cenâb-ı Allah (cc) her şeyi bilendir. Bu hatuna ne zaman el uzatsam aramıza bir domuz giriyor ve beni isteğimden vaz geçiriyordu. Hemen el çekiyordum. O hınzır hemen kayboluyordu. Belki hayaldir diye tekrar elimi kaldırıp avrada uzatmak istediğim zaman o hınzır ortaya çıkıyor, üzerime hücum ediyordu. Elimi çekince kayboluyordu. Kadın ise huzursuz oluyor ve diyordu ki; Bana niçin cefa ediyorsun? Benimle eğleniyorsun! Elini bir uzatıp, bir çekiyorsun. Diğer erkekler gibi elimi alıp eline kadınlık muamelesi yapmıyorsun. Sabaha kadar bu kadın ile cenk ve cidalimiz buydu.” Hz. İmam Ali (r.a.) kemali lütfundan ve gayretinden ana- oğul ile birlikte olmayı reva görmediği için, böyle bir karşılaşma ve görüşme vaki oldu. Bunun misali halleri görmek, bilmek, anlamak Hz. Ali (r.a.) için meydana gelmiş olmasını bilmek çok önemli değildir. Fakat böyle olaylar çoktur. Onun bunları evsaf-ı kemalat, makamat ve kerametlerine bağlı bilmek olarak düşünülmektedir.

ELLİ DÖRDÜNCÜ MENKIBE Hz. Ali (r.a.) bir gün Fırat Nehri kenarında etrafı seyrederken boğulmuş birisini gördü. Önce ölünün yanına vardı. Baktı ki serçe parmağında yüzüğü var. Yüzüğü Yemen Taşı’ndandı. Taaccub edip ölü üzerine hazır olan cemaate sordu;

PDF s. 358

“Bu adamın ölümüne ne sebep oldu?” Orda bulunanlar dediler ki; “Allah’ın emriyle Sultanımız suya gark olmuştur.” Hz. Ali (r.a.) buyurdu ki; “Yemen Taşı getiren suya batmaz.” Bunun hikmeti ne ola diye hayret denizine daldı. Murakabeye daldılar. Cenâb-ı Hakk lütfuyla ihsan edip İmam Ali’nin ızdırabını defetmek ve bu elemden kurtarmak için, o ölünün parmağındaki taşa dil verip, konuşturarak şöyle dedi; “Ey İmam Ali! Doğru dediniz. Parmağında Yemen Taşı olan, boğulmaktan kurtulur. Ancak ben Yemen Taşından değilim. Hint Diyarı’nın taşıyım. Senin söylediğin, bildiğin, kabul ettiğin hasse bende yoktur.” Hz. Ali (r.a.) bunu duyunca çok sevindi. Hakkı Teâlâ Hazretlerine çok şükürde bulundu. Hazır olan cemaate dedi ki; “Suda boğulmadan kurtulmak Allah’ın inayetiyle Yemen Taşı’na mahsustur. Diğer taşlarda bu haset yoktur.” Gaflette bulunulması. O zamandan beri Yemen Taşı’na mahsustur. Diğer taşlarda bu haslet yoktur.” Gaflette bulunulması. O zamandan beri Yemen Taşı’na itibar olundu. Yüzüğü yapılıp, parmaklarda taşındı. (Bu hikâye Araplara ait bir menkıbeden alınmıştır.)

ELLİ BEŞİNCİ MENKIBE Hz. İmam Ali (r.a.) bütün faziletlerinden başka ilmide o kadarda çoktu ki tarif mümkün değildi. Bir gün minber payesini (basamaklarını) çıkarken şöyle buyurmuşlardı; Nefsim kudretinin elinde olan Hz. Allah’a (cc) yemin ederim ki zamanla üç büyük peygambere gelmiş olan, zamanla ilahi, özelliklerini kaybettikten sonra bozulmuş olan kutsal kitaplardaki (Tevrat, Zebur ve İncil) bütün sır ve olayları size anlatabilirim. Onlar dahi ittifakla beni tasdik ederlerdi. Hz. İmam Ali (r.a.) ibadetleri de çoktu ve yüksekti. Her gece sohbetlerinde bin tekbir duyulurdu. Diğer tekbir faziletlerinden başka hilmi de o derecede yüksekti ki; Bir gün bir kölesine yetmiş kere yüksek sesle nida etti, fakat cevap alamadı. Onun yanına gitti. Baktı ki hücre kapısında duruyor. Ona dedi ki; “Niçin cevap vermedin?” Köle cevap verdi; “Ya Efendim! İstedim seni kızdırayım.” Hz. İmam Ali (r.a.) şöyle dedi; “Ey gafil! Allahu Teâlâ’nın (cc) inayetiyle kızmam. Lakin ben seni imtihan emredeni azablandırayım.” Hemen peşi sıra köleyi azat etti. Ömrü oldukça rızkını kazanmaya çalıştı. İşte tevazuu bu dereceydi.

PDF s. 359

Hilafet zamanlarında sınırları ta Semerkand’dan başlayan bir bölge hakimiyetinin hakimiydi ve hükümetlerinin idaresi altındaydı. Yayan, yürüdü, ata binmezdi, kendi işlerini kendi, görür, pazar yüklerini kendi taşır, kimseye vermezdi. Bir gün bazı ihtiyaçlarını temin etmiş, alıp evine giderken hizmetçilerinin biri yolda rastladı. Dedi ki; “Ya Emire’l-Müminin! Bu tür hizmetler bizimdir. Verin onları biz götürelim.” Hz. İmam Ali (r.a.) şöyle dedi; “Bir babanın aile fertlerine hakkı olan maişetini kendinin götürmesi daha münasiptir. Hakkı da budur.” Bu sefer hizmetçi dedi ki; “Siz bu zamanın Halifesi, Emirel Müminisiniz! Bu cihanın sultanısınız. Bu yaptığınız hareket ve hizmet sizin yüksek şahsiyetinize ve makamınıza gölge düşürür. Bu sefer Hz. Ali (r.a.) dedi ki; “Evinde kendisini bekleyen çocuklarının ihtiyaçlarını götürmek, taşımak ve yüklenmekle, o kişinin kemalinden bir şey eksilmez ve eksilmiş olmaz.” Seheveti o derece yüksekti ki; Bu fani âlemde dört dirhemi olsa her birini sırayla sadaka verirdi. (Gece, gündüz, gizli, açık) Hakkında Bakara Sûresi, iki yüz yetmiş dördüncü âyet-i celile nazil oldu. Fakirleri çok severdi. Üç defa iftar yemeğini fakirlere verdi. Hakkında (Hel atake) Sûresi nazil oldu. Namazda, rükûda bile sadaka verirdi ve (Mâide Sûresi) nazil oldu. Bir gün Beytül Mal’e girdi. Orada bulunan serilmiş, serpilmiş altınları ve gümüşleri görünce “Ey altın ve gümüşler. Ben sizi boşadım. Kendinizi dünya ehline sergileyin ve gösterin, onları cezp edin.” demekten kendini alamadı.

KITA Olsa zer-i hürşid anı hıfzetmezem gerdun misal Nukre mah olsa, ana hurşid-ü veş nazar kılmam Refe’tim yanımdadır hak-i saye-i hurşid-i mah Himmetim yanımdadır toprağa yeksan sim-ii zer

Manası: (Güneş, altın olsa, onu saklamam, gök kubbesi gibi Ay, gümüş olsa, ona güneş gibi bakmam

PDF s. 360

Derecem senin yanında siyah toprak güneş ve ay gibidir. Himmetim yanındadır, altın ve gümüş gibi toprakla birdir.) Hz. İmam Ali’nin kerametlerinden biri daha şudur ki; “Mübarek, bir ata binerken ve ayağını bir üzengiye koyarken önce Kur’an-ı Kerim’i okurdu, eğe oturunca öbür ayağını diğer bir üzengiye koyarken hatmederdi.” (Şevahidü’n Nübüvve’de yazılıdır.) Esma binti Gamise, Hz. Fatımatü’z-Zehra’dan şöyle bir rivayette bulunur; ilk birleşme gecesinde Hz. Ali’nin üzerinde bulunduğu yerde, ayak bastığı toprak ile konuştuğunu, duydum. Sabah olunca temizlenip, doğru babamın yanına gittim. Durumu anlattım. Şükür secdesi yapıp, buyurdular ki; “Ey Fatıma! Sana müjdeler olsun! Cenâb-ı Hakk senin beyine seçkin olma şerefini verdi. Yeryüzünde olan mahlukun üstünlerinden kıldı.”

ELLİ ALTINCI MENKIBE Yine Şevahidü’n Nübüvve’de yazılı olan bir bilgiye göre; İslam Ordusu Sıffin Savaşına giderken susuzluğa düştü. Su aramaya koyuldular. Bir yere geldiler. Burada bir rahip vardı ve bura kiliseydi. Rahip onlara bir haber verdi. Falan yerde bir çeşme vardır. Asker, yöneldikleri semtten sapıp başka bir tarafta suya ulaşmak gayesiyle koştular önlerine büyük bir taş çıktı. Şah-ı merdan (r.a.) buyurdular ki; “Bu taşı kaldırın! Asker, koşup, gelip bu taşa hücum edip, kaldırmaya çalıştı. Kaldıramadı ve götüremedi. Aciz kaldılar. Hz. Ali (r.a.), taşı kaldırıp, götürdü. Altından zülal gibi bir su kaynayıp akmaya başladı. İslam askeri kana kana su içip, yine bu suyun üstüne o taşı getirip, kapattılar. Rahip bu kerameti görüp, dedi ki; “Ey Aziz! Sen peygamber misin?” Hz. Ali (r.a.) rahibe dedi ki; “Hayır, yok. Velakin Rasul’ün vasisiyim.” Rahip, ihlas ile Rasulullah Efendimiz’e (s.a.v.) iman getirip, Müslüman oldu. Hz. Emirel Mümin’in Ali (r.a.) rahibe sordu; “Müslüman olmanıza sebep ne idi?” Rahip, cevap verdi; “Ya Hasan’ın babası! Biz daha önce geçen büyüklerimizden duymuşuzdur. Hem kitaplarımızda yazılıdır. Bu mevzide bir çeşme var. Onun ortaya çıkışı bir peygamber veya vasisi olan birisi tarafından ortaya çıkarılacaktır. Ben de bunu görünce, dayanamayıp Müslüman oldum. Zira bu açık bir kerametti. Ben muradıma erdim.” Rahip dünyadan alakayı kesti. Hz. Ali’ye (r.a.) tabi olup onunla harbe gitti. Orada şehit düştü.

PDF s. 361

KITA Bu serverin ki şöhret-i hüsn ü hasseliyçün Vessafı Hel ata ola meddahi innema Layık değil ki eyleye hurşid-i zatının Damanı ittisafını alude her süha

ELLİ YEDİNCİ MENKIBE Hz. Ali (r.a.) buyurur ki; Rasulullah (s.a.v.) vasiyet de buyurdu ki; Mübarek cism-i şeriflerini ölünce ben yumayım. Her kim O mübarek cesedine baksa anlayışı ve kavrayışı fazla olur. Hatta Emirü’l-Müminin Ali (r.a.) hazretlerinin sairleri üzerine anlayış ve kavrayışı fazlalığından sordular. O da buyurdu ki; Rasulullah (s.a.v.)’i yumdum. Mübarek gözünün hanesinde biraz sucağız kalmış gördüm. O suyu dilim ile aldım, içtim. Bu, şu andaki hafıza kuvveti ve o baş çeşmenin ve gözün suyunun bereketindendir. (Şevahidü’n Nübüvve’den alınmıştır.)

ELLİ SEKİZİNCİ MENKIBE Ebü’l Esved Düeli demiştir ki; Emirü’l-Müminin Hz. Ali’den (r.a.) duydum ki; şöyle buyurdu; “Gezmek niyetiyle dışarı çıktım. Ayağımı atın üzengine koydum. Abdullah bin Selam geldi dedi ki; “Ya Ali! Hangi tarafa gidiyorsun?” Ben de dedim ki; “Irak’a gidiyorum.” Esved dedi ki; “Haberiniz olsun. Eğer Irak’a giderseniz, başınıza bir kılıç dokunacaktır.” Hz. Ali (r.a.) yemin etti ki; “Ben bu sözü Rasulullah’tan duymuştum.”

ELLİ DOKUZUNCU MENKIBE Hz. Ali (r.a.) şahsın birine dedi ki; “Benim Muaviye’ye götürüyorsun.” O şahıs inkâr etti. Hz. İmam Ali (r.a.) buyurdular ki; yemin eder misin? O şahıs and içti. İmam Ali dedi ki; eğer yemininde yalancıysan Allahu Teâlâ senin gözünü kör etsin. Arada bir hafta geçmeden adamın gözleri kör oldu.

PDF s. 362

Yine Emirü’l-Müminin Ali (r.a.) Ruhbe’den bir şahsa bir soru sordu. Adam doğru söylemedi. Hz. Ali (r.a.) buyurdu; yalan söylüyorsun. Adam dedi ki; Yalan söylemiyorum. İmam Ali (r.a.) dedi ki; Eğer yalan söylüyorsan, senin üzerine beddua ederim. Allahu Teâlâ seni kör etsin. O şahıs Ruhbe’den gitmeden kör oldu. Yine Hz. Ali (r.a.) bir gün mescitte hazır bulunanlara yemin ettirdi ki; Her kim Hz. Rasulullah’tan (s.a.v.) şunu duymuşsa, bana şahitlik etsin; “Ben kimin efendisi isem, Ali de onların efendisidir.” Orada bulunanlardan ir kişi bu hadisi duyduğu ve bildiği halde ses çıkarmadı. Şahitlik etmedi. Hz. Ali (r.a.) o şahsa bakarak dedi ki; “Sen bu hadis-i şerifi duydun. Niçin şahitlik etmiyorsun?” O adam dedi ki; “Ya Ali! Ben yaşlandım. Unutmuş olabilirim.” Hz. Ali o adama bakarak, şöyle buyurdu; “Ey Cenâb-ı Allah’ım! Eğer bu adam yalan konuşuyorsa, vücudunun üstünde kapanmayacak bir beyazlık meydana gelsin.” Bu adamın vücuduna gözünden başlayan bir ak ile, bütün vücudu beyaza büründü. O sırada aynı mecliste bulunan ve bu Hadisi duyanlardan birisi olan Zeyd b. Ekrem’de diyor ki; bu olaydan sonra benimde gözümde bir ak çıktı ve gözlerim yavaş yavaş görme yeteneğini kaybetti.

ALTMIŞINCI MENKIBE Hz. Emirü’l-Müminin (r.a.) Hz. Ali bir gün mescitte minbere çıktı ve şöyle buyurdu; “Ey Müminler! Ben Cenâb-ı Allah’ın (cc) kulu, O’nun Rasulü Hz. Muhammed’in kardeşiyim. Cennet kadınlarının efendisi Hz. Fatıma’nın kocasıyım. Benden başkası davada bulunursa, Cenâb-ı Hak onun belasını verir.” Mescitte bulunan bir kişi ayağı kalktı şöyle konuşuverdi; “Siz ben Allah’ın kuluyum, Hz. Rasulullah’ın kardeşiyim diye konuşuyorsunuz. Bu sözler pek yakışık gelmiyor, insanları inandırmıyor. Size kim inanır.” Adam bu sözü söyler söylemez, deli oldu orada bulunanlar bunu alıp, dışarı çıkardılar. Akrabalarından olan ve orada bulunan bir kişi dedi ki; “Daha önce bu adamda böyle bir hal yoktu.” Komşular tasdik etti. Bu adamın delirdiği anlaşıldı.

ALTMIŞ BİRİNCİ MENKIBE Sıffin Savaşı günlerinden bir gün Emir’el Müminin Ali (r.a.) hazretleri nida etti ki; “Ya Eba Müslim! Neredesin?”

PDF s. 363

Oğlu Muhammed bin Hanifi dedi ki; “Eba Müslim saların sonundadır.” Hz. İmam Ali buyurdu ki; “Benim istediğim Eba Müslim’dir. Oğlu değildir. Bu Eba Müslim’dir ki; Horasanlıdır ve Balasangın idarecisidir.” doğu tarafından siyah bayraklarıyla ortaya çıkacaktır. Muhaliflerle muharebe ve mukatele edecektir. Cenâb-ı Hak onun vasıtasıyla ülke Hekdar merkezinde kırar kılacaktır. Onların vakti hoş olacaktır. Onunla dinin ilanında muvafakat sağlanacaktır. Zalimler baş aşağı olmasında cidden büyük hizmetler yapacaktır.

ALTMIŞ İKİNCİ MENKIBE Bir gün Hz. Muaviye (r.a.) dedi ki; “Ne olaydı kendi işimizin akıbetini bilseydik.” Orada hazır olanlar dediler ki; “Biz onun yolunu bilmeyiz.” Hz. Muaviye dedi ki; “Ben onu İmam Ali’den öğrenirim. Çünkü o boş yere konuşmaz. Onun dilinden çıkan kelime ve cümleler ve sözler Hakk’tır. Yanına üç kişi çağırdı. Onları alıp yanında beraber Kûfe’ye doğru götürdü. Kûfe’ye az bir menzil kalınca onlara dedi ki; “Kûfe Şehri’ne ayrı ayrı, birbiri ardınca giriniz. Gidip benim ölüm harbini veresiniz. Lakin hepiniz benim hastalığım ve ölüm gününde ve saatinde ve mahallinde ve namazımı kıldıran kimsede ve sair hususlarda uygun şeyler söyleyesiniz. Bu üç kişi, o şekilde Kûfe Şehri’ne girdiler. Biri girdi. Sordular nerden geliyorsun? Dedi ki Şam’dan. Dediler ne haber var? Dedi ki Muaviye vefat etti. Emirü’l-Müminin Ali (r.a.) Hazretlerinin huzuruna bu haberi ulaştırdılar. Hz. Ali (r.a.) bu söze asla inanmadılar. İkincisi bir gün sonra şehre girdi. Bu da Muaviye’nin ölüm haberini verdi. Hz. Ali bununda sözüne inanmadı. Üçüncü gün biri şehre girdi. O da aynı şeyleri söyledi. Durumu Hz. Ali’ye (r.a.) bildirdiler. Haber yayıldı ve kabul edildi. Şüphe kalmadı. Muaviye vefat etmiştir. Emirü’l-Müminin Hz. Ali (r.a.) ise buyurdu; “Muaviye benim başımı parçalara bölüp, kan akıtmadıkça hiç ölür mü?” diyerek, başındaki Mehasin-i Şerife işaret buyurdu. O üç kişi Hz. Ali (r.a.) söylediği bu sözü gidip Muaviye’ye bildirdiler. Muaviye anladı ki, kendi Hz. Ali’den (r.a.) sonra ölecektir. Allahu Teâlâ’nın da (cc) kazası böyleydi. (Amenna)

ALTMIŞ ÜÇÜNCÜ MENKIBE Rivayettir: Âlemlere Rahmet, Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) Veda Haccı’ndan gelirken “Gadir İtem” diye bilinilen bir yerde namaz kıldıktan sonra Sahabe-i Kiram (r.anhüm)’a dönüp, buyurdu ki;

PDF s. 364

“Bu müminlere nefislerinden daha yakın değimliyim?” Ashab-ı Kiram evet deyip tasdik ettiler ve dediler ki; “Evet Ya Rasulallah! Hz. Rasulullah, Hz. Ali’nin elinden tutup buyurdu; “Ben kimin mevlasıysam, Ali de onun mevlasıdır.” Daha sonra, “Ona düşmanlık edene Ey Allah’ım Sen düşmanlık et!” Peşi sıra “onu seveni sev, onu hor tutanı, hor tut.” Devam ederek “Ona yardım edene, yardım et, nerede olursa olsun ona Halikim yakın ol.”

KITA Rasul’ün rızasını isteyen gel, ortaya çıkar Devlet sahibi olduğu nişanını kendine arkadaş eyle. Sen kim olursunda Allah’ın aslanına düşmanlık edersin Ad kavmi gibi senin çekilmen için kılıç mı istiyorsun

ALTMIŞ DÖRDÜNCÜ MENKIBE Emirü’l-Müminin Hz. Ali (r.a.) bir miktar henüz daha topraktan ayrılmamış halde bulduğu altınları Rasulullah (s.a.v.) Efendimizin, huzuru şerifine gönderdi. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz Necid ehline kısmet yaptı ve dağıttırdı. Kureyş Kabilesi ve Ensar dediler ki; “Ya Rasulallah! Bizi koyun, Necid Ehli’ne altınları dağıttın.” Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki; “Bu altınları Necid Ehline dağıttım ki, Müslümanlar ile aralarında ülfet oluşsun.” Bu söz söylenirken ansızın bir şahıs çıka geldi. Gözleri çukura batmış, yüzü, sakalı buruşmuş, vücudunu kıllar kaplamıştı. Efendimiz’e şöyle hitap etti; “Ya Muhammed Hak Teâlâ Hazretlerinden kork ve sakın, hakkı yerine getir. Allahu Teâlâ’nın emrini uygula! Hz. Rasulullah (s.a.v.) buyurdu ki; “Eğer ben asi olursam Hak Teâlâ Hazretlerinin emirlerini kim tutar, yerine getirir?” Halid bin Velid orada hazır bulunuyordu. “Ya Rasulallah (s.a.v.) izin verin ben bu adamı öldüreyim.” Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz izin vermedi. O şahıs yüzünü görüp, gitti. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki; “Bunun neslinden bir zümre gelecek, Kur’an-ı Kerim okuyacaklar, ama boğazlarından aşağı geçmeyecek. Ehl-i İslam’ı öldürecekler. Putlara tapanları bırakırlar. Nitekim ok yayından çıkar gibi İslam dininden çıkarlar. Hariciler bu kavimdendir. Bu kavime Markon derler.

PDF s. 365

ALTMIŞ BEŞİNCİ MENKIBE Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz, Hz. Ali (r.a.)’e haber vermişti ki; “Senin cemaatinden bir kısmıyla Markonlar (Marikon/Hariciler) ile savaş yapacaksın. Onlar dinden çıkan bir kavimdir ki; Onların içinde eli bir parça et, omuzları başında kadın göğsüne benzeyen şişlikler ve et parçaları olan ve üstünde yaban faresinin kuyruğuna benzeyen kıllar çıkan kişi olarak gelecekti.” Hz. Ali (r.a.) Haricilerle harp edip, savaşı kazanınca, cesetler arasında Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’in haberini verdiği kişiyi arattırdı. Ama bulamadılar. Hz. Ali (r.a.) buyurdu ki; “Hayatımda ben yalan söylemedim. Bana söyleyenin ise yalan söylemesi mümkün değildir.” diye yanındakilere hitap etmiş, bunun üzerine asker tekrar ikinci bir aramaya çıkmış ve sonunda Hz. Rasulullah’ın (s.a.v.) tarif ettiği adam bir hayli ölümün altından çıkarmışlardı. Efendimiz Hazretlerinin (s.a.v.) tam tarif ettiği kişi bu, bulunan ölü adamdı.

ALTMIŞ ALTINCI MENKIBE Emirü’l-Müminin Aliyyü’l-Murteza (r.a.) Haricilerin ardınca askeri zafere götürecek Rehber olarak giderken Nehrivan yolunda bir kiliseye doğru yöneldi ve rahibin bir nara savurarak dedi ki; “Ey İslam Askeri! Emriniz bu tarafa gelsinler.” Hz. Ali’nin (r.a.) huzuru izzetlerine durum arz olundu. O da kiliseye doğru yöneldi ve rahibin yanına geldi. Rahip şöyle söyledi; Hz. Ali ise şöyle konuştu; Senin gökbilimi/astronomi ilmini bilmediğin ortaya koydun. Sana ben arzdan haber sorayım. Hala ayak bastığın yerde ne defnolunmuş ve ne bulunmaktadır.” Hz. Ali’ye dikkatle bakan Rahip, dedi ki; “Bilmiyorum ve bilemem Hz. Ali (r.a.) Rahibe söyle buyurdu; “Bir küp var. Bu nişanedir. İçinde bir miktar akçe var. Bu aded ile ve bu nakışla ve bu sikke ile beraber duruyorlar.” Hayrette kalan Rahip dedi ki; “Ey Aziz! Bu keşfetme sanatı kimden kaldı?” Hz. Ali (r.a.) buyurdu; “En son Nebi Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) haber vermiştir. Bir asker ile harb edeceksin. Onların askerinden on kişi ancak kurtulacak, senin askerinden de on kişiden azı şehid olacaktır.” diye bir haber verdi. Hayretler içinde kalan Rahip, imtihan için aşağı altındaki yeri kazdırdı. Hz. Ali’nin söyledikleri aynen çıktı. Bu hal üzerine rahip imana geldi. Rivayet edilir ki; o dört bin Harici’den 3991 asker öldürülmüş olup, dokuz asker firar etmişti. İslam Askeri’nden ise dokuz saadet sahibi asker, şehit olmuştu, şehadet şerbetini içmişti. Diğerleri sıhhat ve selamet üzere olmuşlardır.

PDF s. 366

ALTMIŞ YEDİNCİ MENKIBE İmam Müstağfiri Hazretleri “Delailü’n-Nübüvve” isimli eserinde Firas bin Amr’dan (r.a.) nakleder ki; Onun, Rasulullah’ın (s.a.v.) zamanı şeriflerinde bir baş ağrısı peyda olup, tuttu. Bir ağrı başladı. Hz. Rasulullah onun kürek parmakları kirpi kılı gibi, kıl oldu ve alnında kıl bitti. O zahmet olan defoldu. O günkü Hariciler Emrü’l Mümin’in Hz. Ali (r.a.) üzerine yürüdüler. Firas da onlara katıldı. O vakit o kıl alnından döküldü. Ondan sonra bir fizah çıktı. Ona dediler ki: Bu iş sana Haricilere muvafakat ettiğin için oldu. O da tevbe istiğfar etti. O kıl tekrar alnında bitti, o ağrı ondan tekrar gitti. (Şevahid’ün-Nübüvve’dan alınmıştır.)

ALTMIŞ SEKİZİNCİ MENKIBE Ali bin Zeyd (r.a.) demiştir ki; Sa’d bin Müseyyeb (r.a.) bir şahsı bana gösterdi ve dedi ki; “Yanına git ve o adamı gör.” Dedim ki; “Görmeye ne hacet. Varsa bir durum halini siz anlatın.” O da dedi ki; “Bu gördüğün adam Ali ve Osman (r.a.) Hazretlerinin hakkında uygun olmayan sözler sarf ediyor. Ben Hz. Allah’a münacat ettim; “Ya Rabbi! Eğer senin yanında Hz. Ali ve Osman’ın bir değeri ve mertebesi varsa, bana bir nişan göster.” O bedbaht adamın yüzü o anda simsiyah oldu. (Şevahid’den alınmıştır.)

ALTMIŞ DOKUZUNCU MENKIBE İmam Abdullah Muhammed bin Kayyum El-Cevzi’nin mühim eseri olan “Kitabu’r Ruh”dan naklolundu. Kureyşli bir şahsın anlattığı, rivayeti şöyle naklediyor. “Şam Şehri’nde bir kişi gördük. Yüzünün bir tarafı kapkaraydı. Onun devamlı bir şeyle örterdi. Bu hali ona sordum.” O zaman adam başladı anlatmaya; “Ben, bu halimi herkese anlatacağıma dair Hz. Allah’a söz verdim. Ben İmam Ali (r.a.) ye çok benziyordum. Hakkında yaramaz sözler söylüyordum. Bir gece rüyamda gördüm ki; Bir kişi geldi. Sen benim hakkımda yaramaz bir şekilde konuşuyorsun, dedi ve yüzümün bir tarafına bir şeyle vurdu. Uykudan sabahleyin uyandığım zaman gördüm ki, yüzümün bu tarafı simsiyah olmuş. İmam Hz. Ali (r.a.) ye dediler ki; “Bu ne haldir ki; Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer (r.a.) zamanlarında hilafetleri niza ve cidal ile ilgili bir şey yoktu. İhtilal gibi bir şey olmadı. Fakat siz ve Hz. Osman zamanında ızdırap ve kederden değişik bir hal olmuyor? Bunun sebebi nedir? O zaman Hz. Ali (r.a.) şöyle cevap verdi;

PDF s. 367

“Hz. Ebu Bekir (r.a.) ve Hz. Ömerü’l-Faruk zamanlarında, onların yardımcıları bizdik, benim ve Hz. Osman’ın zamanında yardımcıları sizsiniz! Onun için bizim zamanımız böyledir.”

YETMİŞİNCİ MENKIBE Emirü’l-Müminin Hz. Ali (r.a.) Yanbu şehrinde hastalandı. Ona dediler ki; “Niçin burada duruyorsun? Eğer vefat edersen, Araplar sana hizmet edemez. Ama Medine-i Münevvere-Şehri’ne gidersen kardeşlerin her türlü işini görürler.” İmam Hz. Ali (r.a.) buyurdu ki; “Ben şimdi vefat etmem. Hz. Rasulullah (s.a.v.) bana öleceğim zamanı bildirmiştir. Hasımlarım başımı kana bulayıp, o kan yüzümü kaplayacak. O zaman öleceğim.”

YETMİŞ BİRİNCİ MENKIBE Ammar bin Yasir, bir gün Hz. Ali’ye (r.a.) buyurdu ki; “Ya Ali! sana halkın bedbahtlılarını haber vereyim mi? Bunların bir kısmı Salih Aleyhisselam devesini kesenler ve hayvanın kanını akıtanlar, bir kısmı da ki Mecusi olan birisi senin mübarek başına kılıç vuracak. Başından kanlar akıtacak olanlar.”

YETMİŞ İKİNCİ MENKIBE Bir gün, İbni Melcem melunu (Emirü’l-Müminin Ali Hazretlerinin katilidir.) Kûfe’de bir mescitte birbirlerini gördüler. Hz. Ali ona dedi ki; “Ey Melcemoğlu! Cahiliye devrinde ve gençliğinde hiç lakabın var mıydı?” Melcen dedi ki; “Bilmiyorum!” Ali Efendimiz dedi ki; “Bir Yahudi hizmetçin var mıydı? Sana ey şaki! Ey Hz. Salih Aleyhisselam’ın devesini kısırlaştıran der miydi?” Melcen, dedi ki; “Evet, vardı.” Hz. Ali (r.a.) hiç tınlamadan gitti.

YETMİŞ ÜÇÜNCÜ MENKIBE Bir gün emiru’l-müminin Hz. Ali (r.a.) Zübeyr (r.a.) ile beraber konuşuyorlardı. Hz. Rasulullah (s.a.v.) buyurdu; “Zübeyr ile az konuş. Zira onunla ileride savaşacaksınız.” Cemal Vakası günü vaki oldu. İmam Ali (r.a.) bu hadis-i şerifi hatırladı, Zübeyr’e anlattı. Zübeyr bunun üzerine savaşmak ve vuruşmaktan vazgeçip, geri çekildi. Bir kişi arkasından varıp, onu öldürdü, kılıcını Hz. Ali’ye (r.a.) getirdi. Hz. İmam Ali (r.a.) bu-

PDF s. 368

yurdu ki; “Hz. Zübeyr’i şehit edene müjdeler olsun ki, cehennem ateşiyle yanacaktır.” (Kaynak: Şevahid)

YETMİŞ DÖRDÜNCÜ MENKIBE Hz. Rasulullah (s.a.v.) Hendek kazdıkları gün Ammar bin Yasir (r.a.)’in sırtını mübarek eliyle sıvazladı ve buyurdu ki; “Seni azgın bir cemaat katledecektir.” Bu sırada Sıffin Savaş başlamış bulunuyordu. Harb şiddetli oldu. Ammar Yasir Yemin etti ve “Bu, o gündür Rasulullah bana bu günde şehadet vaat etmiştir.” Emirü’l-Müminin cevap vermedi. Üçüncü defa yine and içti. Hz. Ali (r.a.) buyurdu; “Evet! Bugün o gündür!” Ammar bin Yasir hemen tekbir getirdi. Hoş yeller esmeye başladı. Yüzünü Muaviye’nin askerlerine çevirip, savaşmaya başladı. Hz. Muaviye’nin askerlerinden bazı bahadırlarını yere serdi, düşürdü. Bu arada Ammar çok susadı. Su istedi. Süt ile karışmış bir kadeh su verdiler, biraz içti. “Allahu Ekber” dedi. Ondan sonra saldırıya geçti ve İslam ile arayı açtı. O esnada dedi ki; “Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz bana haber vermişti. Seni İslam düşmanlarından bir kişi öldürecektir. Senin katilin Hz. Cebrail ve Mikail Aleyhisselam ortasında olacak ve sen orada öleceksin. Onun alameti şudur; “O zaman suya süt karıştırıp, sana karşılık olarak vereceklerdir.” Hatta, Hz. Rasulullah (s.a.v.) Abdullah bin Amr bin As (r.a.) buyurmuştur ki; “Ey Abdullah müjde veresin. Ammar bin Yasir’in katilini cehennem ateşi şiddetli yakacaktır, onlara bunu müjdele.” Hz. Ammar bin Yasir’i şehit eden kim diye sorulduğunda iki kişi ortaya çıktı. Ammar’ın mübarek cenazesini Muaviye’nin önüne koydular. Öldürme konusunda niza edenler, hararetlendiler. Biri dedi ben katlettim, biri dedi ben katlettim. Hz. Muaviye dedi ki; “Her kim Yasir’i öldürdüyse ona bin ambar dirhem vereceğim. Bu emri teftiş içinde Abdullah bin Amr bin As’ı görevlendirdi. Abdullah birinden sordu ki; nasıl öldürdün? O adamda dedi ki; öldürdüğüm mahalde Yasir’in üzerine hamle yaptım ve onu öldürdüm. Abdullah dedi ki; onu sen öldürmemişsin. Sonra diğer iddiacıya sordu. O da, birbirimize hamle yaptık. Ben tesirli bir vuruşla onu atından aşağı düşürdüm, dizleri üzerine gelip, dedi ki; “Beni Cebrail ile Mikail arasında katleden asla iflah olmasın.” Ondan sonra sağına soluna baktı, sonra ben ilerleyip, başını kestim.” Abdullah (r.a.) şöyle buyurdu; “Al şu paraları, cehennem ehli olduğunu da unutma. Azabın büyük olacak. Sen bir bedbahtsın.” Adam keseyi aldı. Abdullah’ın bu sözünü duyduktan sonra yere attı. Dedi ki; “Bu nasıl iş! Ölsen de suç, öldürsen de suç.” Şu âyet-i celileyi okuyup, gitti. “İnna lillahi ve inna ileyhi raciun.” Onları dinleyen Muaviye Abdullah’a uygun davranmadığını söyledi.

PDF s. 369

Abdullah Hazretleri ise Hz. Rasulullah’tan duyduğu bir Hadis-i Şerif’i nakletti; Bu hadis mescidin yapılışında, herkes bir taş getirirken, iki taş getiren Ammar bin Yasir hakkındaydı. Şöyle buyrulmuştu; “Seni katleden sapık bir topluluk olacaktır. Seni şehit edene cehennemlik olduğunu bildiriyorum.”

YETMİŞ BEŞİNCİ MENKIBE Rasulullah (s.a.v.) bir gün buyurdu ki; “Ya Ali! çabuk ol seninle Aişe arasında bir macera vaki olacaktır.” O bahsettikleri harp Cemel Vakası’na işaretti. Hz. Ali (r.a.) dedi ki; “Ya Rasulallah! Ashab-ı Güzin içinde bu yalnız bana mı mahsustur?” Habibullah (s.a.v.) dedi ki; Evet! Sana mahsustur.” Hz. Ali (r.a.) dedi ki; “Öyle olursa ben ashabın bedbahtlarından olurum.” Rasulullah (s.a.v.) buyurdu ki; “Yok öyle olmazsın. Velakin o kaziye vaki olursan onun üzerine musallat olursun. Zaferi alırsın, onu memnun ederek, geri evine ve makamına gönderirsin. o suçsuzdur. Onun için böyle yapmalısın. Hz. Ali (r.a.) Cemel Vakası’nda Hz. Aişe’nin (r.anha) askeri üzerine zafer kazandı. Hz. Aişe (r.anha) ikram, izzet ve ihtiram ile tekrar geri Medine-i Münevvere’ye gönderdi.

YETMİŞ ALTINCI MENKIBE İmam Müstağfiri eseri olan Delâilü’n-Nübüvve’de yazmıştır ki; “Rum Kayseri, Emirü’l-Müminin Ömer (r.a.)’ın hilafeti zamanında müşkil sualler yazıp, açıklanmasını istedi. Bu suallerin tafsilatı Delâilü’n-Nübüvve’de yazılıdır. Bu sualleri okuyan Hz. Ömer (r.a.), cevaplanması için bu işi Hz. Ali (r.a.) havale etti. İmam Ali (r.a.) bunları okudu. Kâğıt ve kalem istedi. Bu suallerin cevabını bir bir yazdı. Kâğıdı dürdü Kayser’in elçisinin eline verdi. Kayserin elçisi bu cevapları kim yazdı, diye sual etti. Hz. Ömer buyurdu ki; “Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’in amcası oğlu ve güveysi ve çok yakın dostu Hz. İmam Ali (r.a.) yazdı.” Derler ki; Yahudilerden bazıları geldiler ve dediler ki;

PDF s. 370

“Ey Müslüman taifesi size ne geldi? Peygamberinizin vefatından sonra olanlar malumdur. Bazınız, bazılarının üzerine saldırıp, birbirinizi öldürmeye başladınız.” Orada bulunan Hz. Ali (r.a.) Hazretleri onlara şöyle cevap verdi; “Ey Yahudi taifesi! Ya size ne oldu? Ayaklarınız (Kızıldeniz’in) ıslağından hala daha kurumadan, Ya Musa! Bize ilahe kıl. Zira başkalarının ilaheleri vardır, bize de ilaheler göster- dediniz. Bu cevabı duyan Yahudiler, susup kaldılar ve bir karşılık veremediler. Hepsi kalkıp, gittiler. İbni Abbas (r.a.) buyurmuştur ki; “Hz. Ali (r.a.) ilmin onda dokuzu verildi. Vallahi Hz. Ali (r.a.) geri kalan onda bire de ortaktır.” Hatta İmam Ahmed bin Hanbel (r.a.) buyurmuştur ki; “Sahabe-i Kiram Rıdvanullahi Aleyhim Ecmain hazeratından bize o kadar faziletli insanlar hakkında bilgi erişmiştir ki, bunlardan en güzeli, en kuvvetlisi ve üstünlüğü fazla olan bilgileri ihtiva eden Hz. Ali hakkındaki bildirilenlerdir. Ondan başkasından fazla erişmemiştir.” Seyyid-i Taife Cüneyh (Kaddesallahu Sireehu Aziza) “Emirü’l-Müminin Ali (r.a.) muhaliflerle muharebeden fırsat bulmuş, dinlenirken olsaydı, elbette ondan Tasavvuf ve Hakayık ilmine ait bilgiler verebilecekti. O bilgilere gönüller takat getiremezdi. Ama Ali (r.a.) Hazretleri ariflerin başıdır. Onun öyle sözleri vardır ki; Ondan başkası duymamıştır. Ondan sonrada kimse benzeri bilgileri getirmeye muktedir olamamıştır. O, öyle böyle bir haldedir ki; Bir gün minbere çıkmıştı. Buyurdu ki; “Bana arşın altından ve üstünden sual ediniz. Benim içim ilimlerle dolmuştur. Hz. Rasulullah’ın bana küçükken emzirdiği ilim tükürüğü vardır. O ilimleri bana bölük bölük yedirdi. Onun hakkı için, benim nefsim O kudret sahibi Hz. Allah’ın elindedir. Eğer izin olsa Tevrat’ı ve İncil’i söylemeye gücüm yeterdi ve okurdum, ondaki bilgileri haber verirdim onların ikisi de beni tasdik ederlerdi. İmam Ali (r.a.) Hazretleri bu sözleri keramet eseri söyledi. O mecliste Daleb Yemani denilen bir kişi vardı. Dedi ki; Bu adam nasıl büyük bir dava güdüyor. Elbet ben bunu imtihan ederim. Yerinde oturarak dedi ki; Bir sualim var. Hz. İmam Ali (r.a.) buyurdu ki; “Öğrenmek ve bilmek için mi sual edeceksin yoksa tecrübe ve denemek için mi sual edeceksin?” Daleb Yemani dedi ki; “Sen beni imtihan etmek üzere, soru sormaya mecbur ettin.” Bundan sonra sorusunu sordu; “Rabbini gördün mü? Ey Ali!” Hz. Ali (r.a.) buyurdu ki;

PDF s. 371

“Ben görmediğim yaratıcıya tapan değilim.” Daleb Yemani tekrar sordu; “Ya Ali! Nasıl ve ne şekilde gördüğüne inanırsın? İmam Ali (r.a.) cevap verdi; “O Hakkı dünya gözü ayan görmez. Lakin gönüller hakikatleri anlamak, bilmek ve kabul etmekle görür. Benim Rabbim birdir. Ortağı yoktur, ehaddır. İkincisi yoktur, benzeri yoktur. Mekândan münezzehtir. Üzerine zaman dönmez, duygularla idrak olunmaz. Halk ettikleriyle kıyas olunmaz.” Daleb Yemani, bu sözleri işitince, yüzünü yere çevirdi. Beyhuş düştü. Bir zaman sonra kendine geldi ve dedi ki; “Bundan sonra kimseyi imtihan etmeyeceğim şekilde soru soracağıma yemin ederim.” Hz. Ali (r.a.); “Eğer iş senin elinde olursa.”

YETMİŞ YEDİNCİ MENKIBE İmam Fahreddin-i Razi (r.a.) “Tefsir-i Kebir” isimli eserinde şöyle bir nakilde bulunur; Hz. Ali’yi (r.a.) çok seven siyah bir köle vardı. Bir gün onu hırsızlık yaparken yakaladılar. Hz. Ali’nin (r.a.) huzuruna getirdiler. Hz. Ali (r.a.) sordu ki; “Hırsızlığı sen mi yaptın?” Siyah köle cevap verdi; “Evet! Ben çaldım.” Hz. Ali bu siyah kölenin meclisinden çıkıp, gitti. Yolda Selman-ı Farisi ve İbni Zekvan (r.a.) rastladı. İbni Zekvan (r.a.) siyah köleye dedi ki; “Kolunu kim kesti?” Siyah köle dedi ki; “Emirü’l-Müminin ve Müslümanların reisi, Hz. Rasulullah’ın damadı Hz. Ali (r.a.) kesti.” Bu terbiye, saygı ve sevgi belirten sözleri duyan Zekvan; “O seni elini kesen insanı meth mi ediyorsun?” dedi. Siyah köle şöyle cevap verdi; “Nasıl meth etmeyeyim ki, elimi Hakk üzere kesti. Beni cehennem ateşinden halas eyledi.” Selman-ı Farisi (r.a.) siyah köleden bu sözü duyunca, gidip İmam Hz. Ali (r.a.)’e haber verdi. Hz. Ali Efendimiz o siyah köleyi geri çağırdı. Huzuruna gelince kesilen elini yine bileği üzerine koydu. Hz. Ali’ye emr olundu ki; Örtüyü kaldır. Mübarek örtüyü kaldırdı. Eli geri geldi. Allah’ın izniyle el geri gelmişti.

YETMİŞ SEKİZİNCİ MENKIBE Kûfe ehli dediler ki; “Ya Emire’l-Müminin Fırat-Nehri’nin suyu bu sene azdı. Çok ekin zayi oldu. Ne olur Hak Teâlâ’ya bir duada bulunun” diye yalvarıp, niyaz ettiler.

PDF s. 372

İmam Hz. Ali (r.a.) doğru evine gitti. Hizmetçisi kapıda hazır duruyorlardı. Ansızın dışarı çıktı. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’in mübarek cübbesini giymiş ve mübarek İmamesini başına koymuş ve asasını eline almıştı. Hemen bir at istedi ve getirdiler. Bindi. Orada olanlar evladı kiramlarından ve diğerlerinden ibaret insanlarla beraber hep birlikte Fırat-Nehri’ne doğru gittiler. Atından aşağı inip, iki rekat namaz kıldı. Asa elinde bir köprünün üzerine çıktı. Mübarek evlatları Hasan ve Hüseyin’de yanlarında bulunuyordu. Elindeki asayı suya doğru tuttu. Su yavaş yavaş azalmaya başladı. Buyurdu ki; “Bu kadar kifayet yeter mi?” Orada bulunan cemaatin hepsi birden dediler ki; “Ya Emire’l-Müminin yeter.”

YETMİŞ DOKUZUNCU MENKIBE Cündeb bin Abdullah El-Azdi dedi ki; “Cemel Vakası’nda ve Sıffin Savaşı’nda Emirü’l-Müminin Hz. Ali (r.a.) ile beraberdim. Benim bunda hiç şüphem yoktu ki; Hakk her zaman Hz. Ali’den (r.a.) yanaydı. Ama Nehrivan’a konduğumuz zaman benim içime bir şüphe düştü. Karşımızdaki o cemaati tamamen öldürmek emrolunmuştu. Hepsi büyük ve kıymetli insanlardı. Sabah oldu ve askerin arasından dışarı çıktım. Yanımda bir matara su vardı. Kılıcımı yere diktim. Kalkanım üzerine astım. Onun gölgesinde oturdum. Aniden Hz. Ali (r.a.) geldi. Sordu ki; “Hiç yanında su var mıdır?” Yanımdaki su dolu matarayı mübarek önlerine koydum. Aldı. O kadar ırağa gitti ki, görünmez oldu. Daha sonra yine göründü. Abdest alıp, kalkanının gölgesinde oturdu. Baktım ki ansızın bir atlı geldi. Hz. Ali (r.a.)’i görmek istedi. Ben durumu kendisine bildirdim ve adam gelsin dedi; gelen adam şöyle söyledi; “Ey Emirü’l-Müminin! Muhalifler yine Fırat Nehri’ni geçtiler ve suyu kestiler.” Hz. Ali (r.a.) buyurdu; “Haşa ki; Onlar suyu geçmiş olanlar.” Bu söz konuşulurken bir kişi daha geldi. “Vallahi ben onların sancaklarını suyu öte tarafında, görmeyince, gelmedim.” Hz. Ali (r.a.) buyurdular ki; “Vallahi geçmediler. Nasıl geçerler? Onların ölecekleri ve kanlarının dökülecekleri yerler buradadır.” Ondan sonra durdu. Ben de durdum. Kendi kendime dedim ki; “Elhamdulillah elime bir terazi geçti. Bu kişinin söylediği ve belirttiği her şey çıkıyor. Bununla beraber harbetmek çok kolay olacağa benziyor. Anladı ki Hz. Ali, Rasulullah (s.a.v.)’den aldığı bilgilerle hareket ediyor. Bunların hepsi doğrudur ve doğru çıkıyor.”

PDF s. 373

Hz. Ali (r.a.) arkamı tuttu ve dedi i; “İşle meşgul ol.” İki atlı bana doğru geliyordu. Ben de hemen saldırıya geçtim. Onlardan birini öldürdüm. Peşine öbürünü de öldürdüm. Başka biri geldi, ona da saldırdım. Ona da bir vuruş yaptım ve yaraladım. O da bana vurdu. İkimiz birlikte yere düştük. Daha sonra yoldaşlarım beni götürmüşler. O zaman kendime geldim. Hz. Ali (r.a.) muharebeden ayrılmış bulunuyordu ve bu esnada bir şahsa ahvalinden haber verdi. Ayrıca diyordu ki; “Seni, falan yerde, falan hurma ağacına asacaklar “Aradan kısa bir müddet gelip, geçti ve söylediği gibi, olay aynen vaki oldu.

SEKSENİNCİ MENKIBE Haccac bin Yusuf, Kümeyil bin Ziyad (r.a.), (orda bulunmaya müstahak olmayan birisi) yanına istedi. Kümeyl, ondan kaçtı. Haccac-ı Zalim Kümeyil’in bütün yakınlarının vazifelerine son verdi. Kümeyl bu icraatları da duydu. Onun için “Ben nasıl olsa yaşlandım. Benden dolayı akrabalarımın zarar görmesi doğru değildir.” düşüncesiyle hareket ederek varıp, Haccac-ı Zalim’e teslim oldu. Bunu gören Haccac ona bakarak, acımasızca; “Kümeyil! Seni öldürmek istiyorum” dedi. Onu dinleyen yaşlı Kümeyil şöyle konuştu; “Benim ömrüm az kalmıştır. Her ne dilersen onu yap. Bizim vademiz yakındır. Benim katlimden sonra hesabı sorulacaktır. Bana Emirü’l-Müminin Hz. Ali (r.a.) haber vermişti. – Senin katilin Haccac olacaktır –” daha sonra melun Kümeyil’in boynunu vurdu.

SEKSEN BİRİNCİ MENKIBE Haccac bir gün dedi ki; “İsterim ki; Ebu Tarab’ın (Hz. Ali (r.a.) sahabelerinden birini katledeyim. Allahu Teâlâ Hazretlerine belki böyle yakışır ve yarışırım. İyi kul olma hakkını kazanırım. Hiç kimse bilmiyor ki; kölesi Kamber ile fazla sohbet etmiş bulunuyor. Daha sonra Kamber’i huzuruna çağırdı. Kanber gelince ona dedi ki; “Kanber sen misin?” O da dedi ki; “Evet! Benim.” Haccac söze devamla dedi ki; “Ali bin Ebu Talib senin efendin midir?” Kanber cevap verdi; “Benim Mevlam Hak Teâlâ Hazretleridir. Hz. Ali (r.a.) Velinimetimdir.”

PDF s. 374

Haccac dedi ki; “Seni öldürmek istiyorum. Nasıl öldürülmek istersin? Kanber dedi ki; “Seçim senindir. Nasıl istersen öyle öldür. Her ne şekilde öldürmek istersen, ben de seni âhirette öyle öldürmek isterim. Hz. Ali (r.a.) bu kötü hali bana daha önceden haber vermişti. Seni zalimler katledecektir. Ey Kamber, demişti. Haccac hemen o an Kanber’i öldürdü.

SEKSEN İKİNCİ MENKIBE Hz. Ali (r.a.) Bera bin Azib’e şöyle dedi; “Benim oğlum Hüseyin katlolunacaktır. Sen o zaman hıyanet edip, ona yardım etmeyeceksin.” Hakikaten Hz. Hüseyin (r.a.) şehid edildi. Bera bin Azib bu hadiseyi görünce şöyle söylüyordu; Emirü’l-Müminin İmam Hz. Ali (r.a.) doğru söylemiş. İmam Hüseyin katlolundu. Ben ona yardım edemedim. Çok pişmanım.”

SEKSEN ÜÇÜNCÜ MENKIBE Emirü’l-Müminin Hz. Ali (r.a.) bazı seferlerinden binde Kerbela’ya uğramıştı. Orada sağına ve soluna nazar etti. Ağlaya, ağlaya oradan geçti ve buyurdu ki; “Vallahi budur! Onların develeri buralarda çökerek, onlar burada öldürüleceklerdir. Ashab ile makamlarından biraz konuştular. Ashab dedi ki; “Ey Emirü’l-Müminin! Bu ne makamdır?” Hz. Ali cevap verdi; “Burası Kerbela’dır. Bu yerde bir kavim ve biraz Müslüman öldürülecektir. Onlar hesapsız Cennet’e gireceklerdir.” O zaman hiç kimse bu mübarek kelamları anlayamadı. O güne kadar da Kerbela adı ve Vakası diye bir şey geçmemişti. Ta ki; Hüseyin (r.a.) Kerbela’da şehit düşünceye kadar.

SEKSEN DÖRDÜNCÜ MENKIBE Emirü’l-Müminin Hz. Ali (r.a.) Kûfe şehrinden İslam askerini istediler. Çok dedikodudan sonra askeri gönderdiler. Gelmezden önce Hz. Ali (r.a.) buyurdu ki; “Kûfe’den iki bin artçı bir kişi geliyor.” Ashabdan biri der ki;

PDF s. 375

“Bu sözü duydum. O askerin Uğrayacağı yerde oturdum, bekledim. Asker geldi. Askeri saydım. Ne bir fazla ne bir eksik tam iki bin kişi çıktı.”

SEKSEN BEŞİNCİ MENKIBE Heyye-i Arabi, İmam Hz. Ali’nin (r.a.) sohbetlerinde bulunan ashablarındandı. Bir gün dedi ki; Hz. Muaviye ile muharebe günlerinde Hz. Ali (r.a.) bir deniz kenarında konakladı. Ansızın bir kişi geldi. Ve dedi ki; “Esselamü Aleykum Ya Emire’l-Müminin!” Emire’l Mümin dedi ki; “Ve Aleykümüsselam.” Gelen kişi şöyle dedi; “Ben Şemun bin Yuhannayım. Şu karşıda bulunan kilisenin sahibiyim. O kiliseyi göstererek, bu kiliseden bahsetti ve içinde bir kitap olduğunu söyledi. İsterlerse okuyabileceklerini veya kendilerine verebileceklerini söylediler. İsa Aleyhisselam ve ashabından bahsediyordu. Ayrıca son Nebi’den ve ashabının özelliklerinden bilgiler veriyordu. Şemun’a verilen işaretle ve istekle kitabı okumasını söylediler. Şemun okumaya başladı. Son kısımlarında bir yerde; “Bir gün bu denizin kenarında bir kişi gelip konaklayacaktır. O zamanın Peygamberi’nin (s.a.v.) soy, sop bakımından en yakınıdır. Dünya onun yanında ve nazarında rüzgarın savurduğu külden daha hafiftir. Yakında maşrik ehlini getirip, mağrip ehliyle savaştıracaktır.” Yazılıydı. Sonra Şemun dedi ki; “Son Peygamber geldi, görevi bitirdi. Zamanını tamamladı. Ben ona iman ettim. Sizleri kitapta belirlendiği üzere gördüm. Yanınıza geldim. İlgilendim. Tasdik ettim. Hayatta bulunduğum müddetçe sizinle beraber olacağım. Öldükten sonrada sizinle olmayı diliyorum.” Bu hale şahit olan İmam Hz. Ali (r.a.) ve yanındakiler hüngür hüngür ağlamaya başladılar. Daha sonra Hz. Ali (r.a.) buyurdular ki; “Cenâb-ı Allaha hamd ve sena olsun ki; Ben unutulmuş insanlardan yapmadı. Kitabında beni andı.” Bu olayları rivayet eden buyuruyor ki; “Hz. Ali (r.a.) Emirü’l-Müminin bata hitap edip. Şemun’u bana emanet etti. Beraber yedik, içtik, namaz kıldık. Daha sonra Muaviye ile olan muharebeye katıldı ve şehid oldu. Hz. Ali eliyle onu defnetti.

PDF s. 376

Tarihte daha birçok Şemunlar vardır. Fakat bilinen o ki, Cenâb-ı Allah Şemun’u Hz. Ali’ye yardımcı göndermiştir. Hz. Ali Şemun’u defnederken “Bu da bizim ehli Beytimizdendir.” demişti.

SEKSEN ALTINCI MENKIBE Allahu Teâlâ iki kere güneşi Hz. Ali için batıdan geri çevirdi. Biri Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz zamanında Ümmi Seleme ve Esma binti Ümeys ve Cabir bin Abdullah El-Ensuri ve Ebu Said El-Hudri (r.a.) Hazretleri bunu rivayet ettiler. Hz. Rasulullah (s.a.v.) bir gün evlerinde oturuyorlardı Hz. Ali (r.a.) huzuru şeriflerindeydi. Ansızın Cebrail (a.s.) Vahiy getirip, nazil eyledi. Vahyin ağırlığından Hz. Ali’nin (r.a.) dizine su indi. Mübarek başını kaldırmadı. Ta ki güneş battı ve Ali (r.a.) ikindi namazını kılmamıştı. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz Vahyin tesirinden, yeni yeni kendine gelemeye başlamıştı. Buyurur ki; “Ya Ali! İkindi namazın senden düştü.” Hz. Ali (r.a.) dedi ki; “Evet Ya Rasulallah! Deprenemedim, kaldım.” Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdu; “Ya Ali! Dua eyle! Allahu Teâlâ güneşi geri döndersin. Ta ki sen ikindi namazını vaktinde eda etmiş olasın.” Hz. Ali (r.a.) dua eyledi. Güneş geri geldi Hz. Ali (r.a.) ikindi namazını kıldı. Esma Binti Ümeys der ki; “Gurub vaktinde güneşten buzağı avazı gibi bir ses geldi.” Rasulullah Efendimiz’den (s.a.v.) sonra Hz. İmam Ali (r.a.) Babil’e gittiklerinde Fırat Nehrinden geçmek istedikleri zaman ikindi namazı vaktiydi. Ashabdan bir cemaatle kendileri ikindi namazını kıldılar. Ashabın diğerleri ise devalarını çevirmeye çalışıyorlardı. Bu arada vakit geçti, güneş guruba doğru batmaya başladı. Namazları kaldı Hz. Ali (r.a.) dua eyledi, Allahu Teâlâ güneşi geri getirdi. O insanlarda namazları kıldılar, selam verdiler. Güneş tekrar batmaya başladı. O sırada güneşten çok korkutucu bir ses geldi. Ashabın üzerine korku çöktü. Tehlile, tesbihe ve tevbe istiğfara başladılar. (Şevahidü’n Nübüvve’den alınmıştır.)

SEKSEN YEDİNCİ MENKIBE Selman-ı Farisi (r.a.) Hazretleri rivayet eder ki; Bir gün mescitte, yağmurlu bir günde r.anhümden bir cemaatle oturmuş bulunuyorduk. Ansızın bir heybetli ses, yüksek bir tonda “Esselamü Aleyküm” dedi. Hepimiz bu

PDF s. 377

avazı işittik, amma selam vereni göremedik. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz selamı alıp, bize buyurdular ki; “Cin tefesinden kardeşinizin selamını alın, cümlemin “Ve Aleykümselam.” dedik. Fahr-i Âlem Hazretleri buyurdular ki; Sen kimsin?” dedi ki; “Ya Rasulallah! Kölen cin taifesinden Şemrah oğlu Arfeze’yim.” Rasulullah Efendimiz buyurdu ki; “Merhaba ey Arfeze. Allah sana rahmet eylesin, bize kendi şeklinle görün.” O an bir kıllı kimse göründü. Yüzünü saçları bürümüş iki gözleri bir tarafta, ağzı göğsünün üzerinde fil dişleri gibi dişleri var. Tırnak yerine Kınıkları var. Bu şekilde bunu görünce cümlemize gayri ihtiyari bir dehşet geldi. Hz. Rasulullah’a (s.a.v.) bakıştık. O cin Hz. Sultanı Enbiya Efendimize (s.a.v.) kulluğunu bildirip, dedi ki; “Ya Habibi Rabbü’l-Âlemin! Kavmimi dine davet etmek üzere bir adamını ver, kuş gibi sağlam götürüp, salimen inşallah getireceğiz. Huzuru şerifinize teslim edeceğiz. O Fahr-i Âlem Rasulullah (s.a.v.) Hazretleri buyurdular ki; “Bu hizmete, bununla kim gider? Giderse cennet ona vacip olur.” O şahsın heybetinden bir kimse cevap vermeye cüret edemedi. Hz. Rasulullah (s.a.v.) üç defa hitap etti ve dedi kimseden ses çıkmadı. Sonunda son emir Hz. İmam Ali (r.a.) ayak üzere durup dedi ki; “Ya Rasulallah! Emrile bu hizmete ben kulun varım.” Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz dönüp Urfaze’ye buyurdu ki; “Bu gece Herre adlı mevzide hazır ol. Sana bir kimse takayım. Benim Hükmüm ile hükmedecektir. Benim dilim ise söyleyecektir. Benden cin taifesine haberi olduğu gibi hakkıyla yetire.” Hz. Selman-i Farisi der ki; Urfaze kaybolup akşam oldu. Yatsı namazını Rasulullah Efendimiz ile beraber eda ettik. Ashab cümle dağıldıktan sonra Efendimiz Buyurdular ki; “Ya Selmân veya Ali benimle gelin. Bizde mübarek arkalarından gittik. O Herre adlı mevkie geldik. Gördük ki Arfaze koyun kadar bir deveye binmiş ve at büyüklüğünde bir deveyi dahi elinde tutmuş duruyor. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz İmam Ali’yi (r.a.) o boş bekleyen deveye dindirdi. Beni arkasına bindirdi. Benim belimi Hz. Ali’nin beline bağladı. Benim Gözlerimi imame ucuyla bağlayıp şöyle buyurdu; “Ya Selam! Sakın gözlerini Ali aç demeyince açma. Deveden in demeyince inme Esmaü’l Hüsna ile meşgul ol! İşittiklerinden korkma. Dönüp Hz. Ali’ye ne demeli ise, vasiyet edip, sırre bile havle vela kuvvete illa billah dedikten sonra veda edip Arfaze önümüzde kılavuz olup süratle yola çıktık ta sabah namazı vakti olunca bir yerde durduk. Hz. Ali bana deveden in dedi. İndim, gözün aç dedi. Açtım. Baktım ki otsuz ve susuz bir taş

PDF s. 378

yer ve ağaç yok boş yabani bir yer. Hz. Ali imamlık yapıp ben ve Arfaze ona uyup sabah namazını kıldık. Birde baktık ki etrafımızı cin askerleri kuşatmışlar. Her birinin gözleri meşale gibi berrak, parlıyor. Heybetli suretiyle sağ ve solumuzda duruyorlardı. Hz. Ali (r.a.) Efendimiz bunlara asla iltifat ve aldırış etmedi. Keremli âdetleri olan evrad-ı şerifi çekme ve okumayla meşgul oldular. Gün doğup, yükselene kadar Allahu Teâlâ Hazretlerine münacat, ibadet ve taat eylediler. Ondan sonra ayak üzere durup Halik bi Zevale hamd ettikten sonra cin taifesini İslam’a davet etti. İçlerinden bir dik başlı, kendi başına yaşayan ve büyümüş” ifrit” adlı cin itiraz edip, dedi ki, “Ya Ali! Eba ve ecdadımızın dini bize batıl mıdır demek istiyorsun? Bu dediğin olmaz” diyerek inat etti. Hz. Ali (r.a.) “Ey Allah’ım! Bunların inat edenlerini ve bizi yalanlamaya çalışanlarını gökten ateş indirip yak” diye dua etti ve mübarek yüzünü göğe kaldırıp İsm-i Azam ve Azayim-i Ekber-i okuyup daha birkaç sure ve dua ilave edip, dedi ki; “Ya İlahe’l-Âlemin! Veya hayren nasirin! Bunların üzerine ateş yağdır. Ta ki bu güruhu gümrah ve kötü adetlilerin dik başlılarını ve eski adeti üzerini alışkanlıklarını sürdürmek isteyenlerini helak eyle.” diye söz ve yakarışla tazarru ve niyaz eyledi. Hz. Selman-ı Farisi (r.a.) der ki; o anda onu gördüm ki büyük bir zelzele ve ateşi görüp hepsi yüzüstü yere düştüler. Ben dahi ezilip, yere yapışıp beyhud oldum. Bir zaman sonra kendime geldim. Onu gördüm ki cinleri bir ateş yakıyor. Üzerlerini bir duman kaplamış. Bir zaman sonra kuşluk vakti geçti. Hz. Ali (r.a.) sağ olan ve kalanlara yine nida edip buyurdular ki; “Ya kavim! başınızı kaldırın! Allahu Teâlâ Hazretleri zalim ve münkir olanları helak etti.” Hz. Ali Bunları tekrar İslam’a davet etti. Buyurdu ki; “Ey cin topluluğu, Şemrahoğulları! Ve şu anda onlarla birlikte oturanlar. Anlayın ve bilin ki; Şimdi Muhammed Mustafa devri (s.a.v.) Enbiyaların sonuncusudur. Baştan aşağı yeryüzü cevr ve zulüm ile dolmuşken, şimdi iman ve adalet ile dolmalıdır, dedi. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’i methedip büyük mucizelerinden beyanda bulunup gelen âyetlerinden bulunup haberdar etti. Cin taifesinin halas olanları kendilerine İslâmlarını açıklayan, Rasulullah’ı tanıtan ilim ve kemal ehli imam Hz. Ali (r.a.)’a hayran kaldılar. Hakka boyun eğdiler. Hz. Rasulullah’a tabi oldular ve “Allah’a, Rasulüne inandık. Senin bütün söylediklerin doğrudur. Seni yalanlamıyoruz” dediler. İmanlarını sağlamlaştırdılar. Hz. Selman-ı Farisi (r.a.) buyurdular ki; “Gece oldu. Yine geldiğimiz o devreye binip Arfaze önümüzde sabah olmadan herre nam makam bizi ulaştırdı. Deveden inip fecir namazını Rasulullah Efendimiz ile eda ettik. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz bizi gördükten sonra Hak Teâlâ Hazretlerine hamd ve sena etti.”

PDF s. 379

Sonra buyurdular ki; “Ya Ali! Cin kavmini nasıl buldun?” Hz. İmam Ali (r.a.) cevaben dedi ki; “Elhamdulillah, Allahu Teâlâ ve hazretlerine iman getirip ve rasulüne ittiba edip, iman nuru ile nurlandılar. Ama hakkı kabul etmeyen aine, gökyüzünden, hakkın izniyle ateş nazil olup, helak ettiğini, beyan etti.” Fahr-i Âlem (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki, “Sonra, bunlar korkularından aşağı olmazlar, kıyamete kadar böyle devam ederler.”

SEKSEN SEKİZİNCİ MENKIBE Ebu Hüreyre (r.a.) hazretlerinden rivayet olunur. Bir gün Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’in huzur-u şeriflerine vardım. Meğer onlarda bir tabak içinde varmış. Mübarek eliyle bir avuç bu bendelerinde ihsan buyurdular. Saydım yetmiş üç adet hurma geldi. Daha sonra Hz. Ali (r.a.)’in huzurlarına vardım. Onların dahi önlerinde bir tabak hurma vardı. Yüzüme baktı, tebessüm edip, onlarda bir avuç hurma verdiler. Bunları da saydım tam yetmiş üç tane geldi. Noksansız ve eksiksiz. Hz. Rasulullah’ın mübarek huzuru şeriflerine geri döndüm. Bu hayretimi söyledim. Buyurdular ki; “Ya Ebu Hüreyre bilmez misin ki Ali’nin eli, benim elimdir, adalette beraberdir.” Rivayet olunur ki; Bir gün Ali (r.a.) evlerinin kapısının önünde kalabalık bir cemaat görüp, Kanber denen sadık kölesine sual etti ki; Bunlar kimlerdir? Kanber cevap verdi, dedi ki; Ya Emirel müminin bunlar sizi sevenlerdir. Ali (r.a.) buyurdular ki; Hayret! Bunlardan bize sevgi duyacak bir sima yok. Hiç sevgi görünmüyor. Kanber dedi ki; Ya Emire’l-Müminin sizi sevenlerin siması nasıl olur? Buyurdular ki; Bizi sevenlerin siması ve görünüşü mideleri boş olur. Bedenleri zayıf olur, vücutları yağsız olur. Dudakları susuzluktan kuru olur.

SEKSEN DOKUZUNCU MENKIBE Enes b. Malik (r.a.) Hazretlerinden rivayet olunur. Bir gün Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz cümle ashabı Güzin (r.anhüm) ile bir daire yapıp oturmuşlardı. Ansızın Hz. Ali (r.a.) içeri girdi. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz Ashâb-ı Güzîn’in yüzüne baktıktan sonra; kim Ali’ye yer verir dedi. Hz. Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.), Rasulullah’ın sağ tarafında oturmuştu. Yerinden kalkıp, Hz. İmam Ali’ye (r.a.) yer açtı. Hz. Ali oturdu. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’in yüzünde süruru sefa müşahede edildi. Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.) Hazretlerine bakıp, buyurdular ki; “Ya Ebu Bekir! Fazıl bir kişi sahibini bilmez. İlla fazıl sahibini bilir.”

DOKSANINCI MENKIBE Fazıl b. Salim (r.a.) rivayet ederler ki;

PDF s. 380

Bir gün Hz. Ali (r.a.) pazara varıp gömlek satın aldı. Terziye gidip, bunun yenleri uzundur, kes dedi. Terzi dedi ki kesemem. Zira kusurlu olur. Hz. Ali tekrar terziye dedi ki; Kes kusurlu olsa da benimdir diye ısrar edip, kestirdi. Terzi bu zatın Hz. Ali olduğunu bilmiyordu. Onun için bu insan delirmiş, diyordu. Hz. Ali bunu işitti. Şad ve handan oldu, “Elhamdulillahi Teâlâ” dedi. Sual ettiler ki; Ya Emire’l-Müminin! Bu beyhude ve makul olmayan söze niçin hamd ettiniz? Buyurdular ki. Bugün duydum. Fahr-i Âlem (s.a.v.) buyurdular ki; “Sizin biriniz mümini kâmil olmaz. Ta ki bir kişi ona delidir, demeyince.” Onun için ben niye hamd etmeyeyim. Bu kişi benim imanıma şehadet etti. Amr bin Kays (r.a.) rivayet ederler ki; Bir gün Emirü’l-Müminin Hz. İmam Ali’nin (r.a.) elbisesinde bir sürü yama gördüm. Dediler ki; “Ya Halife-i Rasulullah bu kadar hazine elindeyken yamalı elbise giymek size reva değildir?” Hz. Ali (r.a.) cevap verdiler; “Müminler bize uymaya ve kalbi huşu dolmaya çalışırken, bize yamalı pare pare elbise giymek yakışır.” Ümmi Seleme (r.anha) dedi ki; Ben dedim; “Ya Rasulallah ben senin ehl-i beytinden değil miyim?’’ Efendimiz de (s.a.v.) buyurdular ki; “Evet! İnşallahu Teâlâ.” Ondan sonra Zeyd b. Erkam dedi ki; “Ehl-i Beyt o kimsedir ki; Ona zekât almak haram olur.” Rasulullah’tan (s.a.v.) sonra Ali oğlu, Akil oğlu ve Cafer oğlu ve Abbas oğlu Efendimiz’in neslindendirler. Mesabihin’in şerhinden bazısında Rasul ehli bu yolla söylenmiştir. “Men harame Aleyhüzzekâte (Zekât onlara haram kılındı.)” Aynı şekilde Müslim rivayeti de vardır.

DOKSAN BİRİNCİ MENKIBE Bir gün Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz, Hz. Ali’nin (r.a.) binek atının üzengisini tutana dedi ki; “Allah’ın aslanı Ali senin elinde şehid olacaktır. O adam bu sözü duyunca gayet üzüldü ağlamaya başlayıp, Hz. Ali’nin (r.a.) yanına geldi. Tazarru ve niyaz edip dedi ki; “Ey Ali Efendim! Kanım sana helal olsun. Beni hemen şimdi öldür.” Hz. Ali (r.a.) buyurdu ki; “Bu sözü niçin söylüyorsun? Sebep nedir?’’ Adam envai hayret ve utançla dedi ki;

PDF s. 381

“Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki; Hz. Ali (r.a.) şehadeti senin elinde olacak. Bu yüz karalığı bende vaki olmadan, dilerim ki ben senin zülfikarın kuvvetli sesiyle helak olayım. Dünyada ve âhirette yüzü kara olmayayım.” Hz. Ali (r.a.) buyurdu ki; “Allahu Azimüşşan’ın emrini kimseye değiştiremez. Ezelden ne taktir edilmişse o kula gelmeye mecburdur. Allahu Teâlâ Hazretleri bana şehadet giydireceğini bilemem. Bu olacak olayı Serveri Kâinat (s.a.v.) bana senden önce haber vermişti. Benim bu hususta gönlüm hoştur. Sende gönlünü hoş tut. Bu sır aramızda kalmalıdır. Kimseye açma, bildirme. Ben sana evvel ki iltifatımdan ziyade iltifat etmeye devam edeceğim o kişi bu cevaba kanaat etmeyip, tekrar yalvarmaya başlayınca, Hz. Ali bu sefer şöyle dedi; “Eğer husumeti kıyamette göreceğine dair korku taşıyorsan, gam çekme. Ruz-i ferda da Dergahı Rabbül izzette de sana şefaat ederim. Cennet-i Naim’de de yanında olmaya çalışırım. Güzel mürüvvet, fütüvvet bundan fazla ne ola.”

DOKSAN İKİNCİ MENKIBE Hz. Ali (r.a.) şahadeti beyanında bilgidir. (Kaynak: Lübabü’l Elbâb) Muhammed bin Ceriri Et-Taberi hazretleri yazmış olduğu mübarek eserinde naklederler ki; Hz. Ali (r.a.) Nehrivan Harbi’nden sonra Abdurrahman bin Melcem ve Pirek bin Abdullah ve Amr bin Ebu Bekir her üçü haricilerdendir. Geriye dönük ve iddiacı bir mezhebi tutuyorlardı. O yapılan muharebeden korktular. Zira çok halk öldürülmüştü. Bu üçü ittifak yaptılar. Hz. Ali, Hz. Muaviye ve Amr bin As’ı, âlem-i fitne ve fesada ve muharebeye ve mukataleye sürüklemişlerdir. İslam’ı kuvvetten düşürmüşlerdir, diye öldürmeye söz vermişlerdir. Biz dahi öldürülsek yine sevap buluruz diye düşünüyorlardı. Zira bu iş emri bil maruf ve büyük hayrattandır, diye iddiada bulunuyorlardı. Abdurrahman bin Melcem dedi ki; “Ben Ali’ye yeterim.” Amr bin Ebu Bekir dedi ki; “Amr bin As’a yeterim’’ Pirek bin Abdullah dedi ki; “Ben Muaviye’ye yeterim.” Her üçü kendilerine göre tedbir aldır. Bir günde ve bir saatte bu işi yapacaklar. Abdurrahman bin Melcem Hz. Ali (r.a.)’e vardı. Pirek Muaviye’nin yanına gitti. Amr bin As’a doğru hareket etti. Her biri bin dirheme birer kılıç kuşanmıştı ve su vermişlerdi. Hz. Muaviye namaza geldi. Pirek o zehirli kılıç ile vurdu. Hz. Muaviye düştü. Halk toplanıp, Pirek’i tuttular. Hz. Muaviye dedi ki bu işi niçin yaptın? Pirek üçünün arasındaki kıssayı ve geçenleri haber verdi. Hz. Muaviye emretti Pirek’i öldürdüler. Bu esnada tabip getirdiler, Muaviye’yi gördü, dedi ki; “Ya Muaviye senin yaran zehir kapmış. Zehirlenmiş. Üç şeyi seçmelisin. Ya ölümü ya sabredersin yada yaranı dağlayacağım ya sana bir şerbet vereyim iyileşin. Ama çocuğun olmaz.

PDF s. 382

Hz. Muaviye dedi ki; “Ölümü seçemem, ateşe takat getiremem ama bir evladım var ona kanaat ederim.” Tabib şerbeti verdi ve Muaviye içti iyi oldu. Hz. Muaviye ondan sonra buyurdu; Cuma Mescidi’nde bir maksure yaptılar. Bu maksurenin resmi adetini icat etmiş oldu. Halifenin geçecek yolları halktan uzak tutuldu. Amr bin Ebu Bekir, Amr bin As’ın yanına gitti. Kararlaştırılan vakitte oradaydı. Ama Amr bin As’ın yüreği tutmuştu. Namaza çıkamadı. Sehl Amir’iyi yerine naib gönderdi. Amr bin Ebu Bekir kılıçla buna vurdu ve bunu öldürdü. Amr’ı yakaladılar As’ın yanına götürdüler. As hazretleri emir buyurdular farik ve münafık Amr’ı öldürdüler. Bazı âlimler derler ki; Hz. Ali (r.a.) şehadetine sebep; Nehrivan Harbi’nden sonra dört bin Harici’den dokuzu Kûfe’ye kaçarak geldiler. Şehirden bir feryat koptu. Abdurrahman geçerken maktullerden birinin sarayından bir ses işitti ve Fatam isimli bir cariye avrat babası ve kardeşleri bu harpte katlolunmuşlardı. Abdurrahman o kadının izini takip etti ve kadına dedi ki; “Kocan yoksa, razı olursan sana bu sıfat ve sıfatlı koca var. İster misin?” Kadın dedi ki; “Nasıl razı olmam. Lakin benim velilerim ve akrabalarım var. Onlardan izin istemek lazım.” Abdurrahman dedi ki; “Makuldür.” Avrat gitti. Abdurrahman izince gitti. O kadın bir eve girdi. Abdurrahman dedi ki; “Sen burada dur. Seni çağırdığım zaman içeri gir. Avrat içeri girip kendini bezedi kokular süründü ve temiz elbiseler giydi. Gayet güzel ve alımlı oldu. Evdekilere dedi ki; “Bir kere bana bakar mısınız? Perdeyi salınız.” Abdurrahman ona seslendi o da içeri geldi. Orada bulunanlara bir baktığı gibi gayet aşufte ve tutkunu oldu. Biraz konuştu. Kadın dedi; sen benim mihrime güç yetiremezsin? O da dedi ki; Ne kadar istiyorsun? Kadın dedi ki üç bin dirhem safi gümüş, iki sazende cariye ve Ebu Talib’in oğlu Ali’nin öldürülmesini istiyorum. İbni Melcem dedi ki; “Gümüş ve cariye kolay. Ancak Ali’nin öldürülmesi zordur. Çünkü ben onun yanında çok kaldım ve onun nimetlerini yedim. Bu işi yapamam.” dedi. Kadın; “Bana talip isen bunları yerine getireceksin” dedi. İbni Melcem; “Bir defa vurmak yeter dersen, olur” dedi. Melcem’i istedi ve kadın ona zehirli bir kılıç getirdi ve yanına koydu. Zaman Ramazan-ı Şerifin on üçüncü günüydü. Hz. Ali (r.a.) ise oturmuş Hasan ve Hüseyin (r.a.) hazretlerine buyurdu ki; “Bugün Ramazan-ı Şerif’in kaçıncı günüdür? Onlarda dediler ki; “On üçüncü günüdür.”

PDF s. 383

Hz. Ali (r.a.) “Kaç günü kaldı?’’ Ehli Beyt; “On yedi gün’’ Hz. Ali (r.a.); “Vallahi yüzüm başımın kanıyla boyanacak.” Hz. Ali (r.a.) bu konuşmayı yaparken, Abdurrahman evdeydi ve ona dedi ki; “Dünyaya doyasın, çok yaşayasın. Benim ölümüme sen sebep olacaksın.” Abdurrahman bunu duydu. Hz. Ali’nin (r.a.) huzuruna çıktı. Dedi ki; “Ya Emire’l-Müminin! İşte elim işte vücudum. İstersen elimi kes, istersen boynumu vur.” “Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz bana ip ucu vermişti. Mervanoğullarından seni bir kişi öldürecektir. Ben hata yapmamış kimseye ceza vermem.” Aradan birkaç gün daha geçti ve Ramazan’ın yirmi üçüncü günü oldu. Melcem melunu ise sarayda yatmıştı. Sabah oldu ve Ali (r.a.) kalktı ki sabah namazına gide. Evlerinde bir kaz vardı ve kaz bağırmaya başladı. Hz. Ali’nin dili tutuldu ve mescide gitti. Orada dedi ki; “Hiç şüphe yoktur ki; Ben bu Ramazan-ı Şerif Ayında öldürüleceğim. Kalbimde buna şahitlik ediyor.” Ayrıca; şu cümleyi söyleyerek yürüdü; “Allah’tan başka birine ibadet etmeyen mümine yol açınız.” Bu arada kadınla yatan Abdurrahman’a kadın seslenerek kadın uyandırdı: Zira burada sabah ezanları okunuyordu. “Ey Abdurrahman kalk sana verdiğim vazifeni yerine getir. Ondan sonra gel, benimle bol bol eğlen.” Taberi der ki; Ben Hz. Ali (r.a.)’den duydum ki şöyle söyledi; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz bir gün bana şöyle buyurmuştu. “Önce gelen şakilerin en kötüsü, Salih Aleyhisselam’ın devesini kesenler, sonra gelenlerin en kötüsü de Ali’nin katilleridir.” İbni Melcem, kalktı kılıcı kuşandı. Kendini uyuyanlar arasına gizledi. Hz. Ali (r.a.) mihraba geçti. O lain bedbaht iki secde arasında bir kılıç vurdu. Hz. Emirü’l-Müminin başına ilahi kaza ile vurdu. Darbe yerini buldu Ahzab Harbinde Amr bin Abdullah Hz. Ali’nin başına vurmuştu. Hz. Ali (r.a.) akılsız kalıp, ayağa kalktı. Elini mübarek bir direğe koydu. Beş mübarek parmakları taş direkte yer etti. Hz. Hasan (r.a.) imamlığa geçti. Namazı kıldırdı.

PDF s. 384

Bir rivayette Emir Ca’de bin Cabir Hazretlerine buyurdu. İmamlığı o yaptı. Emirü’l-Müminin Hz. Ali (r.a.) düştü. Cemaat katili aramaya başladı. Hz. Ali (r.a.) buyurdu ki; “Ne ararsınız? Beni vuran şimdi kapıdan içeri girer.” Bütün yollar Abdurrahman İbni Melcem’e bağlandı, geri döndü. Hz. Emirü’l-Müminin işaret buyurduğu kapıdan girdi. Şaşırmış ve biçare birisi ona dedi ki; “Sana ne oldu? Yoksa Emirü’l-Müminini vuran sen misin?” Melcem önce inkâr etti. Sonra kabul etti. Tutup Hz. Ali’nin (r.a.) yanına getirdiler. Ona buyurdu ki; “Ey biçare neden bu işi yaptın. Çocuklarımı yetim bıraktın. Müminlerin gönüllerini gam ve kedere sürükledin İslam’ın askerlerinin kumandasını kırdın. Biraz durdu, katil sustu ondan sonra Hz. Ali (r.a.) buyurdu; “Bunu zindana atın. Eğer ben ölürsem buna da bir darbe vurun. Eğer bir darbe ile öldüyse ne ala ve eğer ölmediyse koyun gitsin.” Hz. Hasan ve Hüseyin ile Muhammed Hanife (r.a.)’i huzuruna getirip vasiyetini bildirdi. Her zaman buyurdu ki; “Esirlerinize yemek verin, aç koymayın. Hz. Ali’nin (r.a.) kızı Ümmü Gülsüm zindana gitti. Ağlayarak Abdurrahman’a dedi ki; “Ey bedbaht! Emirü’l-Müminin bugün iyidir ve yarın seni katlederler. Abdurrahman dedi ki; “O iyi değildir. Zira o kılıç zehir ile sıvanmıştı. Eğer iyi olsaydı, sen o zaman ağlamazdın. Ümmü Gülsüm (r.anha) ona biraz sert konuşup, dışarı çıktı. Vakit Ramazan’ın yirmi yedinci günüydü. Emirü’l-Müminin Ümmü Gülsüm (r.anha) buyurdu ki; “Evden dışarı çık ve evin kapısını bağla o da çıktı ve kapıyı bağladı. Hasan Hazretleri (r.a.) orada oturdu. Evin içinde bir avaz duydu ki; “Hz. Muhammed (s.a.v.), Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer Hz. Osman vefat etti. Hepsi bu âlemden ayrıldı. Hz. Ali (r.a.) de onlara katıldı, o da vefat etti.” Hz. Hasan anladı ki; Babası vefat etti. Evin kapısını açıp, içeri girdi ki; Babası ruhunu teslim etmiş ondan sonra cenazesini alıp, Hz. Hasan ve Hüseyin yıkadılar. İmam Hanife ise suyunu döktü. Yudular, yıkadılar ve kefenlediler. Âlemlerin Efendisi, Muhammed Mustafa (s.a.v.)’den kalan mübarek kokuyu üzerlerine saçtılar. Daha Sonra Kûfe Mescidi’nin ortasında bir yere defnettiler. Bir rivayette zâtını şehid eden melun ve bedbaht Abdurrahman bin Melcem’i getirdiler. Dedi ki; “Beni Öldürmeyin. Bırakın! Gideyim, Muaviye’yi katledeyim, şu anda da yemin edeyim, yine geri geleyim.”

PDF s. 385

Hz. Hasan (r.a.) buyurdular ki; “Keramete gerek yok. Öldürün bu melunu. İbni Melcemi öldürdüler. Şia taifesi toplanıp, onu büryeye sardılar. Ateş yakıp, üzerine koydular. Daha sonra küllerini rüzgâra verdiler. İmam Hz. Ali (r.a.) ve Ermirü’l-Müminin, halife-i müslimin şehid olduğu zaman II: 23. Ramazan. 40 senesiydi. 58 yaşındaydı. 4 yıl 10 ay halifelik yapmıştı. Dokuz kadın nikâh etmişti. Derler ki; madem ki Hz. Fatımatü’z-Zehra (r.anha) hayattaydı, hiç kadın almamıştır. Hz. Fatıma (r.anha) anamızdan üç oğlu oldu. Adları Hasan, Hüseyin ve Muhsin. Muhsin çocukluğunda vefat etti. Bazı ulema ve Ashab Hadis-i Şerif rivayet eylemişlerdir ki; Hz. Ali (r.a.) bütün gazalarda Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz ile beraber bulunmuştur. Anası Fatıma binti Esad İbni Haşim idi. Ölmeden önce Müslüman olmuştu. Mekke-i Mükerreme’den Medine-i Münevvere’ye hicret edip, burada vefat etti. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz üzerine namaz kılıp, defnetti. Buyurdular ki; “Bu benim anamdır.” Alimlerden bazıları derler ki; Emirü’l-Müminini ana ve babasından manen Rasulullah (s.a.v.) ile satın aldılar. Cenaze namazını sevgili oğlu Hasan Hazretleri kıldırdı. Bir kavilde 65 yaşında vefat ettiği, müfessirlerin büyük kısmının kavlince de 63 yaşında vefat ettiği bildirilir. Rasulullah (s.a.v.), Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer (r.a.) de aynı yaşlarda vefat etmişlerdi. Mübarek parmağına taktıkları yüzüğünün kaşında şu ibare yazılıydı; Allahül Melikü’l Hakkü’l- Mübin. Sahibi kendi azaldı kölesiydi. Katibi Abdullah bin Rafi’ydi.

DOKSAN ÜÇÜNCÜ MENKIBE Hz. İmam Ali’nin (r.a.) şerefli adetleri söyledi. 1- Namaza dursa, âlem yerle bir olsa, hiç haberi olmazdı. Hatta rivayet ederler ki; Bir cengde mübarek ayağına bir ok dokunup, yaralandı. Kemikte kaldı. Cerraha gösterdiler. Cerrah dedi ki “Sana, seni bayıltıcı bir ot yedirelim, kendin geç o zaman bu temreni çıkaralım. Yoksa bunun ağrısına dayanamazsın.” Hz. Ali (r.a.) buyurdu ki; “Kokulu ve bayıltıcı darıya ne lüzum var. Biraz sabır istiyor. Ben namaz vakti, namaza varayım, sende oku çıkar.” Namaz vakti geldi ve İmam Hz. Ali (r.a.) namaza başladı. Cerrah dahi işe başladı. Mübarek ayağını yarıp, kemik arasından temreni çıkardı. Yarayı sardı. İmam Ali (r.a.) namazı bitirdi ve cerraha sordu ki; “Çıkardın mı?” Cerrah da; “Evet çıkardım.” dedi. İmam Ali (r.a.) hazretleri buyurdu ki; “Allahu Teâlâ Hz. Muhammed’i risaletle gönderdi. Bu okun ucunu çıkardığını duymadım. Adı güzel Ali, namı güzel Ali, namazı güzel Ali (r.a.). O Hz. Ali o namazı öyle kılmıştır ki; Tarifi mümkün değildir.

PDF s. 386

Zaten bu hale vakıf olan Abdullah İbni Melcem melun ve bedbahtı, Hz. Ali’ye namaz vakti yaklaşıp, o zamanda acımasızca vurmuştur ve şehit etmiştir.

DOKSAN DÖRDÜNCÜ MENKIBE Rivayet ederler ki o vakitte, Allahu Teâlâ Hazretleri Nuh (a.s.)’a gemi yap diye buyurmuştu. Nuh Nebi gemiyi yaptı, tamam etti. Üç taht attı. Hz. Nuh Nebi, Allahu Azimüşşana buyurdu ki; “Ya Rabbe’l-Âlemin bu üç tahtayı ne yapayım?” Hz. Allah (cc) buyurdu ki; “Ya Nuh! Benim bir dostum vardır. Ona Ali diyecekler. Ahiz zamanda gelecektir. Bu tahtalar ona tabut olmaktan başka bir işe yaramaz. Gönderin bu tahtaları falan yere ve arada bir kabir kazın ve bu tabutu o kabirde defnedin. Meleklere de emredeyim, o kabri ziyaret edeler. Ta ki o dostum, oraya gelinceye kadar. Rivayet ederler ki; Hz. Rasulullah (s.a.v.) İmam Ali (r.a.) Hazretlerine buyurdu ki; “Ya Ali! Benim yanımda bir sır vardır. Bana Cebrail (a.s.) bildirmiştir. Sana bu sırrı bildiririm ki; Senin kabrin Nuh Nebi zamanında bir yerde kazılmıştır. Ben o yeri bilmiyorum. Yaratılmışlardan dahi hiç kimse bilmez. Ecelin vakti geldiği zaman, yuyun ve kefene sarın. Cenaze üzerine namaz kılın. Gayb âleminden bir deve gelecek, önünüzde duracak. Benim cenazemi o devenin üzerine bindirin. Ardınca Kûfe Kapısı’na kadar gelin. Ondan sonra beni bırakın siz geri dönün. Hz. Ali (r.a.) de bu vasiyeti oğulları Hasan ve Hüseyin’e yaptı. Onlar da dediler ki; “Ya baba! Bize izin ver cenazen ardınca, varacak yere gelelim.” Hz. İmam buyurdu ki; “İzin yoktur. Gelemezsiniz. Hemen kapıdan geri dönün.” O iki sultan dahi o mahalde, o vasiyeti gözleyip, dururken baktılar bir deve geliyor. Deve gelip huzurlarında çöktü. Cenazeyi alıp, bu devenin üzerine yerleştirdiler. Kûfe Kapısı’na kadar götürdüler. Deve cenaze ile çıkıp gitti. Bunlar dahi geri döndüler. Sabah olunca Kûfe halkı toplandılar. Dediler ki; “Emirü’l-Müminin (r.a.) Hazretlerini niçin çıkarmazsınız? Teçhiz ve tekfinine başlayalım.” Hz. İmameyn Hasan ve Hüseyin (r.a.) buyurdular ki, “Dedemiz Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle vasiyet etmiş. Biz o vasiyeti saklamak zorunda kaldık.” Olayı anlatıp gerekli haberleri verdiler.

DOKSAN BEŞİNCİ MENKIBE Emirel müminin Hz. Ali (r.a.)’in mezar-ı şerifleri yer yüzüyle beraber olup, örtülüdür. Bir gün Harun Reşid ava çıktı. Batı tarafına gitti. Ceylanlar da o tarafa, batıya doğru hareket ediyorlardı. Bunların üzerine her ne kadar doğan kuşunu saldılar ve köpekler gönderdilerse de hepsi geri döndüler. O yerin yaşlılarını getirip durumunu sordular. Bunun sırrı ne ola? Onlar da dediler ki; atalarımızdan bize şöyle gelen bir rivayet var; “Emirü’l-Müminin Hz. Ali (r.a.)’in kabri şerifleri buradadır.” Harun Reşid bu sözü kabul etti. Madem ki hayattaydı her sene gelip, bu makamı ziyaret ederlerdir.

PDF s. 387

DOKSAN ALTINCI MENKIBE Bir gün Emirü’l-Müminin Ali (r.a.) buyurdu ki; “Dün gece Hz. Rasulullah (s.a.v.)’i rüyamda gördüm. Dedim, Ya Rasulallah! Bu ne mihnetler ve ne husumetlerdir? Ümmetinden bana erişti.” Buyurdular ki; “Onların üzerine dua et.” Hz. Ali (r.a.) onlara şöyle dua buyurdu; “Ya Hz. Allah bana onlardan iyi karşılık ver. Başlarına benden daha az faydalı olacak birini musallat eyle.” Hemen o gün duası müstecab olup, şehid oldu.

DOKSAN YEDİNCİ MENKIBE Hz. Hüseyin (r.a.)’den rivayet ederler ki; “Hz. Ali (r.a.) vefat etti. Bir anda duyduk ki gaibten bir ses geldi ve şöyle diyordu; Dışarı gidiniz. Bu Hüdanın bendesini yalnız koyunuz. Biz dahi dışarı çıktık. Hanenin içinden bir ses geldi ki; Hz. Muhammed Mustafa Hazretleri (s.a.v.) geçti. Onun Vasisi şehid oldu. Bu İslam Ümmetinin kini olacaklardır. O anda yine bir ses cevap verdi; “Her kim onların sırrını tutar ve onların ardınca gider, ona layık olur, o bu işi yürütüp, Müslümanları idare edecektir.” Ses kesildi. Eve içeri girdik, cenaze gasledilmiş ve kefene sarılmış bulduk. Namazını kılıp, defneyledik.

DOKSAN SEKİZİNCİ MENKIBE Emirü’l-Müminin Hz. Ali (r.a.), Hasan ve Hüseyin (r.a.) Hazretlerine vasiyet eylemiş ki; “Ben vefat edersem beni tabuta koyun. Siz dışarı çıkın. Beni Aabin denilen semte götürürsünüz. Orada bir ak taş görürsünüz. Orası nur âlem nur olur. Orayı defnediniz.” Her ne şekilde vasiyet ettiyse, yerine getirdiler. (Bu bilgi Şevahidü’n-Nübüvve’den alınmıştır.)

DOKSAN DOKUZUNCU MENKIBE Ali (r.a.) Efendimiz âhirete göçtüğü zaman, İmam Hasan ve Hüseyin Hazretleri mezarı şerefine defnedip, geri dönerken yolda bir fakire tesadüf ettiler. Yüksek sesle ağlayıp, duruyordu. Halini sordular. O da şöyle cevap verdi; “Ey Azizler! Bir garip düşmüş, mihnetli, çok gam sahibi bir adam vardı, şimdi yok.” İmameyn dediler ki; “Senin bahsettiğin o gamlı arkadaşın kimdi?” Fakir cevap verdi; “Bir sene gibi bir zamandan beri her gün bu şehirde bir şahıs olarak gelip benimle sohbet eder, bütün ihtiyaçlarımı karşılar, beni rahatlatır, giderdiler.” İmameyn; “İsmi nedir?”

PDF s. 388

Fakir; “İsmini bilmiyorum. Sordum cevap vermedi ve bana dedi ki Benim merhametim hakk içindir, dünyada şöhret ve gösteriş için değildir.” İmameyn dediler ki; “Sureti ve heyeti nasıldır?” Fakir; “Ben amayım. Ama şu kadarını biliyorum ki iki gündür üzerimden kadem geçip, halimden haber sormaz oldu.” İmameyn Hazretleri bu sözleri duyunca, hemen bir oturup, ağlamaya başladılar ve Fakire şöyle dediler; “Hiç neşeli bir tavrı var mıydı?” Fakir dedi ki; “İştigali tesbih ve tehlikelidir. Tehlil ve tesbih yaptığınız, meleklerin ona cevap verdiğine şahit oldum. Canı gönülden tazimde ve terkimde bulundum. Her an yaşayışımdan sevinir oldum.” Derdi ki; “Fakir ile fakir, miskin ile miskin oturur.” Gariban şehzadeler (İmam Hasan ve Hüseyin (r.a.) bu haberi duyunca ağlamaya devam ettiler. Fakir ve âmâ adama dediler ki; “Ey derviş kişi! Bu dediğin alametler Ali bin Ebu Talib’in nişaneleridir.” Fakir, ihtiyar, biçare ama içi sızlayarak dedi ki; “Ey oğulları! Ona neler oldu?” İmameyn dediler ki; “Bedbaht ve lanet olası bir harici onu dün şehid etti. Biz de şimdi onun mezarından geliyoruz.” Derviş bu haberden mustarip oldu. Ağlamaya sızlamaya başladı. Ve iki kardeş imama dedi ki; “Ey şehzadeler! Mübarek ceddinizin ve babanızın hürmeti için olsun, beni o serverin mezarı şerifine götürün. Şehzadeler onun iki elinden tutup Emirü’l-Müminin Hz. Aliyyü’l-Murteza’nın (ra) kabrine götürdüler. O fakir âmâ derviş, kabrin üzerine düşüp, dedi ki; “Ey Âlemlerin Rabbi Zülcelal Hazretleri! Bu mezarda yatan zatın hürmeti için, ben hor, zelil ve hakir gamzade kulunu, bu dünyada onsuz bırakma. Beni ona kavuştur.” Bu adamın duası kabul olundu ve orada vefat etti. İmameyn de bu adamı burada tutup, kefenleyip, namazını kılıp burada defnettiler. Beyt Katre deryaya kavuştu / Zerre güneşe kavuştu

YÜZÜNCÜ MENKIBE (İmam Hüseyin’in Menkıbeleri) İmam Hüseyin (r.a.) Hazretlerinin Kerbela’da ashap ve evlatları şehadet şerbetini içip, yalnız kaldıktan sonra Zeynel Abidin Hazretlerini huzuru şeriflerine çağırıp eba ve ecdadından kalan emanetleri ona verdi. Mushaf-ı Şerif Hz. Fatma (r.anha) ya, cibri ebyaz ve cifri cami ve ilmi kıyafet ve geriye kalan bazı ilmi bilgi içeren yazılar (Herkesin eline geçmesine mümkün olmadığını söyledi.

PDF s. 389

Beyt: Seyreyledi Zülal-i Safa bağa bağdan Nur etti intikal çeroğa çer ağdan Emanetleri teslim ettikten sonra kendisine şehadet nasip olacağını ve cennete dahil edileceğini ve dostlar meclisine gideceğini anladığı için güzel ve temiz giyinmek lazım geldiğini anlayıp, saraya gidip güzel ve temiz elbiselerini giydi. Rasulullah (s.a.v.) imamesini takip, şehidlerin başı Hz. Hamza’nın kılıcını kuşanıp, Babasının Zülfikarını yanına alıp, boynuna asıp, diğeri örtülerle, güzel bir örtünüp, mübarek eline birer tane ejderha başına benzeyen mıh alıp tam bir harp levazımıyla hazırladıktan sonra, ehl-i beytine veda edip “Kefa billahi Şehida” âyet-i kerimesini okuyup, savaş meydanına gitmeye yüz çevirip, Yezid’in askerinin üzerine yürüdü. Bulut yağmuru gibi ok atmaya ve yağdırmaya başladılar. Hz. İmam bu hali görüp, hamle yapmak niyetindeyken, ansızın heybetli birisi peyda oldu. Âlemi darmadağın etti. Bir toz bulutu çıktı. Ortalık karanlığa büründü. Okları savuşturdu. O halde öyle heybetli acayip bir surete girdi ki, başı eşeğe, ayakları aslana benziyordu. Kerbela’nın sultan hazretlerinin bindiği atın tırnaklarını öptü. İmam Hüseyin’e dedi ki; “Esselamü Aleyküm! O mübarek Rasul atana ve İmam babana, sana selam olsun!” Hz. Hüseyin, “Ve Aleykümüsselam” deyip selamını aldı ve; “Ey talihi güzel ve kendisi iyi olan! Sen kimsin? Bu ıssız savaş alanında benimle konuşuyorsun. O ses veren ve yardıma gelen, Hz. Hüseyin ile konuşan şöyle söyledi; “Ey Rasulullah’ın kızının oğlu! Bu diyarda sakin olan perilerin başkanıyım. Bana Zufer Cinni derler. Cedd-i Pakin deden zamanında Müslüman oldum. Senin aziz pederinin azadlısıyım. Senin kemter kulunum. Benim efendimsin. Efendim oğlu efendimsin. Gelip senin hizmetinde bulunmayı ve izin verirsen bu sitemkarların yaptıkları kötü amellerinin neticesini onlara göstereyim. Hz. İmam Hüseyin (r.a.) buyurdu ki; “Benim babam Ali sana ne zaman rastladı?” Peri Zufer; “Müslüman olduktan sonra âlemlerin arasında kâfir cinler ile cenk ederken, üstün geldiler. Benim askerim sinip helak olarak mahalde çaresiz kalıp, kimseden meded ümidi kesildi. Zaruretle yüzümü yerlere sürüp, dergâhı Rabbül İzzete yalvarıp, ceddin Hz. Muhammed Mustafa’ya (s.a.v.) sığınıp, yardım isteyerek, dedim ki; “Ya Rabbül İzzet! Bu denli mümin ve muvahhid kullarını müşriklere kırdırır mısın? Deyip ağlamaya başladım. Hatıf’tan (gaibdden) bir nida geldi ki Rasulullah Efendimizın kibarından (s.a.v.) birisi Basra Şehri’ne gitmiştir. Ona seslen, dedi Ben dahi onun kim olduğunu bilmiyordum. Hemen yüksek sesle üç kere çağırdım; “Ey Rasulullah’ın Ashabından elan ulu ve kıymetli, yardımcı zat! Allahu Teâlâ’nın inayetiyle bana yardıma gel.

PDF s. 390

O hal içinde gördüm ki bir sultanı Alişan (r.a.) ortaya çıkıp, yetişti. Aman vermeyip kâfir cinleri kırıp, helak etti. Ben aciz kulu onların ellerinden kurtardı. Sonra yanına varıp mübarek ayaklarının tozuna yüzünü sürüp, dedim ki; “Sultanım sen kimsin? O da buyurdu ki; “Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’in ashabından Ali bin Ebu Talib.” Bana yardım ettikten sonra saadet ve devletle Yine Basra’ya geri döndüler. Hz. Hüseyin (r.a.) yine buyurdu ki; “Ya Zufer! Güzel iti kadınla ve vefalı bir dost olduğun için memnun olduk. Lakin insan şekline girmeye eğer kadir isen, izin verelim, bizimle savaş girmeye eğer kadir isen, izin verelim, bizimle savaş. Zufer, dedi ki; “İnsan şekline girmemize, izin yoktur, bu mümkün değildir.” İmam Hüseyin Hazretleri dediler ki; “Bir bölük insanı şu heybetli halinizle kırdırmak yiğitlik değildir. Hoş geldin ya Zufer! Tamam hizmet mahalline yetiştin. Allahu Teâlâ senden razı olsun.” Zufer de ağlayarak veda edip, gitti. “Hadika” denilen güzel bir eserden başka bir rivayet nakledilmiştir. Hz. İmam Hüseyin buyurdular ki: “Ey cin taifesinin Müslüman lideri! Zufer! Siz latif cisimlersiniz. Size insaf olmaz ki. İnsan ile muharebe edesiniz. Zira Mutasam’ın zulümdür. Ben zulmü size reva görmüyorum.” Zufer dedi ki; “Ya İmam! İnsan suretine girip cenk edelim. Bedir, Huneyn savaşlarında, melekler insan suretine girip Hz. Rasulullah’a (s.a.v.) yardımcı oldular.” Hz. Hüseyin (r.a.) buyurdu ki, “Ya Zufer! Rasulullah Efendimiz’e (s.a.v.) Bedir ve Huneyn savaşlarında şehitlik vaad edilmemiştir. Suçsuz, necat için yardım etmek lazım değildir. Cenâb-ı Hak meleklere hükmetti hala ben ilmül izamiden görmüşüm ve biliyorum ki ben bugün şehid olup, mabudum Hz. Allah (cc) ile görüşürüm. Danı Fenadan (Fani dünyadan) Dar-ı bekaya (âhirette) göç ederim. Bu bir saat için dostlarımı zahmete sokmak uygun değildir. Zufer, muharebeye bir türlü fırsat bulamadılar. Veda edip, ağlaya ağlaya geri gitti. Gelirken meydana getirdiği karanlık, toz, duman durdu. Zulmet açılıp, İmam Hüseyin (r.a.) Hazretleri meydana çıktı. Bu hikâyeden anlaşılıyor ki; Hz. Hüseyin (r.a.) lütuf ve keremlerine nihayet yoktur. Zira cümleden kati nazar bu vakda eğer düşmandan intikam almak için cinler askerine emretseydi bir an içinde o zalimleri kırıp, tarumar ederlerdi. Kendileri dahi o tehlikeli durumdan kurtulmak imkânı bulurdu. (Allah onlardan razı olsun.)

PDF s. 391

YÜZ BİRİNCİ MENKIBE (Bu nazım Siyer’den naklolunmuştur.)

Vaktidir ey bülbül-ü gafil uyan Gönlü oldu guseden zirü zer Bir nazar kıl aç gözün ola ayan Katı hışım etti kakıdı ol lain Kim senin bağın değildir iş bu yer Pes çağırdı leşkeri derdi hemin Her kimi kim beslerse iş bu yer Pes atına bindi ol oldu suvar

İste gel kim var gülistanın senin Ol lain gürbüz er idi namdar

Can elinden taze bostanın senin Bindi leşker kaldırıp sancak ve âlem Çaldılar surna ve nağara zilü ben So’y kıl kim eresin ol gülşene Bir kabile vardı anda yakın Hamiyetini bağlama sen Gülhane Ki Müslümanlardı onlar ehli din Hayıftır bu citeye aldanma ğıl Çok il idi, hem beni zöhre adı Sen seni bu yerde kala sanma ğıl Leşkerine ol lain döndü Ey perişan dil oturma dilfikar Ol beni zöhre iline varalım Söyle bir söz senden ola yadigar Uralım ol ili halkın kıralım Sireti ol kim rivayet eyledi Kim Muhammed davetin anlar kabul Bunu bu resme hikayet eyledi Eylemişler, aldamış anları ol Ol zamanki haberi aldı Rasul Ebai ecdad dirin terkeylemiş Ravi eder, bir Yahudi var idi. Muhammed birle ohd-ı birin eylemişler Leşkeri çok Davudi Şuayba adı Hep kıralım onların erlerini Var idi bir kalesi yavlak ulu Avrat, oğlan hep alalım varını Kim iki kat baru muhkem yapılı Hayber kıralım onların erlerini Sengi har idi ak taşdır yeri Avrat, oğlan hep alalım varını Burçları yüce düzenli her biri Hayber ehline ne kim ettiyse ol İki kat baru her birinin eni Biz edelim onlara hem dahi bol Yirmi arşın idi sarunun eni Ol Muhammed görsün acı nicedir. Hendeği var idiki enli derin Uyku görmez gözlerim kaç gecedir. Kim içi su idiki dolu derin Bu söz ile ılgar edip, gittiler. Bir kaya üstünde muhkem yapılı Gafil iken il içine yettiler. İçi taşı leşkeriyle dopdoplu Erkeğinin ulusunu kırdılar Ravi eder ana benzer üstüvar Küçüğüyle dişisini sürdüler Okicaz ilinde yokdur bir hisar Aldılar hem malların davarların Çün işitti Davud suaya bunu Kırdılar hem bulduğun adamların Hep döküldü merhep ve müyesser kanı Bir iş oldu anlara kim hergiz ol Hem alındı hayber işitti haber Kimseye öyle bela olmuş değil

PDF s. 392

ARABIN ŞİKÂYETİ Oğlumuz, kızlarımız oldu esir Sen meded eyle bize destigir Bu ya da bir gün ol sultan-ı din Bunu dedi ve hay hay ağladı Fahr-i Âlem Rahmeten lil âlemin Cümle ol halkın yüreğini dağladı Mescid içere oturdu ol imam Hem sahabe dahi giryan oldular Geldi Cabir kapısından verdi selam O kişiye çok terehhüm kıldılar Ya Rasulullah dedi bostanımız Ol rasulün hem mükarek gözüne Hoş yetişti taze nahlistanımız Geldi yaş rahmetti anın sözüne Kadem rencide kılsın dilerim sen Ki sen bostana gelesin şad olam ben TETİMME Ayağın tozunu bostanıma sal Mübarek ola nalistanıma sal Hem bu söz içinde geldi Cebrail Kabul eder Rasulullah dururlar Hak selam verdi sana kim söyle bil Sahabiyle o bostan varırlar Hem buyurdu size tecil edesiz Diyerler taze taze hurma yiyerler Ol lainin üstüne siz gidesiniz Ne tatlı tazedir, bu hurma derler Kalesinin üstüne sen gidesin Hemende karşıdan bir toz göründü Hak sana nusret vere seyredesin Gelir tutmuş yolu düpe düz görünü Döndü andan pes Rasulullah eve Toz yarıldı çıktı geldi bir Arap Mescide vardı heman ive ive Bir egersiz ata binmişki acep Pes buyurdu kim Bilal etti nida Gövdesi baştan ayağı kara kan Mescid içi taştı doldu müminin Kan içinde sanki gark olmuş heman Minbere çıktı Rasulullah hemin Geldi Peygmber katında ağladı Okudu hutbe hakka hamol eyledi Şöyle kim yaşı gözünden çağladı Döndü hem ashaba da penol eyledi Yaşını hem söyledi Sonra dedi geldik ey hak leşkeri Hizmeinde geldi imana dedi Ol beni zöhre deki kardeşleri Tanrı birdir hem rasulsun mutlaka Hak buyurdu kim ana biz varalım Emrin ile kulluk ederdi hakk’a Kıralım onları boynun vuralım Gafil iken biz bir gece nagihan Onları kâfir nice kırmış heman Davudi Şaya çerisiyle nihan Gafilliğin onları urmuş heman Geldi çapdı bizi garet eyledi Hak buyurdu kim ana biz varalım Halkı kırdı çok cesaret eyledi Kıralım onları boynunu uralım Halkı kırdı çok cesaret eyledi Siz ne dersiz, maslahat ne görelim Er kişisin kırdı dökdü kanını Varalım mı üstüne ya duralım Aldı malın avradın oğlanını Dediler Ya Rasulallah komaz Hayber’i aldığına edip gebeni Senin fermanın altıdır özümüz Gör neler kıldı bize hak düşmanı Tutarız biz hak hak emrini can ile

PDF s. 393

Oynatalım baş yolunda can ile Turmağıl kim cenge halin yokdur Hak Teâlânın düşmanın öldürelim Sözünü hatunun dinelemedi Ol yahudinin tomarın dürelim Kim yarem vardeyu hiç inlemedi Pes, dua kıldı rasul, dedi, durun Bindi, peygamber katına geldi ol İmdi bugün hep yeragunuz görün Bir âlem dahi ona verdi Rasul Hak, emrin tutmağı, bilmek ganimet Bin kişi dahi ona koştu ayan Bugünkü ta gele ede ruz-i azimet Sağ yanımca gel dedi pehlivan Sema ve tea deyup dağıldılar Bir âlem kaldırdı kim adı Ukab Her birisi ceng yerağın kıldılar. Al senindir dedi Ya Ali Ukab Erte oldu geldi leşker fece fevc Bin kişi koştu ona dahi dilber Her biri gitti kimselu fevc fevc Leşkerin ardınca gel der ya emir Her biri gitti kimselu fevc fevc Gece gündüz yürüdüler, gittiler Pehlivanlar bindiler çak suvar Çün kurayza kalesine yettiler Kim dokuz bin erata oldu suvar Kâfire oldu haber kim çün çeri Okudu mikdadı çünkü geldi evvel Geldi, yetti o şedde İslam askeri Bir ilim ana verdi Rasul Dört yanadan ili varın sürdüler Sen mukaddem evvel dedi önce yürü Leşkeri kala içine girdiler. Bin kişi koştu bahadır her biri Burçların toblar kurdular Pes, Rasulullah dedi, fani Ali Kendileri kale içine girdiler Geldi dahi dediler ol veli Yetti nagahirdi İslam leşkeri Okudu Selmanı dedi var ana O gece mikdad bin esved serveri Muntazır, derdi, Rasulullah Sana Çünkü kala yakına yettiler Vardı Selman gördü giyinmiş Ali Görücek mikdad’ı onlar bildiler Cenk yerağın kuşanmış ol veli Leşkerini yasuyub durdu lain Fatıma tutmuş eteğini komaz Arkasını kalesine verdi hemin Dedi Selman ya emir olgıl suvar Gördüler kim koptu bir toz nagehan Kim Rasulullah intizar Bin kişi ile geldi heman Sem’av tea deyip bindi atına Geldi pes koşum koşum oldu çeri Dedi geldi ol Rasul’ün katına Fahri âlem enbiyalar serveri Hem zübeyin bin Avvam ol şir-i ner Hoş düzenlü hem meyeyyen her biri Yarolu idi, yatur idi meğer Yahşi olurlar yeraklu leşkeri Hayber üstünde yemişti nice ok Ravi eder ehli İslam ol zaman Hem dahi taşlar dokunmuştu çok Ki düzenliydi bilgil bi güman Çün işitti ki Rasul cenge gider Şebde yıldızlar gibi saf saf gelür Kalkdı yerinden heman ol şiri ner. Kim geyimlu toz içinde berk urur Dedi hatunun mecalin yok durur Hayber’in şehrini kim almış idi

PDF s. 394

Ehli İslam ki gani olmuş idi Pes yahidi askerinden çıktı der Çün Yahudiler bakar anı görür Adı Hasan ibni Kaven bir dilber Kim bu leşker böyle düzenli durur Girdi cenge cevlan etti durdular. Bu tertib, bu envar bu ziynet Birbirine çün kılıçlar urdular Yahudi gönlüne saldı hezimet Urdu bir darb ana zarar pehlivan Dediler, dönüp kaçmak hisara Kim iki pare olup, düştü heman Ona dahi etmediler cesare Verdi canın tamuya düştü lain Çün işitti Davud Şuaya bunu Durdu darar, diledi er, pes, hemin Kim dönerse boynuna dedi kanı Bir mubarız girdi adı danyal Korkmanızın olayım size zıman Etti darar ile çok ceng ve cidal Öldürürüm dahi vermezem aman Çok oyunlar geçdi ol mekkar, ana İş bu denli bağı yede ne cevap Akıbet fırsat bulup darar, ana Yalnız kim vereyim buna cevap Şöyle sancıdı göğsüne ol pehlivan Olmadı ceng olgün akşam oldu der Düştü tamu inlerine, yine verdi can Kandu ol leşkerler aram kıldı der Girdi Heyaç adlı bir er, pes, heman Müslümanlar kıldı sabaha dek namaz Cenge girmedi vermedi dahi aman Ettiler Allah’a türlü niyaz Hayli ceng eyledi darar ile ol Çün sabah oldukda ettiler nida Cent uzadı darar ıpes melul Ol ezandan gönüllere erdi seda Nara urdu sancdı, ağzından anı Korkdu kâfirler kamu andan hemin Canı gitti tamuya düştü teni Çünkü kıldılar namazı mümin Durdu, darar yine cevlan eyledi Turdu, bindi her birisi atına Er diledi, döndü, devran eyledi Geldi ulular Rasulullahın katına Davudu Şuaya, kakıdı nagihan Ya sediler leşkeri hoş meymene Dedi atın girdi meydana heman Müyessere, kalb ve cenah, durdu yine Davudi cevşen giyer başında hod Meymene ucundan Ammar’ı kodu Kılıcı elinde sanki yaza od Pes Ali’ye kalıb da sen turgul dedi. Nara urdu heybet eder çıkarır Kendisi birkaç sahabeyle bile Girdi meydan içine cevlan urur Bir yüce yerde durdular bil Bildi darar, onu görücele heman Leşkerini yadsı kâfir dahi Hamle kıldı vermedi bir dem aman Düzüldüler sağın solun onlar dahi Nizesi çün göğsüne erdi yakın Çün iki leşkerinden nagehan Çaldı kılıçla anı ol lain Dedi bir er girdi cevlan eyledi Baks darar burakdı pes hemin Bi teklif kasdı meydan eyledi Kılıcına yapışınca ol lain Adı Darar idi hem has rasul Urdu tiz destlik, edip bir darp ana Pehlivan gürbüz idi gayette ol İki pare kıldı kaldılar dona

PDF s. 395

Düştü darar orada oldu şehid Ok yağmuruna tuttular ol kâfiri Nara urdu ğare oldu ol pelid Korkdu andan yine döndü geri Oldular darar için cümle melul Durdu meydan içre cevlan eyledi Gürbüz idi, hem melul oldu Rasul Ya Muhammed ensarın kanı dedi Çıktı İslam leşkerinden bir civan Kani Kays ne oldu Mikdad’ın kanı Merre ibni dara adlı pehlivan Korkdu, benzer pehlivanların kanı Ol lain dahi onu kıldı şehid Ger olar korkduysa kan oldirir Katı mağrur oldu ol melun pelid Şol Ali adlı bahadır nere şir Kimse girmedi dahi meydanına Şahı merdan deyu ad almış durur Leşkerin değdi hemen sağ yanına Şimdi niçin geride kalmış durur. Döndü ondan sol yana depdi lain Kendini bir sınasın gelsin beri Birbirine urdu şöyle leşkeri Ger gelirse dahi sağ varmaz geri Oka tuttular heman döndü girdi. Pes Rasulullah dedi; Haydar kani? Durdu meydan içre cevlan eyledi Zahr-ı idi dedi lebbeyk- Şah hemen Ya Muhammed leşkerin digel dedi Ya Rasulallah buyur dedi revan Varsa bir pehlivan gelsün bugün Varın ben anı bican ederim Pehlivan kimdir bu halk görsün bugün Kanla toprakda galtan edeyim Dedi hazin oğlu Sad’ı pes heman Ol Rasulullah dedi var ya Ali Hoş mübariz pehlivan idi civan Kim sana nusret karindir ya Veli Hamle kıldı vermedi dahi eman Bil ki Allah, hem Rasulullah sana Kâfir ile cenge durdu bir zeman Kim meded edicidir Önden sona Gördü kâfir Sa’dı kim ki er durur Şah-ı meydan kasd-ı meydan eyledi Hamlesin defeder, darblar urur Girdi hoş şahane cevlan eyledi Hile düzdü anda bir mekr eyledi Davudi şoya anı gördü heman Ya yiğit ben bir acep gördüm dedi Hamle kıldı yani, kim vermez eman Düştü ayağıyla durur ol bayağı Kâfirin çün cümlesin gördü imam Sandı gerçek geri baktı ol hemin Çekti kınından kılıcını heman Bir kılıç urdu hemandem ol lain Nara urup şöyle haykırdı ona Kim iki biçdi anı kıldı şehid Aklı gitti kâfirin kaldı dona Düştü atından hemandem ol yiğid Ditredi azaları pes ol lain Ziyade oldu ol melunun gururu Atını ardına sıçrattı hemin Çağırır haykırır eder serveri Pes çekildi bir yere durdu geri Kimse gebermez dahi gördü lain Kim dağılmış aklını derdi geri Dedi leşkerden yana sürdü hemin Hem dedi kim ya yiğit nedir adın Bir iki adam yaraladı yine Kim bu resme havf ve heybet eyledin Döndü andan depdi leşkeri kalbine Şah-ı merdan dedi adımdır Ali

PDF s. 396

Dedi kâfir isterim seni beli Geldi, gönden indi Cebrail-i emin Nara urdu çekdi kılıcın lain Hak-Teâlâ verdi der sana selam Şahı merdan üstüne sürdü hemin Ver dedi bu âyeti hem ya İmam Şah onu gördüki hoş pehlivan Per medar etti anınla heman “Hurma ağaçlarını kesip devirmeniz veya Yani kim tutam edem dedi esir onları kökleri üzerinde dikili bırakmanız Al- Ta Müslüman ola, bir rükn ola dir lah’ın izniyledir. Ve bu çirkin işleri yapanları rezil etmek içindir.” (Haşr 5) Nagihan bir kılıç vurdu ol lain Şah-ı merdan başına erdi hemin Pes Rasulullah buyurdu Hak Teal Aldı kalkanahem oldum şah anı Bu ağaçları kıldı helal Çün Müslüman olmaz ol bildi anı Çünkü bu valet ana muhtaç olmuşuz Hem kakıdı nara urdu ol emir Ayrık ağaç yok naçar kalmışız Bir kılıç ona vurdu ol nere şir Pes ağaçtan yettiğince kırdılar Sağ yanından söyle kim çaldı anı Didiler tiz mancınığı kurdular. Sol yanından ol iki buldu anı Atdular bir taşı baru üstüne Düşdü ondan iki pare ol lain Düştü sankim burcu yıkmak kasdına Kanla toprağa bulandı hemin Birde attılar içeri düştü al Şah-ı merdan yine cevlan eyledi Kâfirin canibine korku düştü bol Bir mübariz varmıdır gelsin dedi Bu resme ceng ile çün erdi ahşam Çünkü anı öyle gördüler yahud Müslümanlar varup kıldılar aram İtimal ederdi ana çün cuhud Müslümanlar bülend-i tekbir ederler Oldu öyle olduğunu gördüler Kamusu onların bir ederler Kaçtılar kale içine girdiler Müslümanlar sabaha dek namazı Yapdılar burç da kapıyı durdular Kılıp ettiler Allah’a niyazı Attılar top mancınıklar kurdular Kimi tesbih, kimi kuran okudu Müslümanlar ol işi çün gördüler Uyumadı biri çün sabaha erdi Ok ile bunlarda cenge durdular Ezan okundu kıldılar namazı Kuşattılar yirmi gün hisarı Dua kıldılar ettiler niyazı Ki ceng idi kamu leylül Nehar Hemandem kalaya karşı beraber Pes Rasulullah buyurdu sizi dahi Koşun bağladılar şöyle seraser Mancınık düzün, atalım biz dahi Pes getürdi pehlivanlar her biri Durdu bir en Sehi bin Amr idi Mancınığa koymaya bir taş iri Ya Rasulallah düze direm dedi Getirdi onda ol taşı ol Ammar Lakin ağaç yok, bu ağaçlar kamu Dilaver pehlivanlar başı Ammar Hep yemiş ağaçlarıdır cümle bu Koyu ben mancınığa ol attı Bu böyle söyleyince ol hemin Havadan kalenin içine yetti.

PDF s. 397

Düşüp bir yere viran eyledi ol Yine dedim, iş hakdır, ben ne diyem Dokuz kişiyi biran eyledi ol Pes Rasulullah dedi kim enbiya Onun ardınca Mikdad attı bir taş Her ne endişe ede ya evliya Dokundu dürt ata ve kıldı haş haş Düşe hakkın işine ol mutabık Onun ardınca Sa’d bin Ubade Muhalit olmaz olur, ol muvafik Ki Hazrec ulusu Şeyh Sa’d’e Kim anların hemişe gönlü hazır Atar çünkü havaya çıktı ol taş Hakkın yanındadır, hak ana nazır İnib bir kubbe’i ol kıldı haş haş Aldı kalkanın kılıcın pes Ali Pes getirdi Şah-ı Merdan ol Ali Geldi sirdi ol manıcığa ol veli Mancınığa kodu bir taş ol veli Tuttu bile ol nebiler Serveri Ravi eder pehlivanlar her biri Attılar gitti hanıaya Haydari Mancınığa koydular bir taş iri Çün havaya çıktı ol Hakk arslanı Attılar her biri bir iş eyledi Kaktı kılıç arkasıyla kalkanı Kâfirin canibine teşviş eyledi Nara vurdu, şöyle haykırdı Emin Olarada dahi bir taş kalmadı Sanki gök gürledi sarsıldı zemin Kim ki vardı taş aradı bulamadı Çünkü kâfirler görür bu haybeti Çünkü ayrık taş bulunmadı Rasul Hep kurudu güçleri ve kudreti Ol mübarek hatırı oldu melul Çün Ali indi havadan gördüler Çün Rasulullah melul oldu hemir Kaçtılar evli evine girdiler Geldi gökden indi Cebrail-i emin Bağlayıp kapılarını örttüler Hak Teâlâ’dan getirdü ol selam Canlarından ümidi götürdüler Dedi çünkü taş bulunmaz ya imam İyileri kurudu, tutmaz elleri Hak Teâlâ şöyle ferman eyledi Gözleri görmez tutuldu dilleri Mancınığa girsin Arslanım dedi Şahı merdan pes kapıya yürüdü Varsın ol içine düşsün ol kalenin Çekti kopardı kapıyı sürüdü Kim anın fethi elindedir anın Geldi müminler hisara girdiler Pes Rasulullah dedi kim ya Ali Kâfirleri yerli yerinden kırdılar. Cebrail geldi dedi kim ya veli Kırdılar erkeğin, komadılar diri Kim koyam mancınığa ben seni Garet ettiler dişisin her biri Bu hisara atam ey hakk Arslanı Aldılar malın esirin tuttular Hiç ziyan ermez sana uş ben zaman Sağ selamet evlerine geldiler. Feth eden bu kaleyi sensin heman Sağlığa ol Medine-Şehri’ne Şah-ı Merdan dedi yüzüm üstüne Geldiler anda Rasuluyla bile Her ne emrolduysa gözüm üstüne Ol Rasul’ün hizmetinde şad, kom Yoluna fade olsun canım tenim Oldu bu kıssa, burada hem tamam Hatırıma geldi, bu meani benim Mustafa’nın ab-ı ruy-i hürmeti Kim beni kaleye atınız dedim Cümlemize ruzi lalgal rahmeti

Okuma notu

Bu metin gelenek içinde aktarılan bir menkıbedir. Tarihî bir tutanak gibi değil; yolun hafızasını, değerlerini ve anlatı dilini taşıyan bir rivayet olarak okunmalıdır.