Ara
Menü
29 dakikalık okuma

Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman’ın Menkıbeleri

Menâkıb-ı Çehâr Yâr-ı Güzîn’in 5. konusu. Metin kısaltılmadan; yalnız satır sonları, paragraf sınırları ve sayfa üstbilgileri düzeltilerek hazırlanmıştır.

Müstakil anlatıŞemseddin Sivâsî, Menâkıb-ı Çehâr Yâr-ı Güzîn · s. 256

PDF s. 256

BEŞİNCİ KONU

EBU BEKİR, ÖMER VE OSMAN’IN (R.ANHÜM) MENKIBELERİ

BİRİNCİ MENKIBE İmam Begavi Rahmetullahi Aleyh “Mesabih-i Şerif” isimli eserinde Enes bin Malik (r.a.) Hazretlerinden rivayet ederler; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz bir gün Uhud Dağı’na çıktılar. Yanlarında Ebu Bekir, Ömer ve Osman (r.a.) vardı. Dağ sallanmaya başladı. Hz. Rasul ayağıyla dağa hafifçe vurarak şöyle buyurdu; “Ey Uhud! Sakin ol! Üzerinde bir Rasul, bir Sıddık, iki şehit vardır.”

İKİNCİ MENKIBE Yine Misbah’ta Ebu Musa el-Eşari (r.a.) Hazretlerinden naklolunan bilgiye göre; Ben Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’in huzurunda bulunuyordum. Medine-i Münevvere bağlarından bir bağdan bir adam geldi. Kapıyı açmak istedi. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz bana buyurdu; “Var kapıyı aç ve onu cennet ile müjdele.” Gidip hemen kapıyı açtım. Baktım Hz. Ebu Bekir’dir. Müjdeyi verdim. Bu müjdeyi alınca Âlemlerin Rabbine şükürde bulundu. Sena ve hamd etti. Ondan sonra bir adam daha geldi. Kapının açılmasını istedi. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdu ki; “Var kapıyı aç ve ona cennet ile müjdelendiğini haber ver.” Kapıyı açtım ve baktım ki gelen Hz. Ömer’dir. Ona müjdeyi verdim. O da Âlemlerin Rabbi’ne şükürde bulundu. Hamd ve sena etti. Arkasından bir kişi daha gelip, kapıyı çaldı. Yine Rasulullah Efendimiz bana buyurdu;

PDF s. 257

“Var git kapıyı aç! Ona cennet ile müjdelendiğini bildir.” Gidip kapıyı açtım baktım ki gelen Hz. Osman’dır. Ona da müjdeyi verdim. O da hamd ve sena edip şükürde bulundu.

ÜÇÜNCÜ MENKIBE Yine Mesabih’te İbni Ömer (r.a.) Hazretlerinden rivayet olunan bir menkıbe; İbni Ömer dedi ki; “Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz zamanında bir arada bulunduğumuz zaman, Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Ali ve Hz. Osman (r.a.) hakkında konuşulduğu veya isimleri geçtiği zamanı onlar hakkında “Allah onlardan razı olsun” sözünü kullanırdık.”

DÖRDÜNCÜ MENKIBE “Lebabü’l-Elbâb” isimli eserde Ömer Dehlaki (rahmetullah) rivayet ediyor. Şehr bin Hoşeb zamanın din ulularındandır. Âhiret yolunun yolcularındandır. Ariflerdendir. Şeyhlerin bulunduğu tabakadandır. Basiret ve derece sahibidir. Demişlerdir ki; “Bir gün önle namazını kılıp, evime dönerken iki adamın birbirleriyle dövüştüklerini gördüm. Hem de uygun olmayan sözler sarf ediyor ve birbirlerine bağırıyorlardı. Dedim ki; kendi kendime; Fesubhanallah! Onlara da dedim ki; Yahu sizin libasınız mümin libası, amma sözleriniz cehalet kokuyor. O iki adamdan birisi dedi ki; siz duymuyor musunuz bu adam mübtedi (dönmüş) ve kötü sözler söyler. Ben dedim ki; ne söylüyor? O da dedi ki; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’den sonra hilafet Hz. Ali’nin (r.a.) hakkıydı. “Hz. Ebu Bekir, Ömer ve Osman’a galebe edip, zorla hilafete geçtiler.” diyor. O mübtediye dedim; böyle deme! Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’den sonra halkın ulusu Hz. Ebu Bekir (r.a.) idi. Ondan sonra Ömer, sonra da Osman sonra da Ali’dir (r.a.). Ondan sonra o sünni merde dedim ki; “Bununla düşmanlığı ve dilazarlığını bırak kuvvetli ve kesin bir kararı ve husumeti var. Onun cezasını Allah Teâlâ verir. O sünni de dedi ki; vallahi onu elinden bırakmam. Ta ki siz doğru hakemlik yapıp, hüküm verinceye kadar.” Ben de dedim ki; “Sübhanallah.” “Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz âhirete göçmüştür ve gökten vahiy dahi kesilmiştir. Sizin aranızda ben niçin hakem olayım? O sırada sünni baktı bir haman külhanı gördü. Ateş vermişler. Tam olgunluk zamanında iyi kızmış. Sünni o Rafıziye dedi ki; “İnsaf et! Söylediğin sözden pişman ol. Dön. Yoksa gel ikimiz birlikte bu ateşe girelim. Her kim Hakk üzere ise Allahu Teâlâ’nın emriyle kurtulur.” O Rafızi dedi ki; “İnsaf etmem. Ben Hak üzerineyim. Ama gel ateşe girelim.”

PDF s. 258

Ben dedim ki; “Yapmayınız. Allahu Azimüşşan bundan nehyetmiştir.” O sünni ve temiz din üzere bulunan adam dedi ki; “Çaresiz ateşe girmeliyiz.” Sünni ve mübtedi, her ikisi ateşin yanına gittiler. Sünni başını yukarı kaldırıp şöyle söyledi; “Ya Rabbe’l-Âlemin! Şükür ve hamd, fazl ve minnet senin içindir. Seni şahit tutuyorum. Meleklerini de halkın iyilerini de. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’den sonra Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.) ki; onun sevgili mağara arkadaşı ve munis bir dostuydu. Diğer faziletlerinden saydı. Ondan sonra Ömerü’l Faruk’tur. Ondan sonra Osman-ı Zinnureyn’dir. Ondan sonra Hz. Ali’dir. Benim dinim, mezhebim budur. Eğer Hak üzereysem bu ateşi benim üzerimde serin tut ve beni selamette kıl. Nasıl ki İbrahim Halilullah Aleyhisselâm’ın üzerinde ateşi soğuk kıldığın gibi.” Sünni hemen ateşe girdi. Ondan sonra Rafızi başını kaldırıp dedi ki; “Bari Huda’ya hamd ve şükürler olsun. Ey Allahım benim mezhebim ve itikadım budur. Hz. Rasul’den sonra halkın seçimi Ali bin Ebu Talib’dir. Ebu Bekir, Ömer ve Osman (Haşa) zulmettiler. Hilafeti ondan aldılar. Bu üçünden rahatsız oluyorum ve şikâyetçiyim. Bari Hudam eğer benim sözüm haksa, bu ateşi benim üzerimde soğuk kıl.” Rafızi de ateşe girdi. Külhancı külhanın kapısını kapadı. Şehr bin Hoşeb Rahmetullahi Aleyh der ki; Benim kararım kalmadı. Halim değişti. O taraftan bu tarafa, bu taraftan o tarafa koşup durmaya başladım. Dolandım durdum. Düşündüm ki; bu ateşe girenlerin hali ne oldu. İkindi oldu. Baktım külhanın birinin kapağı düştü. Fikirde iken, şimdi bu ateşten selametle kim çıkacak. Ağlıyordum. Gözümü ona dikip duruyordum. Baktım ki o sünni ateşten dolayı terlemiş olarak dışarı geldi. Hemen koşup onu kucakladım. İki gözünün arasından öptüm ve dedim ki; “Allahu Teâlâ Hazretleri seninle ne yaptı? O ateşin içinde ise ne yaptın?” Sünni Müslüman kardeşim bana şöyle anlattı; “Beni bir bostana götürdüler. Bir döşek üzerinde uyuttular. Bana dediler, yat. Ben de yattım. Bu ana kadar, şimdi gelip beni uyardılar ve dediler ki; kalk! Namaz vakti geldi. İkindi namazını cemaatle eda edesin. Ben de dışarı geldim.” Şehr bin Hoşeb diyor ki; “O Sünninin elini tutup hemen bir yere oturtup külhancıyı çağırdılar. Kürek getirip, öbür külhandaki ateşi dışarı aldılar. O Rafıziyi kürekle çıkardılar. Bütünüyle yanmış, kömür gibi olmuştu. Yalnız alnı beyaz kalmış ve üzerinde üç satır yazı vardı.

PDF s. 259

İlk satır: Bu kul suçlu ve isyankâr oldu. İkinci satır: Ebu Bekir, Ömer ve Osman’a (r.a.) riayet etmedi. Üçüncü satır: Hz. Allah’ın rahmetinden ümidini kesmişti. Bu olayı gören epey bir Rafızi Müslüman oldular. Etraftan gelenler, bu Rafızinin halini seyrettiler. Irak yerlere bu durumu nâmelerle bildirdiler. Halife-i Çihâr Yâr-ı Müslimin’e dil uzatılmasını yasaklayıp men ettiler. Hakka tâbi olmak, batıldan sakınmak gerektiğini ifade ettiler.

BEŞİNCİ MENKIBE İstanbul’da Mustafa Paşa Camii’nde vaiz olup, hem de Sünbül Efendi postunda Halife olan Şeyh Hasan Rahmetullah rivayet eder; “Ömer bostanda seyahat ederken Şeyh Hasani Basri (k.s.) Hazretlerinin mezarını ziyaret etmek niyetiyle Basra’ya gittim. Hacı Ahmed derler bir mümin muvahhid kişinin odasına kondum. Birkaç gün orada misafir oldum. Sohbet esnasında Hacı Ahmed bana şöyle bir hikâye anlattı; “Şehrimizde Yahya isimli bir imam vardı. Gayet ilim ehliydi. İyi konuşan, etkileyici hitap şekli bulunan bir kişiydi. Lâkin Rafızilerdendi. Defalarca Hz. Ebu Bekir, Ömerü’l-Faruk ve Hz. Osman bin Affan (r.a.) hakkında nice uygun olmayan kelimeler konuşuyordu. Ama gelen paşaların koltuğuna girmekle kimsenin düşmanı olmazdı. Kimse de ona düşman olmazdı. Onun için de ona zarar erişmezdi. Hatta bir gün paşaya benden şikâyetçi olur. Benim ardımda namaz kılmadığından başka Müslümanları bile delalete düşürüyordu. Bana, iktidadan men eder diye, o paşa dahi beni çağırıp; “Niçin imama uyup namaz kılmıyorsun?” dedi. Ben de dedim ki; “Ahvaline vâkıf olduğum için uymuyorum!” Paşa itab yollu dedi ki; “Elbette namaz kılman gerekir yoksa sen bilirsin. Arzını ayaklar altına alırım.” Ben de dedim ki; “Sultanım! Göz göre göre kişi kendini ateşe atar mı? Bir kimsenin halini bildikten sonra ona uyup, namaz kılmam mümkün değil. Başımı kesseniz yine olmaz.” Dışarı çıktım. Birkaç gün sonra, bir gün çarşıda otururken İmam Yahya’yı gördüm. Durmadı. Şöyle bağırıyordu; “Beri gelin Müslümanlar!” Biz dahi acele ile yanına varıp; “Aya ne haber var?” dedik.

PDF s. 260

Baktık ki avucu içinde bir sürü diş var. Biz de kendisine sual ettik. O da şöyle söyledi; “Bunlar ağzımdan düşen dişlerimdir. Bu gece rüya gördüm. Rüyamda kıyamet kopmuş ve ben çok susamıştım. Mahşer yerine gidiyordum, yolda bir havuz vardı ve başında bir ihtiyar susuzlara su dağıtıyordu. Yanına vardım dedim ki sen kimsin? O da dedi ki; “Ben Ebu Bekir-i Sıddıkım.” Ben dedim ki; “Dünyada iken ben seni sevmezdim. Şimdi de suyunu içmem.” Oradan havuzun başka bir tarafına geçtim. Bir uzun boylu heybetli sultan durur, gelenlere su verir. Yanına varıp dedim ki; “Sen kimsin?” O da cevap verdi; “Ben Ömerü’l-Faruk.” Ben dedim ki; “Zaten seni dünyada iken sevmezdim. Şimdi de suyundan içmem.” deyip havuzun başka bir tarafına geçtim dolaştım. Baktım ki bil hilm ehli, selim bir zât-ı pir mübarek duruyor. Gelene gidene su dağıtıyor. Ben dedim ki; “Sen kimsin?” O adam dedi ki; “Ben Osman-ı Zinnureyn’im” Ben de dedim ki; “Seni dünyada sevmezdim, şimdi de suyundan içmem.” Yine ilerledim ve havuzun başka bir yerine geldim. Baktım orada yağız, orta boylu, uzun sakallı, şecaat ve heybet sahibi birisi gelenlere su veriyor. Havuz kenarında yanın vardım ona dedim ki; “Sen kimsin?” O da dedi ki; “Ben Aliyyü’l-Murteza’yım.” Hemen mübarek ayaklarına kapanıp yüzümü ve gözümü sürdüm. Ona dedim ki; “Sultanım! Meded! Bana bir içim su ihsan et. Gayet susuzum.” O da buyurdu ki; “Yukarıda benim kardeşlerime rastlamadın mı?” Ben de dedim ki;

PDF s. 261

“Rastladım. Lakin ben onları sevmem. Sularını da içmem. Ben seni severim. Suyundan da içmek isterim.” deyince; İmam Aliyyü’l-Murteza Hazretleri benim suratıma bir tokat çaldı. O ızdırap ile uyandım. Bütün dişlerim avucum içine düştü. Ey Müslümanlar! Bu ana kadar delalet yolundaydım. Allahu Teâlâ’ya hamdolsun ki, şimdi hidayete erip, doğru yola girdim. Bundan sonra Dört Büyük Halifeyi kabul edip, baş tacı yaptım. İhlasla İslâm’a döndüm.

RUBAİ Bu rüyamda cümle dişimden oldum. Veli buldu saadetler o dişten Zebaniler onu ateşle amade beklerken Ederken oldu ateşten azade.

ALTINCI MENKIBE Rafızinin birisi Ebu Bekir, Ömer ve Osman Hazretlerinin (r.a.) ismi şeriflerini pabucunun nalçasına kazdırmıştı. Allah’ın hikmeti bu melun ışık bir yolda giderken ayaklarının bastığı yerde bu büyüklerimizin ismi şerifleri okunuyordu. O sırada onun ardında bir mümin ve muvahhid kişi gidiyordu. Işığın izinde bu baş tacı büyüklerimizin pak isimlerini görünce, bunların izini sürüp gitti. Rafızi ise giderken yürüdüğü yoldan çıkıp bir ormana sapmış. Bir ağaç gölgesi altında uyumuş. O mümin sofi dahi izini sürerek takip ederken yoldan saptığını görünce, O da ormana doğru yönelmiş. Giderek ona yaklaşmış ve yüzü üzerine yatmış olduğunu görmüş. Nalçalarında o üç din ulularının ismi şeriflerinin kazılmış olduğunu görmüş. Onu öldürmeyi düşündü. Fakat bir durum değerlendirmesi yapınca; “Bu adam belki kördür ve habersizdir.” diye karar verip “Hele adama durumu sorayım” dedi. Adam sesini duyunca, gözlerini açtı. Baktı ki başı üzerinde bir sofu duruyor. Sofu ona bu durumu sual etti. “Ayaklarının altındaki olan ismi şeriflerden haberin var mıdır?” Melun Rafızi herze yemeye başlar. Sofunun yanında bir gizli kılıcı bulunuyormuş. Hemen onu çıkardı ve “Bismillahirrahmanirrahim” deyip adamı tepeledi. Daha sonra kılıcı kınına koyup, Rafızinin murdar leşini sürüyüp bir çukura atar ve üzerine biraz çer çöp bırakır. Sonra da yola revan olur. Epey bir yol aldıktan sonra karşıdan azim ve heybetli dört atlı görünür. Sofuyu görürler ve üzerine atları salarlar. Yaklaşınca derler ki; “Sen adam öldürmüşsün? Kanlısın! Tez leşini bize göster” Sofi feryat eder ve ben fakirim. Kan dökecek adam değilim. Çeşitli özürler diledi ve bahaneler ileri sürdü. Ellerinden kurtulamadı. Bu dört atlının arasından birisi mızrağını sofunun göğsüne dayadı. Dedi ki;

PDF s. 262

“Dön geri! Yoksa sen bilirsin?” Çaresiz kalan sofu önlerine düşüp o melunun murdar leşini gömdüğü çukura geldi. Üzerinde olan çer çöpü kaldırdı. Baktı ki Rafızinin yerinde bir büyük domuz leşi yatıyor. Sofu bunu görünce hayrete düştü ve utandı. Tefekkür etti. Ondan sonra bu dört atlı, sofuya dediler ki; “Sana müjdeler olsun! Allahu Teâlâ senin bütün günahlarını bağışladı. Cehennem ateşinden azat etti. Cenneti sana nasip eyledi. Sofu şad oldu ve çok sevindi. Onlara dedi ki; “Siz kimlersiniz?” Onlar da buyurdular ki; “Birimiz Ebu Bekir, birimiz Ömer, birimiz Osman birimiz de mızrağı göğsüne koyan Ali’dir (r.anhüm). Sofu Allahu Teâlâ’nın bu ihsanına şükretti. Şad olup, sevinerek, handan olup yoluna gitti.

YEDİNCİ MENKIBE Daha önceki bir zamanda bir tacir vardı. İsmine Eyüb bin Hasan derlerdi. Padişahlardan birine bazı kumaş ve malları satmak için huzuruna varır. Fakat o padişah bulunduğu yerden gayet makul olmayan kelimeler sarfe diyordu. Muhatap aldığı kişilerin Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman olduğu ittifakla görülüyor ve anlaşılıyordu (Allah o büyüklerimizden razı olsun.) Tacir bu uygunsuz sözleri hazmedemedi. Padişaha nasihat etmeye niyetlendi. Fakat bu padişaha bir şey söylersem beni öldürebilir. Zira zalimlerden hayır gelmez. İşlerini görüp, gider. O gece Server-i Âlem (s.a.v.) Efendimiz’i rüyasında görür. Bu arada o padişahı da görür. Huzurlarında oturmuş, Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz tacire iltifat edip buyurdu ki; “Benim ashabıma uygun olmayan ve yaramayan sözler sarf eden bu mudur?” Ben de dedim ki; “Budur Ya Rasulallah!” Efendimiz (s.a.v.) dikkatle emir buyurdu ki; “Bunu öldür!” Ben de dedim ki; “Benim bir şeyim yok ki bunu öldüreyim.” Derken Efendimiz (s.a.v.) tacirin eline bir bıçak verdi. Tacir de Ulu Sultanımızın emrine itaat edip boğazını kesti. Tacir rüyadan uyanınca bu gördüğü rüyasını gidip padişaha bildirmek istedi. Sarayın kapısına varınca ağlama, feryat ve figan sesleri duydu. Bu hal nedir? Diye sual etti. Aldığı cevap şu oldu; “Gece yattığında boğazını kesip, katletmişler.”

PDF s. 263

SEKİZİNCİ MENKIBE Tebriz şehrinde bir Rafızi vardı. Daima işi gücü Ebu Bekir-i Sıddık, Ömer, Osman (r.anhüm) efendilerimize sövmek ve saymaktı. Buğz ve düşmanlık onun mesleği olmuştu. Bir gece bir rüya gördü. Rüyasında kıyamet kopmuş, bütün mahlûkat vadisinde gezerken buna gayet bir susuzluk arız oldu. Mahşer yerinde gezip, su ararken baktı ki bir alay adam oralardan geçiyor. Orada ise bir mübarek adam vardı ve elinde bir maşrapa tutuyor, durmadan su dağıtıyordu ve içiriyordu. Rafızi derhal o pirin önüne vardı. Bana bana da su ver dedi. O nurani pir bana da su verdi. İçecek mahalde o nurani pirin ismini sual ettiler. Orada bulunanlardan biri isminin Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.) olduğunu söyledi. Bunu duyan Rafızi suyu içmeyip geri verdi. Ondan sonra bir alay daha geldi. Onların aralarında bir nurani yüzlü vakarlı bir adam vardı. Elinde bir maşrapa su tutuyor, durmuyor, mahşer yerinde isteyene su veriyordu. Rafızi bu mübareğin yanına gelip su istedi. O dahi maşrapayla suyu Rafıziye sundu. İçeceği zamanda ismi şerifini sordu. O da; “Ömerü’l-Faruk” dedi. Rafızi Ömer ismi şerifini duyunca, suyu içmeyip geri verdi. Ondan sonra bir alay daha geldi. Onların aralarında münevver yüzlü adam vardı. Elinde bir maşrapa su dağıtıyordu. Rafızi bununda yanına vardı, su istedi. O da Rafıziye su verdi. İçeceği sırada ismini sordu. Dediler ki; “Onun ismi şerifi Osman-ı Zinnureyn’dir.” Rafızi Osman’ın ismini duydu, suyu içmeyip geri verdi. Ondan sonra bir alay daha geldi. Onların aralarında bir azim ve heybetli, saadet sahibi bir zât vardı. Elinde bir maşrapa, susuzlara su dağıtıyordu. Rafızi bu büyüğünde yanına varıp su istedi. O zaman ismini de sordu. Dediler ki; “Bunun ismi şerifi Aliyyü’l-Murteza’dır.” Rafızi bu mübarek ism-i şerifi duyunca onun mübarek ayaklarına kapandı ve; “Meded Ya Aliyyü’l-Murteza! Bana su ver.” diye feryat etti. Hz. Ali (k.v.) ona sualde bulundu; “Benden önce geçen ululardan niçin su isteyip içmedin?” O Rafızi dedi ki; “Ya Şah-ı Merdan! Ben dünyadayken onları sevmezdim. Daima buğz ve düşmanlık ederdim. Onun için onların sularından içmedim. Ben seni seviyorum. Senin âşıklarındanım.” Hz. Aliyyü’l-Murteza (k.v.) iki mübarek parmaklarını o Rafızinin gözlerine soktu ve gözlerini çıkardı. O acıyla uykudan uyandı. Kendini kör buldu.

***

PDF s. 264

Hatta bazı kişilerden rivayet olunur ki; Merhum Sultan Süleyman Han (Allah ondan razı olsun.) İran seferi sırasında o kör adama Tebriz şehri sokaklarında rastlamıştır. Sultan’ın kendisi körden bizzat meseleyi sormuş ve olayı dinlemiştir. İşe pişman olup daima tevbe ve istiğfar ederdi. Halka nasihatte bulunurdu.

DOKUZUNCU MENKIBE Bir muvahhid mümin ile bir Rafızi Mekke-i Mükerreme’ye giderken yol arkadaşı oldular. O mümin her an Rafıziye nasihat ederdi. Gel bu Rafızilikten ayrıl! Bunun sonu pişmanlıktır. Dünyada yüz karalığıdır. Âhirette göz ve söz karalığıdır. Göz göre göre kendine neden kıyıyorsun? Canını Cehennem ateşine atıyorsun. Molla Cami (k.s.) hazretlerinin Rafıziler hakkındaki kıtasını işitmedin mi? Behey dert ehli! Bu kötü ve çirkin fiilden vazgeç. Yoksa son pişmanlık fayda vermez. Duymadım ki bir kimse Çihâr Yâr-ı Güzin Hazretlerini sevmeyenin sonu pişmanlıktır. Allahu Teâlâ saklasın, o kişinin canı kolay kolay çıkmaz. Neuzubillahi Teâlâ necaseti ağzından gelinceye kadar defalarca ve birçok kere insanlar bunun aynısını görmüşlerdir. Fakat bu sözler Rafıziye tesir etmedi. Sünni mümin baktı ki; Rafızi insafa gelmiyor. Meşhur şu güzel sözü söyledi; “İnkârcı/ Arabozucu/ Bozguncu imâna gelmez, imânsız, kâfir adam tevbekâr olmaz.” O mümine inat, Rafızi, Rafıziliğinden dönmedi. Mümin kulun nasihatlerini kaale almadı. Hikmet-i Rabbani Kâbe-i Şerif’e yakınlaştıklarında bir domuz sürüsü göründü. Hemen o melun Rafızi deve üzerinden atlayıp o domuz sürüsüne karışıp onlarla beraber gitti. Bütün hacca gidenler bu hali görüp ibret aldılar. Aklı olan kimse bu kıssadan hisse alır. Çihâr Yâr-ı Güzin (r.anhüm) hazretlerine zerre miktar buğz ve düşmanlık kalbinde bulunanın, bunu temizlemesi ve onların sevgisiyle dolu olması lazımdır.

ONUNCU MENKIBE Bir zamanlar bir Yahudi bir Rafızi ile çekişip, dövüştüler. Yani Hz. Allah köpeği domuz üzerine musallat eder. Yahudi bir kere bir tokat vurup Rafızinin gözünü çıkarır. Rafızi, Yahudi’nin eteğine yapışıp mahkemeye götürür. Kadının huzuruna çıktıklarında Rafızi der ki; “Bu Yahudi bir vuruşta benim bir gözümü çıkardı. Bu Yahudi’den hakkımı alıver.” Kadı Yahudi’ye hitap edip; “Bre melun! Bu kişinin gözünü niçin çıkardın?” Yahudi dedi ki; “Sultanım! Duydum ki mahşer gününde Rafıziler, Yahudiler’in merkebi olacaktır. Yahudiler bu Rafızilerin üzerine binip Cehenneme gideceklerdir. Benim o günde bineğim

PDF s. 265

bu olsun diye gözünün birini çıkardım. Zira ahmaklığım fazla, basiretim azdır. Şayet o günde teşhiste zorluk çekersem, bir gözünü körlüğünden onu tanırım ve cehenneme direk giderim. Yaya kalmaktansa kör bir eşekle cehenneme gitmeyi tercih ederim.” Kadı Efendi ve mecliste hazır bulunanların hepsi Yahudi’ye aferin dediler. Rafıziyi azarladılar.” Gerçekte Yahudiler, Allah indinde Rafızilerden üstündür. Zira her nankör ve hain olanın bir iddiası olur. Kâfirlerin inatlarına birer batıl cevapları vardır. Amma Rafızi denilen bu melunların asla bir delilleri yoktur. Buna binaendir ki; Hz. Molla Cami (k.s.) Rafıziler hakkında şöyle buyurmuşlardır.

KITA Rafızi kıyamet günü yahudinin eşeği olur. Mülhid, cahillik eliyle, onun yularını tutar. Hristiyan büyükleri ellerinde bir demir çubuk iledir. Sürerler onları menzilleri olan ateş deryasına Nice yüz bin lânet Ol Hakk’tan, Rasulü’nden dahi Eşeğe binene, sürene her ne ki var.

Rafıziler kıyamet gününde başka bir bölük olup, sualsiz, azapsız, itabsız, cezasız cennete dahil oluruz diye ümit ederler. Doğru cennet yolunu tutup gideceklerini zannederler. Cennet kapılarından bir kapıya varırlar ve görürler ki; kapıda Ebu Bekir (r.a.) Hazretleri durur ve kevser şarabını Ehli-İslâm’a içirir. Rafıziler burada Hz. Ebu Bekir (r.a.)’i görünce derler ki; dünyadayken biz bunu sevmezdik. Şimdi de onun olduğu kapıdan cennete girmeyiz. Bunun elinden kevser şarabını içmeyiz. Oradan dönüp, cennetin başka kapısına giderler. Bakarlar ki; o kapıda Hz. Ömer (r.a.) duruyor. Müminlere kevser şarabını içiriyor. Hınzırlar tekrar derler ki; dünyadayken biz bunu sevmezdik. Şimdi bunun olduğu kapıdan cennete girmeyiz. Verdiği kevser şarabını dahi içmeyiz. Oradan dönüp cennetin başka bir kapısına varırlar. O kapıda Hz. Osman’ı (r.a.) görürler. Ayakta duruyor ve mümin kullara kevser şarabı sunuyor. Bu ruhları ölü, basiretsiz, gözleri gerçeği göremeyen kör ve hakkın emrine muhalif, inkarcılar derler ki; Dünyada iken biz bunu sevmezdik. Hâlâ durduğu ve olduğu bu kapıdan cennete girmeyiz ve bunun elinden kevser şarabını içmeyiz. Oradan dönüp cennetin bir başka kapısına gelirler. Bakarlar ki o kapıda duran İmam Ali (r.a.) Hazretleridir. Yaklaşırlar ve Ali Efendimiz bunlara sual eder; “Hz. Ebu Bekir (r.a.) “Hz. Ömerü’l Faruk (r.a.) “Hz. Osman’ı Zinnureyn (r.a.)

PDF s. 266

Kapılarına uğramadınız mı? Onlardan kevser şarabı içmediniz mi?” Onlar da derler ki; Biz onları dünyada sevmezdik. Onun için biz bugünde onların kevser şarabını içmedik. Onların kapılarından cennete girmedik. Dünyada iken biz seni sevdik. Senin elinden kevser şarabını içmek ve senin kapından cennete girmek isteriz. Ama Hz. Ali (r.a.) Efendimiz bunları reddeder. Onlara der ki; “Bre melunlar! Bilmez misiniz ki? Onlardan izin olmayınca kimseyi cennete koymayız ve kevser şarabını içirmeyiz. Yıkılın buradan, der. Rafıziler Hz. Ali’den karşılık ve yüz bulamayınca, can başlarına sıçramaya başlarlar. Yanlış yola gittiklerini anlarlar. Belaya uğradıklarını ve uyandıklarını bilip, pişman olup, ah çekerler. Onlar bu felaket içindeyken her bir Rafıziye birer yahudi havale edilir. Yahudiler derler ki; “Şimdiye kadar sizleri arıyorduk. Nerede geziyordunuz? Her bir yahudi, bir Rafıziye biner. O esnada birer hristiyan da gelir. Rafızilerin her birinin bir sakalını tutar çeke çeke mahşer yerinde gezdirirler. Bütün mahşer halkı arasında rezil, rüsva olurlar. Ondan sonra Neuzubillah Allahu Teâlâ gazaba gelerek, zebaniler gelirler hepsini bu hal üzere cehenneme sürerler.

BEYT Bu dünya alçaktır, nimetleri güzeldir. Lakin fanidir. Bir kişi niçin akıl etmez bu işin sırrını, pişmanlığa yol verir.

Bütün mahşer halkı bunlardan yüz çevirirler, nefret ederler.

ON BİRİNCİ MENKIBE İslam büyüklerinden birisi rivayet eder; “Medayin şehrinde bulunuyordum. Her nerede bir adam vefat etse, gidip onu kefenlerdim. Bir gün, bir kişi gelip dedi ki; Kûfe şehri ehlilerinden bir kervan geldi. Aralarından biri vefat etmiş. Gelip, ona kefen sar. Kölemi kefen almaya yolladım. Ben de gidip vefat eden kişinin cenazesini görmeye gittim. Üzerini açıp, baktım ki adamın üzerine bir kerpiç koymuşlar. Fakat işin garip tarafı ölü adam kalkıp, oturdu. Feryat edip, dedi ki; “Vay bana! Vay bana!” Ben dedim ki ona; “La ilahe illallah, Muhammedü’r-Rasulullah” de. Dedi ki; “Bu şerefli kelime-i tevhidi şu anda söylemekten bana fayda yoktur. Zira ben bir kavim ile bulunurdum. Ebu Bekir, Ömer, Osman Hazretlerine dil uzatıp, uygun olmayan sözler söylerlerdi. Ben de onlara katılır, birlikte söyler, otururdum. Akıbet helak oldum.

PDF s. 267

Beni cehenneme atıp, yerimi gösterdiler. Bana yeniden can verdiler ki; halka durumu haber vereyim. Asla! Asla! o serverlere dil uzatmasınlar. Bu sözü söyledikten sonra tekrar öldü. (Bu olay Şevahidü’n Nübüvve’den alınmıştır.)

ON İKİNCİ MENKIBE Hz. Ali (k.v.) rivayet etmişlerdir ki; Bir kişi vardı. Ebu Bekir, Ömer ve Osman hazretlerine uygun olmayan kelimeler sarf ediyorlardı. Bir gün bu adamın yüzünde bir yara peyda oldu. O yara giderek yüzüne yayılıp, bütün yüzü kapkara oldu. Her ne çeşit ilaca müracaat ettilerse, şifa bulamadı. Bütün halkın yanında rüsva oldu. Sonunda bu felaketle murdar oldu. Hem dünyada hem de âhirette malamat oldu. (Aynı eser.)

ON ÜÇÜNCÜ MENKIBE Ulu şahsiyetlerden biri rivayet eder; “Çocukluğum sırasında bir hocam vardı ve kendisi Rafıziydi. Beni de Rafızi yapmıştı. Bir gece rüyamda gördüm ki; kıyamet kopmuştu. Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v.) huzurlarına cümle âlem halk üşüşmüş şefaat istiyorlardı. Ben de huzurlarına vardım. Şefaat istedim. Baktım ki sağ tarafında bir pür nurani selim halli, hilm ehli bir zat duruyor. Sol tarafında bir mübarek kişi duruyor. Lakin bu adam şecaatli ve bahadır birisiydi. Mübarek yüzünde şimşek gibi bir nur vardı. Beni gördüler ve dediler ki; Ya Rasulallah! Bu adam bizden ne istiyor? Bu her gün bize dil uzatıyor. Biz buna ne yapmışız ki? Hz. Rasulullah mübarek elini uzatıp beni tutmak istedi. Ben kaçtım. Bu ızdırap ve bu korkuyla uykudan uyandım. Baktım ki bütün saçım ve sakalım, kaşım, kirpiklerim dökülmüş. Dört ay dışarı çıkamadım. Dünyanın ilacını aldım. Asla fayda vermedi. Bir gün dostlarımdan biri, beni görmeye geldi. Benim halimi sordu. Ben de bütünüyle ahvali anlattım. O da dedi ki; Sen Hz. Rasulallah’a (s.a.v.) salavat getirmekten habersizsin. Birkaç gün salavat-ı şerifeyi getirmeye devam et, Ashab-ı Güzin (r.anhüm) Hazretlerine can u gönülden muhabbet et ve onları sev. Yaptığın kötülüklere ve kabahatlere tevbe et. İstiğfarda bulun. Ümit ederim ki kısa zamanda bu belalardan kurtulup halas olursun. Bu hal üzere ibrik getirip, abdest alıp, daha sonra iki rekat namaz kılıp, yaptığım bütün hatalara pişman olup, halis niyetle tevbe edip, istiğfarla meşgul oldum. Bir hafta olmadan saçım, sakalım, kaşlarıma tüy geldi. Eskisinden daha gür oldu. Bu sultanlara ihanet üzere olanlar, dünyada ve âhirette çirkinlikten ve bedbahtlıktan kurtulamaz. (Bu bilgiler Şevahidü’n-Nübüvve’den alınmıştır.)

ON DÖRDÜNCÜ MENKIBE İmam Müstağfiri “Delailü’n Nübüvve” isimli eserinde şöyle yazıyor; Ululardan birisi rivayet eder; “Üç kişi Yemen Diyarı’na doğru yola çıkıp, giderler. Bunlar müslümandı ve onlara

PDF s. 268

bir Rafızi uymuş, arkadaş olmuştu. Bizim başımızın taçları ey mübarek efendilerimize (Ebu Bekir-i Sıddık, Ömer, Osman) uygun olmayan sözler sarf ediyordu. Bu müslümanlar ona her ne kadar nasihat ettilerse de, asla tesir etmedi. Rafızi üstelik ileri gitmeye başladı. Bir gün bir menzile kondular ve biraz istirahat ettiler. Bir zaman sonra uykudan uyanıp, abdest aldılar. O bedbaht domuz gibi yatarken uyardılar. Hemen uykudan uyandı ve dedi ki; “Ah! .. . ah.. . yazıklar olsun bana. Herhalde ben bu menzilde kalırım.” Onu duyup merak eden müslümanlar dediler ki; “Ne oldu? Asıl nedir? Bu menzilde kalıyorsun?” O bedbaht dedi ki; “Peygamber Efendimizi rüyamda gördüm. Başımın ucuna geldi. Bana dedi ki; Bre bedbaht bu menzilde senin süren bitti.” Bu müslümanlar dediler ki; “Ne duruyorsun? Kalkıp abdest alıp, tevbe istiğfarla meşgul olup, niyazda bulun.” O da ayaklarını kaldırıp, ayağa kalkmak istedi. O an Allah’ın emriyle iki ayak parmakları kaybolup maymun parmakları gibi oldu. Ondan sonra topuklarına kadar kayboldu, ondan dizine kadar, ondan kuşağına kadar, ondan sonra göğsüne kadar çıktı. Bütün hali ile maymun oldu. Müslümanlar bu hali görünce, tutup, sıkı bağladılar. Devenin üzerine yerleştirdiler. Yemen’e yaklaştılar. Akşama yakın bir meşelik yere geldiler. Orada sayısız maymunlar vardı. Deve üstündeki Rafızi maymun bunları görünce, deve üzerinden aşağı zorla inip, bağlarını kesip o maymunlar arasına karıştı. Biz de maymunlardan korkup, bize saldırırlar, diye tedbirli olmaya başladık. Baktık ki bütün maymunlar yakınımıza gelip, durdular. İnsanlıktan dönen maymun olan, onların aralarından ayrılıp, bize karşı gelip, durdu. Gözlerinden müthiş yaş aktı ki, tarifi mümkün değil. Sonra safir maymunlara karışıp, gitti. Şimdi bizler, aklı olan kişilere bu ibret yeter, deriz. Kaldı ki yüksek şanlarında bu kadar âyet-i kerime ve hadis söylenmiş büyük şahsiyetlere ağız ve dil uzatmak akıl kârı değildir. Rafızilik başa bela bir musibettir. Dünya ve âhiretimizi yıkar. Allahu Teâlâ bizleri bu hallerden mahfuz eyleye. Yarab! Her daim lütfunu bizim üzerime yoldaş eyle Bana gösterme o çirkin yolu, senin huzuruna gitmez.

ON BEŞİNCİ MENKIBE Ulu zatlardan birisi Şam şehrine uğrar. Sabah namazını bir mescitte kılar. İmam na-

PDF s. 269

mazını kıldıktan sonra arkasını mihraba verip, Ebu Bekir, Ömer, Osman (r.anhüm) hakkında uygun olmayan kelimeler söyler. O imamdan bu sözleri duyunca, üzülüp, mahzun olur. Kalkış yoluna gider. Bir yıldan sonra yine o aziz insanın yolu Şam şehrine düşer. Tekrar o mescide varıp, sabah namazını kılar. Namazdan ayrıldıktan sonra imam olan kimse arkasını verip (Ebu Bekir, Ömer ve Osman) hazretlerinin ali şanlarını medh ü senalar eyliyor. O aziz kişi cemaatten birine sordu ki; “Bu imam geçen sene, o serverlerin şanları hakkında uygun olmayan şeyler söylüyordu. Şimdi ise medh ü sena ediyor. Bunun sebebi nedir? O müslüman dedi ki: Önceki imamı görmek ister misin? Aziz kişi dedi ki; isteğim bu yöndedir. O adam da azizin önüne düşüp, bir hücre içine girdiler. Baktılar ki; bir siyah köpek, zincir ile boynundan bağlı. Aziz dedi ki; “Bu köpek nedir?” O müslüman dedi ki; “Geçen seneki imam budur. O İslâm’ın din ulularına uygunsuz sözler, söylediği için. Bir gün arkasını mihraba verip o kötü ve günahkâr adeti üzerine, kötü kötü konuşurken, bir anda kaybolup, bu surete girdi.” Bu aziz yanına varıp, dedi ki; “Sen geçen seneki imam mısın?” O köpek de eliyle başını işaret edip, gözlerinden yaş aktı. Bu aziz de Allahu Teâlâ Hazretlerine şükürler edip, işte cezanı bulduk, dedi. (Şevahidü’n-Nübüvve’den alınmıştır.)

ON ALTINCI MENKIBE Gazilerden biri rivayet eder ki; Bir gazada cemaatle, gazaya giderken aramızda beni Beni Temim Kabilesi’nden Ebu Hayyam isminde bir kişi o ulu ve üç halifemizin haklarında uygun olmayan ve makul sayılmayacak sözler sarf ediyorlardı. Herhangi bir meluna öğüt ve nasihat ediyorduk. Fayda etmiyordu. İkazlarımıza ve tembihlerimize uymuyordu. Yolda bir hâkime rastladık. Kıssayı hâkime anlattık. Hâkim dedi ki; “O melunu benim yanıma getirip, koyun. Caizdir, onu ıslah edeyim.” Bir müddet sonra yola koyulduk. Giderken yolda o bedbahtı gördük. Hâkim bu herife bir kat elbise ile at vermiş. At üzerindeyken bile, aynı şekilde büyüklerimize dil uzatıyor ve bizimle alaya kalkışıyordu. Yanımızdan ayrı ve uzakta gidiyor, bildiklerini okuyordu. Bir ara abdest almak için attan inip, dereye girdi. Bu arada başına kızıl arılar üşüşmüş, bizden iman ve yardım dilemeye başlamıştı. Belki faydası olur ve yumuşar, yola gelir diye yardımda bulunduk. Fakat maalesef kurtaramadık. Hayvanlar bize dahi saldırdılar. Delik deşik ettiler. Nihayet Rafızi cehennemi boyladı. Biz dahi bir yerde oturup bununu ahvalini seyrederken ve söyleşirken gaibden bir ses geldi; “Çihâr Yâr-ı Güzin Hazeratına kötü söz söyleyen ve onu sevmeyen kişinin dünya cezası budur. Âhirette ise daha kötü olacaktır. O azaplara nihayet yoktur. (Şevahid’den

PDF s. 270

alınmıştır.)

ON YEDİNCİ MENKIBE Şeyhi Ekber Muhyiddin Arabi (k.s.) “Futuhat-ı Mekkiye” isimli eserinde şöyle yazmıştır ve konuyu şöyle zikretmiştir; Evliyaullahtan bir taife vardır. Allahu Teâlâ bu kullarını çok sever. Bunlara “Recebi”ler denir. Onlar kırk kişi olurlar. Ne artık ve ne eksik. Onların bir hali vardır. Recep Ayı’nın ilk gününde şöyle bir ağırlaşırlar. Öyle bir mertebeye gelirler ki; sanki gökleri bunların üzerine yıkmışlar. Hareket etmeye mecalleri olmaz. Ayak üzerine durabilirler. Ne oturmaya kudretleri olur, ne de ellerini, ayaklarını, gözlerini oynatmaya mecalleri kalır. Recep Ayı’nın ilk gününde öyle olurlar ama, ondan sonra bu hal onlardan yavaş yavaş gider ve hafifleşir. Şaban Ayı gelince tam hafifleşirler. Bu aylarda keşiflerde bulunurlar. Sonsuz, çeşitli tecellilere mazhar olurlar. Bazılarında bu hallerin bir kısmı kalıp, bir yıl boyunca devam eder. Şeyh Muhyiddin Arabi Rahmetullahi Aleyh der ki; “O taifeden birini gördüm. Onda Rafızilerin keşfi baki kalmıştı. Her zaman onları hınzır suretinde görürdü. Kâh olurdu ki içine kapanık bir kişi, kâh olur kimse onun mezhebini bilmezdi, ona uğrardı. Eğer o kişi Rafızi mezhebinde olsaydı, bunu hınzır suretinde görürdü. Onu çağırır ve ona; “Sen Rafızisin! Tevbe et!” derdi. Eğer o şahıs söz dinler ve gerçekten tevbe ederse insan şeklinde görünürdü. Ona “tevben kabul edildi” derdi. Eğer yalan söylüyorsa yine o şahıs hınzır suretinde görünürdü. Bir gün Şafii mezhebinde olan, çok iyi bilen iki kişi, bu zatın yanına gelmiş. Bunlar Rafıziymişler. Şia mezhebinin cemaatinden dahi bilgi sahibi insanlardı. Lakin o mezhebi seçmişlerdi. O iki mutemed kimse o azize gittiler. Onlara buyurdu ki; Onları dışarıya çıkaralar. Sebebini sordular. O da buyurdu ki; Ben sizi hınzır suretinde görüyorum. Bu bir alamettir. Benimle Allahu Teâlâ Hazretleri arasında. Rafızileri bana bu surette gösterdiler. Bu inatçılıktan ve bu halden utanıp bâtıl ve fasit itikattan tamamıyla dönüp halas oldular.

ON SEKİZİNCİ MENKIBE Rafızi taifesinin akıbetleri. O sultanların (üç halife) haklarında edepsizlik etmişlerdir. Uygun olmayan kötü sözler söylemişlerdir. Hoca Muhammed Pars (k.s.) Hazretleri “Faslü’l Hitap” isimli eserinde şöyle buyurmuşlardır; Hz. Ali (k.v.) ehli imana şöyle hitap etmişlerdir;

PDF s. 271

“Birkaç taife beni, Ebu Bekir, Ömer ve Osman Hazretlerinin üstünde tutarlar. Gönüllerinde nifak vardır. Bununla ehl-i İslâm arasında ihtilaf ve ayrılık salarlar. Bunu bana Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz haber verdi. Onların öldürülmesini bana emretti. Görünüşlerinde kendilerini ehl-i İslâm kardeş olarak gösterirler. İçlerinde ise din düşmanlığı vardır. Yalan yanlarında silahtır. Birbirlerine kavuşurlar Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v.) Ashab-ı Güzin’in ulularına (Haşa) söverler. Ashab arasında olan olaylara muhalefet etmek ile, tutunurlar. Ona tabii olurlar. Allahu Teâlâ Hazretleri onları affetmez. Küçükleri ulularından talim alırlar. Onun üzerine terbiye olunurlar. İslam’ın sünnetlerini harap ederler. Kötü, fena ve zararlı bidatlarla inançlarını ihya ederler. O zamanda Rasulullah’ın sünnetlerine tutulan, bağlanan ve sarılan kimse şehitlerin ve abidlerin efdalidir. Saadet onlarındır. Yeryüzünde daha fazla kalınması istenmeyen Rafıziler azalacaktır. Yeryüzü onlara gazap eder. Gökyüzü onların üzerine gölge salar. O taifenin âlimleri o günde yük altında olan kimselerin şerlisidirler. Fitne onlardan peyda olur. Neuzubillah, onlar şu kimselerdir ki; Gökteki melekler onlara tükürürler. Sahabe-i Güzîn (r.anhüm) hazeratlarını meclislerinde, mahfillerinde ve mescitlerinde sövüp, lanet ederler. Bunu kendilerine ölçü, şiar ve âdet yaparlar. Kalplerindeki hikmet nurları söner. Hz. Allah bidat ve delalet ehlilerini uygulayan, öğreten, yayan, savunan, yaşayan kişilerin suretlerini değiştirir.” Ashab-ı Güzin (r.anhüm) bu sözleri işittiler ve dediler ki; “Ya Emire’l-Müminin! Biz o zaman kavuşarak ne yapalım?” Hz. Ali (r.a.) buyurdu ki; “İsa (a.s.) Hazretlerinin Havarileri gibi ölünüz ve haber alınız. Biz neyin üzerinde olduk. Allahu Teâlâ Hazretleri size ne emretmiştir. Nebisine itaatten ve ashabına muhabbetten, o taifeden fark edilmeye çalışınız. Onlara yapışınız. Ben size bunları derim. Hak ve sünnet üzerine olmak, bîdat ve delalet üzerine olmaktan hayırlıdır. (Rivayet edilir ki; İmam Ali (r.a.) Hezretlerine bu haber ulaştığı zaman Abdullah b. Sebe Sünni Ebu Bekir, Ömer ve Osman (r.a.) üzerine dil uzatır.) Hz. Ali (r.a.) şöyle buyurdu; “Vallahi! Mutlaka onu öldürürüm.” Yine konuşan ashab soruyor; “Ya Emire’l-Müminin! Sana muhabbet edeni öldürür müsünüz?” O da dedi ki; “Elbette. Ben olduğum şehirde o olmasın.” Hemen Sebe’yi şehirden sürdüler. (Bu bilgiler Şevahidü’n-Nübüvve’den alındı.) Velhasıl Ashab-ı Güzîn arasında olan bu problem ve dert ortadan kaldırıldı.

PDF s. 272

Fazilet, kerem, mükerremlik ve birçok ihtiram, ve ikram tamamlandı. Nübüvvetin yakın halifeleri, hicret ehli, seçkinlerin seçkini, kibarların kibarı olmaya hak kazanan bu şahsiyetler, gereken makama oturtuldular. Başta Hz. Ebu Bekir, sonra Ömer, sonra Osman, daha sonra Ali (r.anhüm) Hazretleri fazilet bakımından bu gösterilen derecede anılmaya ve kabul edilmeye başlanıldı. Bu kulların değil, bilakis Hz. Allah’ın takdiriydi. Bu dereceyi onlara veren, bahşeden, onları sıraya koyan O idi. İcma-i ümmet de bu yöndedir. Bütün İslam âlimlerinin görüşü de ittifakla budur. (Şevahidü’n-Nübüvve’den alınmıştır.)

ON DOKUZUNCU MENKIBE Ebu Derda (r.a.) hazretleri rivayet eder; Süveyde bin Akle’den gelen bir anlatımdır. Hz. Ali’ye (r.a.) Ben anlattım; “Şiadan bir kavim üzerine gittim. Ebu Bekir, Ömer, Osman (r.anhüm) hazretlerine noksanlıklarla ve kötü sözlere zikreder. Eğer onlar senin kalbinde olanı bilselerdi, o ulu şahsiyetlere ve üzerlerine bu sözleri söylemeye cesaret edemezlerdi. Hz. Ali Efendimiz hemen buyurdu ki; (Hz. Ebu Bekir, Ömer ve Osman hakkında, gönlümde iyilik ve güzellikten başka bir şey gizlemekten Allahu Teâlâ’ya sığınırım. Bu mübarek şahsiyetler; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’in mübarek arkadaşları ve hatta kardeşleri, en yakın mahrem dostlarıydı. O büyük insan ve dostlara sevgiden başka bir histe ve sözlü kötü davranışta bulunanlara Hz. Allah lanet eder.) Sonra ayağa kalktı ve mübarek gözleri yaşlarla doldu. Elimi tuttu, ağlayarak, gelip minbere çıktı. Elinde güzel bir şey tuttuğu halde (Bayaz bir şey) bir düzgün ve güzel, muhtasar dinleyenleri hayran bırakan bir hutbe okudu. Hutbenin bir bölümünde şöyle buyuruyordu; “Bu kavimlerin hâli nedir? Kureyş’in iki seyyidini kötü sözlerle zikrederler. Bana, iyi niyetle ve zan ile bakarlar. O Şiayla ki ben o şeyden pakim. Onların dediklerinden biriyim. Allah hakkı için onların dedikleri üzerine akıbetlenirim. Cennet ehli olmayan, onları sevmez. Mümin olan o büyüklere buğzetmez. Her kim o ikisini sever, beni severse, her kim Ebu Bekir ve Osman’a buğz eder bana buğzeder. Ben de onlardan biriyim. Bunu böyle bilmiş olsunlar. Bütün insanların hayırlısı bu ümmette nebilerden sonra Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.)’dır. Ondan hayırlı kimse olmadı. Ondan sonra dünyada ve âhirette ve ondan sonra insanların en hayırlısı Ömerü’l Faruk’tur. Ondan sonra Osman-ı Zinnureyn (r.a.)’dır. Ondan sonra benim (Allahu Teâlâ senden razı olsun.) Ben tevbe istiğfar ediyorum. Bütün kardeşlerim ve o mübareklerin de yerine. (Allah, tevbelerimizi kabul etsin. Amin.)

Okuma notu

Bu metin gelenek içinde aktarılan bir menkıbedir. Tarihî bir tutanak gibi değil; yolun hafızasını, değerlerini ve anlatı dilini taşıyan bir rivayet olarak okunmalıdır.