Ara
Menü
85 dakikalık okuma

Hz. Osman’ın Menkıbeleri

Menâkıb-ı Çehâr Yâr-ı Güzîn’in 4. konusu. Metin kısaltılmadan; yalnız satır sonları, paragraf sınırları ve sayfa üstbilgileri düzeltilerek hazırlanmıştır.

Müstakil anlatıŞemseddin Sivâsî, Menâkıb-ı Çehâr Yâr-ı Güzîn · s. 204

PDF s. 204

DÖRDÜNCÜ KONU

HZ. OSMAN (RA) (EMİRÜ’L-MÜMİNİN) VE MENKIBELERİ

Hayâ ve edep sahibi Hz. Osman (r.a.). Bütün incelik ve güzelliklere sahip, Kur’an-ı Azimüşşan’ı toplayan ve iyi bilen seçkin kul, sahabe ve dost. Şeceresi; Osman İbni Affan bin Ebu’l As bin Ümeyye, bin Abdülşems bin Abdi Menaf. Nesebi dördüncü atada Abdi-Menaf’ta birleşir. Neseb yönünden Hz. Osman ve Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer’den (r. anhüm) önce, Rasulullah Efendimiz’e akraba olmuştur. Künye-i Şerifleri İslâm’dan sonra Ebu Abdullah’tır. Lâkabı şerifleri “Zinnureyn”dir. Manası “İki nur sahibi.” demektir. Rasulullah (s.a.v.) Hazretlerinin iki muhterem kızlarını aldığı için bu lâkap verilmiştir. Birisinin ismi şerifi “Rukiye” diğerinin “Ümmü Gülsüm”dür. (r.anhuma). Önce Hz. Rukiye (r.anha) ile izdivaç yaptı. O vefat ettikten sonra Ümmü Gülsüm (r.anha) ile evlendi. O da daha sonra vefat etti. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdu ki; “Ya Osman! Eğer benim üçüncü kızım olsaydı onu da sana verirdim.” Nur sahibinin ilim ve hilmi ile denizde yoğrulmuş gibi mübarek bir zattı.

BİRİNCİ MENKIBE (İslâmiyetten Önce) Hz. Osman (r.a.) rivayet ederler ki; bir gün Müslüman olmadan önce Kureyş’in ileri gelenleri ile oturmuştum. Biri bir haber getirdi ki; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz kızını Utbe bin Nafi’ye vermiş. Bu haberden bana hayli bir üzüntü geldi. Ben neden istemedim diye perişan bir halde endişe ile eve geldim. Baktım ki teyzem ve annem ve akrabadan bir kısım hatunlar birisini övüyorlar. Dedim ki; ey teyze bu meth ettiğiniz kimdir?

PDF s. 205

Dediler ki; “O yüzü güzel, sözü güzel, kendisi tatlı bir kişidir. Allahu Teâlâ Hazretleri onu bize gönderdiği Hak Dini İslâm’a doğru yola çağırmak için gönderdiği Abdullah bin Muhammed’dir. Gökyüzünden Hz. Allah’ın indirdiği Kur’an-ı Azimüşşan’ın muhatabı, ona bağlı Nebisi’dir. Gelince kavmine, putlara tapmayın diyendir.” Bu gaib kelimeyi duyunca dedim ki; “Teyze bu kimdir ki? Bana tam açıklayınız.” Teyzem dedi ki; “Bu Muhammed bin Abdullah olup, Hz. Allah’ın Rasulü’dür. Allahu Teâlâ’dan gelen emirleri bize tebliğ eder. Bizleri Hak Din olan İslâm’a çağırır. Yüzü, bakana nur dağıtır. Dini İslâm’a giren kurtuluş bulur. Ona yakın olan ve tâbi olup yaklaşan kurtulur. Bize tebliğ edilenler ve istenilenler ise çok kolaydır.” Teyzemin söyledikleri bana çok tesir etti. Bütün bunları bir tenhaya çekilip düşünürken Ebu Bekir yanıma geldi. Halime bakıp; “Fikrin nedir?” Zira feraset ehli Zât-ı Şerif’ti. Vaki olan olayı beyan ettiğim zaman bana dedi ki; “Yazık sana Ya Osman! Hakk gibi parlıyorken, sen kavminin kuruyacak elleriyle yaptıkları taşa mabud demekten ar edip utanmaz mısın? Gözü görmeyip, kulağı işitmeyip, zarar veremeyen, faydası olmayan haşa Allah olur mu?” Ben de dedim ki; “Böyle bir şey olmaz.” O da bana; “Şimdi teyzen sana Hak sözünü söylemiş. İstersen şimdi gel safa ile Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.)’in yanına gidelim. Huzuru Şerifleri’ne varalım. İman et.” dedi ki; ansızın Allah’ın Habibi Muhammed Mustafa (s.a.v.) Hazretleri ve yanında Hz. Ali (r.a.) oraya çıkageldiler. O anda Hz. Ebu Bekir (r.a.) ayak üzerine durup, karşı durdu. Mübarek kulağına bir şey söylemedi. Sultan-ı Enbiya (s.a.v.) Hazretleri yanıma geldi ve buyurdu; “Ya Osman! Seni Allahu Teâlâ’ya (cc) ve O’nun vadettiği Cennet’ine çağırıyorum. Ben Allahu Teâlâ’nın sana ve bütün insanlara gönderdiği Rasulü’yüm.” Rasulullah’ın (s.a.v.) mübarek kelimelerini duydum. Kalbim nur ve iman ile doldu. Hiç düşünmeden” Eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Rasulullah” dedim. Aradan çok zaman geçmedi. Rukiye’yi bana nikâhladı. Teyzem Müslüman olduğumu duyunca şâd ve handan oldu. Bu şiiri okuyarak geldi; Bizim isteğimiz sonucu Hak Teâlâ Osman’a

PDF s. 206

Hak yolunu gösterip, onu irşad etti. Ey Osman kendi düşündüğünü koyuver, uy Rasulullah’a Her sözü doğru olan Allah’ın Rasulü’ne Hak ile seçilmiş olan, iki kızını ona nikâhladı. Ufukta birleşen ay ve güneş gibi. Bazı rivayet de gelmiştir ki; Hz. Osman (r.a.) buyurdular ki; “Bir halam vardı. Temiz bir düşünce ve yapıya sahipti. Kehanet ilmini iyi biliyordu. Diğer ilimlerden de haberdardı. Bir gün o halamı görmeye gittim. Meğer bir kaside söylemiş, o kaside içince Rasulullah (s.a.v.) hazretlerini meth ve sena etmiş. Hem mürselliğini beyan etmiş hem benim onun kızını alıp güveysi olduğum ve veziri olacağımı bütünüyle açıklamış. O kasideyi bana sundu ve bana dedi ki; “Durma! Bekleme! Git Muhammed (s.a.v.)’in huzuruna çık ve davetini kabul et ve iman eyle.” Emrine bağlandım, tâbi oldum. Ayrıca Muhammed’in (s.a.v.) doğru sözlü olduğunu ve getirmiş olduğu dinin Hak üzere bulunduğunu da ayrıca söylemişti; günden güne işinin yüce olacağını söylemişti.” Bu sözü ondan işit. Senin merteben dahi yüksek olacaktır. Dünyanın her yanına adın yayılacak, hutbelerde okunacaktır. Bütün yaratılmışlar isminden haberdar olacaktır.” diyordu. Gönlüme bu sözü kâr eyleyip, hemen putperestlikten dönüp, onları inkâr ettim. Gönlümde hiç şaibe ve güman kalmadı. Orada durup, biraz sonra yola koyuldum. Giderken Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’e uğradım. Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.) yanındaydı ve geliyorlardı. Meğer onların arzuları benim yanıma gelmekmiş. Server-i Enbiya (s.a.v.)’e selam verdim. Selamımı aldılar ve sonra bana buyurdular ki; “Ya Osman! Halanın sana yaptığı nasihatleri ve bütün sözleri doğrudur, yakında gerçekleşecektir. Sakın bana ve Allah’a muhalefet etme Allahu Teâlâ Hazretlerine ve bana tâbi ol. İslâm dinine gir ve onu kabul et.” Hz. Osman Rasulullah’ın mübarek elini öpüp, İslâm’a girdi. Müslümanlar arasına katıldı. Rasulullah Efendimiz’e iman edenlerin beşincisi olduğu hakkında rivayet vardır.

İKİNCİ MENKIBE Mühyi’s Sünne İmam Bagavi Hazretleri (r. aleyh) “Mealimü’t-Tenzil” isimli eserinde, Bakara Sûresi’nin sonunda;

PDF s. 207

ٌ‫ار ِسرًّ ا وَ عَ لَ نِيَ ةً فَلَ ُهمْ أَجْ ُرهُ مْ عِ نْ دَ رَ بِّ ِهمْ وَ َل خَ وْ ف‬ َ َ َ ِ َ‫ا ّلذِ ينَ يُنفِ قُ ونَ أمْ وَ الَ ُهمْ ِبال ّليْ ِل وَ النّ َ ه‬ . َ‫َعلَ ْي ِه ْم َو َل ُه ْم يَ ْح َزنُون‬ “Mallarını gece ve gündüz (Hak yolunda) harcayanlar yok mu? İşte onların Rableri katında mükâfatları vardır. Onlara hiçbir korku da yoktur. Onlar mahzun olacak değillerdir.” (Bakara 274) Bu âyetin tefsirinde Kelbi’den nakleder ki; bu âyet-i celile Osman bin Affan ve Hz. Abdurrahman bin Avf (r.a.) haklarında nazil olmuştur. Abdurrahman bin Avf dör bin dirhem getirdi. Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v.) mübarek huzuruna koydu ve dedi ki; “Yanımda sekiz bin dirhem vardı. Dört bin dirhemimi kendime ve aileme eve koydum.” Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz Abdurrahman’a buyurdu ki; “İmsak ettiğin ve Allah yoluna bıraktığın ve çocuklarına ayırdığın paran makbul olsun ve bereketlensin.” Hz. Osman Tebük Gazası’nda Müslümanları silahlandırdı. Ticaret develeriyle havedleri çullarıyla beraber bağışladı. Bu iki mübarek zât Hz. Osman ve Abdurrahman hakkında yukarıdaki âyet-i kerime nazil oldu. Abdurrahman bin Semere (r.a.) buyurdular ki; “Hz. Osman (r.a.) bin dinar ile geldi. Askerin ihtiyaçlarının karşılanması için bu parayı Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v.) kucağına döktü. Ben de bu arada gördüm ki; Rasulullah (s.a.v.) eli altınlar arasında kaldı ve onları karıştırdı. Daha sonra buyurdu; “Osman bundan sonra yaptıklarından zarar görmez.” Allahu Teâlâ Hazretleri bu âyet-i kerimeyi nazil kıldı;

َ َ ِ ‫الّ ِذي َن يُن ِفقُ ونَ أ ْم َوالَ ُه ْم ِفي َس ِب‬ .ِ َ ّ‫يل الل‬ “Mallarını Allah (cc) yolunda infak edenler, dağıttıkları şeylerle karşısındakileri minnette ve ezada bırakmazlar. Onların ecrini, onların Rabbi verir. Onlar için korku ve üzüntü yoktur.” (Bakara 262) Minnet: Başa kakma ve insana eziyet. Eza: Yaptığı iyiliği kişiye hatırlatıp, onu mahcup etmek. Abdurrahman bin Zeyd b. Eslem Hazretleri buyuruyorlar ki; “Benim babam derdi ki; bir adama bir şey verirsen sonra onunla karşılaşırsan önce sen selam verme. O versin kendine gücü, sana itimadı olsun ve verdiğinden dolayı incinmesin.”

PDF s. 208

İmam Bagavi Hazretleri (Rahmetullahi Aleyh) eseri olan “Mesabih-i Şerif”in bölümlerinden bir yerde, Abdurrahman bin Habbab (r.a.) rivayet ettiği Hadis-i Şerif’i (Sağlam Hadis) şöyle beyan etmiştir. Abdurrahman bin Habbab şöyle dedi; “Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz vaaz ediyorlardı, ben de orada hazırdım. Askerin ihtiyaçlarının karşılanmasını teşvik edip, sevdirerek ve rağbet ettirerek konuşuyordu. Hz. Osman (r.a.) kalkıp dedi ki; “Ya Rasulallah ben yüz deveyi çullarıyla ve havudlarıyla birlikte Allah rızası için veriyorum.” Sonra yine Fahr-i Âlem Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) bunu çok takdir edip Hz. Osman’ı sevdirdi. Hz. Osman (r.a.) tekrar ayağa kalkıp dedi ki” Ya Rasulallah benden üç yüz deve çulları ve havudlarıyla birlikte Allah rızası için imsak olsun.” Baktım ki Rasulullah (s.a.v.) minberden aşağı inip şöyle söyledi; “Bundan sonra Osman’ın yaptıkları, Osman’ın üzerine olmaz. Hiçbir nafile ibadet yapmasa dahi bu ona yeter. Yaptığı bugünkü iyilik, bütün yaptığı ve yapacağı nafile işlerin yerine geçti. Bu ecir ona yeter ve artar bile.”

ÜÇÜNCÜ MENKIBE İmam Bagavi (r.a.)’nin mübarek eseri “Mesabih-i Şerif”de Hz. Osman’ın menkıbeleri (r.a.) konusunun doğru kısımlarında Hz. Aişe Sıddıka (r.anha)’dan nakletmişlerdir ki; Hz. Aişe (r.anha) buyurmuşlardır ki; “Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz evinde gözleri açık yatmıştı. Mübarek sakallarını sıvazlıyorlardı. O halde Hz. Ebu Bekir (r.a.) kapıya gelip seslendiler. Hz. Habibullah izin verdiler ve kendileri o hallerini değiştirmediler. Sohbete başladılar. Daha sonra Hz. Ömer geldi ona dahi izin verdiler, gelip oturdu. Fahr-i Âlem (s.a.v.) mübarek sakalını eliyle karıştırıp düzlüyordu. Sohbet devam ediyordu. Biraz sonra Hz. Osman geldi, izin istedi. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz oturduğu yerden örtüsünü aldı ve izin verdi. Hepsi kalkıp gittikten sonra, Hz. Aişe dedi ki; Ya Rasulallah! Hz. Ebu Bekir içeri geldi ona karşı hiç hareket etmediniz. Hz. Ömer geldi ona dahi kayıtsız kaldınız. Sonra Hz. Osman geldi önce izin vermediniz. Esvabınızı üzerinize alıp, örtünüp, düzeldiniz.” Bu soru üzerine Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdular; “Ey Aişe! Ben meleklerin hayâ ettiği bir insan olan Osman’dan nasıl hayâ etmeyeyim?”

DÖRDÜNCÜ MENKIBE Yine “Mesabih-i Şerif”de menkıbeler kısmının güzel bir bölümünde Talha bin Abdullah (r.a.)’dan rivayet olunmuştur ki; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki; “Her Nebi için bir arkadaş vardır. Benim arkadaşım cennette Osman’dır.”

PDF s. 209

Yine aynı konunun güzel bir bölümünde Enes (r.a.)’den olunana göre; “O vakitte Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz bize emrettiler. Rıdvan’ın biatıyla biat ediniz.” Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz bu esnada Hz. Osman’ı (r.a.) Mekke-i Mükerreme’ye bir adam ile göndermişti. Şöyle söylemişti. “Osman Cenâb-ı Hakk’ın ve Rasulü’nün işini göndermektedir.” İki mübarek ellerinin birini Osman için kıldı, birini nefisleri için kıldı. Kendileri için kıldığı eli Hz. Osman için kıldığı el üzerine koyup, Hz. Osman canibinden kontrol ettiler. Rivayet eden der ki; “Rasulullah Hazretleri (s.a.v.)’in mübarek elleri Hz. Osman bin Affan için hayırlı oldu. Ondan başka insanın kendi ellerinden daha üstün olduğunu söylemiştir.”

BEŞİNCİ MENKIBE Yine “Mesabih-i Şerif” te menkıbe konusunun güzel bir bölümünde Mürre bin Ka’b (r.a.)’dan naklolunmuştur ki; şöyle diyor; ben duydum ki Rasulullah Efendimiz şöyle buyurdu; Meydana gelmesi yakın olan fitnelikleri zikretti. O sırada örtünmüş bir adam oradan geçti. O sırada Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri; “O fitnenin koptuğu gün bu geçen adam hidayet üzere olacaktır.” diye beyanda bulundu. “Ben kalktım o adamdan yana baktım. O adam Osman bin Affan (r.a.) idi.” Rivayetçi devam ediyor; O adamın yüzünü Habibullah Hazretlerine mukabil tuttum dedim ki; “Bu adam mı Ya Rasulallah!” Efendimiz buyurdu; “Evet.” *** Yine o konunun” Misebih”deki menkıbelerin güzel bir bölümünde Hz. Aişe Sıddıka’dan (r.anha) rivayet edilen bir başka anlatım şekli vardır. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki; “Ey Osman! Allah sana (hilâfet denen bir gömlek) giydirecek. Eğer münafıklar onu çıkarmaya uğraşırlarsa, bana gelesiye kadar onu çıkarma.” *** Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdular; “Hz. Osman’ı Allahu Teâlâ yakında Halife yapacaktır. Eğer insanlar sana kastetseler, senin şahsi olarak Hilâfet’ten azlini isteseler de bunu yapma.” Bu hadis-i şeriften dolayı, Hz. Osman (r.a.) kendini azlettirmedi. Muhasara altında dahi kalmışken, bunu yapmadı.

PDF s. 210

Yine o konunun menkıbelerinin güzel bir bölümünde İbni Ömer (r.a.)’den rivayet olunmuştur ki; İbni Ömer (r.a.) diyor ki; “Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz fitneyi zikretti. Buyurdu ki; ‘O fitne çıktığı zaman, bu mazlum olan Osman katledilir.”

ALTINCI MENKIBE Hz. Osman bin Affan (r.a.) imana geldikten sonra amcası Hz. Osman’a düşmanlık ve kin göstermeye başlayıp eliyle ve diliyle fazlasıyla ona cefalar çektirmeye başladı.” Sen Muhammed’in dininden dön.” diye o kadar zulüm ve cefa etti ki yazmak ve anlatmak mümkün değil ve imkânı yoktur. Sonunda bir gün amcası Hz. Osman’ın yanına gelip dedi ki; “İnsafa geldin mi? Yavaş yavaş dinden dön, Vedud Dini’ne (Put adı) gir veya sana cevr-ü cefadan aşağı kalmayacağım.” Hz. Osman (r.a.) ise ona şöyle söyledi; “Ya emmi! Bu kadar cefa nedir? Bu cefanın yüz bin katı dahi yapsan bana Hz. Muhammed Mustafa Vesellem’in mübarek dini İslâm’dan asla dönmek ihtimâlim yoktur. Boş yere zahmet çekiyorsun.” Sonunda Amcası Hz. Osman’a cefa yapmaktan vazgeçti. O sadakat sahibi cefadan kurtulmuş oldu. Doğruca Fahri-Âlem (s.a.v.) Hazretlerinin evlerine gitti Ashabın diğerleri hicret ettiler. Hz. Osman iki defa hicret etti. İlk hicreti Habeşistan’adır. İkinci hicreti Medine-i Münevvere’yedir. Bütün malı ve parasıyla, aziz canıyla Rasulullah Efendimiz’in uğruna orada durdu. Hiçbir zaman da yüz çevirmemiştir. Yolunda rağbet edilecek hizmetlerde bulunmuştur.

YEDİNCİ MENKIBE Hz. Osman’ın (r.a.) malı gayet çoktu. Hatta evlerinde üç yüz cariyeleri vardı, hizmet ederlerdi. Bir gün Hz. Osman (r.a.) insanlık icabı cariyelerden birisiyle buluştu. Meğerse Hz. Habib’in (s.a.v.) kızları Rukiye (r.anha) bu hale vakıf olmuştur. Kadınlık gayreti ortaya çıkıp, huzursuz olmuşlardı. Lâkin bu haki Hz. Osman’ın (r.a.) yüzüne vurmayıp hemen zarafetle izin istedi. Babamın evine gidiyorum. Hz. Osman (r.a.) neylesin? Hz. Osman Rukiye’nin (r.anha) üzüldüğünü anladı. İçine ateş düştü. Kendi kendine dedi ki; Rasulullah Efendimiz’e (s.a.v.) gidip benden şikâyet ederse benim halim dünyada nasıl olur? Âhiretim de perişan olur diye derhal abdest alıp, mübarek yüzünü ve sakalını toprağa sürüp feryat ve figan ile Hz. Allah’ın (cc) Yüksek Dergâhı’na sığındı, yalvarmaya başladı. Niyazda bulundu. Hz. Rukiye (r.anha) dahi Sultan-ı Kâinat’ın saadethanelerine vardı. Server-i Enbiya (s.a.v.) Rukiye’nin (r.anha) yüzünde üzüntü eseri görüp sual ettiler; “Ey benim ciğerimin köşesi! Halin nasıldır? Niçin üzüntü içindesin?”

PDF s. 211

Hz. Rukiye isteksiz bir şekilde Sultanım, canım babam! Osman benim üzerime cariyeye bakıyor. Bu sizin şanınıza, şerefinize lâyık bir hareket midir? Size ve bana layık mıdır?” Hz. Habibullah (s.a.v.) benim kızım, eğer Allahu Teâlâ Hazretlerinin rızasını ve benim rızamı sorarsan hiç durma var odana git. Osman Hazretlerinin (r.a.) ayaklarına yüz sürüp özür dile. Yoksa ne Hakk’ın huzurunda (cc) ne benim huzurumda yerin kalmaz. Rasulullah Efendimiz’in bu mübarek sözleri karşısında Hz. Rukiye bir an durmadı ve durdurulmadı, babasının emri şeriflerine uyup acele ile evine geldi. Kapıya el sürdü, açmaya çalıştı. Fakat kapı kapalıydı. Çaresiz kapıyı çaldı. Hz. Osman (r.a.) içerden seslendi. O gelen kimdir? Hz. Rukiye (r.anha) cevap verdi; “Senden zayıf ailen Rukiye’dir.” Hz. Osman (r.a.) aceleyle kapıya gelip açtı. Özür dilemek istiyordu ki; Hz. Rukiye (r.anha) fırsat vermeyip, mübarek ayaklarına kapanıp Hz. Osman’a kendi özür dilemek isterken, Hz. Osman buna izin vermedi. Hz. Rukiye (r.anha) şöyle konuştu; “Babamın emrini yerine getirmeden içeri girmem.” deyip mübarek yüzünü Hz. Osman Efendimiz’in ayaklarına doyuncaya kadar sürüp, çok çok özür diledi. Ondan sonra Hz. Osman (r.a.) şükür secdesi yapıp dedi ki; “Ey Rasulullah Efendim’in (s.a.v.) mübarek kızı! Baban sana öyle emir verdiyse, ben de Allah (cc) aşkına Rasulullah’ın (s.a.v.) hürmetine üç yüz cariyemin hepsini birden azat ettim.” Hemen o saatte Hz. Allah’ın (cc) habercisi Hz. Cebrail Aleyhisselâm, Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v.) huzuru şeriflerine geldi. “Hz. Osman’ın cariyelerini azat ettiği haberini getirdi ve dedi ki; “Ya Muhammed! Allahu Teâlâ sana selam ediyor. Buyuruyor ki; Osman’ın yanlarında olan Hafaza Melekleri’ni kaldırdım. Bundan sonra hayır ve şerri yazılmayacak. Ondan hesap sorulmayacak. Sualsiz ve azapsız, hesabı görülmeden ve tartılmadan cennete dahil olacaktık.” Ey mümin kardeş! Var düşün! Hz. Osman (r.a.) ne mertebe sahibiymiş. (Allahu Teâlâ ondan razı olsun. Âmin)

SEKİZİNCİ MENKIBE Hz. Osman (r.a.) Harem-i Şerif’te Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v.) kızı Hz. Rukiye (r.anha) ile otururken, cariyelerden birisi yiyecek getirdi. Hz. Osman yiyecekle gelen cariyenin yüzüne baktı. Hz. Rukiye fakına vardı. Hatunun gayreti üstün gelip huzursuz oldu. Hz. Osman (r.a.) Hz. Rukiye’nin huzursuzluğunu görünce; “Ya Rukiye! O cariyenin yüzüne tamah ile bakmadım.” dedi ve yemin etti. Bu işte bir gariplik yoktu. Yoksa Allahu Teâlâ biliyor ki kasta yakın bir icraat yoktu.

PDF s. 212

Hz. Rukiye ferahlamakla yetindi. Hz. Osman zaten kötü niyetli bakmamıştı. Amma Hz. Osman Rukiye ile barıştıktan sonra dahi huzursuz oldu. Hz. Rukiye’nin mübarek hatırının incinmemesi için yüz cariye azat etti. Hz. Osman’ın (r.a.) Rasulullah Efendimiz’e bağlılığı ve sadakatinin derecesinin ne kadar yüksek olduğunu buradan anlayabiliriz. Üstelik o Fahr-i Âlem’e karşı hiçbir kusur işlemez ve göstermezdi. Onun mübarek hatırına ve yüksek şerefine, haklarına ölçüsüz riayet ederdi.

DOKUZUNCU MENKIBE Bir gün Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’in yanında bir melek duruyordu. Hz. Osman (r.a.) ise oradan geçiyordu. Melek Rasulullah’a (s.a.v.) dedi ki; “Ya Rasulallah! Bu geçen kimdir?” Efendimiz buyurdu ki; “Osman’dır.” Melek Osman namını duyunca ayak üzere durdu ve dedi ki; “Ya Rasulallah! Bu baş tacı müminden bütün melekler utanır, kendisini sevip, riayet ederler. Bunun mertebesi Hakkı Sübhane ve Teâlâ Hazretlerinin (cc) Dergah-ı Âlisi’nde çok yücedir. Bu mübarek insan, Hz. Osman (r.a.) gibi şanı büyük sultanı kavmi nasıl bir bahane cüret edip katledeceklerdir?” dedi. Şimdi kıyaslamak lazımdır ki; Hz. Osman’ı methedip riayet eden melekler bile onu severken, Müslümanım deyip ona düşmanlık gösterenlere Cennet yüzü gösterilir mi? Haşa, Hz. Osman’ı sevmeyen kâmil Müslüman olamaz. İmanı kâmil hiç olamaz. Âhirette imanı kâmil ve iyi bir Müslüman olamaz. Hz. Osman’ın (r.a.) şerefli menkıbelerine had ve sınır yoktur. Bizim gibi biçarelerin, bunun gibi ulu Sultan’ın methini yazmaya ne kudreti vardır ne de imkânı. Bu kadar menkıbesini yazmaktan muradımız, onun muhabbeti kalbimizde yerleşmiş olsun ve sevgileri ve muhabbetleri ruhumuzda çoğalsın. (Allah ondan razı olsun).

ONUNCU MENKIBE Hz. Fahri-Âlem (s.a.v.) dua buyurdular ki; “Ya Osman! Allahu Teâlâ senin evvel ve âhir günahlarını affetsin ve yazdırmasın.” dedi. Allahu Teâlâ Hazretleri Rasulullah’ın (s.a.v.) duasını kabul etti. Hz. Osman (r.a.) sevindirildi, sevildi ve affedildi. Hakkında birçok âyet-i kerime nazil oldu. Rasulullah Efendimiz yine buyurdu; “Cennet ehli, cennet içinde bir ışık görür. Bu nedir diye sorarlar. Hz. Allah Azameti ve büyüklüğüyle buyurdu ki;

PDF s. 213

“Bu bir nurdur. Şimşek değildir. Osman bir yerden bir yere giderken ayaklarındaki nalınların görünen nurudur. Yerde yürürken cennette nur saçar.” Her gece iki rekât namaz kılar ve namazda Kur’an-ı Azimüşşan’ı hatmederdi.

ON BİRİNCİ MENKIBE Bir gün Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz Ashab-ı Güzin ile (r.a. Ecmain) ile otururken, Cebrail Aleyhisselâm geldi. Dedi ki; “Ya Muhammed! Ben Yusuf’u Sıddık Aleyhisselâm’ın mübarek sakalına bakmak istersen, Hz. Osman’ın mübarek sakalına bak. Hz. İbrahim Halilullah Aleyhisselâm’ın mübarek sakalına bakmak istersen, Hz. Osman’ın mübarek sakalına bak. Bir peygambere yaratılış ve ahlâk bakımından ve o yaratılışı kendi kudretince yapısında ve suretinde muhafaza etmesi yönünden benzerliği olan kimse, şüphesiz Cennet ehlidir.” demiştir.

ON İKİNCİ MENKIBE Bir gün Hz. Osman (r.a.), Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v.) yanına gelip dedi ki; “Ya Rasulallah! Kemali lütfunda bu köleni topraktan kaldırıp mübarek ayaklarınızla hanemizi şereflendiriniz.” Kâinatın Sultanı, yaratılmışların övüncü Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri buyurdular ki; “Ya Osman! Yalnız beni mi davet ediyorsun? Yoksa Ashab-ı Güzin ile davet ediyorsun?” Hz. Osman dedi ki; “Ey Efendim! Ashab da gelsinler.” Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz Hz. Bilâl-i Habeşi’yi çağırıp buyurdular ki; “Ya Bilâl! Bütün ashaba haber ver! Osman’ın davetine gelsinler.” Kendileri kalkıp Hz. Ali (r.a.) ile Hz. Osman’ın saadethanelerine doğru yola çıktılar. Yolda giderken Rasulullah’ın (s.a.v.) adımlarını Hz. Osman sayıyordu. Rasulullah (s.a.v.) buyurdu ki; “Ya Osman! Adımları niçin sayıyorsun?” Hz. Osman (r.a.) cevap verdi; “Ya Rasulallah! (s.a.v.) Her mübarek her keremli ayağım ve adımın için bir cariye azat edeyim.” daha sonra davetten ayrıldılar. Bütün o kulların atıknâmelerini verdi. Şimdi Ey Mümin kardeşler! Hz. Osman’ın (r.a.) menkıbelerini düşünerek kendi kendinize insaf ediniz. Ne kadar yüksek yar, dost ve sevgili, sadık olduğunu anlayınız.

ON ÜÇÜNCÜ MENKIBE Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyuruyor ki; “Bütün enbiyalar ve Mürseller (Aleyhisselâm) yaşayışlarında birer kişi ile övünmüşlerdi. Ben de hayatımda Osman bin Affan ile övünüyorum. Bütün melekler benimle iftihar ederler, ben de onlarla (r.a.).” Yine yer yer buyurur ki;

PDF s. 214

“Rûzi mahşerde bütün enbiyalar ve Mürseller (Aleyhisselâm) ashabından birisini arkadaş edip onunla gezerler. Bir an yanlarından ayırmazlar. Ben de Osman’ı arkadaş edindim. Bir an dahi olsa onsuz olmuyorum. Cennet’te benim arkadaşım Osman olacaktır. Onun hakkında çok dualarda bulunuyorum. Hakkında çok güzel sözler beyan ediyorum.” Ey gafil olan insan! Gözünü aç! Canı gönülden Hz. Osman’a (r.a.) muhabbet duy. Dostuna dost, düşmanına düşman ol. Arasat’ta büyük vartalardan kurtulup Cennet-i Âlâ’ya vâsıl olasın (İnşallahu Teâlâ).

ON DÖRDÜNCÜ MENKIBE Hz. Aişe (r.anha) naklederek buyurmuştur; Bir gün Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdu ki; “Ya Aişe! Dilerim ki; Ashabımdan birisi buraya gelsinler. Ona bazı işler vardır, onları söyleyeceğim.” Dedim ki; “Ya Rasulallah! Ebu Bekir’i çağırayım mı?” Konuşmadı, anladım ki onu istemiyor. Dedim ki; “Ömer’i çağırayım mı?” Ona da ses çıkarmadı. Anladım ki istemiyor. “Amcan oğlu Ali’yi çağırayım mı?” Rasulullah Efendimiz yine oralı olmadı. Bu sefer dedim ki; “Osman’ı çağırayım mı?” Buyurdular ki; “Çağır gelsin!” Seslendim Hz. Osman geldi.” Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz huzurunda durdu. Efendimiz ona bazı şeyler söyledi. Onun rengi değişti. Yine bazı şeyler daha söylemeye devam etti. Tekrar rengi değişti. O günkü Hz. Osman’ın evini kâfirler muhasara ettiler. Ona dediler ki; “Niçin dövüşmüyorsun?” dedi ki; “Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz benimle sözleşmiştir ve bana çok söz söylemiştir. Ben bu belaya sabrederim.” Hz. Aişe (r.anha) demiştir ki; “Ben öyle zannediyorum ki; Hz. Habib-i Ekrem (s.a.v.) ona bu kıssayı haber vermiştir. (Şevahid’ün-Nebeviyye’den alınmıştır)

ON BEŞİNCİ MENKIBE Ensar’dan Cabir Hazretleri rivayet ediyor (r.a.); “Bir gün bir cenaze getirdiler. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz aba edip, namazını kılmadı. Sual ettiler;

PDF s. 215

“Ya Rasulallah! Şimdiye kadar hiç cenazeden aba etmeyip, yaptığını gibi namazını kılardınız. Şimdi hikmet nedir? Bu cenazenin namazını kılmıyorsunuz?” Rasulullah Efendimiz cevap verdiler; “Bu şahıs benim en çok sevdiğim Osman’ıma buğz ediyordu. Osman’a buğz eden kimseye, Allahu Teâlâ buğz eder. Bir kimseye ki Hak Teâlâ buğzederse, bana onun cenaze namazını kılmak düşmez.

ON ALTINCI MENKIBE İbni Abbas (r.a.) rivayet eder. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurmuşlardır ki; “Elbette Osman’ın yardımı ile ümmetimden cehenneme girmesi icap eden yetmiş bin kimse cennete girecektir.” *** İbni Ömer (r.a.) rivayet eder. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurmuşlardır ki; “Miraç-Gecesi” dördüncü göğe ayak bastığım zaman önüme bir elma düştü. Alıp ikiye ayırdım. Ansızın içinden bir huri kızı çıktı. Kahkaha ile gülüyordu. Kendisine sual ettim; “Sen kimin için yaratıldın?” dedim. Bana cevap verdi; “Haksız yere şehit edilen Hz. Osman için yaratıldım.”

ON YEDİNCİ MENKIBE Hz. İbni Mesud (r.a.) rivayet eder. “Bir gazâda, Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz ile beraber bulunuyordum. Zahire tükenip, askere büyük bir sıkıntı geldi ve zayıflık oldu. Peygamberimiz (s.a.v.) bu hale vâkıf olup, buyurdular ki; “Vallahi gün batmadan Allahu Teâlâ Hazretleri size rızık yetirecektir.” Bu mânâyı Hz. Osman (r.a.) fehmedip Allahu Teâlâ’nın Rasulü (s.a.v.) yalan söylemez diye çalışıp bir yerde on dört yük zahire buldu. Ağır fiyatla alıp, gün batmadan dokuz yükünü Rasulullah Efendimiz’e (s.a.v.) götürdü. Bunları gören Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz; “Ya Osman! Bu nedir?” diye sual etti. Hz. Osman cevap verdi; “Osman’ın Allah Rasulü’ne hediyesidir.” Seyyid-i Kâinat (s.a.v.) Hazretlerinin mucizesi ertelenmeden zuhur etti. Müminler şadan oldular. Münafıkları mahzun düştüler.

PDF s. 216

Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz mübarek ellerini duaların kıblesi ve Allah’ın dergâhına kaldırıp; “Ey Alahım! Osman’a çok kazanç ver.” diye dua etti.

ON SEKİZİNCİ MENKIBE (Hz. OSMAN’IN HİLÂFETE GEÇMESİ) Hz. Ömer (r.a.) âhirete gittikten sonra, hilâfeti altı serverin arasında şura toplantısı yaptılar. Önceden yukarıda beyan olunduğu üzere Sa’d Hazretleri mecliste yoktu. Talha veya Zübeyir Hazretleri diğerlerinden özür dileyerek, bizi bu vazifeden affedin. Bizim bu hacete ihtiyacımız yoktur deyip çekildiler. Üçü sona kaldı. Osman, Ali ve Abdurrahman (r.anhüm). Abdurrahman dedi ki; “Ben bu görevi ikinize bıraktım ve hibe ettim.” Onlar da dediler ki; “Öyle olsun.” Üç gün müsaade ettiler. Abdurrahman bin Avf (r.a.) o üç günde halkı arkadan yokladı. Müslümanların kimi istediğini ve çoğunlukla tuttuğunu tespit etti. Görüşler daha çok Hz. Osman’ın lehine görünüyordu. Abdurrahman bin Avf bunun üzerine Müslümanlara şöyle hitap etti; “Ben Osman bin Affan’ı Halife seçtim.” Hz. Ali (r.a.) ve sair Ashab-ı Güzin (r.anhüm) Hz. Osman’a (r.a.) biat ettiler. Böylece fitne ve kavgayı ortadan kaldırdılar. (Ebu’l Muin Nesefi’nin “Temhid” isimli eserinden naklolunmuştur.)

ON DOKUZUNCU MENKIBE (KURAN’IN TOPLANMASI) Bilinmeli ki; halk arasında Hz. Osman’ın (r.a.) Kur’an-ı Azimüşşan’ın toplanmasını sağlayan olarak meşhur olduğu anlaşılmaktadır. Lâkin Ebu Bekir-i Sıddık’ın (r.a.) şerefli menkıbelerinden bahseden Aziz hazretlerinin (k.a.) “Güzide” isimli eserinde anlatılıp, izah edildiğine göre Kur’an-ı Azimüşşan’ı ilk toplayan budur. Hz. Ömer ve Ashab-ı Güzîn’in ittifaklarıyla Hz. Osman zamanında ve hilâfetleri sırasında Irak ve Şam fethedildi. Halk arasında hiç mushaf yoktu. Kur’an-ı Azim’in kıraatında birçok ihtilâflar vaki oldu. Halk birbirini suçluyor ve olumsuz hareketlerde bulunuyordu. İşi Kur’an-ı Kerim’i inkâra kadar götürüyorlardı. Huzeyfe bin el-Yemâni (r.a.) Irak’ı fethedip, Şam tarafına gazâya gitti. Müslümanların ihtilâflarını bilâkis gördü. Çok elem ve ıstırap çekti. Durumu anlatmak için Hz. Osman’ın yanına geldi. Ona dedi ki; Ya Emirel-Müminin! Ümmeti Muhammed’e yardım et! İlâhî Kitabımız Hz. Kuran hakkında Yahudiler ve Nasranîler gibi okunmasında ihtilâfa düştüler. Hz. Osman bunu işitince bütün Ashab-ı Kiram’ı toplayıp, bazı yerlerde Kur’an’ın tilâvetinde ihtilâfa düşüldüğünü anlatıp, bildirdi. Sonra buyurdular ki;

PDF s. 217

“Hatıra şöyle bir tedbir geldi. Hz. Ebu Bekir’in toplayıp yazdığı mushaftan beş nüsha yazıp, her birini bir vilâyete gönderelim. Halk bunlara uysun. Sahabe-i Kiram dediler ki; “Çok güzel bir görüş belirttiniz.” Bu esnada Hz. Ali (r.a.) buyurdular ki; “Eğer ben de Halife olsaydım, böyle yapardım.” Hz. Osman (r.a.) ana mushafı Hz. Hafs’tan (r.a.) aldı. Said bin As (a.s.)’a verip emretti ki; bunu aynen yazınız. Peşi sıra Zeyd b. Sabit (a.s.)’a emretti ki; bunu kitap yapsınlar. Bir rivayette Abdullah bin Zübeyir ve Said bin As ve Abdurrahman bin Hars (r.anhüm) aynısını yazsınlar diye emir buyrulduğu anlatılır. Zeyd b. Sabit kitap yapıp bunlara buyururlar. Eğer sizin bir müşkülünüz olursa, Kureyş Lügati’ne müracaat ediniz. Çünkü Kur’an-ı Azimüşşan Kureyş Lugati üzerine nazil olmuştur. Bunlara bir müşkül düştü. Bakara Sûresi’nde bir kısmı “tabut” okudu, bir kısmı “tabuh” okudu. Durumu Hz. Osman’a (r.a.) arz ettiler. O da buyurdu ki; “tabuttur.” Zeyd b. Sabit (r.a.) diğerleri ile beraber beş mushaf yazdılar. Bu mushafların adlarını “Mushaf-ı İmam” koyup her birini bir şehre gönderdiler. İhtilâf zamanı bunlara müracaat ettiler. Birisi, Mekke-i Mükerreme’ye, birisi, Basra’ya, birisi, Şam’a, birisi, Kûfe’ye, birisi, Medine-i Münevvere’ye gönderildi. Bir rivayette ise yedi mushaf yazıldı; kalan ikisinin de birisi Yemen’e gönderildiğini diyenler de var. Birisi Bahreyn’e diyenler de. Hz. Osman’ın (r.a.) görüşü, tedbirleri ve tasarrufları bu kadar çok ve güzeldir. İlk andan bu görüşe dek, bu yazdığımız dahi “Güzîde” denilen eserden naklolunmuştur. Yine “Güzîde” denilen mübarek eserden beyan olunana göre; önce Kur’an’ın tertibini Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz beyan buyurmuşlardır. Cem olmasını Hz. Ebu Bekir’in (r.a.) görüşü ile olmuştur. Zeyd b. Sabit (r.a.) her mushafı bir kıraat üzerine yazmışlardır. Onun için her vilâyetin ehli bir kıraate tâbi olmuşlardır. Hâlâ o ihtilâflar ile menkuldür. O diyarın okuyucularından ve mushaflarında dahi bu üslup üzerinedir. Müracaatı bu Kur’an-ı Kerimlere yaptılar diye o mushaflarda nokta ve irab yoktur. Ancak hemen imaleler gelen yerlerde kelimenin altına sır halde işaret koymuşlardır.

YİRMİNCİ MENKIBE Hz. Osman bin Affan (r.a.) Kur’an-ı Azimüşşan’a bağlı iken bir Cuma günü Cuma namazını kıldıktan sonra mübarek ellerini kaldırıp dua ederken bir Arap yanına geldi. Acayip söz söyleyip dedi ki; “Ey kâtip! Fazilet bakımından İhlas Sûresi Tebbet Sûresi’nden daha üstün olduğu halde sen neden Tebbet Sûresi’ni, İhlas Sûresi’nden önce yazdın. Bu layık değildir. Akla dahi

PDF s. 218

hoş gelmiyor deyip, bir hile ile yalnız bunun hikmetini bilmek istedi. Hz. Osman (r.a.) o Arabın dersini ve cevabını vermek için hem onun gözlerini sildi ve “Şimdi bak bakalım ne göreceksin.” dedi. Arap bir bakınca “Levh-i Mahfuzu” gördü. Orada Kur’an’ın aynı şekilde tertiplenmiş ve yazılmış olduğunu gördü. Her bir harfi bir dağ gibi ve sureler yerli yerinde. Arab Hz. Osman’dan bu kerameti görünce salaha düşüp gece ve gündüz Hz. Osman’ın hizmetinde geri durmadı. Bundan sonra taat ve ibadetle meşgul oldu. Gelin insaf eyleyin! Hz. Osman (r.a.) şimdi ulu sultan değil midir? Bundan sonra ulu sultana hizmet etmek ve şerefli uğurlarında mal ve parasını feda etmek uygun ve reva değil midir? Bu bilgiler “Gülşen-i Envar” denilen mübarek eserden naklolunmuştur.

YİRMİ BİRİNCİ MENKIBE Hz. Osman’ın (r.a.) hilâfetleri zamanında bir kölenin kulağını çekti ve ağarttı. Köle çok mahzun oldu. Hz. Osman’a (r.a.) dedi ki; “Ya Seydi! Herkesin kıyamet gününde hakkını alacağı dehşetli günü hatırlayıp düşünebiliyor musunuz?” Hz. Osman (r.a.) bu sözleri duyunca, gönlüne bir pişmanlık gelip gulama (Genç, köle, delikanlı) buyurdu ki; “Ey gulam! Sen de benim kulağımı çek ödeşelim.” Köle de Hz. Osman’ın (r.a.) kulağını çekti. Hz. Osman (r.a.) buyurdu ki; “Ey köle fazla çeksene.” Gulam dedi ki; “Ya sahibim, efendim Hazretleri kıyametin ahvalini düşünüp korktum. Fazla çekersem kıyamet gününde kısasa tâbi tutulurum endişesi bende hâkim oldu.”

YİRMİ İKİNCİ MENKIBE Hz. Ömer (r.a.) vefat edince, ölüm haberi Anadolu Rum Devleti’ne ulaştı. Rum Kayseri Şam vilâyetine doğru yola çıkıp Muaviye Hazretlerine hücum etti. Hz. Osman (r.a.) bunu duyunca Abdullah bin Ebu Serah’i ve Abdullah bin Zübeyir’i yardım için imdada gönderdi. İki askerî birlik birbirine ulaştı. Harb günü belli oldu. Abdullah bin Zübeyir, Abdullah bin Ebu Serah’e dedi ki; “Rum frenk askerleri çok. Müslümanların askeri az. Onların üzerine askerî hile ile varıp, muzaffer olmaya bakmalı.” Henüz harp başlamamıştır. Sen asker ile durup bekle. Bizim tarafımızdan tekbir seslerini duyduğun zaman Rum ve Frenk askerlerine saldırıya geç, savaşa başla. Zira onların kumandaları ordudan ayrı bir yerdedir. Tavus Kuşu kanadından yapılan gölgelikte, birkaç şarkıcı kadın ile oturduğunu haber aldım. Abdullah bin Ebu Serah hazır olarak beklerken Hz. Abdullah bin Zübeyir resmi elçilerle Rum kumandanının karargâhına doğru gitti. Rum Frenk leşkeri yol verdiler. Kayser’e

PDF s. 219

yakın erişti. Yanına getirdiği otuz adamına dedi ki; siz Rum-Frenk askeriyle benim aramda durun. Onlar benim niyetimi anlamayalar. Eğer bana kastederlerse bir zaman onları oyalayın. Ben düşündüğüm işi yapayım. At başı saldırıya geçti. Onu gören cariyeler kendilerini Kayser’in kucağına attılar. Üçünü de öldürüp, tekbir getirdi. Otuz adamı da yüksek sesle tekbir getirdi. Abdullah bin Ebu Serah beklemede dururken tekbir seslerini işittiği gibi İslâm askeriyle hep birden tekbir getirip Rum-Frenk askerine saldırıp birbirlerine vurdular. On bine yakın kâfiri kılıçtan geçirdiler. Bu kadar büyük bir orduyu Abdullah bin Zübeyir Hazretleri dilaverliğiyle yenmiş oldu. Rum şehirlerinden birkaçı Müslümanların eline geçti. Abdullah bin Ebu Serah Medayin Şehri’ne vardı. O vilâyeti zapt edip, haraç aldı. Hicri: 26 senesinde Hz. Osman (r.a.) Harem-i Şerif etrafında birçok yer alıp Harem-i Şerif’e birleştirdi. Burası iyice büyütüldü ve büyüdü. Hicri: 28 yılında bir haber geldi. Horasan halkı İslâmî emirlere bağlanmıyor ve söz dinlemiyorlar. Hz. Sa’d bin As buraya gönderildi. Onları kendilerine bağladı. Hem bu senede Müslümanlar arasında Kur’an-ı Azimüşşan kıraatinde ihtilâf vaki oldu. Hicri: 30 yılında Rasulullah Efendimiz’in yüzüğü Hz. Osman’ın elinden Aris-Kuyusu’na düştü. Çok aradılar, bulunmasını istediler ama bulamadılar. Hem bu senede Hz. Muaviye Kostantiniyye’ye varıp gaza etti. Hicri: 32 senesinde Anadolu’dan bir asker gelip, Müslümanlarla savaştılar. Abdullah bin Ebu Serah İslâm askeriyle bunları karşılayıp deryada cenk edip muzaffer oldular. Abdullah bin Sebe denilen Yahudi Hz. Ömer’in (r.a.) zamanında Müslüman olmuştur. Ama çıfıtlık yaptı, nifak ekmeye çalıştı. Kalbi bu yöndeydi. İstediği İslâm dinini baltalamaya çalışıyordu. Fırsat kolluyordu. Hz. Ömer’in seri adalet anlayışı onun fasit fikrine mâni oluyordu. Hz. Osman (r.a.) zamanında fırsat bulup fitnelik ortaya çıkardı. Hz. Osman’ın yumuşak davranışlarını fırsat bilip, fikirlerini ortaya koydu. O zamanın insanlarına “Hz. Osman’ın (r.a.) üzerine yürümek onu hilâfetten aşağı almak bir ibadettir.” diye fikirler aşılamaya başladı. Mısır halkından bir kısmı Hz. Ali’nin yanına hatta Hz. Osman’a dahi saldıracaklardı. Basralılar Hz. Üzeyir bin Avm’ın yanına, Kûfeliler Hz. Talha’nın yanına geldiler. Bu samimi, sadık ve emin insanların yaptığı nasihatler sonucu fikirlerini değiştirdiler. Fakat bunlar yine fitnelik uyandırmak için toplandılar. Verdikleri karar sonucu Hz. Osman’ı suçlu göstermek, Halifelik’ten uzaklaştırmak veya öldürmek için anlaştılar. Hz. Osman (r.a.) üzerine yürüdüler ve dediler ki; I. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz ve Şeyheyn (Ebu Bekir, Ömer) (r.a.) Arafat’ta namazı kıstılar. Hz. Osman niçin tamamlandı. O da cevap verdi;

PDF s. 220

“İslâm dininin işini ululadı. Doğu ve batının halkı İslâm’a gelip, Arafat’ta toplandılar. Eğer namazı tamam etmeseydim; çeşitli vilâyetlerden gelen halk düşünürlerdi ki, namazı böyle kılmalıyız. Sünneti kısmayı bilmiyorlardı.” II. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz ve Hz. Ebu Bekir ve Ömer (r.anhüma) Ebu Zer Gıfari’yi (r.a.) mükerrem tutarlardı ve Ebu Zer Hazretleri şimdilik Şam’da Muaviye yanında duruyordu. Muaviye Hazretleri Beytü’l-Malı Müslimine, Beytü’l-Malullah demesi dolayısıyla niza edip, dedi ki; “Şu sebeple, “Beytü’l Malullah” diyebilirsiniz! Kendi bildiğin gibi harcarsan ve cevabı Âhiret’te Allahu Teâlâ Hazretlerine vermekle sorumlu olursun. “Beytü’l-Malı-Müslimin” demek gerek ve cevabı Müslümanlara vermek gerekir.” deyip Hz. Muaviye’ye gazap etti. O da Şam’dan Medine-i Münevvere’ye geldi. Hz. Osman onu Medine Şehri’nden dışarı attı. O da şehrin dışında harabe bir köyde makam tuttu. İşte bu meselenin cevabını da Hz. Osman’a (r.a.) sordular. Hz. Osman (r.a.) şöyle cevap verdi; “Ebu Zer Gıfari benim yüzüme karşı çok dehşetli ve ağır sözler söyledi. Medine’den uzaklaştırdım. Yaki onun sözünden cahillere bir şey tesir edip, İslâm’a zarar gelmeye.” III.” Daha önceden zekâtı memurlar topluyorlardı. Şimdi zekâtı mal sahiplerinin vicdanına bıraktın. Onlarda gönüllerinin isteğine göre veriyorlar. Buna ne dersiniz?” Hz. Osman bu soruya şöyle cevap verdi; “Amiller (Memurlar) aldıkları zekâtı telef ediyorlardı. Şimdi ben herkesi kendi arzusuna bıraktım. Herkes zekâtını kendi isteğiyle getirip Beytül-Mala teslim ediyor.” IV. Dediler ki; Hakem bin el-As Mervan bin el-Hakem’i Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz zamanında nifakın ehli olarak bildi. Medine-i Münevvere’den dışarı sürdü. Hz. Osman ise Medine’ye getirdi, dediler O da cevap verdi; “Rasulullah Hazretlerinin (s.a.v.) son hastalanması sırasında onları getirmek için izin istedim, izin verdiler. Bu sözü Hz. Ebu Bekir ve Ömer (r.a.)’e söyledim. Başka bir şahit istediler. Ben şahit bulamadım. Halife olduğum zaman ise, önceden Rasulullah Efendimiz’den (s.a.v.) aldığım izin gereğince onları geri getirdim. V. Beni Ümmeyye’ye verdiğin yardımı fazlasıyla artırdın. Onların maişetini fazlalaştırdın. Bu soru üzerine Hz. Osman onlara şu cevabı verdi; “Herkese malumdur ki; Allahu Teâlâ Hazretleri ben kuluna mal ve servet verdi. Ben daima Sıla-ı Rahmi muhafaza ettim. Şimdi ömrümün sonuna yaklaştım. Şimdi bu halde beğenilmiş halden, nasıl vazgeçilmiş veya geçmiş olayım. Vallahi Beytül Maldan onlara bir şey değilim. Kendi malımdan verdim.”

PDF s. 221

VI. Daha sonra bir nüsha Kur’an-ı Azimüşşan varken kendi başına nüshaları çoğalttın. Kendi başına bir kısım nüshaları ise yaktın. Sebep nedir? Hz. Osman bu sözlere şöyle cevap verdi; “Etrafın yazılı haberler geldi. Hz. Kur’an’ın rivayetlerinde ihtilâf vaki olmuş. Diledim ki; bu vasıta ile İslâm dininde bir fitne çıkmasın. Ona göre nüshaları tertip edip, düzdüm. Değişik, muhtelif, nüshaları yaktırdım. Zanda ve yanlışlıkta bulunanların dili, İslâm’a uzanmasın, konuşmasınlar.” VII. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz ’a hürmeten Hz. Ebu Bekir (r.a.) minbere çıkarken, bir derece aşağı durdu. Hz. Ömer de ona hürmeten bir derece aşağı durdu. Siz ise aynı yerde duruyorsunuz. Bu nasıl iştir? Hz. Osman (r.a.) onlara şöyle cevap verdi; “Eğer bu kaideyi tutsaydım, kuyu kazıp gittikçe aşağı inilip, eğilerek hutbe okunacaktı.” VIII. Önceki halde kapıcılar ve kapı önünde duranlar yoktu dışarı adamlar tayin ettin. Sebebi nedir? O da şöyle cevap verdi; “Din, devletin işini ululadı. Kötü ve başka dinden olanların maruzatını def etmek için. Kendi tarafıma muhafaza getirdim. VIIII. Hayvanların artık unları yemesini menettin. O da cevap verdi; “Beytül Mal hayvanların yemeleri için, başkalarının mallarının yenmesini engelledim. Devlet malı telef olmasın. X. Siz, hatıra verilen Rasulullah Efendimiz’in yüzüğünü nasıl kaybettiniz? Hz. Osman cevap verdi; “Sahabe-i Güzîn (r.anhüm) yanında Cah-Kuyusu’na düştü. Ne kadar aradıksa bulamadık. O şereften mahrum kaldık. *** Hz. Osman (r.a.) bunların sordukları her bir soruya lâyık uygun ve doğru cevaplar verdi. Hz. Aliyyü’l-Murteza (r.a.) çalışmalarıyla fitne sakin oldu ve kavga defedildi.

YİRMİ ÜÇÜNCÜ MENKIBE (Hz. Osman’ın (r.a.) Şehit Edilmesinin Sebebi) Hz. Osman (r.a.) şehid edilmesine Mervan’ın fesatlıkları sebep oldu. Mervan büyük bir müfsid idi.

PDF s. 222

Rasulullah Efendimiz’in mübarek zamanlarında Mervan Vahiy Kâtibiydi. Ali-İmran Sûresi nazil olduğu zaman Kâinat’ın Sultanının yanında bulunuyordu. Bu gelen mübarek sureyi Rasulullah Efendimiz Mervan’a yazmasını emretti. Mervan da Ali-İmran yerine Ali-Mervan yazdı. Fahr-i Âlem Efendimiz (s.a.v.) bunun farkına varamaz sandı. Bununla ve bu hal ile Kıyamet-Günü’ne kadar böyle meşhur olarak kalacağını zannetti. Serveri Âlem, enbiya ve ilmi-ledün Sultanı olan Efendimiz’in bunun farkına varamaması mümkün müydü? Böyle bir ihtimâl mümkün değildi. Kur’an-ı Kerim Rabbani tebdil ve tahriften mahmuzdur. Kur’an’ın âyetleriyle korunacağı bildirilmiştir. Bunun mümkün olmayacağı aşikâredir. Fakat Mervan bedbaht olduğu için böyle bir ifsada düşmüştü. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz onun bu sûre-i şerif’i doğru değil, adıyla yazdığını anlayınca gazablandı. Mervan’a kızarak; “Bizim yanımızda kalmaya lâyık değilsin!” deyip, şehirden dışarı, uzak bir yere sürgün etti. Hz. Fahr-i Âlem (s.a.v.) Efendimiz Hazretlerinin zamanlarında o kadar geri gelmek için çalıştıysa da, şehre gelmesine Peygamberimiz asla rıza göstermedi. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz âhirete irtihal ettikten sonra Hz. Ebu Bekir (r.a.) Hilâfet-Makamına geçince, bu sürgün kararının değiştirilmesi için ne kadar yalvardılarsa da Hz. Ebu Bekir dahi rıza göstermediler ve dediler ki; “Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v.) reddetmiş olduğu bir müfsidi ve sürdüğü bir münafığı hiç bizim zamanımızda şehre gelmesin.” Ayrıca bu adamı iki kat daha ileri bir yere sürdü. Hz. Ebu Bekir (r.a.) vefat edince, Hz. Ömer (r.a.) halife oldu. Bu mübareğin zamanında dahi kurtulması için çok çalıştılarsa da bir sonuç alamdılar. Hz. Ömer dedi ki; “Bir kimseyi Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz sürmüş ve Hz. Ebu Bekir (r.a.) ise geri dönmesini kabul etmemişse, benim bu adamı affetmem ve şehre girmesine izin vermem ihtimali yoktur.” Sonra bunu iki misli ileriye sürdü. Hz. Ömer (r.a.) şehadet şerbetini içtikten sonra, Hz. Osman (r.a.) halife oldu. Mervan bunu duyunca izin bile almadan ve hiç durmadan bulunduğu yerden çıkıp Hz. Osman’ın evine geldi. Hz. Osman’ın mübarek ayaklarına kapandı. Yalvarmaya başladı. Hz. Osman halim ve selim birisiydi. Mervan ise yalancı ve yanlış birisiydi. Hz. Osman (r.a.) akrabası olan bu adamı iyi tanıyordu. Ama izin verdi. Kısacası onun halim halinden, yumuşaklığından yüz bulup, faydalanarak Medine’de kaldı. Sonra her gün eksik olmayıp, Hz. Osman’ın şerefli huzurlarına vardı. Hz. Osman (r.a.) on iki yıl Halife oldu. Görevde altı yıla varınca, tevabiinden bir kimseye bir şey vermedi. Altı yıldan sonra mansıb düştükçe akrabalarına ve başka kimselere hiçbir görev vermediği halde şimdi akrabalarına boşalan yerleri vermeye başladı. Bundan dolayı İslâm-Askeri huzursuz olmaya başladı. Fasit Mervan dahi iş güç sahibi

PDF s. 223

olmuş, mal elde etmiş ve zenginleşmişti. Onu da sonunda bir devlet kâtipliğine getirdiler. Takdir Allahu Teâlâ’nındır. Bu haller zuhur edecekti. Mervan müfsidi kâtip olunca Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer (r.a.)’e tâbi olanlara buğzedip, düşmanlık göstermeye başladı. İntikam için fırsat kolluyordu. Bir gün Mısır Beylerbeyi’nden şikâyet geldi. Yeni bey istiyorlardı Hz. Osman (r.a.) dedi ki; “Kimi istersiniz?” Onlar da Hz. Ebu Bekir’in oğlu Muhammed’i rica ettiler. Bu hal üzere Hz. Osman (r.a.) buyurdu. Menşur yazdılar. Evvelki beyi azlettiler. Yine duydu ki; “Ebu Bekir oğlu Muhammed’i size Bey tayin ettim. Siz ki Mısır halkısınız! Ona bağlı olunuz ve itaat ediniz.” Mervan kendi kendine şöyle diyordu; “İntikam almak için tam fırsat ele geçti. Bundan daha iyisi olamaz.” Hz. Osman’ın dilinden bir mektup yazdı. “Sen ki, eski Beysin. Muhammed oraya gelince seni azledecektir. Fakat o, oraya gelir gelmez başını kesip bana gönder. Biz seni azletmekten vazgeçtik.” Mervan bu kâğıdı sakladı. Zira mührü yoktu. Hz. Osman’ın ise bir âdeti vardı. Abdest almaya gittiği zaman, parmağındaki mühür olan yüzüğü yanında kim olursa ona verir, sonra abdest alıp, o kişiden geri alır, parmağına takardı. Çünkü bu yüzüğün üzerinde Hz. Allah’ın ismi şerifi yazılıydı. Onun için zaman zaman derdi ki; “Ey yanımda, yöremde bulunan melekler. Siz benimle beraberken ben abdest bozmaya utanırım. Ben size söz veriyorum ki, siz dışarıda bulunun ve ben bu süre zarfında yanlış bir iş yapmayacağım.” İşte böyle söyledikten sonra ayakyoluna girdi. Mervan bu vakti gözlüyordu. Yanına gitti ve o saatte o yüzüğü çıkarıp Hz. Osman Mervan’a verdi. Mervan hazırladığı nâmeyi hemen mühürleyip, güvendiği bir çavuşa teslim etti. Sıkı tembih etti ki; “Eğer yolda Muhammed’e rastlarsan kesinlikle onunla buluşmayasın, görüşmeyesin. İlerisine geçip Muhammed’den birkaç gün önce Mısır’a gidesin. Ölmemeye çalışasın.” Çavuş mektubu alıp yola çıkarak Mısır’a giderken, Muhammed bin Ebu Bekir askeriyle menzilden menzile giderken bir yüksek tepeye çıkmıştı. Baktı ki Medine-i Münevvere yolundan bir çavuş geliyor. Acaba ne haber ile geliyor, diye beklemeye başladı. Fakat gelen çavuş Muhammed’e uğramayıp Mısır’a doğru gitti. Muhammed bin Ebu Bekir akıllı ve bilgin bir zattı. Bu çavuşun bize uğramaması pek hayır değildir deyip arkasından birkaç kişi gönderdi. Gidip o çavuşu ister istemez geri döndürüp buraya getirin dedi. Gönderilen yiğitler o çavuşun ardından yetiştiler. Ona; “Geri dön! Muhammed seni

PDF s. 224

ister!” diye söylendiler. Çavuş inat ederek geri dönmek istemedi. Onlar da söyletmeyip döndürdüler. Muhammed’in huzuruna getirdiler. Muhammed, çavuşa dedi ki; “Nereye gidiyorsun?” Çavuş; “Mısır’a gidiyorum.” Muhammed; “Halife’den emrin var mıdır?” Çavuş; “Yoktur.” dedi. “Bu çavuşu arayın” Her ne kadar aradılarsa, bir şey bulamadılar. Sonunda buna değnek vurun diye emir verdiler. Hemen birkaç değnek vurdular. Çavuş fena oldu ve bir kâğıt gösterdi. Kâğıdı alıp okuduğu gibi Hz. Osman’a karşı huzursuz oldular. Yanında olan güvenilir adamlarına emri gösterdi. Hepsi huzursuz olup bazısı uygun olmayan sözler söylediler. Ne bilsinler ki Hz. Osman (r.a.) bu konudan habersizdir. Bu Mervan’ın işidir. Bunun gibi fitne ve fesada bais ve sebep olup, kıyamete kadar lânete müstahak olmuştur. İkinci gün devlet erbabına, özellikle hâkim olanlara layık ve münasip olan şudur ki; adamların iyisini istihdam etsinler. Çünkü devletin güvenilir yetkililerine her ne gelirse, çoğunlukla akrabalarından ve himaye ettiklerinden ve Hakka tabi olmayan, İslâm dinini düşman bilip, gerçek yüzünü saklayan müfsitlerden gelir. Bu adam Hz. Osman (r.a.) gibi bir azim sultanı ne tehlikelere uğratmıştır. Gerçi ezelde takdir olan buydu. Lâkin bu adam fitneye sebep olmuştur. Muhammed ondan sonra geri dönüp akraba, eş, dost ve güvendiği ileri gelen adamlara mektuplar yazıp durumu haber verdi. Bu mektupları alanlar Hz. Osman’a düşman kesilip, huzursuz oldular. Ona uygun olmayan, yakışıksız olan, haksız yere epey çirkin sözler sarf ettiler. Bu haberi alanlar Muhammed bin Ebu Bekir’in tarafına geçip, onu tuttular. Ayrıca dediler ki; “Acaba Hz. Osman, dostu ve halife Ebu Bekir’in oğlu Muhammed’e neden ihanet etmek isteği ve fikrinde bulundu? Bu ihanetin sebebi acaba nedir? Çünkü suçu varsa neden kendisini şeriatla yargılayıp, hakkından gelmedi. Mısır’a gönderip de Mısır halkına öldürtmek istedi.” Halkın çoğunluğu yüz çevirip öldürülmesine çalıştılar. Hz. Ebu Bekir’in sevenleri çok olduğundan, başka münafıklar da ortaya çıkıp, onların yanında oldu. Bunlara karışıp sayı bakımından on bini buldular. Hz. Osman’ın (r.a.) mevcut dört yüz adamı vardı. Bunları para ile almıştı. Hepsi harp aletleriyle donatılmıştı. Mükemmel savaşılardı. Hz. Osman’ın sarayını kuşatmışlardı. Hz. Osman (r.a.) bütün bu adamlarını huzuruna çağırıp şöyle buyurdu; “Her kim odasına varıp, silahını çıkarıp, kendi halinde oturursa, mülkümden azat olsun. Benim hayır duam onunla olsun.”

PDF s. 225

Onlar da emre uyup dağıldılar. Ondan sonra Hz. Ali (r.a.)’e haber verdiler; “On bin dolaylarında kişi Hz. Osman’ın katli için toplanıp gelmişlerdir.” Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v.) ayrılığı Hz. İmam Ali’nin (r.a.) aziz canlarına bir dereceye kadar tesir etmişti. Çok yanmıştı. Ne günleri gün ne geceleri gece yerine geçiyordu. Gece ve gündüz ağlıyordu. Mübarek ciğeri dağlanıyordu. Hatta Rasulullah Efendimiz’den sonra (s.a.v.) “Zülfikâr” isimli kılıcını beline kuşanmadı. “Düldül” adlı atına hiç binmedi. Gece ve gündüz Ravza-i Mutahhara’da bulunuyordu. Onun için kendileri gitmeyip İmam Hasan ve Hüseyin Hazretleri’ni gönderdiler. (r.a.) ve tembih ettiler ki; her kim Hz. Osman’ı öldürmeye gelirse, ona kılıcı vurun, aman vermeyin. Bu her kim olursa olsun. Bu iki şehzâde (r.a.) bellerine kılıçlarını kuşanıp, Hz. Osman’ın (r.a.) kapısına vardılar. Bu mübarek şehzâdeleri kapıda görenlerin hiçbirisi güç getiremeyip kapıya gelemediler. Ancak kapıyı bırakıp, saray duvarını deldiler. Hz. Osman Kur’an-ı Azimüşşan’ı okuyorlardı. Hemen saldırıp hançerleyerek orada terk ettiler. (Hüküm Allah’ındır) ve (İnna lillahi ve inna ileyhi raciun-Allah’tan geldik, Allah’a dönücüleriz.) Hz. Osman (r.a.) yaralandıktan sonra, İmam Ali Hazretlerine haber verdiler. O da aceleyle kalkıp bulunduğu yere geldi. Kapıda duran Hz. Hasan’a (r.a.) bir tokat vurup, İmam Hüseyin’i (r.a.) göğsünden itip içeri girdi ve Hz. Osman’ın yanına vardı. Mübarek hatırını sordu. Hz. Osman şükredip dedi ki; “Ya Ali! Bunun benim başıma geleceğini ben iyi biliyordum. Yoksa Rasulullah bana bildirmedi mi zannediyorsun? Ya Ali lütfedip bundan dolayı bir kimseye zarar vermeyesin. Bu gece rüyamda Rasulullah Efendimiz’i (s.a.v.) gördüm. Bana buyurdu ki; “Ya Osman! Bekleyişim haddini aşmıştır! Vakit geldi. Bizimle görüşüp ve yarın orucunu yanımızda açacaksın.” Ya Ali! On şeyi sakladım. Bunlar şunlardır; Bunlar mühürlenmiş hazine gibiydi. Şimdi sana açıyorum. Başka hiç kimseye açmamıştım. Bu on şeyi üslup üzere tekrar buyurdular; Ben İslâm’ın üçüncü hazinesiyim. • İki cihanın övüncü, ins ve cine gönderilen Peygamberimiz (s.a.v.) ’in iki kızını almak bana nasip oldu. Bu başka kimseye nasip olmamıştır. • Bütün ömrüm boyunca türkü, şarkı söylemedim, istemedim. • Ömrümde ırlamak değil dem (Eğlence) olan ve ırlanılan yerlere uğramadım. • İmana geldikten sonra zina etmedim. Önceden de zina etmemiştim. • İmana geldikten sonra hırsızlık etmedim, daha önce de etmemiştim. • Rasulullah Efendimiz’e biat ettim. Mübarek eline elim yapıştıktan sonra, artık sağ elimi od yerime uzatmadım. • Bir Cuma günü olmadı ki; ben bir köle azat etmeyeyim. Elimde kul olmazsa, gider alıp, getirir azat ederdim. Yoksa rahat edemezdim.

PDF s. 226

• Seyyidi Kâinat, Rasul-i Sakaleyn (s.a.v.) zamanından beri benim bu başıma gelecekleri biliyordum. Lâkin kimseye söylemiyordum. • Bu tertip ve üslup üzerine yedi Mushaf-ı Şerif yazdırıp, bütün müminleri yalan, yanlışlık, ayrılık, aykırılıktan kurtarmak için, her birini bir iklime (Beldeye) göndermek bana nasip oldu. Geçmişte açıklandığı minval üzere bu da Arapçadan Türkçeye çevrilmiştir.

YİRMİ DÖRDÜNCÜ MENKIBE Emir-Efendi buyurdular ki; “Hz. Osman (r.a.) bin Affan mübarek kendi el yazısıyla yazdığı Mushaflarda üç kelamullah gördüm. Birisi Şerefli Şam’da, birisi Yemen’de, birisi Mısır’daki İskenderiye’de.” Amma bazılarından da naklolunur ki; Kelam-ı Kadimlerin üçünde bile “Feseykefikehumullahi” âyet-i kerimesi üzerinde şehit edildiği zamandaki kanı damlamış vaziyette bulunuyor. Lâkin bazılarından dahi rivayet edilir ki; hâlâ daha Kelam-ı Kadimlerin hemen birisinde zikrolunan âyet-i kerime’de mübarek kanı taptaze sanki henüz damlamış gibi durur. Hikmet Allah’ın. Emir-Efendi huzuruna birkaç defa varıldı. Ama bu haberin sıhhatini sormak nasip olmadı. Lâkin bu kadar keramet Hz. Osman’ın (r.a.) şanın yüksekliğinde olması acayip değildir.

YİRMİ BEŞİNCİ MENKIBE “Mesabih-i Şerif”de Hz. Osman’ın (r.a.) menkıbeler konusunun güzel bir bahsinde şöyle bir rivayet bulunmaktadır. Temate bin Hazm’ü-l Kuşeyri’den alınmıştır. Diyor ki; “Ben ‘Yevm’üd Dare’ Hz. Osman’ın şehid edildiği gün ulaştım. Hz. Osman çok mutluydu. Kendisini sarayında muhasara edenlere hitaben şöyle diyorlardı; “Size, Âlemin Rabbi, Sahibi, haliki olan Allahu Azimüşşan (c.c.) üzerine yemin ederim ki; sizler yaptığınızın farkında değilsiniz. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz Medine’ye geldi. Hâlbuki Medine-i Münevvere’de Rume Kuyusu’ndan başka bir yerde su yoktu. Buyurdular ki; “Kim Rume Kuyusu’nu satın alabilir?” Beni kastettiği belliydi. “Kendi kovasıyla Müslümanların kovasını bir kılarsa, bu kova onun için hayırlı olur. Ruma Kuyusu’ndaki kovadan Cennet’teki kovası üstün tutulur.” “Ben kendi paramla o kuyuyu satın aldım. Siz beni bugün o kuyunun suyunu içmeye bırakmıyorsunuz. Deniz suyu gibi tuzlu su içiyorum” dedi.

PDF s. 227

Orada bulunan ve duyanlar; “Ey Osman! Şerefli Halifemiz siz haklısınız ve sözünüz doğrudur. Öyledir.” dediler.

(RUME) Çoğunluğun görüşüyle Medine-i Münevvere’de bir koyunun adıdır. Akik-i Asgar’dedir. Zira Medine-i Münevvere’de iki Akik vardır. Birisi Akik-i Ekber’de olan kuyu Urve’dir. Şarih Gürâni (Rahmetullah) İbni Abdülber’den nakletmiştir ki; O dedi ki; Medine-i Münevvere’de bir Yahudi’nin bir örülmedik kuyusu vardı. Suyunu satıyordu. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdular. “Rume kuyusunu kim satın alır, kendi kovasını Müslümanlardan farksız tutarsa, Cennet’teki kovası bundan hayırlı olur.” Hz. Osman (r.a.) gidip, kuyuyu pazarlık edip yarısını Yahudi’den aldı. Elini sürmeden Müslümanlara hibe etti. Nöbet yoluyla bir gün Hz. Osman, bir gün Yahudi su alacaklardı. Hz. Osman nöbeti sırasında su hakkını Müslümanlara sebi yaptı. Hatta Müslümanlar Hz. Osman’ın nöbetinde iki günlük sularını alırlardı. Yahudi’nin nöbetinde bu kuyuya asla uğramazlardı. Yahudi bu işten memnun olmadı. Kuyudan kalan yarım hisseyi de Hz. Osman’a (r.a.) sattı. Evvelki kuyunun yarım hakkını on iki bin dirheme satmıştı. Bu yarım kalanı sekiz bin dirheme sattı. Hz. Osman kuyunun bütününü sebil yaptı. Yine Hz. Osman âsilere hitap edip, buyurdular ki; “Size, Allah’ın üzerine yemin ederim ki; siz bildiniz mi ki; mescid ehline dar geliyordu. Rasulullah Efendimiz buyurdu ki; ‘Falanın yerini kim satın alıp, mescide katarsa, o yerden daha hayırlısına Cennet’te kavuşur.” O yeri halis kendi helâl malımla ve imkânlarımla sahibinden aldım. Mescide kattım. Siz bugün o mescide gitmekten ve iki rekât namaz kılmaktan beni menediyorsunuz; “Hepsi Allah için doğru. Evet.” dediler. Yine bunlara hitaba devam etti. Size yemin ederim ki; Allahu Teâlâ için sefere giden İslâm ordusunu teçhiz ettim, masraflarını kendi malımdan karşıladım. “Hepsi Allah için doğru. Evet.” dediler. Yine konuşmasına devam ederek dedi ki; İslâm’a ve Allah’a yemin ederim ki; siz bilmezseniz Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz Mekke-i Mükerreme’de Sebir Dağı’na çıkmıştı. Ebu Bekir, Ömer ve ben beraber bulunuyorduk. Dağ harekete geçti. Hatta taşlar yuvarlandı, aşağı dökülmeye başladı. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz mübarek ayağıyla dağı tepip şöyle buyurdular;

PDF s. 228

“Sakin ol, Ya Sebir Dağı! Senin üzerinde bir Nebi, bir sıddık ve iki şehit duruyor.” “Hepsi Allah için doğru. Evet.” dediler. Hz. Osman (r.a.) dediler ki; “Allahu Ekber. Kâbe’nin sahibine yemin ederim ki ben şahidim.” “Allahu Ekber” sözünü hayrette kalan kişi söyler. Hasmı elzem ve azarlama mahallinde Hz. Osman’ın (r.a.) o vakitte şöyle buyuruyordu Hasımlarına kendisinin Hakk üzere olduğunu kendilerinin batıl üzere bulunduğunu bu konuşmalarla, ispat edip, tasdik ettirdi ve ikrar eylettirdi. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz Sabir Dağı üzerinde şehid olacaklardan birisinin Hz. Ömer ve Hz. Osman (r.a.) olacağını müjdelemişti. Düşmanlarına hitap edip dedi ki; “Kâbe’nin Rabbi hakkı için, siz şehid olunuz ki ben şehidim.” Bunu üç defa tekrarladı. *** Yine “Mesabih-i Şerif” de bu konuda Hz. Suheyl’den şöyle nakil vardır. Hz. Osman (r.a.) dar gününde bana dedi ki; “Rasulullah (s.a.v.) böyle bir hal vaki olursa ve kim benimle muharebe ederse, onlarla savaşmayıp sabırla beklememi tavsiye etmişlerdi.”

YİRMİ ALTINCI MENKIBE Adiy b. Hatem (r.a.) rivayet eder. Der ki; “O gün Hz. Osman (r.a.) şehid edildi. Bir nida duydum; “Ya Osman bin Affan! Bir ruh ve reyhan ile öfkesiz gufran olan ve senden razı bulunan Rabb’ine dönüyorsun.” “Etrafa baktım, bir kimse göremedim.” Bu anlatım “Şevahidü’n-Nübüvve”den alınmıştır.

YİRMİ YEDİNCİ MENKIBE “Şevahidü’n-Nübüvve”den alınan bilgiye göre Hz. Osman (r.a.) Şehadet Şerbeti’ni içtikten sonra, mübarek cenazesi üç gün defnolunmayıp, açıkta durdu. Daha sonra Gaib’den bir ses nida oldu. “Osman’ın cenazesini defnedin. Üzerine namaz kılın. Allahu Teâlâ Hazretleri ona salavat eyledi.”

PDF s. 229

YİRMİ SEKİZİNCİ MENKIBE Hz. Osman bin Affan (r.a.)’ı Cennet’ül-Baki tarafında, alıp defnetmeye giderken, arkalarından büyük bir bulut peyda oldu. Cenaze ile gidenlerin yüreklerine korku düştü. Az kaldı ki cenazeyi bırakıp kaçalar. O bulutun içinden bir ses geldi. Korkmayın ve cenazeyi bırakıp gitmeyin. Biz bu mübarek cenazenin namazını kılmaya geldik. Meğer bunlar meleklermiş. Hz. Osman’ın (r.a.) cenaze namazını kılıp, vücudu şeriflerini ziyaret edip, döndüler. (Aynı eserden alınmıştır.)

YİRMİ DOKUZUNCU MENKIBE Hz. Osman (r.a.) şehadet rütbesine nail olduktan sonra, Rasulullah (s.a.v.)’in mescidi şeriflerinin üzerinde üç gün üç gece cinler gelip ağlayıp, feryat edip, figanda bulundular. Bütün halk bunların feryat ve figanını işittiler. Bu da Hz. Osman’ın (r.a.) ululuğuna delalettir. (Aynı eserden alındı.)

OTUZUNCU MENKIBE Hz. Osman (r.a.) sair kerametlerinden başka, şehadet mertebesine gark olup, âhirete irtihal ettikten sonra Medine-i Münevvere’de Halifelerin oturması mümkün olmamıştır. Allahu Teâlâ Hazretlerinin rızai şerifleri olmadığı için, Hz. Ali (r.a.) Halife olunca Medine’den çıkıp Kûfe’ye yerleşti. Bu hadiseyi üstünlük sanmamalıdır. Eksiklik hiç değildir. Cenâb-ı Hak böyle takdir buyurmuştur. Hz. Ali (r.a.) Kûfe’ye gitmekle, birçok fetihlerde bulunmuş ve İslâm beldelerini Hz. Allah’ın izniyle koruma altına almıştır. Zira bu Aliyyü’l-Murteza’dır. Allah (c.c.) ondan ve evlatlarından razı olsun (Âmin). Hz. Osman’ın (r.a.) bir büyük kerameti daha vardır. Onun şehit edilmesiyle, bu ümmet arasında fitne yokken, fitnelik baş gösterdi. Dünya fitnelerle doldu. Fitnenin sonu Deccal ile son bulacaktır. Hz. Osman’ın (r.a.) şehadetinden sonra bir kimsenin gönlüne bir zerre kadar sevinç gelmedi, bir kimse sevinemedi. Sevinen kimse hakiki iman sahibi değildir. Deccal zamanına kavuşursa ona uymasından korkulur. Deccal’a yetişmemiş olsa bile, kıyamet günü onunla beraber olmasından endişe edilir. (Neuzubillahi Teâlâ) Hz. Allah (cc) şerlerinden saklaya. Müslümanları Sahabe-i Kirama zerre miktar, kalbinde kin ve keder olmadan özellikle Hulefa-i Raşid’in Hazretleri hakkında (r.anhüm) bulunmaktan ve konuşmaktan koruya (Âmin).

OTUZ BİRİNCİ MENKIBE Aynı eserden alınan belgiye göre İbni Saidü’l-Gaffari Hazretleri derler ki; Bir kişi vardı, Hz. Osman (r.a.) şehadet şerbetini içtikten sonra, saadethanelerine girip, orada Kâinatın Sultanı (s.a.v.)’den kalmış bir asayı alıp, dizine dayayıp kırmak istedi.

PDF s. 230

Orada hazır olanlar bağırıp, çağırarak ona dediler ki; “Sakın asla! Bu mübarek asayı kırma. Zira Hz. Fahr-i Âlem’den (s.a.v.) kalmıştır. Hz. Osman dahi onu kırmadı. Lâkin siz küstahlık edip Hz. Osman’ın Has Haremleri’ne girip, o mübarek asayı alıp, kırmak için çalışıyorsunuz. O esnada ayağına bir hastalık geldi. Ağrısı, sızısı günden güne arttı. Bir yılı doldurmadan öldü. Allahu Teâlâ gayret sahibidir. Dostlarına ihanet edenlerin hakkından gelir. Bu hem dünyada hem de âhirette ortaya çıkar.

OTUZ İKİNCİ MENKIBE Ulu zâtlardan birisi rivayet eder. Kâbe-i Şerifi tavaf ederken bir ama gördüm. Hem tavaf ediyor hem de diyor ki; “Ya Rabb! Biliyorum ki günahım affolunmaz.” Ben de ona dedim ki; “Bunun gibi yerde böyle söz mü söylenir?” O da bana dedi ki; “Hz. Osman şehit olmadan önce bir yoldaşımla and içtik ki, Hz. Osman şehit olduktan sonra yüzüne birer tokat vuralım. Zira şehadet şerbetini içti. Ben ve yoldaşım varıp, Hz. Osman’ın haremine dahil olup, gördük ki mübarek başı hatununun yanında örtmüş, duruyor. Bu yoldaşım hatuna dedi ki; “Onun yüzünü aç! Çünkü onun yüzüne tokat atmak için ahdimiz ve andımız vardır.” Hatun dedi ki; “Allahu Teâlâ’dan (cc) korkmazsanız, Rasulullah’tan (s.a.v.) utanmaz mısınız? O Rasulullah’ın sohbetinde bulundu. O Rasulullah’ın iki kızını aldı. O Allah yolunda malını, mülkünü harcadı. O daha birçok faziletli işler gördü. O Allah Rasulü’nün Halifeliğini yaptı. Böyle şehitlik mertebesine ulaşmış, tertemiz bir insanın yüzüne tokat atmaya utanmaz mısınız? Sıkılmaz mısınız?” Arkadaşım bu söz üzerine, utanarak ve sıkılarak geri çekildi. Ben ise mübarek kadının sözlerine aldırış etmeden Hz. Osman’ın yanına gidip, yüzündeki örtüyü kaldırdım. Yüzünü nura gark olmuş vaziyette gördüm. Mübarek gül yanağına kuruyacak elimle bir tokat vurdum. Hz. Osman’ın hatunu bana sertçe bakarak, üzüntülü bir şekilde şöyle haykırdı; “Ellerin kurusun, gözlerin kör olsun.” O söz üzerine, orada, kapıdan dışarı çıkmadan gözlerimiz kör oldu, ellerimiz kurudu.

PDF s. 231

OTUZ ÜÇÜNCÜ MENKIBE Bir kervan, bir gün ticaret maksadıyla Mekke-i Mükerreme’ye giderken Medine-i Münevvere’ye uğradılar. Rabbin hikmeti kervan halkı Hz. Osman’ın (r.a.) yanına kondular. Kervan halkı birbirleriyle müşavere ettiler. Bu gece Hz. Osman’ı (r.a.) ziyaret edecekler yarınki gün Kâinat’ın Sultanı Rasulullah Efendimiz’in Kabri Şerifleri’ni ziyaret edeceklerdi. Bütün kervan halkı abdest aldılar. Hz. Osman’ın (r.a.) ziyaretine gitmeye hazırlandılar. Meğer içlerinde bir Rafızi varmış. Fakat bunu bilmiyorlardı. Onun için tereddütsüz ona da gelmesi için teklifte bulundular. Bin türlü bahane bulup ziyarete gitmedi. Kervan halkı çadırlarından gittikten sonra bir büyük aslan geldi. O Rafıziyi başından kavrayıp yavaş yavaş yedi. Kervan halkı ziyaretten dönünce, çadırlarına gelip, baktılar ki; bir büyük aslan yoldaşlarının başını kemiriyor. Aslan bunları görünce Rafızinin murdar leşini çadırlarından dışarı çıkarıp açık bir Arapça lisan ile kervan halkına dedi ki; “Hz. Osman’ı (r.a.) sevmeyenlerin cezası budur.” deyip murdar leşi dağa doğru sürüye sürüye alıp gitti.

OTUZ DÖRDÜNCÜ MENKIBE Hz. Hüseyin (r.a.) rivayet ediyor; “Hz. Osman’ı (r.a.) katlettiklerini gördüm. Pişman olup, mescitte üzülürken gökyüzünden insan şeklinde bir şahıs zuhur etti. Elini Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v.) hücre-i şerifesine sokup, bir mushaf-ı şerif çıkarıp şu nidayı yaptılar; “ “Sizler Allah Rasulü’nün (s.a.v.) fitne ve ikilik çıkaranları ve sebep olanlarını sevmediğini bilmiyor musunuz?” Hz. Osman (r.a.) mübarek şehit edildiği zaman Hicri hesabıyla seksen iki yaşında bulunuyordu. Cennet’ül-Bâki denilen mezarlıkta defnolundu. Hz. Allah’ın rahman deryasına ulaştı. Allah ondan razı olsun. Kıyamete kadar o razılık üzere yaşaya ve haşrola. Hz. Osman (r.a.) faziletlerinden bu zikrolunanlar deryadan bir katre ve güneşten zerre mesabesindedir. Bunları anlatmaktan gaye ve istek insanları bilgilendirmektir. O iki kitaba (Mesabih ve Şevahid) müracaat edenler ise daha fazla bilgi sahibi olurlar. Sallallahu Âlâ Seyyidina Muhammedin ve Alihi ve Sahbihi ecmain

OTUZ BEŞİNCİ MENKIBE Bu anlatılan menkıbe Hz. Osman (r.a.) hakkında nazil olan âyet-i şerife ile ilgilidir. O zaman ki Araplar her yerden Medine-i Münevvere’ye yüz tutup geldiler. Mescid-i Şerif dar gelmeye başladı. Gelenler yer bulamadığı için, sahrada çadır kurup, oturdular. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki; “Bizim mescidimizi bir zira olsun genişleten cennete girer.”

PDF s. 232

Orada bulunan Hz. Osman (r.a.) şöyle konuştu; “Ya Rasulallah! Benim mal ve mülküm sana feda olsun. Ben aciz ve mücrim kulun bu mescidi genişleteyim.” Hemen işe başladı, alımlar yaptı. Mescidi kırk zira genişletti. Bundan sonra Cenâb-ı Hak şu Ayet-i Kerime’yi inzal eyledi;

َ‫اجدَ اللّ َ ِ مَ نْ آمَ نَ ِباللّ َ ِ وَ ْاليَ وْ ِم ْالخِ ِر وَ أ َ َقامَ الصّ َ َلةَ وَ آتَى الزّ َ َكاةَ وَ لَمْ يَخْ ش‬ ِ َ‫إِنَّمَ ا يَعْ مُ رُ مَ س‬ . َ‫إِ ّ َل اللّ َ َ َفعَ سَ ى أُوْ لَئِ َك أ َ ْن يَ ُكونُوا مِ نْ ْالمُ هْ تَ دِ ين‬ “Allah’ın mescitlerini ancak Allah’a ve âhiret gününe iman eden, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah’tan başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte doğru yola ermişlerden olmaları umulanlar bunlardır.” (Tevbe 18) İkinci âyet-i kerime ise şöyle Allahu Teâlâ Hazretleri Müslümanlara buyurmuştur ki; infak edin. Bir miktarı vacip bir miktarı tatavvudur. Onlar infak ettiklerinin halini beyan buyurmalarını istediler. Onun sevabı ne derece olur. Bunun için Efendim Hazretleri (s.a.v.) şöyle buyurdu;

ْ ‫مَ ث َُل ا ّلَذِ ينَ يُنفِ ُقو َن أَمْ وَ الَهُ مْ فِ ي سَ بِ يلِ اللّ َ ِ َكمَ ثَلِ حَ بّ َ ةٍ أ َ ْنبَ ت‬ ٍ‫َت سَ بْ عَ سَ نَابِ َل فِ ي ُك ّلِ سُ ْنبُ لَة‬ . ٌ‫اسعٌ عَ لِيم‬ِ َ‫مِ ائَةُ حَ بّ َ ةٍ وَ اللّ َ ُ يُضَ اعِ فُ لِمَ نْ يَشَ اءُ وَ اللّ َ ُ و‬ “Mallarını Allah yolunda harcayanların hali, yedi başak bitiren bir başakta yüz (tane) bulunan bir tek tohumun hali gibidir. Allah kime dilerse, ona kat kat verir. Allah ihsanı bol olan, hakkıyla bilendir.” (Bakara 261) İla ahir âyette (âyetin devamı ve sonunda) nimeti yâd etmektir ve başa kakmak, o nimetin hakkını kesmeye sebep olur, eza etme demektir. Bir kimseye inam ve ihsan edip, daha sonra onu hatırlatmak bir kimseye zulümdür. Sonunda söz söylemesi ile bu fiil olmuş olur. İyilik yapılan kimseye hoş gelmez veya deseniz ki size kaç kere inamda bulundum hiç teşekkür etmedin dese, hiçbir şey vermemesi ondan iyidir. Onun için bir şey verip, daha sonra minnet etmekle o insanı rencide edersin. *** Zeyd b. Eslem der ki; Babam bana dedi ki; “Bir kimseye bir şey verirsen, bilesin ki, ona önceden selam verme, gönlüne bir şey gelebilir. Ona selam vermekten geri dur. Verdiğin nimet ve yaptığın iyilik salim kalır. *** Ebu Esame’nin yanına bir avrat geldi (r.a.) Kadın dedi ki;

PDF s. 233

“Bana delalet et. Bir mert benim için hakikat üzere gazâ yapsın. Bir yayım bir okum vardır, ona vereyim.” Adamlar seçilir, meyve yiyerek gazâya giderler. Bu arada Ebu Esame şöyle der; “Senin oklarında Allah’ın bereketi olmaz.” Onları rencide edersin. Senin onlara bağış vermeden önce vereceğini Allahu Teâlâ Hazretleri haram etmiştir. Çünkü kullar üzerine yalnız iyilik düşünülür, ama minnet ederlerse bir şeye yaramaz. Ondan dolayı kulların minneti, nimeti kederlendirir. Ama Allahu Teâlâ Hazretleri kullara nimet verir. Onlara minnet eder Bundan dolayı Allahu Teâlâ’nın minneti tezkir-i nimet olur. O kimseye bir şey verir. Kullar ise mağrur olmamalıdır. Kendine güman ederek kendi iyiliğine çalışır. *** “Onların Allah’ın indinde mükâfatı vardır. Onlara korku yoktur ve mahzun olmazlar.” Bu âyet-i celile Osman bin Affan ve Abdurrahman bin Avf (r.a.) hazeratının şerefli şanlarından dolayı nazil olmuştur. Ama Abdurrahman Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v.) huzuruna dört bin dirhemle geldiler. Dediler ki; “Ya Rasulallah! Yanımda sekiz bin dirhem vardı. Dört bin dirhemi aileme nafaka için alıkoydum. Dört bin dirhemi size getirdim. Allahu Teâlâ Hazretlerine Karz (Alış) Hasen (Veriş) verdim.” Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdu ki; “Allah (c.c.) verdiğine bereket vere ve ailen için koyduğuna da bereket ola.” Hz. Osman (r.a.) Tebük Gazâsı’nda buyurdular; savaş aleti olmayanın teçhizatının masrafları benim üstümedir.” Bin deveyi yüküyle gazilerin teçhizatına harcadı. Allahu Teâlâ bu âyeti onların yüce şanlarına gönderdi. Abdurrahman bin Semere (r.a.) der ki; “Hz. Osman (r.a.) bin kırmızı altın getirdi. Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v.) kucağına döktü. Askerin levazımını tedarike hibe etti. (Bu konu daha önce anlatılmıştı) Hz. Habibi Ekrem (s.a.v.) mübarek eliyle o altınları döndürüp, buyurdular ki; “Osman bin Affan bundan böyle ne yaparsa yapsın, zarar etmez.” *** Ebu Said Hudri (r.a.) der ki; Kâinatın ve âhiretin Sultanı Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.)’yı rüyada gördüm. Mübarek ellerini kaldırmış dua ediyordu Osman’a ve böyle buyurdu;

PDF s. 234

“Ya Rabb! Ben Osman’dan hoşnudum!” Bu kadar dua etti. Vakit sabah oldu.

*** Hz. Osman (r.a.) gündüz oruç tutardı. Gece namaz kılardı. İki rekât kıldığı bu namazda birinci rekâtta Kur’an-ı Azimüşşan’ı hatmederdi. Öbür rekâtta da bin ihlas okurdu. Hakkı Sübhane ve Teâlâ Hz. Osman hakkında şu Ayet-i Kerime’yi nazil buyurdu.

‫أَمّ َ نْ هُ وَ َقانِتٌ آنَاءَ ال ّلَيْ ِل سَ اجِ دًا وَ َقائِمً ا يَحْ َذرُ ْالخِ رَ ةَ وَ يَرْ جُ و رَ حْ مَ ةَ رَ بِّهِ ُق ْل ه َْل يَسْ ت َِوي‬

ِ ‫الّ َ ِذي َن يَعْ لَ ُمونَ َوالّ َ ِذي َن َل يَعْ لَ ُمونَ إِنّ َ َما يَتَ ذَ كّ َ ُر أُوْ لُوا ْالَلْ َب‬ .‫اب‬ “Yoksa o âhiret (Azabından) korkarak, Rabb’inin rahmetini umarak gecenin saatlerinde secdeye kapanıp, kıyamda durur, bir halde taat ve ibadet eden kimse (gibi) midir? De ki; bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer 9) Hz. Osman’ın (r.a.) yüksek faziletleri, orucu, namazı, taat ve ibadeti Hakk Teâlâ indinde makul olduğu için, onun şanını yükseltmek üzere ayrıca şu Ayet-i Celileler’i nazil buyurmuşlardır;

. َ‫إِنّ َ ا ّلَذِ ينَ سَ بَ َقتْ لَهُ مْ مِ نّ َ ا ْالحُ سْ نَى أُوْ لَئِ َك عَ نْ هَ ا مُ بْ عَ دُون‬ “Şüphe yok ki kendileri için bizden en güzel (Bir saadet) sebketmiş (Takdir) edilmiş olanlar, işte bunlar oradan (Cehennemden) uzaklaştırılmışlardır.” (Enbiya 101)

. َ‫َل يَسْ مَ عُ ونَ حَ ِسيسَ هَ ا وَ هُ مْ فِ ي مَ ا اشْ تَ هَ تْ أَنفُسُ هُ مْ خَ الِدُون‬ “Bunlar gönüllerinin dilediği (Nimetler) içinde (Yaşarlarken), onun (Cehennem’in) gizli sesini bile duymazlar.” (Enbiya 102)

. َ‫َل يَحْ زُ نُهُ مْ ْالفَ زَ عُ ْال َ ْكبَ رُ وَ تَتَ لَ ّ َقاهُ مْ ْالمَ َلئِ َكةُ هَ َذا يَوْ مُ كُ مْ ا ّلَذِ ي كُ نتُ مْ تُوعَ دُون‬ “O en büyük korku, bunları asla tasaya düşürmez. Bunları melekler karşılayarak; “Bu dünyada size vaad olunan (Mutlu) gününüzdür.” diye Cennet kapıları önünde tebrik ederler.” (Enbiya 103) Bu Ayet-i Kerime ise Hz. Ali hakkında gelmiştir.

‫لَيْ سَ عَ لَى ا ّلَذِ ينَ آمَ نُ وا وَ عَ مِ ُلوا الصّ َ الِحَ اتِ جُ نَاحٌ فِ يمَ ا َطعِ مُ وا إِ َذا مَ ا اتّ َ َقوْ ا وَ آمَ نُ وا وَ عَ مِ ُلوا‬ . َ‫الصّ َ الِحَ اتِ ثُمّ َ اتَّقَ وْ ا وَ آمَ نُ وا ثُمّ َ اتَّقَ وْ ا وَ أَحْ سَ نُ وا وَ اللّ َ ُ يُ ِحبُّ ْال ُمحْ ِس ِنين‬

PDF s. 235

“İman edipte güzel güzel hareketlerde bulunanlar, bundan sonra haram olan şeylerden de sakındıkları, imanlarında sebat ile iyi işlere devam ettikleri, sonra haram edilen şeylerden daima sakınıp, haram olduklarına iyice inandıkları ve yine sakınıp da devam ve ısrar ile güzel arayıp, onlarla iştigal eyledikleri takdirde (Haram kılınmazdan önce) yaptıklarında üzerlerine hiçbir suç yoktur. Allah iyi hareket edenleri sever.” (Mâide 93)

OTUZ ALTINCI MENKIBE Hz. Osman’ın (r.a.) şerefli şanından gelen haber ve asar beyanında olan bilgileri içeren bir konudur. Bu bilgiler Ebu Karfes (r.a.)’den rivayet olunur. Ebu Karfes (r.a.) diyor ki; “Bir gün Rasulullah Efendimiz’in Meclisi Şerifleri’ne dâhil oldum. Orada bir cemaat oturuyordu. Ben de onların aralarında biraz oturdum. Biraz sonra Hz. Osman (r.a.) meclise teşrif ettiler, geçip bir köşeye oturdular. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdular; “Ey Osman! Bana yaklaş!” O da yaklaştı. Tekrar buyurdu; “Bana yaklaş… Bana yaklaş” O da yaklaştı. O kadar yaklaştı ki dizleri Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v.) dizlerine ulaştı. Hz. Osman’ın yakasının bendini açık gördü. Mübarek eliyle bendini bağladı. Yüzüne baktı. Mübarek gözleri yaşlarla doldu. Ondan sonra buyurdular ki; “Ya Osman! Bil ki sana azim bir iş düşüyor. O günde ve sen kıyamet benim havzıma erişenlerin ilki olacaksın. Senin damarlarından kan revan olacaktır. Rengi senin kanının renginde, kokusu misk kokusu renginde olacaktır. Hz. Allah’ın Peygamberi olan ben sana “Sübhanallah seni böyle kim yaptı?” diyeceğim. Sen de diyeceksin ki; “Falan, falan, falan.” Oradan bir nidada bulunan birisi arşın içinden nida edecektir; “Bilin ki! Osman bin Affan bütün sürülmüşler üzerine emir ve padişahtır.” daha sonra Hakk ile senin aranda perde kalkar. Sana tecelli eder, Allahu Azimüşşan sana; “Ya Osman! Seni şehid edenler hakkında ne düşünürsün? Görüşün nedir?” Sen de Ulu Rabb’e cevap verirsin; “Ey büyük ve Ulu Sultanım! Onları sen tutarsan ben de tutarım, eğer sen onları affedersen ben de affederim.”

*** Cabir (r.a.) der ki; Biz muhacirlerden bir cemaat, Allah Rasulü’nün (s.a.v.) huzuru şeriflerinde oturmuştuk. Onların arasında Ebu Bekir, Ömer, Ali, Talha, Zübeyir ve Abdurrahman İbni Avf, Sa’d bin Ebi Vakkas (r.a.) bulunuyordu. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdu ki; “Sizden herkes kendi dostu ve yârinin yanına varsın.” Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz Hz. Osman’ın (r.a.) yanına vardı. Diğerleri de öyle yaptılar. Rasul-i Zîşan (s.a.v.) Hz. Osman’ın yanına vardı. Onu yanına aldı. Yüzünü öptü ve buyurdu ki;

PDF s. 236

“Ya Osman! Benim dostum sensin! Dünyada ve âhirette de durum böyledir.”

*** Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki; “Ümmi Gülsüm’ü ben verdim. Bu iş Allah (cc) tarafından vahiy ile bildirildi.” *** Ebu İmametü’l-Bahîli (r.a.) rivayet ederler; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdular; “Bir gerçek Müslüman insanın şefaati ile, Rebi ve Mudar kabileleri sayısınca insan, Cennet’e girer.” Âlimler, bu şahsın Hz. Osman (r.a.) olduğunda ittifak ederler. *** Muğire bin Şu’be rivayeti ile gelmiştir. Muğire İbni Şu’be (r.a.) dedi ki; Müşrikler Huneyn-Gazâsı günü hezimete uğradılar. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz bir kişiye gitti ve şöyle söyledi; “Ey Allah düşmanı! Allahu Tebarake ve Teâlâ sana buğz eder.” Muğire dedi ki; “Ya Rasulallah! Bu da Kureyş’e buğz eder.” Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdu ki; “Evet! Osman bin Affan’a da buğz eder.” *** Şeddad bin Evs (r.a.) dedi ki; Rasulullah Efendimiz’den kulağımla duydum (s.a.v.) buyurdular ki; “Ashabım ile sohbet ediyorduk. Cebrail Aleyhisselâm önüme geldi. Beni sağ kanadı üzerine aldı. Beni Adn Cenneti’ne götürdü. Cenneti gezerken bir elma önüme geldi. Ben o elmaya bakıp hayrete düşerken, ansızın o elma ikiye ayrıldı. Arasından bir huri çıktı yanıma geldi. Allahu Teâlâ Hazretlerini tesbih etti. Öyle bir tesbihat yaptı ki; evvelden ahire kimse öyle bir tesbih yapmamıştır. Ben o huriye dedim ki, “Sen kimsin?” “Ben Huri’l Aynım. Allahu Teâlâ beni arşın nurundan yarattı.” Kimin için yarattığını sordum. Bana şöyle cevap verdi; “Mazlum Osman bin Affan (r.a.) için yaratıldım.” *** Zehri rivayetiyle, Enes bin Malik’ten (r.a.) naklolunmuştur. Der ki; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz geceleyin kalkıp giderdi. Hz. Osman da (r.a.) beraberdi ve ileride giderdi. Cebrail Aleyhisselâm geldi ve dedi ki; “Ya Rasulallah! Bu kimdir? Bu saatte ve bu vakitte önünde gidiyor?”

PDF s. 237

Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdu; “Osman bin Affan’dır.” Cebrail dedi ki; “Bu Ebu Ömer’dir; yani Osman’dır” Efendimiz; “Evet! Ya Cebrail siz Osman’ı gökte tanırsınız.” Cebrail; “Ya Rasulallah! O, Allahu Teâlâ hakkı için, seni halka Hakk Nebi gönderdi. Osman gökleri rûşen tutar. Nice güneş yer ehlini rûşen tutar. (Güneş nasıl yeryüzünü aydınlatırsa, Osman da gökyüzünü aydınlatır.)

*** Abdurrahman bin Ebu Leyli rivayetiyle Hz. Ali (r.a.), Kanber’e dedi ki; “Git mescide nida et! Kimse varsa bak! Orada Osman’ı (r.a.) seven, sayan var mı?” Nida edildi. Bir kişi kalkıp dedi ki; “Ben Osman’ı (r.a.) severim.” Kanber ona dedi ki; “Gel Emirü’l-Müminin Hz. Ali (r.a.) seni ister.” Adam kalkıp Hz. Ali’nin (r.a.)’ huzuruna geldi. Emirel-Müminin buyurdu; “Hz. Osman’ı (r.a.) sever misin?” Adam dedi ki; “Ya Emirel-Müminin! Allahu Teâlâ hazretlerinin izzet ve azameti hakkı için ben Hz. Osman’ı (r.a.) kendi canımdan fazla severim. Ondan dolayı bir vakit Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v.) mübarek huzurlarına vardım, dedim ki; “Ya Rasulallah! Bana öyle bir şey ver ki; bir avrat aldım, hiçbir şeyim yok, onun mihrini vereyim.” Rasulullah Efendimiz buyurdu ki; “Buna vakiyye (kırk dirhem) altın verin.)” Hz. Ebu Bekir bir vakiyye, Ömer bir vakiyye, Osman iki vakiyye verdiler. Ben dedim ki; “Hz. Osman’a (r.a.) siz niçin iki vakiyye verdiniz? Diğerleri birer vakiyye verdiler. Hz. Osman dedi ki; Bir vakiyye kendimden dolayı ve bir vakiyye Ali bin Ebu Talib’den ötürü verdim. Bu zamanda onun parası yoktu. Ver dedi, verdim.” Ondan sonra dedim ki; “Ya Rasulallah! Bana dua et! Bana bu malın bereketi olması için.” Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdu; “Sana bu malı ve parayı verenlerin bereketi bunların üzerinden eksik olur mu sanırsın?”

PDF s. 238

Hz. Ali (r.a.) bu sözü duyunca çok sevindi. Buyurdu ki; “Doğru söylediniz Efendim!” Sa’d bin İbrahim rivayet eyler; Ali bin Ebu Talib (r.a.), Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v.) huzurunda oturmuştu. Bu sırada Hz. Hasan ve Hüseyin (r.a.) Hazretleri geldiler. Server-i Âlem bunları gördü ve dedi ki; “Ya Ali! Bu ikisi Cennet civanmertlerinin ulularıdır. Bunların babaları, onlardan daha faziletlidir. Osman bin Affan (r.a.) ise İbrahim Halilürrahman benzeri bir insandır.”

*** Dürüst bir rivayetle gelen bir habere göre; “Ümmü Gülsüm Semametü’l-Habtey’den olan kızıdır. Kardeşi Muharik bin Tamame kız kardeşi Ümmü Gülsüm’ü (r.anha) müminlerin anası Hz. Aişe (r.anha)’nin yanına gönderdi. ‘Git benden selam söyle.’ Ümmü Gülsüm (r.anha) Hz. Aişe Sıddıka (r.anha)’nın huzuruna vardı dedi ki; “Senin oğullarından birisi sana selam ediyor. O da dedi ki; Allahu Teâlâ’nın selamı da onun üzerine olsun sonra söze devam ederek; bu evladınızın siz Cenabınızdan bir ricası var.” Hz. Aişe (r.anha) söyle dedi. Ümmü Gülsüm (r.anha) devam etti. “Hz. Osman bin Affan (r.a.) hakkında bize bir Hadis-i Şerif’in naklini buyursunlar. Zira siz o zamanda, onun şehadetini, söylenenleri, arkasından konuşulanları iyi biliyorsunuz.” Hz. Aişe (r.a.) şöyle buyurdu; “Ben şehadet ederim ki şöyle gördüm. Rasulullah ile bir ev içindeydiler. Hz. Cebrail vahiy getirdi. Vakit geceydi; hava soğuktu. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’in üzerine bir ağırlık bindi. Nihayet Hz. Allah haber gönderdi; “Biz sana ağır söz vahyederiz.” (Kur’an-ı Kerim’de insanlara ağır gelen güçlü emir ve yasaklardır. O Rasul, o ağır Kelamullah’ı üstlenir. Daha sonra Ümmetine de yükletir. Belki de terazide ağır gelecekleri için böylece buyurulmuştu.)” Hz. Aişe Validemiz buyurur; “Bu âyet geldiği zaman hava soğuk olduğu halde Allah Rasulü (s.a.v.) terledi. Kur’an-ı Kerim okunuşta her ne kadar hafif görünse de hakikatte mânâ ve ehemmiyeti bakımından ağırdır. Azameti büyüktür. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz bu esnada Hz. Osman’ın (r.a.) sırtına vurdu ve dedi ki;

PDF s. 239

“Bu makama kim nail olur? Bu makam peygamberden başka hiç kimseye verilmemiştir. İkrama lâyık olan verilir. Hz. Allah’ın lâneti Osman’a kötü söz söyleyenlerin üzerine olsun.” Yusuf bin Abdullah bin Selam rivayet ediyor; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyuruyorlar ki; “Osman’a (r.a.) düşmanlık eden ve düşman olanlara, ben husumet ederim.” *** Bize erişmiştir ki; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurmuşlardır; “Biz teşbih ederiz Osman bin Affan, babamız İbrahim Aleyhisselâm’a benzer. Allah katında halildir, kerimdir.” *** Abdurrahman bin Ömer (r.a.)’den rivayet olunmuştur. Rasulullah (s.a.v.) buyurdular ki; “Osman bin Affan benim ümmetimin hayâlısıdır. Ve kerimdir.” *** Kelib bin Velid rivayet eder; bu rivayet İbni Melike’den alınmıştır. Diyor ki; Hz. Ömer (r.a.) huzuruna bir adam geldi. Bazı sorular sordu. Dedi ki; “Osman bin Affan (r.a.) Bedir Gazâsı’nda hazır bulundu mu?” Hz. Abdullah cevap verdi; “Yok.” Tekrar adam sordu; “Biat-ı Rıdvan’da hazır bulundu mu?” Hz. Abdullah; “Hayır bulunmadı.” Adam yine sordu; “Uhud Muharebesi’nde İslâm ordusu ikiye bölündüğü zaman dağılan grubun içinde değil miydi?” Hz. Abdullah; “Müslümanların çoğunluğu ne yaptılarsa, o da aynısını yaptı. Yani hezimete uğramadan bir tarafa çekildiler.” Soruyu soran zât kalkıp gitti. Orada bulunanlar dediler ki; “Bu adamın size soru sormasının gâyesi gayet iyi anlaşılıyor ki; onun da anladığı şuydu, siz Hz. Osman (r.a.) zemmetiniz.” Abdullah bin Hz. Ömer buyurdular; “Tez o adamı geri çevirin!” Arkasından seslendiler ve adam geri döndü. Abdullah bin Hz. Ömer (r.a.) o adama sordu ki; “Benden sual ettiğin sözlerin anlamını bildin mi?” O adam dedi ki; “Evet! Sorduğum üç suali anladım.” Sualleri ve cevapları tekrar, tekrarladı.

PDF s. 240

Hz. Abdullah da tekrar şöyle konuştu. “Hz. Osman Bedir Gazâsı’na katılmadı. Zira Hz. Allah’ın (cc) ve Rasulü’nün (s.a.v.) hacetindeydi. Rasulullah Efendimiz Hz. Osman’ın nasibini o gazâda ayırdı. Ondan başka hazır olmayanlara hisse vermediler. Biat-ı Rıdvan’a da hazır olmadı. Çünkü Rasulullah Efendimiz, Osman’ı (r.a.) Mekke-i Mükerreme’ye elçi göndermişti. Ama bütün Ashab-ı Güzin Rasulullah’a (s.a.v.) biat ettiler. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz kendi mübarek elinin birisini diğer eliyle tutup, buyurdular ki; “Bu Osman’ın eli olsun.” diğer elinin üstüne koyup, onun adına biat etti. Yeryüzünün sahibi ve haliki Cenâb-ı Zülcelâl Hazretleri bunu kelâmı kadiminde haber vermiştir. “Hakikat iki ordu karşılaştığı gün, içinizden dönenler (Yokmu) onları, irtikab ettikleri bazı şeyler yüzünden, ancak şeytan kandırmak istedi. And olsun Allah (Yine) onları affetti. Çünkü Allah şüphesiz çok yarlığayıcıdır, Halimdir.” Hz. Abdullah o adama buyurdu ki; “Git! Cihadın üzerine fazlasını yap. Asla ve asla Hz. Osman hakkında yaramaz bir şey düşünmeyesiniz.”

*** Abdullah el-Mübarek’ten rivayettir; Ebul-Musab’dan, o da Yezid bin Ebu Leheb’den duyarak, şöyle bir nakil getirmişlerdir; “Bana gelen bir habere göre Osman bin Affan (r.a.) üzerine varıp, kavga edenlerin hepsi divane oldular.” Abdullah bin El-Mübarek der ki; “Delilik ve divanelik onlara azdı, o azaba nispet ki, cehenneme atsalar azdır.”

*** Ebu Said Hudri (r.a.) rivayet eder. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdular; “Ey Allahım! Şüphesiz ki Osman senin rızanı istiyor, sen de fazla kereminle ondan razı ol.”

*** Abdullah bin Abbas (r.a.)’a rivayet olarak gelmiştir. Rasulullah Efendimiz buyurdular ki (s.a.v.); “Ey Allah’ım! Osman bin Affan’a mahşer gününün dehşetinden ferahlık ve sürur ver. Çünkü o bizi, nice dar günlerimizde feraha kavuşturdu.”

*** Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’den, Hz. Osman (r.a.) hakkında rivayet olunur; “Kırk kızım olsaydı. Hepsini Osman’a verirdim. Hiçbirisi kalmayıncaya kadar.”

***

PDF s. 241

Abdullah bin Ömer (r.a.) rivayet ederler. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdular; “Ashabımdan dört kişiyi Müslümanlar arasında Kur’an-ı Kerim’i öğretmek ve okutmak üzere göndermek istiyordum. Zira bizden önce İsa bin Meryem Aleyhisselâm yanındaki mutemet insanları (Havarilerini) halka İncili Şerifi öğretmek için gönderiyordu ve talim ettiriyordu. Ben de şu insanları göndermek istiyorum: Osman bin Affan, Abdullah bin Mesud, Muaz bin Cebel, Ebu İbni Ka’b (r.anhum).

*** Rasulullah Efendimiz’den (s.a.v.) Abdullah bin Abbas (r.a.) rivayet ediyor. Buyurdular ki; “Allah’a kasem ederim ki, ümmetimden yetmiş bin kebair ehline Hz. Osman şefaat edecektir. Bu vesileyle onlar Cennet’e gireceklerdir.”

OTUZ YEDİNCİ MENKIBE İtibar edilir kitaplarda verilen haberlerin doğruluğu üzerine, nakledilen bilgilerin beyan edilmesi şan ve şerefle bu bilgiler zamanımıza intikal etmiştir. Ebu Hüreyre (r.a.) buyurdular ki; Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v.) kızı Rukiye (r.anha) Hz. Osman’ın (r.a.) zevceleriydi. Huzurlarına vardım. Elinde bir tarak tutuyordu. Buyurdular ki; “Aziz babam Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz şimdi yanımdan gitti. Bu tarak ile mübarek saçını taradım. Bana buyurdular ki; ‘Ya Rukiye! Ebu Abdullah bin Affan’ı nasıl buldun?’ Ben de dedim ki; “Hayır, ile gördüm, iyi buldum.” Babam buyurdu ki; “Babasının canı! Hz. Osman’ı hoş tut. Ona ikram etti. Zira bütün Sahabe-i Güzîn içinde ahlâk bakımından en yakın olan O’dur.”

OTUZ SEKİZİNCİ MENKIBE Zübeyir bin Harraş rivayet eder; Osman bin Affan (r.a.) hutbe okudu. Hz. Ömer bin Hattab’ın (r.a.) kızı Hafsa Hatun (r.a.)’dan bahsetti. Hz. Ömer (r.a.) hutbeye mâni oldu. Bu haber Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’e ulaştı. Bunun üzerine Hz. Ömer Efendimiz’in mübarek huzuruna vardı. Efendimiz dediler ki; “Ya Ömer! Sana delalet edeyim. İyi bir güveyi var. Osman’dan hayırlı olacaktır. Osman’a delalet edeyim. Bir kayın baba ki; senden iyi olacaktır.” O da “Evet! Ya Rasulallah.” dedi. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki;

PDF s. 242

“Ya Ömer sen kızın Hafsa’yı bana nikâh eyle, Ben de kendi kızımı Hz. Osman’a (r.a.) nikâh edeyim.”

OTUZ DOKUZUNCU MENKIBE Ebu Hüreyre (r.a.) der ki; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyururlar ki; “Üç nesne vardır. Her kim onlardan kurtulursa, kurtuluş bulur. Benim ölümüm ve deccalin çıkışı ve bir hak üzerine olan halifenin katledilmesi.” Ebu Hüreyre buyurdu ki; Leyşe İbni Lehiyea’ya dedim ki; “Bu halife kimdir?” Dediler ki; “Affan bin Osman’dır (r.a.)”

KIRKINCI MENKIBE Ukbe bin Amir El-Cehni (r.a.) der ki; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyururlar ki; “Ebu Bekir ve Ömer dünyada ve âhirette iki kardeş olmuşlardır. Şimdi her ikiniz birbirinize selam verip musafaha ediniz.” Hz. Ebu Bekir ve Ömer’in (r.a.) mübarek elini tuttu. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz tebessüm etti ve buyurdu ki; “Ya Ebu Bekir! Sen Ömer’in önünde bulunursun. (Yani hilafette ondan önce gelirsin). Ya Zübeyir veya Talha siz de geliniz! Siz ikinize de kardeşlik vereyim. Dünyada ve âhirette ikiniz kardeşsiniz. Şimdi birbirinize selam verip, musafaha ediniz.” Onlar da aynısını yaptılar. Daha sonra yine buyurdu; “Ebu bin Ka’b ve Abdullah bin Mesud da bir kardeş olsunlar. Ebu Ubeyde bin El-Cerrah ile Hüzeyme’nin kölesi Seleme, Usame b. Zeyd ile Ebu Hindi birbirleriyle dünya ve âhiret kardeşi oldular.” Ebu Hind, Rasulullah Efendimiz’in kan alması için gelip izin ister. Rasulullah da hacamat için izin verir. Ve o kanı çekip içerdi. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz ziyade muhabbetinden dolayı onların meyanında kardeşlik bağları kurdu. Onlar da kabul ettiler. Bu sırada Abdurrahman bin Avf, yüzünü Hz. Osman bin Affan’a doğru dönderdi; “İnna lillahi ve İnna ileyhi raciun./Allah’tan geldik, Allah’a dönücüleriz.” âyet-i celilesini okudu. Abdurrahman bin Avf tekrar Hz. Osman’ın (r.a.) yüzüne baktı ve dedi ki; “Bize ne oldu ve biz ne yaptık ki Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz benim ve senin canibimize bakmıyor ve iltifat etmiyor. Allahu Teâlâ Hazretlerinin hışmından ve Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’in azarlamasından affına sığınırız.”

PDF s. 243

Bu sözler üzerine Rasulullah (s.a.v.) bu iki sahabesine bakarak şöyle buyurdu; “Allahu Teâlâ sizin üzerinize haşmetli değildir. Rasulullah (s.a.v.)’de sizi azarlayıcı değildir. Sizler kerem sahibisiniz. Allahu Teâlâ üzerine ve Rasulullah’a ve meleklerine göre kıymetlisiniz. Ancak ne zaman sizi anmak istersem, Cenâb-ı Hakk’ın bu iş ile görevlendirdiği bir meleği gelip beni menediyordu. Bu iki zât zengindir. Onları en sonra söyleyesin dedi. Bunun gibi Kıyamet Günü önce fakirlerin, sonra zenginlerin hesabı görülür. Siz ikiniz de dünyada ve âhirette kardeşsiniz. Siz de birbirinize selam verip musafaha ediniz.” Bunlar da söylenenleri aynen yaptılar. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz bu ikisine şöyle söyledi; “Razı oldunuz mu?” Onlar da; “Evet! Razı olduk Ya Rasulallah!” diye cevap verdiler. Allahu Teâlâ’ya (cc) şükürler olsun ki; bizi rüsva etmedi. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyuruyor; “Sizin üzerinize, sizin için ziyade edeyim mi?” Dediler ki; “Evet! Ya Rasulallah!” Rasulullah (s.a.v.) buyurdu; “Sizin dünyada ve âhirette, cennette kardeşliğiniz gibi, benim kardeşim İlyas (a.s.)’dır. Onun grubundanız. Bütün halkın sevgilileridir. Cenâb-ı Allah onu bana kardeş tayin etmiştir.”

KIRK BİRİNCİ MENKIBE Dürüst ve güvenilir bir rivayete göre; “Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’den sordular ki; “Cennet’te yıldırım olur mu?” Rasulullah (s.a.v.) buyurdu ki; “Evet! Osman bin Affan bir kasırdan bir kasra giderken, yüzünün nuru şimşek gibi çakar, ondan şimşek olur. Ona Zinnureyn (İki nur sahibi) derler. Âlimlerin bazısının kavliyle Hz. Osman (r.a.) uzun gecelerde taat ve itaatte bulunup Kur’an-ı Azimüşşan okumadan durmazdı. Mübarek omuzlarını yere koymaz, mübarek gözyaşları akmaktan durmazdı. Şeyh Ahmet bin Attar (r.a.) bu mânâda şiirinde Hz. Osman’ı çok över.

KIRK İKİNCİ MENKIBE Dürüst, güvenilir, sağlam bir rivayetle gelen bir bilgi, anlatım ve ifadeye göre yapılan nakilde şöyledir; Numan bin Beşir’den (r.a.) rivayet olunur;

PDF s. 244

Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyururlar; “Osman hayâda hepinizden üstündür.” Görünüşe göre bu haber gösteriyor ki; hiç kimsenin hayâ ve hicabı, bu ümmet içinde Hz. Osman bin Affan kadar değildir. Hz. Âdem Aleyhisselâm’dan bu yana birçok insanlar ve ahlâkı hasene olanlar gelip geçmiştir. Hayâ, güzel ahlâkın en şereflisidir. Hz. Osman (r.a.)’ da bu şerefe kavuşmuş ve ulaşmıştır.

*** Hayır ve şerri Allahu Azimüşşan çift yaratmıştır. Hayra rıza vardır, şerre rıza yoktur. Açlık-tokluk, sağlık-hastalık, zenginlik-fakirlik, kalb-ruh, nefes-rüzgâr, din-kemal gibi şeyler buna misaldir. Cenâb-ı Allah dini yaratmış, kemali ona eş vermiştir. “Bugün dininizi ikmâl ettim.” buyurması, dinin “kemal”e ulaştığına işaret eder. Ayrıca Hz. Allah dünyayı yarattı, zevali ona eş tayin etti. Toprağı yarattı, sükûnu ona çift eyledi. Ateşi hararetle bir yaptı. Darlığı yarattı, bolluğu ona eş, Cennet’i, Cehennem’i eş yarattı. Nitekim Seyyid-i Âlem (s.a.v.) Hazretleri buyurdular ki; “Cennet istenmeyen, sıkıntı veren şeylerle örtülüdür, cehennem de şehvet ve arzulanan şeylerle doludur.” buyurdu. İmanı yarattı ve hayâyı halk etti, çift oldular. Netice olarak bunlar haberde gelmiştir.

*** Enes bin Malik (r.a.) rivayetiyle gelen bir nakil. Rasulullah (s.a.v.) buyurmuştur. “Cenâb-ı Allah (cc) Hayâ’yı ve İmanı birbirinin çifti kaldı. Lâkin hayâyı gözde yarattı. Ne kadar ki gözdedir. İman da gönüldedir.” Neuzü billahi Teâlâ hayâ gözden zaile olsa, iman dahi gönülde zayi olur. Bu ikisinin bir arada bulunduğu kati delillerle ispat olmuştur. Bunlar birbirlerinden asla ayrılmazlar. Osman Zinnureyn Hazretlerinin zamanlarında yeryüzünde hiçbir kimse ondan fazıl aziz, kerem sahibi değildi. Hz. Osman bin Affan’ın şanı, şerefi, yüzü, hayâsı, cömertliği ve sair hakkında anlatılanlarda had yoktur. Bu hayâ kadri hem Allahu Teâlâ Hazretlerine sıfatı olduğu gibi, mahlûklara da verilmiş sıfattır. Fakat mahlûka ait sıfatın birkaç manâsı vardır. Birincisi: Sıkılmak şeklinde İkincisi: Arlanmak şeklinde Üçüncüsü: Peygamberlerde görülen erden manâsında

PDF s. 245

Dördüncüsü: Hürmet ve hizmet şeklinde. Bunlara örnek ise şu hal ve hareketlerdir;

Hz. Âdem’de olan Hayâ; Cennet’te buğday tanesi yedi. O sırada üstünde giymiş olduğu Cennet elbiseleri soyulup, çıkarıldı. Hz. Yaradan’dan çok utandı ve yüzünü bir yana çevirdi. O esnada Hz. Allah (cc) ona şöyle hitap etti; “Bizden kaçıyorsunuz?” Âdem Aleyhisselâm cevap verdi; “Asla kaçamam ve kaçmam Ey Rabbim! Cennet elbiseleri üzerimden soyulduğu için, utanıp sıkılıyorum. Yüzümü onun için çevirdim.

Hz. İsrafil’de Hayâ; Bu melek çok büyük hayâ sahibiydi. Rasulullah (s.a.v.) bir Hadis-i Şerif’inde onun için şöyle buyuruyordu; “İsrafil Aleyhisselâm her gün yetmiş defa yüzünü kanatlarıyla örter. Ey beni yoktan var eyleyen Rabbim! Sana gereken secde ve rükû yapamadığımı biliyorum.”

Peygamberlerin Hayâsı; Büyüklük ve güzelliği fevkalade. Çünkü bu mübarekleri Hz. Allah (cc) terbiye etmiştir. Onlar Hz. Allah’a niyaz ve tevbe ile her daim giderler. Zikirleri; “Ey Rabbimiz! Seni tesbih ve takdis ederiz. Sana hakkıyla ibadet edemedik.”

Hürmet ve Hizmet Hayâsı Bu hayâ Hz. Musa Aleyhisselâm’a ait bir hayâ şeklidir. Sert, disiplinli, vazifeşinas ve Rabb’in korkusu hâkim, iyiliklere ücret verilmesi vaki; korku ve ümit cinsindendir. O Rabbine yalvarırken hep şöyle niyaz ediyorlardı; “Ey Allahım! Bana Cennet lazım. Senden Cennet isterim, seni görmek de dilerim. O kadar ki; bana ekmek, tuz, koyunların yiyebileceği küçük şeyler lazım olunca, bunları senden hangi yüzle isteyeyim.” Allahu Teâlâ Hazretleri şöyle buyurdu; “Ya Musa! İstenilen odur ki; kul her vakitte bir sebeple bir ihtiyaçla huzura gele ve münacaat eyleye. O bahane ile kulluk ve kavuşma ahdini taze tuta.” Hayâ; Allahu Teâlâ’nın na’at ve sıfatıdır. O hayâ günahları örter ve bağışlar. O günahları ve isyanları görür ama affeder.

PDF s. 246

Cabir bin Abdullah (r.a.) şöyle bir rivayet ve hadis-i şerif nakleder; Kâinatın ve âhiretin Sultanı Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır. “Bir mümin ve günahkâr kul kabirden kalkar. Korku ve utanmayla Cehennem korkusundan ve Sırat Köprüsü heyecanıyla mahşer yerine gelirken iki yolun ayrıldığı bir yere gelir. Korkarak ve ağlayarak rıfk ve dinlenme ile yolun birisini tutar gider. Kimse ondan bir sual etmez, dosdoğru Cennet kapısına erişir. Sağ ayağını içeri koyup, sol ayağını yerden kaldırmazdan önce Allahu Teâlâ vasıtasız o kulun sağ eline bir nâme verir. Benim kulum sen bu nâmeyi oku ve o şey nâmenin içindedir. Hükmü sen ver. Arzun olan Cennet’e gir ve orada ebedî kal!” buyurur. O kul eline verilen deftere bakar. Cenâb-ı Hakk der ki; “Ey kulum dünyada neler yaptıklarını ve ne günahlar işlediğini görüyorsun ve sen bunları anlayıp öğren. Sen bunları unuttun yalnız ben unutmadım. Ancak sana söylemekten hayâ ettim.” ibaresini okur. Hz. Süleyman Darani bu hadisin, başka bir şeklini rivayet etmektedir. Bu da şöyledir; Allahu Teâlâ kitaplarının bazısında şöyle buyurmuştur; “Benim kulum her ne kadar günahkâr olsa da ne kadar üzüntülü bulunsa da korkucu ve hayâ edicidir. İzzet ve Celâlim hakkı için senin ayıplarını ve günahlarını Âdemoğlunun gönlünden ve gözünden gizlerim. Gökyüzünün ihanetini, gizli suçlarını ve kabahatlerini meleklerin anlayışından korurum. Ben günahlarını ve seyyielerini Levh-i Mahfuz’da Kiramen Katibin’den gizli tutarım. Kıyamet Günü muhasebe meydanına geldiğinde, seninle hesabı kolay ederim.” Her kim ki günahkâr olur, günahlarından dolayı korkucu olursa, Allahu Teâlâ onlara kerem ve lütufla muamele eder. Hz. Osman bin Affan (r.a.) bütün haramlardan kaçar ve sakınırdı. Bir iyilik ve güzel iş yaparken dahi utanırdı, korkardı. Herkes Osman bin Affan Hazretlerine imrenir fakat ona kavuşamazdı. Hz. Osman’ın (r.a.) dostlarına dahi hesap az olur. Bu çeşitli haberler gelmiştir. Rasulullah (s.a.v.) buyurdular ki; “Allahu Teâlâ Kıyamet Günü’nde 420.000 Nebiyi (Aleyhimüs’salatü Vesselam) ümmetiyle beraber muhasebe meydanında durdurur. Herkes neylemişse, ona göre hesabını görür. Fakat Osman bin Affan ve onu sevenleri muhasebeden hesapsız olarak geçirir.” Bütün insanları şan ve şerefiyle, güzel yüzüyle sıdk mikatına götürür. Allahu Teâlâ birçok faziletlerle güzelliklerini nebiler ve rasullerine haber vermiştir. Hz. Osman bin Affan’a da (r.a.) bu güzelliklerden ihsan etmiştir. Bunları şöyle sıralayabiliriz. • Şehadet (Şehitlik); Allahu Teâlâ bu mertebeyi Zekeriyya ve Yahya Aleyhisselâm’a vermiştir.

PDF s. 247

• Zühd ve Takva; Hz. İsa’ya verilmiştir. • Konuşma Fazileti (Belagat); Hz. Musa’ya verilmiştir. • Yüz güzelliği; Yusuf Aleyhisselâm’a verilmiştir. • Cömertlik; Hz. İbrahim Aleyhisselâm’a verilmiştir. • İhtiyarlık; Hz. Nuh Nebi’ye verilmiştir. • Hayâ etmek, hicap etmek; Hz. Muhammed’e (s.a.v.) verilmiştir. Cenâb-ı Hakk hayâyı Âdem Safiyullah ve Rasulü Muhammed Mustafa’ya bahşetmiş bulunuyordu. Hz. Allah (cc) bu faziletlerin toplamını ve bu menkıbelerin mahsulünü Hz. Osman’a bahşetmiştir. Onun hayâsı, faziletlerinden daha önce bahşedilmiştir. Cenâb-ı Allah (cc) önce pirlik (İhtiyarlık) elbisesini Nuh Aleyhisselâm’a vermişti. Bu sebeple Nuh Aleyhisselâm Rasullerin piri olmuştur. Bunun Allahu Teâlâ pirlik hilatini Hz. Osman (r.a.) vermiştir. Osman (r.a.) Hazretleri o sebeple kendi zamanlarında ümmetlerin de piri oldu. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz vefat ettiği zaman yaşı altmış üçtü. Ebu Bekir Hazretleri de altmış üçtü. Fakat Osman-ı Zinnureyn hazretlerinin yaşı bunlara uymadı. Öldüğü zaman doksan dokuz yaşındaydı. Onun ömrünün uzunluğunun sebebi, Hakk’ın onu koruma arzusudur. Allahu Teâlâ âlimdi. Onun işine kimse karışamazdı. Onun için Hz. Osman’ın ahir ömründe kahır, zulüm ve cevr ile onu koruma aldığı (Yahya bin Zekerriya a.s. gibi) anlaşılıyor. Hz. Osman’ın ömrü fazla oldu. Can teslim ettiği zaman kolay ola. Malumdur ki ham meyve taze ağaçtan zor ayrılır. Onun gibi civan olan kişinin ruhu dahi bedeninden zorlukla çıkar. Yetişmiş meyve ağaçtan çabuk ayrılır. Yaşlı olan kişinin de ruhu bedenden kolay ayrılır. Bunun için genç-yaşlı ölümü çok fark eder. Allahu Teâlâ cömertlik ve sehaveti İbrahim Aleyhisselâm’a verdi. Enbiyaların uyulanı oldu. Hz. Osman’a dahi bu hasleti verdi. Zamanında evliyaların önde geleni oldu.

*** Kâfirler bir gün Mekke-i Mükerreme’de Mugire denen bir rahibin bağından dolayı çok övünüyorlardı. Yılın üç yüz altmış beş gününde her gün, gün başına o bağda bir turfanda meyvenin ürünü erişiyordu. Müminler dahi Medine-i Münevvere’de bu övüncü duymuşlardı. Hz. Osman’ın Medine-i Münevvere’de bir sarayı vardı. Bir yıl olan üç yüz altmış beş günde gün başına, o sarayı da garibler, miskinler ve avarelere açıkça davet verilirdi

PDF s. 248

KIRK ÜÇÜNCÜ MENKIBE Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki; Cebrail Aleyhisselâm gelip, bana şöyle söyledi. “Allahu Teâlâ Yusuf (a.s.)’a verdiği yüz güzelliğinin aynısını Osman bin Affan (r.a.)’a vermiştir. Her kim Yusuf (a.s.)’ın yüzünün güzelliğini görmek isterse, Osman’ın cemalini görsün. Fakat işin garip tarafı, her kim Hz. Yusuf’un cemalini gördüyse fitneye düştü. Her kim Hz. Osman’ın cemalini gördüyse hürmetine erişti.” Yine gelen bir habere göre Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurmuştur ki; “Ben nice cehd ettim ki; Osman’ın yüzünü kemal üzere göreyim. Fakat kadir olamadım, göremedim.” “Bir gün Cebrail Aleyhisselâm’a dedim; Ya Cebrail! Ben ne kadar Hz. Osman’ın yüzünü göreyim diye çabaladımsa, bir türlü düzgün göremedim.” Cebrail Aleyhisselâm dedi ki; “O Allahu Teâlâ hakkı için, ki O’ndan gayri Allah yoktur. Ben de Cebrail’im. Ben dahi kadir olamadım, Osman’ın yüzünü hakkıyla görmeye. Ya Rasulallah o kadar hürmet, azamet, vahşet gelmiştir ki; Osman’a biz meleklerin kalbinde zuhur ediyor. Gözlerimi Osman’ın yüzünü müşahede etmeden, bütünüyle görmüş gibi oluyor. Ya Rasulallah! Her gece yarısı hücreden mescide gelir. Göğün ve yerin meleklerine, Osman’ın hayâ ve haşmetinden hicap gelir.”

KIRK DÖRDÜNCÜ MENKIBE Cabir ve Enes (r.a.) rivayet eder. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyururlar ki; “Ben Miraç-Gecesi dünya göğünde bir mihrab gördüm. Uzunluğu dört fersah, genişliği bir fersahtı. O mihrabın ortasında bir mercan tanesinin içinde büyük bir şekilde Osman’ın güzel cemalinin suretini gördüm. İkinci göğün üzerinde bir mihrap daha gördüm. Kırk fersah uzunluğunda, on fersah genişliğinde idi. O bir tane inciden, onun ortasında dahi Osman’ın güzel cemalinin suretini gördüm. Üçüncü göğün üzerinde bir mihrap gördüm. Dört yüz fersah uzunluğunda yüz fersah genişliğindeydi. Bir firuze içinde, mihrabın ortasında Osman’ın güzel ve hasen cemalini gördüm. Dördüncü gök üzerinde bir mihrap gördüm. Dört bin fersah uzunluğunda bin fersah genişliğindeydi. Bir Lîl taşının içinde ve mihrabın ortasında Osman’ın hub suretini gördüm.

PDF s. 249

Beşinci gök üzerinde bir mihrap gördüm. Kırk bin fersah uzunluğunda, on bin fersah genişliğindeydi. Ortasında kırmızı bir yakut taşı içinde Osman’ın gökçek cemalini gördüm Altıncı göğün üzerinde bir mihrap gördüm. Dört yüz bin fersah uzunluğunda, yüz bin fersah genişliğindeydi. Ortasında Zeberced taşının içinde Osman’ın latif cemalini gördüm. Yedinci gök üzerinde bir mihrap gördüm. Dört bin kere dört bin fersah uzunluğunda ve bin kere bin fersah genişliğinde, ortasında bir tane yeşil zümrüt içinde Osman’ın suretini güzel bir halde gördüm. Dalga dalga, taife taife, güruh güruh, her an ve her saat mukarrebinlerden (Melekler) ve ruhaniyetlerden, gerilerden geliyorlar. O mihrabın hizasında duruyorlar Osman’ın güzel cemalini seyrediyorlar. Allahu Tebarek ve Teâlâ Hazretlerine secde ediyorlar. Ve dedim ki Cebrail Aleyhisselâm’a “Bu makbul, güzel, latif, gökçek cemal mihrapların ortasında, ne zamandan beridir duruyor? Ortaya ne zaman getirilmiştir ve gelmiştir?” Hz. Cebrail Aleyhisselâm dedi ki; “O Allahu Teâlâ hakkı için Âdem Safiyullah Alennebiyyina ve Aleyhisselatü Vesellem halk olunmazdan dört bin kere dört bin yıl önce Osman’ın bu sureti ve cemali buradaydı. Gökyüzünde mihrablarda zuhur etmiştir. Salih amellerin berekatından ve hayratından meydana gelmiştir.” O Osman öyle bir Osman’dır ki; gündüz oruç tutar, hiç yemezdi. Gece yatmaz namaz kılardı. Çıplakları giydirir, açları doyurur, İhlas Sûresi’ni çok okur, Müslümanlara kin beslemez, hasette bulunmaz, her mihnet ve musibete göğüs gerer, hışım göstermez, sabırlıdır, hiçbir şekilde şikâyetçi olmazdı.

KIRK BEŞİNCİ MENKIBE Ebu Osman Hayri (Rahmetullahi Aleyh) “Letaif” isimli eserinde Rasulullah Efendimiz’in mübarek şu hadis-i şerif’ini yazmıştır. Şöyle buyurmuştur; “Miraç-Gecesi beni gökyüzüne çıkardılar. Dünyanın göğünün üstünde Osman’ın suretini gördüm. Dedim; “Bu mertebeye nasıl ulaştın?” dedi ki; “Gece namazı kılmakla.” İkinci göğe erdim. Osman’ın suretini gördüm. Dedim; “Bu mertebeye nasıl erdin?” dedi ki; “Kur’an-ı Azimüşşan’ı okumakla.” Üçüncü göğe vardım, Osman’ın suretini gördüm. Dedim; “Bu mertebeye ne ile erdin?”

PDF s. 250

“İhlas-Sûresi’ni okumakla.” Dördüncüye vardım, aynı suret ve sordum. Dedi ki; “Rasulullah’ın (s.a.v.) evlatlarına nasihatle.” Beşinciye vardım, aynı suret ve sordum. Dedi ki; “Mescitte itikâf etmekle.” Altıncıya vardım, aynı suret ve sordum. Dedi ki; “Allahu Azimüşşan’dan hayâ etmekle.” Yedinciye vardım, aynı suret ve sordum. Dedi ki; “Musibetlere katlanmak, mihnetleri çekmekle.”

KIRK ALTINCI MENKIBE Hz. Osman (r.a.) “Zinnureyn” derlerdi. Bu manayı biraz geniş açıklamak lazımdır. Şöyledir: Allahu Teâlâ Hazretleri Musa (a.s.)’a iki nur vermişti. Biri “Tevrat”ın nuru biri de “Yed-i Beyda / Beyaz El”in nurudur. Hz. Osman’a (r.a.) dahi iki nur vermiştir. Onun için “Zinnureyn” derler ki; (Rasulullah Efendimiz’in iki muhterem kızıyla evlenmiştir. Biri Rukiye, birisi de Ümmü Gülsüm’dür (r.anha). Hz. Ali (r.a.), Fahr-i Âlem (s.a.v.) Efendimiz’in diğer kızı Fatıma (r.anha) anamızla evliydi. (Hiç şüphesiz Hz. Osman’ın övüncü ondan fazla olur). O mübarek Hz. Osman iki hicret yapmıştır. Birinci hicreti Habeşistan’a, ikincisi Medine-i Münevvere’ye oldu. Bir üçüncü de; iki nur, iki gaza ve iki yara alması demektir. Birincisi Bedir Gazâsı, diğeri Hudeybiye’dir. Bedir Gazâsı’nda Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz Osman bin Affan Hazretlerine buyurdular ki; “Ya Osman! Ben sendenim, sen de benden.” (Hem kendi nuruna hem benim nuruma sahipsin) demek istedi. Hudeybiye’de biat gününde Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz yine şöyle hitap ediyor; “Bu iki elimin birisi de Osman’ın elidir. Böylece Biat-ı Rıdvan ettim.” O vakitte Rasulullah’ın (s.a.v.) iki mübarek eli birbirine ulaştı. Bir elinden güneş gibi, bir elinden ay gibi iki nur parladı ve şöyle konuştu; “Bu ellerimden çıkan iki nur, Osman’ındır. Osman devamlı olarak cennette benim arkadaşımdır.” Bir görüşte dahi şudur ki o iki nurun biri gündüz orucunun nuru biri gece namazının nurudur.

PDF s. 251

Bir görüşte dahi şudur ki; o iki nurun biri iman nuru, biri Kuran nurudur. Bir görüşte dahi şudur ki; o iki nurun biri görünüşünün nuru, biri içinin nurudur. *** Bütün inananı bilen ve tasdik edenlerin görüşleri ittifakla şöyledir; Hem şeyh ehli imandı ve Şeyh-i Kur’an’dı, şeyhi iman idi. Hz. Osman zamanının şeyhiydi. Sahipsizlere baba idi. Şefkatliydi. Kur’an’a hizmet ehliydi. Mübarek eliyle yazdığı dört Kur’an-ı Kerim vardı. Gücünün yettiği yerlere gönderdi. Ayrıca son olarak şehadet mertebesine ulaştı. *** Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz bir Hadis-i Şerif’inde şöyle buyuruyordu; “Ey Allahım! Affan bin Osman senin hesabın için hayâ eder.” dedim. Cenâb-ı Hakk da; “Ey Habibim! Bütün insanları hesaba çeksem Osman bin Affan’ı hesaba çekmem. Onsan hesabı kaldırmışım.” buyurdu.

İŞARET Her kim şu beş şeyi işlerse, beş şeyden menedilir. • Her kim ki hayâ ederse, herkes ondan hayâ eder. • Her kim canlılara merhamet ederse, ona merhamet edilir. • Malını Allah yolunda harcayan, Cennet ehli olur. • Bütün canlıları affeden, başkalarının affına uğrar. • Yaradanı bileni bilirler, tanıyanı tanırlar. Bu sayılan bütün faziletleri Hz. Osman (r.a.) yapardı.

BİR NÜKTE Ululuk dünyada dört şeyle olur ve kazanılır. • Yüz güzelliği ile olur. • Cömertlikle olur. • Yakınlar ile görüşmek, birlikte yiyip, içmekle olur. • Velâyet ve kemal ile olur. Ululuk âhirette dört şeyle olur ve kazanılır. • İhsanla yapılan ibadetle olur. • Güz ahlak ve huy sahibi olmakla olur. • Rasulullah’ın (s.a.v.) sünnetine sarılmakla olur. • İyi niyetli olmak ve güzel hislerle olur. ***

PDF s. 252

Emiru’l Münin Hz. Osman bin Affan (r.a.)’da bu sekiz güzellik mevcuttu. Mal ve yüz güzelliğinin âlâsı ondaydı. Rasulullah Efendimiz’in ailesinden sayılırdı. Üstelik halife olmuştu. Sünnetlere çok sıkı sarılırdı. Kur’an-ı Azimüşşan’ı toplatmıştı. Dünyanın dört bir tarafına göndertmişti. Kıyamete kadar okuyanların sevabını da alacaktır. Halkın iyiliğine çalışırdı. Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v.) inci gibi sözlerini duymaya şahit oldu.

KIRK YEDİNCİ MENKIBE Gelen bir habere göre Hz. Osman (r.a.) bir gün duydu ki Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz kendi hücrelerine hiç yiyecek göndermemiştir. Bütün kavmin rengi açlıktan değişmişti. Küçük çocuklar açlıktan ağlıyorlardı. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz ise mescide teşrif buyurmuşlar ve namaz kılıyorlardı. Hz. Osman (r.a.) bu hali haber aldı. Hz. Selman’a hitap etti ki; niçin erken haber vermedin? O saatte bir semiz koyun ve bir miktar bal ve bir denk un alıp Efendimiz’in eşi Hz. Aişe Sıddıka’nın (r.anha) kapısına gönderdi ve sonra kendisi de geldi. Aişe’ye dedi ki; “Ey Müminlerin Annesi! Benim malumumdur ki; Rasulullah (s.a.v.) bu getirdiklerimi evleri arasında taksim eder. Siz ona sıkı söyleyin taksim etmesin. Ben her eve bu kadarını gönderiyorum.” Hz. Aişe Sıddıka (r.anha) Hz. Osman’a (r.a.) buyurdular ki; “Ben emrettim, koyunu boğazladılar. Ekmeği pişirdim. Rasulullah Efendimiz devlet ve saadetle Mescid-i Şerif’ten geldiler. Bu unu ekmeği ve balı gördüler ve dediler ki; “Bunlar nereden geldi?” ben de durumu anlattım. İstedi ki bunları evlere dağıta. Hz. Osman’ın söylediklerini haber verdim. O da ellerini semaya kaldırarak şu duayı etti; “Ey Allah’ım! Osman’ın geçmiş gelecek, gizli ve aşikâr bütün günahlarını bağışla.”

KIRK SEKİZİNCİ MENKIBE Hz. Osman (r.a.)’dan sual ettiler; “Ya Emire’l-Müminin! Allahu Teâlâ Hazretleri hakkı için söyle. Bu menzile ne ile eriştin?” O da cevap verdi; “Allah’ın kitabını sağ tarafıma koydum. Rasulullah’ın sünnetini sol tarafıma koydum ve bildim ki Allahu Teâlâ Hazretleri benim sırlarıma vâkıftır.”

*** Başka gelen bir habere göre; Hz. Ali (r.a.) istedi ki (Fatımatü’z-Zehra (r.anha) üzerine bir ayrı hatun ala. Rasulullah Efendimiz’e (s.a.v.) gelip vaziyeti anlattı ve ona çok gördüler ve Rasulullah’a ağır geldi, üzüldü. Araya Hz. Ebu Bekir girdi, Rasulullah affetmedi. Hz. Ömer rica etti, affetmedi. Ancak Hz. Osman (r.a.) gelince ve rica edince onu kabul etti. Kendisine bunun hikmetini sordular. Rasulullah şöyle cevap verdi (s.a.v.);

PDF s. 253

“Öyle bir kişinin ricasını kabul eylemiş bulunuyorum ki; Rabbimin karında dahi dua ve niyazları reddedilmeyecek birisidir. Hz. Osman (r.a.) Cenâb-ı Hakk (cc) onun hatırına yeri ile göğü bile değiştirir. Ben onu nasıl geri çevireyim?” buyurdu.

KIRK DOKUZUNCU MENKIBE Bir gün Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz Hz. Aişe Sıddıka (r.anha)’nın hücresinde oturdu. Hz. Osman (r.a.) Hazretleri dört deve yükü buğdayı ona gönderdi. Köleleri geri gelip; “Ya Efendimiz! Allah Rasulü (s.a.v.) sizin gönderdiğiniz buğdayları muhacir ailelere taksim ettiler.” Bu hal üzerine Osman (r.a.) Hazretleri dört deve yükü buğday daha yolladı. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz bu buğdayları da Ensar’a dağıttı. Hz. Osman (r.a.) dört deve yükü buğday daha gönderdi. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz bu buğdayları hanımları arasında dağıttılar ve hücrelerine gönderdiler. Bu buğdayları getiren hizmetlilere şu suali sordular. Sahibinize kaç deve yükü buğday getirmişlerdi. Hizmetliler dediler ki; on iki deve yükü buğday geldi. Rasulullah Efendimiz buyurdular; hepsini bize gönderdi, kendi için bir miktar alıkoymadı. Mübarek ellerini kaldırıp şu niyazda bulundu; “Ey Allahım! Osman’ın affedilmesi ve bağışlanmasından dolayı aciz kaldım. Bana her ne verildiyse, hepsinin karşılığını verdim. Ben aciz kaldım. Sen ona en iyi karşılığı ver.” Bu esnada Cebrail Aleyhisselâm geldi ve buyurdular ki; “Ya Muhammed Cebbar-ı Âlem sana selam eder. Der ki; Osman’a benden selam söyle! Ve de ki; biz ondan razı olduk. Onu Cennet’te Muhammed’e arkadaş ettik. Arasat’ta yapılacak hesabı ondan kaldırdık. Eğer sen ona mükâfattan acizsen biz ona mükâfat vermekten aciz değiliz.”

ELLİNCİ MENKIBE Bir gün Hz. Osman (r.a.) yedi tabağı altın ile doldurup, yedi kölenin eline verip Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.)’e hediye gönderdiler. Hizmetliler tabakları huzuruna koydular. Efendimiz onlara geri gidiniz sahibinize selam götürünüz. Köleler dediler ki; Ya Rasulallah! Sahibimiz bizi dahi hediyelerle size hibe etti. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdular; “Ya Rabbi! Osman’ı sana havale ettim.” O zaman derhal Cebrail Aleyhisselâm geldi ve dedi ki; “Allahu Teâlâ (cc) sana selam eder ve buyurur ki; Osman’a benden selam söyleyiniz. Dedi ki; Huld ve Naim Cenneti’ni bu hediyesine karşılık olarak ona bağışladım.”

PDF s. 254

ELLİ BİRİNCİ MENKIBE Hz. Ali (r.a.) Fatımatü’z-Zehra (r.anha) Hazretlerine düğün yapmak istedi. Dünyalıktan hiçbir nesnesi yoktu ki harcaya. Onun için kendi zırhını pazara gönderdi satıp düğününe harcaya. Hz. Osman (r.a.) pazarda gezerken Hz. Ali’nin zırhını tanıdı. Tellalı çağırıp dedi ki; bu zırha sahibi ne fiyat ister? Tellal dedi ki; dört yüz dirhem. Hz. Osman dedi ki; hel parasını al. Evine gitti, zırhını Tellalden aldı, fiyatını verdi. Daha sonra bir dört yüz dirhem daha sayıp, zırhı dahi üzerine koyup, Hz. Ali’ye (r.a.) gönderdi. Buyurdu ki; bu zırh başkasına layık değildir. Bu paraları düğününe harca ve bizim özrümüzü de kabul et.

ELLİ İKİNCİ MENKIBE Hz. Osman (r.a.) öyle bir kişidir ki; Şam Şehri’nden kervanı geldi. Yükü yüz deve buğdaydı. O zaman Medine-i Münevvere’de kıtlık vardı. Sahabe-i Güzîn (r.anhüm) duydular ki; Hz. Osman’ın (r.a.) yükü gelmiş ve satmak istiyor. Gidip müşteri oldular. Bir menne yedi dirhem verdiler. Hz. Osman (r.a.) satmam dedi. Dediler ki niçin satmıyorsun? Dedi ki” Bu yüke daha fazla veren var ona vereceğim ben.” Sahabe çok müteessir oldu. Her beraber Hz. Ebu Bekir’in (r.a.) yanına vardılar onu şikâyet ettiler. Ona dediler ki; “Ya Sıddık! Ya Halife-i Rasulullah! Siz bilmiyorsunuz ki Osman bize ne yaptı? Biz yükünü almaya gittik. Her menne yedi dirhem verdik, fakat o vermedi. Bize dedi ki sizden iyi ve fazla fiyat veren var. Ona vereyim. Onun bu yaptığı Rasulullah Efendimiz’in ashabına layık mıdır? Böyle cevap vere. Ashabdan, muhacirden ve Ensar’dan üstün kimler vardır? Böyle ihtiyaç mahallinde malını satıp, fazla fiyat ister?” Hz. Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.) buyurdular; “Sizin Osman ile aranızda anlaşmazlık yoktur. Onun arkasında kötü düşünmeniz doğru değildir. Zira Osman Allah Rasulü’nün Cennet’teki arkadaşıdır. Siz Osman’ın sözünü anlayamamışsınız.” Hz. Ebu Bekir (r.a.) Sahabe-i Güzîn’e buyurdular; “Benimle kalkıp, saadetle Hz. Osman’ın yanına geliniz.” dedi ve geldiler. Bu sefer Hz. Osman’a buyurdular; “Ya Osman Ashab sizden şikâyet edip, bir de büyük bir söz ifade ederler. Ne dersiniz?” Hz. Osman (r.a.) dedi ki; “Ey Halife-i Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz ne buyuruyorlar?” Hz. Ebu Bekir (r.a.) cevap verir; “Derler ki; sen demişsin ki, sizden iyi kimse fazla fiyat veriyor.” Hz. Osman şöyle der;

PDF s. 255

“Evet! Ey Allah Rasulü’nün Halifesi! O iyi olanının biri yedi yüze alır ve bunların biri yediye alır. Biz ise bu yükü ona verdir. Biri yedi yüze alır.” Hz. Osman (r.a.) yüz deve yükü buğdayı Medine’nin fukarasına tasadduk etti. Develeri de kurban yapıp dağıttı. Hz. Ebu Bekir (r.a.) bütün bu olanları görünce şad oldu. Kalkıp gidip, Hz. Osman’ın (r.a.) mübarek yüzünü öptü. Buyurdu ki; “Ben anladım ki Ashab senin kelamını anlayamamıştır. Senin bundan muradını bilememişlerdir.” O gece Emirü’l-Müminin Hz. Ebu Bekir (r.a.) Rasulullah Efendimiz’i (s.a.v.) rüyasında gördü. Mübarek güzel elbiseler giymiş ve başına imamesini sarmış bağdan dışarı geliyor. Mübarek elinde bir deste menekşe çiçekleri var. Nazenin civanlar gibi gülerek ve Hz. Ebu Bekir (r.a.)’e bir deste verdi. Hz. Ebu Bekir (r.a.) dedi ki; “Ya Rasulallah! Nereden teşrif ediyorsunuz?” Efendimiz (s.a.v.) buyurdular ki; “Hz. Osman’ın düğününden. İyi sadaka verdi. Allahu Teâlâ Hazretleri dört yüz misk ve amber Hz. Osman’a verdi.”

ELLİ ÜÇÜNCÜ MENKIBE Gelen bir habere göre Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyuruyorlar ki; “Osman bin Affan’ın (r.a.) şehit olduğu zamandan Kıyamet Günü’ne kadar her kim Müslümanların arından ve avretinden Osman’ın şehadetin konuşa yahut dinleye ya da düşüne, onun için gamlanıp, hüzünlenip, gözünden yaş gelir, ölüm anında (müjde yok) nidasını işitmez. Onun gözleri kabirde ve kıyamette körlük ve karanlık görmez. Onun gönlü dünyada ve âhirette ayrılık derdi çekmez.”

ELLİ DÖRDÜNCÜ MENKIBE Hz. Ali (r.a.) Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’e sordular. Dediler ki; “Ya Rasulallah! Kıyamet Günü önce kimin hesabı görülür?” Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz; “Önce benim, sonra Ebu Bekir, Ömer sonra da senin hesabın görülür.” buyurdu. Hz. Ali (r.a.) dedi ki; “Ya Osman nereye gitmiş olur?” Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdular; “Benim bir zaman Osman’a bir işim düştü. Gizli olarak o işi Osman’dan talep ettim. Osman o işi bana gizli olarak gördü. Ben Hakk Teâlâ’ya iltica edip, gizli duada bulundum. Hesabının gizli yapılmasını diledim.”

DUA “Ey Allahım! Dinimi, emanetimi, imanımı ve kuvvetimi sen muhafaza eyle (Âmin).”

Okuma notu

Bu metin gelenek içinde aktarılan bir menkıbedir. Tarihî bir tutanak gibi değil; yolun hafızasını, değerlerini ve anlatı dilini taşıyan bir rivayet olarak okunmalıdır.