Ara
Menü
149 dakikalık okuma

Hz. Ömer’in Menkıbeleri

Menâkıb-ı Çehâr Yâr-ı Güzîn’in 2. konusu. Metin kısaltılmadan; yalnız satır sonları, paragraf sınırları ve sayfa üstbilgileri düzeltilerek hazırlanmıştır.

Müstakil anlatıŞemseddin Sivâsî, Menâkıb-ı Çehâr Yâr-ı Güzîn · s. 104

PDF s. 104

İKİNCİ KONU

HZ. ÖMER (RA) (EMİRÜ’L-MÜMİNİN) VE MENKIBELERİ

Künyesi: Ebu Hafs Nesebi: Ömer b. El Hattab b. Neyfel, Abdül Uzza b. Ribah b. Abdullah b. Revah b. Adiy b. Ka’b’dır. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’e dokuzuncu atadan ulaşır. Bu da Ka’b’dır Hz. Ömer, Hz. Ebu Bekir’den (r.a.) Hazretin ecdadına bir derece yakındır. Zira Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.) ile Mekke’de toplanırlar. Merre, Ka’b’ın oğludur. Rasulullah Efendimiz, Hz. Ömer’den yirmi yaş büyüktür. Anaları Halime’dir. Hişam’ın kızıdır. Ebu Cehil’in kız kardeşidir. Yirmi iki yaşındayken müslüman oldu. Hz. Ömer (r.a.) imana geldiği zaman, meşhur rivayet üzere müminler ricalinden otuz dokuzuncuydu. Bununla kırkıncı tamam oldu. O gün bu âyet-i kerime nâzil oldu; “Ey Peygamber sana, sana uyan müminlere Allah yeter.” (Enfal 64)

BİRİNCİ MENKIBE Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz, Hz. Ömer’e (r.a.) “Faruk” lakabını verdiler. Sebebi şudur; “Hakkı batıldan ayırt etti ve İslam dinini seçti. İslam dini onunla kuvvet buldu.” Bir başka sebep de şöyleydi; Bir münafık ile bir Yahudi birbirlerine düşmanlık edip, davayı bir hükme bağlanması için Yahudi Sultan-ı Enbiya ve Esfiya Hazretleri Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimizin Meclis-i Şerifi’ne gelmek istedi. Münafık ise Ka’b bin Eşref’in (Münafıkların reisiydi) yanına gitmek istedi. Sonunda Rasulullah (s.a.v.)’in mübarek huzuruna geldiler. Yahudi’ye lehte hüküm verdiler. Münafıklar bu hükme razı olmadılar. Hz. Ömer’in (r.a.) huzuruna geldiler. Hüküm verilmesini istediler. Kısacası Yahudi durumu izah etti ve sonucu söyledi.

PDF s. 105

Hz. Ömer (r.a.) münafığın idam kararını verdi ve kendisine söyledi. Hz. Ömer (r.a.) o münafıktan önce hadiseyi soruşturdu. Bu Yahudi dedi ki suçu bana yıkıyor Peygamber hükmüne razı olmuyor. İtiraz ediyor. Münafığa sordu. Sen suçu kabul etmiyor ve itiraz ediyorsun öyle mi? Münafık hafif bir sesle dedi ki, “Öyledir ama ben Peygamberin hükmüne razı olmayıp sana geldim. Sen hâkim olasın.” Hz. Ömer (r.a.) buyurdu ki; “Biraz durun. Ben gelip sizin için hükmeylerim. Gidip devletli hanesinden bir kılıç çıkarıp münafığın boynunu vurdu ve şöyle söyledi; “Allahu Teâlâ’nın hükmüne razı olmayan ve Rasulünün hükmüne karşı gelen kimseye ben böyle hükmeylerim.” O zaman Cebrail (a.s.) âyet-i kerime getirdi. Hz. Ömer (r.a.) Hak ile batılın arasını ayırdı demekle adına izafeten “Faruk” denildi. O âyet-i kerime şöyledir;

ْ‫اَلَ ْم تَ َر اِلَى الّ َ ۪ذي َن يَ ْز ُع ُمونَ اَنّ َ ُه ْم اٰ َم ُنوا ِب َمٓا اُن ِْزلَ اِلَ ْيكَ َو َمٓا اُن ِْزلَ ِم ْن قَ ْب ِلكَ يُ ۪ريدُونَ اَن‬ ً‫ُوت َوقَدْ اُ ِم ُرٓوا اَنْ يَكْ فُ ُروا ِب ۪ ۜه َويُ ۪ريدُ الشّ َ ْيطَانُ اَنْ يُ ِضلّ َ ُه ْم ضَ لَ ل‬ ِ ‫يَت ََحاكَ ُمٓوا اِلَى الطّ َاغ‬ .‫بَ ۪عيدًا‬ “Sana indirilen Kur’an-ı Kerim’de, senden önce indirilmiş olan kitaplara da her halde iman ettiklerini boş yere iddia edenlere bir bakmaz mısın ki; onu inkâr etmeleri emrolundukları halde, yine sihirbazın huzurunda muhakeme olunmalarını isterler. Şeytan da onları uzaklaştırıcı bir sapıklıkla, büsbütün saptırmak ister.” (Nisâ 60) Bu âyet-i celilede “Tağut”tan murad Ka’b b. Eşref’tir. Tefsir-i Kadı’da ise şöyle yazılıdır; İkinci adil yar Ömer’dir. Hakkı himaye eder, batılı mahvederdi. Bu Faruk, batılı Hakk’tan ayırdı. Baş sancağı yükseldi ayyuka.

İKİNCİ MENKIBE Müslüman olmasının sebebi; Rasulullah (s.a.v.) bir perşembe gecesinde Ömer için bir duada bulunmuştu; “Ey Allah’ım! İki Ömer’den (Ömer b. Hattab veya Ömer bin Hişam-Ebu Cehil) birisiyle İslam’ı aziz kıl, kuvvetlendir.” Ertesi gün Kureyş’in önde gelenleri Harem’de toplanıp, Ebu Talib yeğeni Muhammed peygamberliğini ilan, babalarımızın ve ecdadımızın dinini yok sayıp, putlarımızı zararsız, faydasız hale getirmeye çalışmaktadır deyip, Ömer’e şikâyet ederler; “Gayretlisin Ya Ömer! Bu denli kudret ve heybet ve izzet ve vurucu güce sahipsin! Putlarımıza yardım edip, onu öldürmeyi hiç düşünmüyor musun?” diye tahrik etmeye

PDF s. 106

başladılar. Görünüşte cahiliyet ırkı ondan yararlanmayı düşünüyordu. O anda cahil görünüşlü, hamiyetli Ömer, birden kalkıp kılıcını kuşanıp, Rasulullah’ı (s.a.v.) öldürmeye giderken, Zühre oğullarından Nuaym (r.a.) ile karşılaşır. O da Ömer’e sorar; “Ya Ömer! Nereye gidiyorsun?” Ömer de der ki; “Kureyş’in şu akıllı insanı olan Muhammed’i tasfiye etmeye ve putlarımızı tezyif etmesini engelleyip, onu öldürmeye gidiyorum.” Nuaym (r.a.) Ömer’e der; “Ya Ömer! Ne acayip olmaz bir işe yelteniyorsun? Başa çıkamayacak bir sevdaya düşmüşsün. Eğer bu işi başarırsan Beni Haşim ve Beni Zühre oğulları seni sağ koyarlar mı dersin. Yürü var işine git” deyince Ömer dedi ki; “Ya Nuaym! Yoksa sen de mi Muhammed’in dinine girdin? Eğer bilirsem, seni öldürürüm.” Nuaym Hazretleri dedi ki; “Muhammed’in dinine sadece ben mi girdim sanıyorsun? Kız kardeşin ve enişten dahi Müslüman oldular.” Ömer bu haberi duyunca daha fazla gazaplandı ve Nuaym’a dedi ki; “Onların Müslüman oldukları nerden biliyorsun?” Nuaym dedi ki; “Eğer inanmazsan kız kardeşinin evine git. Bir koyunu kendi elinle boğazla, onlar da pişirsinler. Onlar senin boğazladığın koyunu yemezlerse, o zaman bilmiş olasın ki; onlar hakikaten İslam dinine girmişlerdir.” Hz. Ömer o hiddetle varıp kapılarına dayandı. İçeriden kulağına bir ses geldi. Orada dikildi ve dikkat etti. O kadarını anladı ki, bunların okudukları bir kelamdı. Bu kelam hiç beşer sözüne benzemiyordu. Meğer o sıralar “Taha Sûresi” nâzil olmuş ve Fahri Kâinat Efendimiz (s.a.v.) muhacirinden Habbab (r.a.)’ı onlara göndermiş bulunuyordu. Kız kardeşi ve eniştesi bu sureyi okuyorlardı. O zaman bunlar Hz. Ömer’in korkusundan kapıyı bağlayıp, talimle meşgul iken Hz. Ömer kapı ardından dikildi. Dikildikçe mübarek kalbine Kelam-ı Kadim’in mübarek rahmani nurları üstün gelip, şeytanın küfür karanlıkları mahvoldu. Sabretmeye mecali kalmayıp, kapıya eliyle vurdu. Bağlanmış kapının çalındığını duyunca içeride olanlar korkularından susup, Habbab’ı (r.a.) gizleyip, Sure-i Kerime’yi örtüp, kapıyı açtılar. Baktılar ki gelen Hz. Ömer’dir. Kılıcı yanında heybet ve hiddetle gelmiş ki; yüzüne bakamıyorlardı. Kız kardeşi sefa geldin, hoş geldin deyip, Ömer’i içeri aldılar, oturttular. Eski adetlerine göre bir yemek sofrası hazırlayıp, bir koyun getirdiler. Hz. Ömer kalkıp koyunu kendi kesti. Pişirmeye başladılar. Hz. Ömer (r.a.) ise “Ezeli Kelam Şarabı”ndan içmekle mest olmuştu. Ne konuşmaya mecali vardı

PDF s. 107

ne oturmaya. Yalnız sabır ve kararı vardı. Ne hal ise yiyeceği tertip edip ortaya getirdiler. Hz. Ömer dedi ki; “Gelin birlikte yiyelim.” Her biri bir özür beyan edip, yemediler. Kendileri dahi iş görmek ve yer görünmek için birkaç lokma aldılar. Onların İslam dinine girdiklerine inandılar. Daha fazla hayret ettiler. Yiyeceği kaldırdıktan sonra bazı sorular sordular. Okuduklarınınsa ne olduğunu sual ettiler. Onlar okuduklarını inkâr ettiler. Hz. Ömer’den korktuklarından dolayı sohbet ettiklerini söylediler. Hz. Ömer (r.a.) buyurdu ki; “Bilmiş olunuz ki; Kureyş Kabilesi arasında kılıç bağlayıp, dava için geldim. Önce sizi öldürmeye geldim. Daha sonra gidip Muhammed’i katledecektim. Fakat yolda gelirken sizin de Müslüman olduğunuzu öğrendim. Muhammed’in peşinden gittiğinizi de okuduklarınızı da duydum. Lakin kapınıza eriştiğim ve okuduğunuzu duydum, gelen sedayı işittim. Dinledim. Dinledikçe o kelamın lezzeti bana öyle bir hal verdi ki o fasit fikir benden gitti. Kalbime şevk ve muhabbet doldu. Beni perişan etti. Şimdi inkâr edip durmayın. Getirin okuduğunuzu dinleyeyim. Kız kardeşi ve eniştesi Ömer’den bu sözleri duyunca kalbinin İslam dinine meyledip, sevindiğini anladılar. Dediler ki; “Okuduğumuz Kelâm-ı Rabbani’dir. Allahu Teâlâ Hazretleri Cebrail (a.s.) vasıtasıyla Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimiz’e nâzil buyurmuştur. Eğer duymak istiyorsan, önce guslet, ondan sonra okuyalım, siz de iyice duymuş olasınız.” Hz. Ömer (r.a.) kalkıp huzuruyla öğretildiği üzere gusletti. Gelip, kıbleye yönelip oturdu. Kız kardeşi (r.anha) kalkıp, tazim ve tekrim ile Sure-i Şerif’i eline alıp açarak. (Bismillahirrahmanirrahîm) diyerek;

َ ْ َ‫ تَنْز۪ يلً مِ مّ َ نْ خَ لَق‬.‫ اِ ّ َل ت َْذكِ رَ ةً لِمَ نْ يَخْ شٰ ۙى‬.‫ۜ مَ ٓا اَنْ زَ ْلنَا عَ لَيْ َك ْال ُقرْ ٰا َن لِتَ شْ ٰقۙى‬. ٰ‫ٰطه‬ َ‫الرْ ض‬ .‫وَ السّ َ مٰ وَ اتِ ْالعُ ٰل ۜى‬ “Biz Kur’an’ı sana zahmet çeksin diye değil, ancak korkacak kimselere bir öğüt ve yüce göklerle yerleri yaradanın tedricen indirdiği bir kitap olmak üzere indirdi.” (Taha 1-4) Diye okuduğu gibi, tazimi şerifin fesahat ve belagatinden acayip olup; ne zaman ki Kur’an-ı Azimüşşan’ın şu âyet-i kerimesi okunmaya başladı:

ٓ .‫اللّ ُ َ ٓل اِ ٰلهَ اِ ّ َل اَنَا ۬ فَاعْ بُ ْدن۪ۙي وَ اَقِ ِم الصّ َ ٰلو َة لِذِ ْكر۪ ي‬ ٰ ‫اِنَّن۪ ٓي اَنَا‬ “Ben O Allah’ım ki; benden başka ibadete müstahak ilah yoktur. O halde yalnız bana ibadet et ve beni hatırlaman için namaz kıl.” (Taha 14) Kur’an’ın nuru kalbine akmaya başladı. Kur’an’ın izleri görünüp, küfrün ve şekavetin zulmeti devrilmeye başladı. Dedi ki;

PDF s. 108

“Beni Muhammed’in huzuruna ulaştırın. O dem Habbab perde ardından dışarı çıkıp dedi ki; “Ya Ömer! Sana müjdeler olsun! Elhamdulillah Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’in size yaptığı duası kabul olundu. Şad ve handan önüne düşüp, Hz. Sultanı Enbiya’nın (s.a.v.) olduğu eve götürüp, Ashab-ı Güzîn Rıdvanullahi Teâlâ Aleyhim Ecmain Hazretleri Ömer’in geldiğini gördüler. Fahr-i Kâinat (s.a.v.) Efendimiz’e haber verdiler. O da koyun gelsin. Başında devlet varsa imana gelir, dedi. Çünkü Hz. Ömer (r.a.), Hz. Peygamber’in (s.a.v.) mübarek nur cemalini görmekle şereflendi. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki; “Ya Ömer! Küfür ve şekavetten feragat etmek yok mu?” Bunun üzerine Ömer; Rasulullah’ın (s.a.v.) mübarek cemaline bakıp, dürri kelamını ve gevher gibi sözlerini duydu. Hemen kararı kalmayıp hak-i payi şeriflerine yüz sürdüler. Ondan sonra; “Ya Rasulallah! Hiç şek ve şüphem kalmadı. Hakk Peygambersin. Bana iman arzeyle “Eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve Rasulühü” deyip, imân ağacını mübarek kalplerine dikti. Bütün Ashab-ı Güzin (r.a.) hazeratı tekbir getirip, sevinçli kalpleriyle Hz. Ömer’le (r.a.) kucaklaşıp sarıldılar. Allahu Teâlâ Hazretlerine hamdü Sena ettiler. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdu su getirdiler. Hz. Ömer (r.a.) abdest aldı. Ona Kur’an talim ettiler. Hz. Ömer baktı ki ashab mağara içinde gizlenmiş gibi dururlar. Onlara bakıp dedi ki; “Ya Rasulallah! Bu ne haldir. Mağarada gizlenmiş gibi duruyorsunuz?” Rasulullah (s.a.v.) saadetle buyurdu ki; “Müşriklerin müminlere eza ve cefasından korunmak, için böyle duruyoruz.” Hz. Ömer (r.a.) dedi ki; “Onlar puta gündüz taparlar ve önünde aşikâre yer öperler. Biz niçin Hâlik’e gizli ibadet ederiz. Ya Rasulallah siz buyrun, varalım biz dahi Beyt-i Haram’da namazı aşikâre kılalım. Bakalım kim mani olacak.” Fahr-i Âlem (s.a.v.), kalkıp Sahabe-i Güzîn’le birlikte, Hz. Ömer önlerinde elinde yalın kılıç Beyt-i Şerif’e yöneldiler. Kureyş müşrikleri önce Hz. Ömer’i böyle görünce sevindiler ve dediler ki; “Ömer bunların hepsini esir almış ve getirip karşımızda kırmak istiyor.” Hz. Ömer (r.a.) yakınlarına gelince, anladılar ki; Hz. Ömer bunların her birine lütufkâr davranıyor, onlarla karışmış güle güle söylüyor ve geliyorlar.

PDF s. 109

Ebu Cehil melun, Ömer’i Müslümanlarla böyle görünce, onun Müslüman olduğunu anladı ve çevresindekilere şöyle dedi; “Ah! Gördünüz mü? Muhammed, Ömer’i kendi dinine sokmuş ve döndürmüş. Ben size demedim mi ki; Muhammed onu sihirle aldatır ve kendine uydurur. Şu görünen durum karşısında ne yapacağız, kendisine de ne diyelim. Hz. Ömer’in yakınına geldiler, o da kılıcını çekip, kaldırıp onlara dedi ki; Dedi; durun geliyorum kıbleye kıyama Hep yiğit koca yaşını almış hoca kölelerle Bu Muhammed İslam için gelmiştir Hak Teâlâ onu bize imam verdi. Ortaya çıktı çünkü İslam dini artık aşikâr Artık putlar sinecek, devletleri düşecek, işleri bitecek Girdim İslam dinine döndüm Hakk’a Bunu Kureyş’ten her canlı bilsin. Karşıda bu hali görenler telaşa düştüler ve çağrışmaya başladılar. Melun Ebu Cehil şiddetli bir şekilde dedi ki; “Görüyor musunuz? Büyüklerimizi de Muhammed azdırmaya başladı. Eski dinimizi bırakmaya başladılar. Bize bu yapılanlar az bile. Gelin bunlar çoğalmadan öldürelim, koymayalım ki, başımıza ejderha kesilmesinler.” Kâfirler Hz. Ömer’den korkup, hiçbir mümine el uzatmaya muktedir olamadılar. Her biri dudaklarını kıvırıp kaldılar. Server-i Âlem (s.a.v.) ileri yürüyüp, Hacerü’l Esved ile Bab-ı Şerif arasında durup, namazını o gün aşikâre kıldılar. Bu arada kâfirlerin sayısı çoktu. Müminlerin ki az idi. Namazdan ayrıldıktan sonra kalkıp, Kâbe-i Muazzama’yı tavaf ettiler. İbni Mesud (r.a.) buyurdular ki; “Hz. Ömer’in (r.a.) İslam’ı kabul etmesi müminlere feth, nusret ve rahmet oldu. O Müslüman olmayınca İslam dini aşikâre olamadı ve Kâbe-i Mükerreme’de namaz kılamadı.” Naklederler ki; Hz. Ömer (r.a.) imana geldikten sonra, Peygamber Efendimiz Hazretleri (s.a.v.) mübarek elini Ömer’in (r.a.) göğsüne koyup buyurdu ki; “Ya Rabb, Ömer’in göğsündeki kötü sıfatları, hastalıkları çıkar. Yerini iman ve hikmet ile doldur.”

ÜÇÜNCÜ MENKIBE Ebu Hüreyre (r.a.)’den rivayet olunur; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki; “Sizden önce olan ümmetler içinde muhaddisler vardı. Eğer bu ümmet içinde dahi olursa hakikat olur. Şayet sizin aranızda da olan olursa, O da ancak Ömer’dir”

PDF s. 110

Şerhleri yapan Tayyib de şerhte bulunmuşlardır. Muhaddisten murad mübalağa ile kalbine ilhamda bulunulandır. İlham, Allahu Teâlâ tarafından olunur. Böylece Enbiya derecesine kadar ulaşabilirler.” Sizden o ümmetler içinde Enbiya vardı. Onlara melekler tarafından ilham olunurdu. Benim ümmetimde eğer böyle bir kimse, O da Ömerü’l Faruk’tur.” “Muhammed Ümmeti’nin, diğer ümmetlerden daha üstün olduğu sabittir.” Benim ümmetimde varsa, tereddüt için değildir. Belgi doğrulamak için ve kesinleştirmek üzere söylenmiştir. Mesela; bir kişi, fazlasıyla dostu olan bir kişiye der ki; eğer benim bir dostum varsa o da falan kişidir. İsteği o kişinin sadakatini beyan etmektedir. Fazla sevdiğini bildirmektir. Bu mesele Mesabih-i Şerif’ten alınmıştır.

DÖRDÜNCÜ MENKIBE Yine “Mesabih-i Şerif’te” o Hadis-i Şerif’in akabinde zikrolunmuştur. Sa’d bin Ebi Vakkas (r.a.) dediler ki; “Rasulullah (s.a.v.)’in şerefli huzurunda Kureyş Kabilesi hatunlarından biri oturup yüksek sesle konuşurken, Hz. Ömer (r.a.) geldi, içeriye girmek için izin istediği gibi, hatunlar kalkıp süratle perde gerdiler. Hz. Ömer’e (r.a.) izin verildi ve içeri girdi. Baktı ki Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz gülüyor. Ona dedi ki; “Allahu Teâlâ Hazretleri dişlerini güldürsün. Ya Rasulallah niçin gülüyorsunuz?” Server-i Kâinat Hazretleri buyurdular; “Bu hatunlara taaccüp ettim. Benim yanımdaydılar. Ne zaman ki; senin yüksek sesle konuşmanı duydular, kaçarak perde arkasına geçtiler.” Hz. Ömer (r.a.) dedi ki; “Ey nefislerinin düşmanları olan hatunlar! Benim heybetimden korkup gizlenirsiniz. İki Cihan Serveri (s.a.v.)’nin heybetinden korkmaz mısınız?” Kadınlar perde arkasından dediler ki; “Evet! Ya Ömer! Senin yaratılış özelliğin çok sert ve gazap dolusun.” Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki; “Ya İbnü’l Hattab! Bu sözden feragat et. O Allahu Teâlâ Hakkı için benim nefsim O Subhan’ın elindedir. Sen bir yola girerken şeytan sana yaklaşmaz. İlla o yolu koyup, başka yola gitmezsen.”

BEŞİNCİ MENKIBE Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz bir gün sabah namazını kıldıktan sonra mübarek arkasını mihraba verip, Ashab-ı Güzîn’e doğru dönüp, buyurdular ki;

PDF s. 111

“Hiç sizden bir kimseye rüya gördü mü?” Hepsi başlarını öne eğip, cevap vermediler. Sonunda kendileri dediler ki; “Bu gece garip bir rüya gördüm.” Ashab-ı Güzîn gördükleri rüyayı anlatması için Rasulullah’a (s.a.v.) ricada bulundular. Duymak istediklerini beyan ettiler. Efendimiz buyurdular ki; “Kendimi cennette gördüm. Cennetin etrafını seyrederken ulu bir köşk gördüm. Yüksekliği yüz yıllık yoldu. Buna göre her tarafı birbirine uymuştu. Aklıma geldi ki; bu yüce makam hangi Peygamber’in olacak. Yada hangi veliye verilecek. Böyle düşünürken, birkaç kişi gördüm. Yanlarına vardım. Sual ettim. Bu yüksek makam enbiyadan hangi nebinindir. Onlar da dediler ki; Kureyş Kabilesi’ndendir. Ben yine dedim ki; Arab evladındanım, benim olmasın? Onlar da dediler ki; Kureyş Kabilesi’ndendir. Ben yine dedim ki; ben de Kureyş Kabilesi’ndenim. Dediler ki; Ümmeti Muhammed’dendir. Ben dedim ki; Ben Muhammed’im. Bana bildirin bakalım bu ümmetim hangisidir? Dediler ki; Ömer bin Hattab hazretlerinindir. O kasırlarda olan huri ve gılmanın nihayeti yoktu. Özellikle içlerinde Ya Ömer! Sana mahsus bir huri vardı ki; diller tarif ve vasf edemezler. Lakin senin gayretinden asla yüzüne bakmadım, deyince Hz. Ömer’in gözlerinden yaşlar revan oldu ve dedi ki; Ya Rasulallah öyle mi oldum? Ne olaydı gayret edip iyi bakaydınız ne şekilde olduğunu görüp, bana anlataydınız, bana vasf edeydiniz.” Şimdi var düşün (Hz. Ömer r.a) ne ulu sultandır. Ulu dergâhta ve Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’in huzurunda mertebesi nasıl yüksektir.

ALTINCI MENKIBE Bir gün Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki; “Rüyamda bana ümmetim arz olundu. Cümlesi önümden geçip, hepsini bir bir seyreyledim. Kiminin gömleği dizindeydi, kiminin dizinden yukarı kiminin kuşağından yukarı, kiminin göğsüne çıkmıyordu. Lakin Ömer’i bir gömlek ile gördüm yerde sürünüyordu. Sahabe-i Güzîn dediler ki; Ya Rasulallah! Bu rüyayı nasıl tabir edersiniz? Buyurdular ki; Din-i Mübin İslam ile tabir ediyorum. Zira hilâfetleri zamanı uzanır dünyaya yayılır.”

YEDİNCİ MENKIBE “Mesabih-i Şerif’in” sahibinden Hz. Ömer hakkında şöyle bir nakil yapılır; Hz. Ömer (r.a.) der ki; “Rasulullah Efendimiz’den (s.a.v.) duydum ve şöyle buyurdu; Uyuduğum halde bir kadeh süt ile bana geldiler. Alıp içtim. O kadar içtim ki tokluk alameti tırnaklarımda göründü. Daha sonra artanı Ömer bin El-Hattab’a (r.a.) verdim. Sahabe-i Güzîn Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’e arz ettiler ki; Ya Rasulallah! Bu rüyayı nasıl tabir buyurdular? “İlim” ile tabir ediyorum.

PDF s. 112

SEKİZİNCİ MENKIBE “Mesabih-i Şerif” isimli eserde Ebu Hüreyre (r.a.)’den nakledilir ki; “Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’den duydum, buyurdular ki; ben bir halde uyuyordum. Ben, beni gördüm. Etrafı örtülmüş bir kuyu üzerinde bir küçük kova vardı. Ben o kovayla kuyudan ya bir ya iki kova su çektim. Kuyunun suyu biraz azdı, zayıftı. (Allah zayıflığını affetsin) Sonra o küçük kova, büyük bir kova oldu. Bu kova ile Hz. Ömer (r.a.) su çekmeye başladı. Öyle bir kuvvetli su çekti ki, onun kadar kuvvetli su çekeni görülmedi. Oraya yaklaşıp, gelen insanlar develerini çekip, oturdular, develerine su verdiler. Bir kere daha su verdiler. Mesabih’i şerh eden beyan etmiştir ki; Rasulullah (s.a.v.), Ebu Bekir (r.a.) Hazretlerine zayıflık nispet etmiştir. Hilâfetlerinde bir eksiklik ve kusur anlaşılmasın (Haşa, sümme haşa) zira hilâfetleri zamanında o kadar cehd ve tahammül ettiler ki, sair ümmet onun tahammülünden acizlendiler. O sebepten dolayı Hz. Aişe (r.anha) buyurdular ki; “Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz Dar-ı Bekaya intikal buyurduktan sonra Arablar dinden dönüp nifak çıkardılar. Babam üzerlerine gitti. Musibetten ve meşakkatten öyle şeyler oldu ki; eğer bunlar ulu dağlar üzerine inseydi ve gelseydi, o dağlar kırılıp, yarılıp, dökülüp dağılırdı. Belki babama zayıf demeleri buna işarettir.” Hz. Ömer (r.a.) zamanında ise çeşitli beldelerin fethi nasib oldu. Hz. Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.) zamanında olan fetihleri fazla olmadığı için hilâfet müddetleri az olduğu için (İki sene) küçük bir maaş almaları ile fazla kalmadılar. Bazı izahçılar demişlerdir ki; Hz. Peygamber’in buyurdukları iki sene ve birkaç gün hilâfet müddetine işarettir. (Allahu Teâlâ zayıflığını bağışlasın). Aslında, görünüşte basiretlidir. Hz. Ebu Bekir (r.a.) tarafından bir kusur olmamıştır.” Allahu Teâlâ zayıfın yardımcısıdır.” buyruğunun görüşü budur. Kova çekmeleri sırasında görülen zayıflık zamanlarında ortaya çıkan mürtedlik ve münafıklık çok olduğundan, zekâtı inkara döndüler. Marifet ile dua ettiler. Zamanın değişmez zayıflığı kusur olmuştur.

DOKUZUNCU MENKIBE Yine “Mesabih-i Şerif” teki Hadis-i Şerifler’de Hz. Ömer’den (r.a.) nakledilir ki; Hz. Habibullah (s.a.v.) buyurdular ki; Hak Teâlâ (cc) Ömer’in dili ve kalbi üzerine hakkı koymuştur. Hakkın zuhuru ve onu istilası, onun mübarek lisanları ve kalplerinde sabittir, karar kılmıştır. Oradan ortaya çıkar. Yine bu Hadis-i Şerif’in sonunda bildirilmiştir ki; Hz. Ali (r.a.) buyurdular. Biz zannetmiyordu ki Hz. Ömer (r.a.) konuşur. Meğer konuştuğu zaman dilinden ne çıkarsa, onun sonra hakikat olduğunu görürdür. O halde diyebiliriz ki” Hak onun lisanı üzerine cereyan ediyordu.”

PDF s. 113

ONUNCU MENKIBE Yine “Mesabih-i Şerif”te Cabir (r.a.) Hazretlerinden rivayet edilir ki; “Hz. Ömer, Hz. Ebu Bekir (r.a.) için dedi ki; Rasulullah’tan (s.a.v.) sonra, insanların hayırlısı Ebu Bekir’dir.” Hz. Ebu Bekir ise dedi ki; “Müsterih ol, Ya Ömer! Sen benim için böyle söyledinse Vallahi hakikattir ki; ben Rasulullah Efendimiz’den (s.a.v.) duydum. Şöyle buyurdular; “Bir rical üzerine gün doğmadı ki, Ömer’den daha hayırlısı olsun. Ömer’den ve yine onun akabinde akıbette.” Amir’den rivayet olunur ki; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki “Eğer benden sonra Peygamber gelmesi ihtimali olsaydı, Ömer bin Hattab olurdu.”

ON BİRİNCİ MENKIBE Yine “Misbah-ı Şerif’in” güzel ve doğru bölümlerinden Büreyde’den (r.a.) rivayet olunur ki; Büreyde (r.a.) şöyle haber veriyor; “Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz Gazâ’ya çıktılar. Gazâdan salim ve ganimetlerle döndüler. Kara bir cariye dedi ki; Ya Rasulallah! Ben nezretmiştim ki; Allahu Teâlâ Hazretleri eğer seni salim ve ganimetlerle dolu olarak gönderirse, sizin huzurunuzda def çalacağım ve birşeyler söyleyeceğim. Habibullah (s.a.v.) buyurdular ki; eğer nezir etmişsen, def vur. Ama vurmasan iyi olur. Ama cariye vurmaya başladı ve peşi sıra bir şeyler çaldı. O sırada Hz. Ebu Bekir (r.a.) çıkageldi. Cariye def vurmayı ve çalmayı kesmedi. Peşine Hz. Ali (r.a.) geldi. Cariye yine susmadı. Daha sonra Hz. Osman (r.a.) geldi. Yine cariye bildiğini okumaya devam etti. En sonunda Hz. Ömer (r.a.) geldi. Onu gören cariye hemen sustu. Defi yere koyup, üzerine oturdu. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki; “Hakikatte şeytan senden korkuyor Ya Ömer! Gelip huzurumda def vurdu. Ebu Bekir geldi yine çaldı. Ali geldi, devam etti. Osman geldi hakeza. Ne zaman ki sen geldin, defi yere atıp üzerine oturdu.”

ON İKİNCİ MENKIBE Yine “Mesabih-i Şerif” te Hz. Aişe Sıddıka Hazretlerinden rivayet edilir. “Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri bir gün oturmuştu. Hemen bu sırada bir şamata oldu ve çocukların seslerini duyduk. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz yerinden kalktı. Baktı ki Habeşiler raks ediyorlar, uşaklar da onları seyrediyorlar. Bana dedi ki; Ya Aişe! Gel seyret. Ben de gidip, çenemi Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v.) mübarek omuzu üzerine koydum seyretmeye başladım. Daha sonra bana buyurdular ki; “doymadın mı?” Ben de dedim ki; Yok. Benim istediğim Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’in yanında itibarım

PDF s. 114

ne kadar olduğunu anlamaktı. Fakat aniden Hz. Ömer çıkageldi. Hemen halk, Habeşiler, çocuklar ve şeytanlar Ömer’den korkup kaçıyorlar. Hz. Aişe Sıddıka dahi dedi ki; bu söz üzerine ben de bakmadım.

ON ÜÇÜNCÜ MENKIBE “Mealimüt’ Tenzil” isimli eserin sahibi İmam Bagavi (k.s.) Enfal Sûresi’nde; bu Ayet-i Celile’yi tefsir ederken; ٰ َ‫ض تُ ۪ريدُونَ عَ رَ ضَ الدُّ نْ يَ ۗا و‬ ُ‫اللّ ُ يُ ۪ريد‬ َ ْ ‫مَ ا َكانَ لِنَ ِب ٍّي اَنْ يَكُ ونَ لَهُ ٓ اَسْ رٰ ى حَ ٰتّ ى يُثْ خِ نَ فِ ي‬ ۜ ِ ْ‫الر‬ ْٰ ٰ َ‫الخِ رَ َةۜ و‬ . ٌ‫اللّ ُ عَ ز۪ يزٌ حَ ك۪ يم‬ “Hiçbir peygamberin yeryüzünde ağır basıp zaferler kazanıncaya kadar esirler alması olmamıştır. Siz geçici dünya malını arzu ediyorsunuz. Hâlbuki Allah âhireti ister. Allah azizdir, hâkimdir.” (Enfal 67) Hz. Ameş’ten, o da Amr bin Mürre’den, o da Abdullah bin Mesud’dan (r. anhüm) şöyle rivayet ederler; Zaman geldi, Bedir’de kâfirlerle muharebe oldu. Zafer Müslümanlara müyesser oldu. Birçok esirlerle beraber geri döndüler. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki; “Bu esirler hakkında ne dersiniz?” Hz. Ebu Bekir (r.a.) buyurdular ki; “Ya Rasulullah! Bunlar senin kavmin ve ehlindir. Lâkin işlerini kollayıp, haklarında tedbirli davranmalı. Cenâb-ı Allah’tan dileriz ki bunlar tevbe ederler. Ben derim ki; kâfirlere karşı kuvvetimizi göstermek için, bu esirleri fidye karşılığı bırakalım.” Hz. Ömer (r.a.) ise şöyle buyurdular; “Ya Rasulallah (s.a.v.) bunlar seni yalanladılar. Aralarından ihraç ettiler. Bunları getirip, boyunlarını vuralım. Ali’ye emredin kardeşi Akil’i öldürsün. Hz. Hamza’ya buyur kardeşi Abbas’ın boynunu vursun. Bana emret falan kimsemin boynunu vurayım.” diye akrabasından birisini gösterdi. Çünkü bu isimler kâfirlerin önde gelenlerindendi. Abdullah İbni Revaha (r.a.) da dedi ki; “Odunu bol bir yer bulalım. Bunların hepsini o yere götürüp, bir ateş yakıp içine atalım. Hepsi ateşte yansınlar.” Abbas ona dedi ki; “Acımayı, rahmeti ve akrabalığı kestin.” Bunları dinledikten sonra Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz sükût etti. Onlara cevap vermedi.

PDF s. 115

Sahabe-i Güzîn (r.anhüm) farklı görüş ve düşüncelere ayrıldılar. Bir fırka dediler ki; “Hz. Ebu Bekir görüşünü belirtsin, onu kabul ederiz.” Daha sonra; Server-i Âlem (s.a.v.) Beyt-i Şerif’ten çıkıp buyurdular ki; “Allahu Teâlâ bazı ricalin kalbini yumuşak kılar. Hatta sütten dahi yumuşak olur. Bazı ricalin kalbini ise katı kılmıştır. Hatta taştan dahi katıdır. Hakikate Ya Ebu Bekir! Senin benzerin İbrahim aleyhisselamdır. Onun hakkında Hak Teâlâ Hazretleri buyurmuştur ki; “Bundan sonra kim bana uyarsa, işte o bendendir. Kim de bana karşı gelirse, hakikat sen çok yarlığayıcı, çok esirgeyicisin.” Yine senin benzerin ve benzediğin Hz. İsa’dır. Cenâb-ı Hak onun hakkında şöyle buyurur; “Onlara azab ederken senin kullarındır. Eğer affedersen aziz ve hâkim olan sensin.” Bu sefer Rasulullah (s.a.v.), Ömer (r.a.)’a seslendi; “Ya Ömer! Senin benzerin Musa aleyhisselamdır.” Hz. Musa şöyle söylemiştir; “Ey Rabbimiz! Sen onların mallarını yok et, Rabbimiz! Kalplerini şiddetle sık ki; onlar o çetin azabı görecekleri zamana kadar, iman etmeyeceklerdir.” (Yunus 88) Rasulullah (s.a.v.) konuşmaya devam etti; “Ya Ömer! Sen Nuh Aleyhisselam’a da benziyorsun. Zira Nuh Aleyhisselam kavmine şöyle demişti; “Ey Rabbim! Yeryüzünde kâfirlerden yurt tutan hiç kimseyi bırakma.” Yine Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz mübarek sözlerine devam ederek buyurdular ki; “Bu esirlerden ya fidye alınacak veya öldürülecektir.” Abdullah İbni Mesud ise dedi ki; “Suheyl bin Beyza, bunlardan hariç tutulsun. Zira ben duydum ki; O, İslam’ı zikrederdi.” Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz sükût ettiler. O zaman gökten başıma taş yağmış gibi korktum. Ta ki; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz “Suheyl bin Beyza hariç” buyurunca çok ferahladım. Abdullah İbni Mesud, İbni Abbas’tan rivayet eder; Ömer bin Hattab dedi ki; “Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz benim sözüme değil Ebu Bekir’in sözüne meyletti. O gün geçti, ertesi gün oldu geldim baktım ki Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz ile Hz. Ebu Bekir oturmuş ağlıyorlar. Dedim ki; “Ya Rasulallah! Bana söyler misiniz? Neden dolayı ağlıyorsunuz? Ağlamak gerekiyorsa ben de ağlayayım. Eğer uygun görmezsem, ben de ağlamayayım.”

PDF s. 116

Rasulullah (s.a.v.) buyurdu ki; “Allahu Teâlâ Enfal Sûresi’nin 67. âyetini indirdi. Bu âyetteki hükümlere ağlıyorum.” İbni Abbas (r.a.) buyurur; Esir olan kâfirlerin öldürülmesi hususundaki emir “Bedir Muharebesi”nde verilmişti. O zamanlar Müslümanların sayısı azdı. Müslümanların sayıları çoğalıp, geçim sıkıntısı çekince, Allahu Teâlâ Hazretleri, Rasulullah’a (s.a.v.) iman eden Müslümanlara şu âyet-i celileyi nâzil etti; “Cenâb-ı Allah ganimet malının size helal olacağını Levh-i Mahfuz’da takdir etmeseydi, emrolunmadan aldığınız fidyeler için elbette büyük bir azap size erişirdi.” Bütün esirler öldürülmekten kurtarıldı. Karşılığında fidye alındı. Yani müşrikler şimdilik katledilmediler. İsteyen fidye aldı, isteyen köle gibi kullandı, isteyen de azat etti. Ey müminler esirler hakkında iyi davranınız sizin için âhiret sevabı vardır denilince bunun üzerine her bir esire isteyen kırk kıyye aldılar. (40 Dirhem) İlk önceleri ganimet haramdı. Önceki Enbiyalar üzerine, Alennebiyyina ve Aleyhimusselam ve ümmetleri üzerine ne zaman ki ganimetten bir şeye erişseler, kurban için kullanırlardı. Semadan bir ateş görünüp onları yiyordu. Bedir Gazâsı günü olduğu zaman helal kılındığı için müminler ganimete süratle saldırdılar. Esir aldıklarından fidyelerde aldılar. Ancak Hz. Ömer (r.a.) fidye alınmasına karşı çıkmış ve esirlerin öldürülmesini istemişti. Ashabdan Sa’d bin Muaz Hazretleri şöyle bir durum değerlendirmesi yapıyor; “Esirleri öldürmek, bırakmaktan daha hoş geliyor. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdu; “Eğer esirler dolayısıyla gökten azap inseydi, Ömer bin Hattab ve Sa’d bin Muaz kurtulmuşlardı.” buyurdular.

ON DÖRDÜNCÜ MENKIBE Yine; Mealimü’t-Tenzil’de;

. َۜ ّ‫ام الرّ َ فَثُ اِ ٰلى نِسَ ٓائِكُ مْ ۜ هُ نّ َ لِبَ اسٌ لَكُ مْ وَ اَنْتُ مْ لِبَ اسٌ لَهُ ن‬ َ َ َ َّ ِ َ‫اُحِ ل لكُ مْ ليْ لةَ الصِّ ي‬ “Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helal edildi. Onlar sizin için, siz de onlar için libassınız.” (Bakara 187) Ayet-i kerimesi’nin tefsirinde demişlerdir ki; Ehli tefsir şöyle beyan buyurmuşlardır;

PDF s. 117

“İlk önce İslam’da rical iftar ettiği gibi, ona yiyecek ve içecek helal olurdu. Yatsı namazını eda edene kadar ya da eda etmezden önce dek ne vakitteki yatsı namazını kılaydı veya uyuyaydı yiyecek, içecek ve kadınla ilişki ona haram oldu. Gelecek geceye dek bu sürerdi.” Hz. Ömer (r.a.) yatsı namazını kıldıktan sonra tahammül edemeyip ehliyle cinsi münasebette bulundu. Guslettikten sonra pişman olup, ağladı. Nefsine lanet etti. Onun sabahı Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v.) huzuruna gelip, dedi ki; “Ya Rasulallah ben bu hata için nefsimden Allahu Teâlâ’ya sığınıyorum. Size de iltica ediyorum. Hakikaten ben bu gece yatsıyı kıldıktan sonra, hanımımla yattım. Güzel bir koku buldum. Nefsim bana bastırdı, sıkıştırıp ehlimle cimaya girdim.” Rasulullah Efendimiz dedi ki; “Ya Ömer! Bu usulü amele layık değildin.” Hemen Sahabe-i Güzîn içinde birkaç adam dahi kalkıp Ömer’in itiraf ettiği gibi, itirafta bulundular. Hz. Ömer’in ve Ashab’ın hakkında bu Ayet-i Kerime nâzil oldu.

ON BEŞİNCİ MENKIBE Yine “Mealimü’t-Tenzil” de;

َ‫وَ اِنْ تَظَاهَ رَ ا عَ لَيْ هِ فَاِنّ َ اللّٰ َ هُ وَ مَ وْ ٰلي ُه وَ ِجبْ ۪ريلُ وَ صَ الِ ُح ْال ُمؤْ مِ ن۪ ينَۚ وَ ْالمَ ٰلٓئِ كَ ةُ بَعْ دَ ذٰ لِك‬ . ٌ‫َظه۪ ير‬ “Onun aleyhinde birbirinize arka verirseniz hiç şüphesiz Allah bizzat onun yardımcısıdır. Cebrail de müminlerin salıh olanları da bunların ardından meleklerde yardımcıdır.” (Tahrim 4) Bu âyet-i kerimenin sebebi nüzûlü beyanında şöyle bir haber vermişlerdir; İsmail bin Abdulkahhar’dan o raviler vasıtasıyla Abdullah bin Abbas’tan (r.a.), o dahi Ömer bin Hattab’dan rivayette bulundular. O vakitte Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz bir tarafa çekildiler. Temiz zevcelerinden (r.anhüm) hepsi o Hadisi tevili zikrettiler. Sonunda Hz. Ömer (r.a.) buyurdu ki Rasulullah’ın (s.a.v.) huzuru şeriflerine dâhil oldum. Dedim ki; “Ya Rasulallah! (s.a.v.) kadınlar konusunda senin üzerine meşakkat olmaz. Sanki onlara hakikaten (Talak/Nikâh) vermişsin. Allahu Teâlâ ve Tebarek Hazretleri seninledir. Hakkı Sübhane ve Teâlâ Hazretlerine hamd ederim ki; onlarla konuşurum. Yalnız bir kelam ile ki; rica ederim. Allahu Teâlâ benim söylediğim kavli tasdik eder. Onun için bu âyet nâzil oldu.”

ON ALTINCI MENKIBE Bir gün Hz. Ömer (r.a.) bir yerde oturup mübarek hırkasını yamarken, arkası açık olduğundan, güneşin tesiriyle, arkası açık olduğu için biraz hararetlenip mübarek kalbi biraz

PDF s. 118

rahatsızlandı, incindi güneşe dikkatle bakınca, Allahu Teâlâ’nın emri şerifiyle kapkara olup âlem karanlığa büründü. Derhal Cebrail (a.s.) Rasulullah’ın (s.a.v.) yanına gidip dedi ki; “Ya Rasulallah! Allahu Teâlâ sana selam eder. Buyururlar ki; Ömer’e söyleyiniz güneşe şefkat nazarıyla baksın. Yoksa, güneş kıyamete kadar bu hal üzere kalır.” Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Ömer’i huzuru şeriflerine çağırdı. Buyurdular ki; “Ya Ömer! Allahu Teâlâ emir buyurdu. Güneşe şefkat nazarıyla bakasın. Yoksa kıyamet gününe kadar güneş böyle kalacak.” Hz. Ömer (r.a.), Rasulullah’ın (s.a.v.) emirlerine uydu. Güneşe şefkat nazarıyla bakıp, Allahu Teâlâ’nın (cc) gayretiyle güneş evvelki gibi nurlandı. Bu durumdan kıyaslamak lazımdır ki; Hz. Ömer (r.a.) Allahu Teâlâ’nın huzurunda ne ulu Sultanmış.

ON YEDİNCİ MENKIBE Ebul-Muin en-Nesefi “Temhid” isimli eserinde beyan etmiştir ki; Hz. Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.)’ın vefatı yakınlaştı. Hz. Osman bin Affan (r.a.)’a buyurdular ki; yazınız! O da ne yazayım buyurdu. Peşi sıra buyurdular ki; yazın!”Bismillahirrahmanirrahîm.” Bu, Cenâb-ı Allah’ın (cc) Rasulü’nün (s.a.v.) son Halifesi Ebu Bekir’in dünyadaki son günüdür. Âhiretteki ilk gününün vasiyetidir. Ben Ömer bin Hattab’ı Halife seçtim. Ona itaat ediniz. Öyle zannediyorum ki o adaletle muamele edecektir. Ben de yanılabilirim. Ancak gaybı Hz. Rabbü’l-Âlemin bilir.” Sahabe-i Güzîn (r.anhüm) Hazretlerinin hepsi, Ebu Bekir Hazretlerinin (r.a.) Ömer’i halife olarak seçmesine razı oldu. Hilâfet biatını hemen yaptı. Seçimde bulunmamıştı. Bu Ebu Bekir Hazretlerinin seçimiydi. Bir de Hz. Ali (r.a.) Rasulullah Efendimiz’den (s.a.v.) duymuştu ki; şöyle buyurmuştu; “Benden sonra iki kimseye uyun. Onlar ki; Ebu Bekir ve Ömer’dir (r.a.)”

ON SEKİZİNCİ MENKIBE Ulema ittifak etmişlerdir ki; Ömer’den önce ve sonra dünyada kimseye Hz. Ömer (r.a.)’e dirliği gibi bir dirlik verilmedi. Kimse onun yoluna varmadı. Hilâfette, Hz. Ömer (r.a.) şöyle diyordu; “Dicle kenarında bir kurt, kapsa bir koyunu, ilâhi! Korkarım onun ve çobanının adaleti Ömer’den sorulur.” Bir gün Hz. Ömer (r.a.) önle sıcağında soyunup devlet malına ait develeri yağlardı. Bir gün yine dediler ki; “Ya Emire’l-Müminin! Niçin sen zahmet çekiyorsun? Bir kişiye emret, yağlasınlar olmaz mı?” Hz. Ömer (r.a.) şöyle cevap verir;

PDF s. 119

“Bunlar fukaranın hakkıdır. Hak Teâlâ beni bunlara çoban yaptı. Onun için fukaranın işlerini benim görmem gerekir. Zira bunun hesabını âhirette benden sorarlar.” Bu kişi, o zaman şöyle konuştu; “Ya Emire’l-Müminin! Senin katında olanları sen kendin görürsün ve korursun, uzakta olanlar için ne yapıyorsun?” Hz. Ömer (r.a.) buyurdu ki; “İnşallahu Teâlâ bir yıl tamam gezerim. Nice gücü yetmez, dermansızlar vardır, kendim onların kapılarına gibi ihtiyaçlarını görürüm.” Hz. Ömer (r.a.) her yere bir emir veya bir amil gönderiyordu. Ona bir vasiyetname verirdi. Her ne yapacaklarsa ve yaptılarsa, onları bildirirlerdi. Aynı zamanda onlara derlerdi ki; eğer bu dediğimden dışarı çıkarsanız, ben sizden rahatsız olurum. Aynı zamanda onlara verdiği kâğıdın bir suretini de gidilecek yerlerin halkının reislerine gönderir ve onlarına haberdar ederdi. Abdurrahman bin Avf (r.a.) Hazretleri konuşur ve bir gün der ki; “Hz. Ömer (r.a.) ertesi güne kadar şehri gezip, bekçilik yapardı. Bir gece benim katıma geldi ve dedi ki; (Ya Abdurrahman! Bu gece şehre bir kervan geldi. Korkarım ki getirdikleri yükleri zayi olur. Gel gidelim, onları bekleyelim. Sabah olup, güneş doğuncaya kadar onları bekledik.) Hz. Ömer’in (r.a.) güzel huyları çoktur. Ramazan-ı Şerif’te teravih namazını cemaatle kılmak ondan kalmıştır. Eslemi adında birisini beytü’l mala bekçi yapmıştı. Bir gün Eslemi’den (r.a.) sordular ki; “Hz. Ömer (r.a.) Beytül Maldan bir şey veya para aldı mı?” Eslem (r.a.) dedi ki; “Eğer çoluk çocuğun veya hanımının nafakaya ihtiyacı olursa, beytü’l maldan ödünç alırdı. Eline para geçince, yine yerine koyardı. Onun adeti buydu.” Hz. Ömer (r.a.) kuru arpa ekmeğini yerdi. Yoğun bezden eski gömlek giyerdi. Birçok gazâlar yaptı. Bu denli vilâyetler onun eliyle fetholdu. O kadar mal ve nakit para onun eline geldi ki, başka kimsenin eline gelmedi. Arap, Acem ve Rum beyleri ona boyun eğdiler. Hükmüne baş indirdiler. O kadar şehirlerde imaretler yaptı ki; bunların haddi ve hesabı yoktur. Doğu ve batı arası ta Ceyhun Nehri’ne varıncaya kadar Azerbaycan’a dek, Horasan Derbendi’ne doğru, Çin Seddi’ne, Hindistan’a, Umman’a, Kirman’a, Mısır’a, Şam’a, Anadolu’ya ve bütün beldelere onun hükmü yetişti. Hatta rivayet olunur ki; Hz. Ömer’in (r.a.) şerefli zamanlarında sekiz bin camii şeriflerinde cuma hutbesi okunmuştur. Çok büyük gazâlar yapmıştır. Bu kadar memleketleri fethetmek ezelde ona nasib olmuş-

PDF s. 120

tur. Her nereye asker gönderse mansur ve muzaffer olup ganimet ce salmalarla geriye dönmüşlerdir. Hiçbir zaman hezimete uğramamışlardır. Tedbiri, tedariki, adaleti bereketinden, hilâfetinin sonuna kadar zerre kadar zevk almak, yemek, içmek gibi şeylere tatmin olmaya çalışmadı. Kalbine asla kibir, gurur girmedi. Pişman olacağı hiçbir işe girmedi ve yapmadı. Hiç kimseyi haksız incitmedi. Bu bilgiler “Taber-i Tarihi”nden alınmıştır.

ON DOKUZUNCU MENKIBE Hz. Ömer (r.a.) Hilâfet Makamı’na geldikten sonra kızı ve Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v.) mübarek zevcesi Hafsa Hatun anamız, babası Hz. Ömer’in (r.a.) huzuru şeriflerine geldi ve onu ziyaret etti. Babasının mübarek yüzünü görme şerefine nail oldular. Ama, ayrıca babasının üzerinde olan hırkanın on dört yamadan ibaret olduğuna şahit oldu. Hatta yamanın ikisi de deridendi. Hafsa Validemiz (r.anha) babasının hırkasının böyle yamalı görünce, mahzun oldu. Babasına dedi ki; “Ey benim devletli ve gözümün nuru babam. Bu hırkayı bir fakire verseniz ve kendi arkanıza yeni bir hırka alsanız uygun olmaz mı?” Hz. Ömer (r.a.) kızına dedi ki; “Kızcağızım! Sen Fahr-i Âlem’in helalisin. Sen ona bizden yakındın. Bilmiyor musun ki Server-i Âlem (s.a.v.) bu alçak dünyadan neler çekmiştir? Ne mertebe kazanmıştır. Dünyayı hor ve zelil görüp, ayakları altına almıştır. Âhirete göçtüğü zaman bana vasiyette bulunmuştur Ya Hafsa! Ruzi Mahşer’de ben ve Ebu Bekir ile buluşmak istersen, yolumuzdan ayrılma demiştir.”

YİRMİNCİ MENKIBE Hz. Ömer (r.a.) Halife iken Numan (r.a.) kumandan tayin edip Acem Diyarı’na gönderdi. Nihavend ile Hemedan’ı fethetti. Bir Mecusi Acem, Hz. Mugire’nin elinde esirdi. Bu esir koynundan bir kutu çıkarıp, Mugire’ye dedi ki; “Babam bana bu kutuyu verdi ve dedi ki; padişah olduğun vakit, bunu açacaksın. Ben bundan sonra artık padişah olacak değilim. Onun için bu hokkayı sana teslim ediyorum.” Mugire (r.a.) kutuyu eline alıp bütün Müslüman askerler arasında açıp, çok kıymetli cevherler ile dolu olduğunu gördüler. Askerin bütünü dediler ki; “Bu kutuyu ceng ile alınmamıştır. Bunu bu şekliyle Emirü’l-Müminin Hz. Ömer’e gönderelim.” O kutuyu bir bohçaya sarıp, mühürleyip, Hz. Ömer’e (r.a.) gönderirler. Hz. Ömer de kutuyu Ashab-ı Güzîn içinde açıp, kıymetli mücevherleri gördüler. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a.) bu emaneti kabul etmeyip, şöyle buyurdular;

PDF s. 121

“Bu mücevherlerde İslam Askeri’nin hakkıdır. Bunları satsınlar ve gaziler arasında taksim etsinler.” Ondan sonra kutuyu İslam Askerlere gönderip, etraf ve kenarlarda toplayıp sattılar. Otuz bin adamın her birisine, özellikle onar bin akçe düştü. Öncelikle mağlup ettikleri askerin malından Halife Ömer Hazretleri için (r.a.) beş bin akçe çıktıktan sonra, adam başına altmış bin akçe düştü. Altından ve gümüşten gayri birçok mal ve ganimet ele geçmişti. Herkes bu gazâlarda ele geçen mal ve ganimetten Hz. Ömer (r.a.)’e bir parçasını kabul ettiremezdi. Hepsinin fukaraya ve gazilere sarf ederdi. (Bu bilgiler “Taber-i Tarihi”nden alınmıştır)

YİRMİ BİRİNCİ MENKIBE Yine “Taberi Tarihi”nden alınan bilgiye göre, Hicri yirmi üçüncü yılında, bir gün Ömer bin Hattab (r.a.) Hazretlerine Kürtlerin zulmünden şikâyet ettiler. Bu sıralarda, Ahvaz ve İran tarafında Kürtler vardı. Bunlar haramilik ve eşkıyalıkla uğraşıyorlardı. Müslümanların yollarını kesiyorlar, basıyorlar, mallarını ellerinden alıyorlardı. İmana gelmiyor ve Müslümanların arasına girmiyorlardı. Hz. Ömer (r.a.), Mesleme bin Kays’ı bunların üzerine gönderdi. Mesleme İbni Kays askeri ile gidip, onları dine davet etti. Kabul etmediler. Cizye verin dedi, onu da kabul etmediler. Bunun üzerine Kürtlerle ceng ettiler. Onların erkeklerini kırdılar. Kadınlarını esir aldılar. Gayet bol ganimet aldılar. Ele geçen malın beşte birini ayırdı ve bir kutu ile kıymetli mücevher ve taşlarla dolu olarak Hz. Ömer’e (r.a.) armağan gönderdi. Bu kutuyu Hz. Ömer’e götüren gördüğünü ve duyduğunu şöyle anlatır; “Medine-i Münevvere’ye geldim. Baktım ki, Hz. Ömer (r.a.) yemekler pişirtip, mescitte fakir fukaraya yemek yediriyordu. Çünkü onun âdeti böyleymiş. Beytü’l Mal’dan fukara için günde bir deve kesip, pişirtip, yediriyormuş. Yemek yenildikten sonra kendisi mübarek eline bir asa alıp, ayakta durup, çevre yanını gözetirdi. Ekmek ve aş lazım oldukça getirip, verirdi. Yine o kişi der ki; bu hizmette Hz. Ömer gibisini görmedim. Sabredip, bekledim. Ta ki Hz. Ömer (r.a.) buradan ayrılıp, evlerine gitmeye başlayınca, ben arkasından yürüdüm. Bana dedi ki; “İçeri gel.” Ben de içeri girdim. Hz. Ömer’in (r.a.) hanımı Ümmü Gülsüm’dü (r.anha). Hz. Ali Radıyallahu Anh’ın kızıdır. Hz. Fatıma’dan olmuştur. Baktım ki; bir parça parça olmuş eski bir kaftan giymiş oturuyor. Evinin içine baktım eskice bir kilim ve iki yastıktan başka bir şey görmedim. O yastıklar dahi hurma dalından ve liflerinden dokunmuştu. Hz. Ömer

PDF s. 122

(r.a.) kilim üzerine oturup yastığın birini altıma verdi, oturdum. Ondan sonra Ümmü Gülsüm (r.anha) validemiz geldi: Hz. Ömer (r.a.) ona buyurdu ki; “Bizim için yemek pişirdin mi?” O da dedi ki; “Ya Emire’l-Müminin yalnızlık sebebiyle bugün yemek pişiremedim.” Kalkıp bir çanağa bir miktar zeytin yağı koyup, içine birazda tuz ekti, pir parça arpa ekmeği getirdi, Hz. Ömer’in önüne koydu. Ben de Ömer Efendimiz’in hatırına bir parça yedim. Ondan sonra o hediye kutuyu çıkarıp, Hz. Ömer’in (r.a.) önüne koydum. Hz. Ömer (r.a.) dedi ki; “Bu nedir?” Ben de mübarek Efendim Hz. Ömer’e dedim ki; “Mesleme bin Kays bunu size gönderdi. Müslümanlar dahi hisselerinden geçtiler. Hepsinin rızasıyla bunu sana armağan ettiler.” Hz. Ömer (r.a.) bunları görünce mübarek iki ellerini dizleri üstüne koyup ağlamaya başladı. Dedi ki; “Allahu Teâlâ Hazretleri Ömer’e bu kadar dünya malı verdi. Ömer’in gözü ve karnı doymadı. Bununla doyar mı dersiniz? Yürü! Var git bu kutuyu Müslim’e götür ve deki bir daha bunun gibi bir iş yapmasın. Müslümanların nasibini kimseye göndermesin. Bu mücevheri satsın Müslümanlara dağıtsın. Yetiş, eğer dağılmışlarsa, Müslime’ye bir iş yapayım ki, Müslümanlara ibret olsun.” Elçi Hz. Ömer’e dedi ki; “Ya Ömer! Aceleyle emir buyurdunuz. Lakin benim bineğim yoktur, gideyim. Onun için ben geç giderim.” Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a.) buyurdu sadaka develerinden, iki deve getirdiler, bana verdiler. Hz. Ömer (r.a.) Efendimiz bana buyurdu; “Bu develere nöbetleşe binip, oraya gir. Develeri senden müstahak ve fakir kişiler bulup onlara ver.” Elçi dedi ki; “Acele ile Medine’den çıkıp, Mesleme Hazretlerinin yanına vardım. Kutuyu Mesleme’ye (r.a.) teslim ettim. Hz. Ömer’in (r.a.) emrini bildirdim. O da cevherleri otuz bin altına satıp, gaziler arasında bölüştürdü.”

YİRMİ İKİNCİ MENKIBE Hz. Ömer (r.a.) zamanında Şam Şehri yanında bir kaleyi muhasara ettiler. Hikmeti Rabbani önle vaktine yakın oldu. Hz. Ömer (r.a.) gazaba geldi. İslam askerlerini huzuruna davet etti. Onlara dedi ki; “Bu ana gelinceye kadar kalenin fethedilmemesine sebep nedir? Kâfirler ne melundur ki; İslam askerine karşı koyuyorlar. Yoksa aranızda bir hata olmuş kimse olmasın.

PDF s. 123

Yoksa bunlar bu kadar dayanamazlardı.” diye azarladı. Ashab hemen tevbe istiğfar ettiler. O esnada Ashab-ı Güzin’den birisi ağlayarak Hz. Ömer’in (r.a.) huzuruna geldi. Dedi ki; “Ya Emire’l-Müminin! Bu gece teheccüd namazına kalktığım vakit karanlık olduğu için misvakımı arayıp bulamadım. Misvaksız namaz kıldım. Varsa hatam bu olabilir.” Hz. Ömer (r.a.) buyurdu ki; “Tevbe istiğfara devam eyle.” Bir saat geçmeden kale fethedildi. Şimdi ey Müslüman kardeşlerim! İslam askerine lazım olan Hakk’ın yolundan dışarı çıkmamaktır. Ta ki vardıkları yerlerde yüz akı oldular. Bu yüzden fetihler müyesser oldu. Yoksa cevr ve zulüm ne dünyaya ne de âhirete yarar. Zalimler dünya ve âhirette perişanlıktan kurtulamazlar. Hatta nice muteber kitaplarda büyük şeyhler bazı rivayetlerde bulunmuşlardır. Bir asker zulüm üzerine olsa ve kalbine zulüm girse, düşmanla safta savaşırken zulüm onlara korkunç bir kerih olarak görünür, düşman onlara galebe etmeden hemen muharebeye başlarlar. O zalimlerin gözlerine karar vermeye de halleri kalmayıp firara başlarlar. Neuzubillahi Teâlâ Cenabı Zülcelal Hazretleri (cc) bizleri şerir, günahkâr, zalim ve kötü nefsimin şerrinden koruya. Bizlere doğru yolunda yürümeyi nasip ve ihsan eyleye.

YİRMİ ÜÇÜNCÜ MENKIBE Hz. Ömer (r.a.) hilâfeti zamanında Rum Padişahı’na adam gönderip, dine davet etti. Rum Padişahı birçok hediyelerle beraber elçi gönderdi. Elçi Medine-i Münevvere’ye geldi. Hediyelerle beraber Hz. Ömer’in huzuruna çıkmak üzere buluşacakları yere geldi. Bu esnada Hz. Ömer bir kadıncağızın yıkılmış bulunan evinin duvarını yapıyordu. O halde iken ona haber verdiler ki, Rum Padişahı’nın elçisi geldi. Emriniz nedir? Buyurdular ki; “Söyleyin gelsin.” Gelenler dediler ki; “Ellerinizi yuyup yıkayıp, bir yerde otursanız olmaz mı? Hz. Ömer (r.a.) buna rıza göstermedi. Sonunda neylesinler ki elçiyi çağırıp, Hz. Ömer ile görüştürdüler. Elçi gelip Hz. Ömer’i (r.a.) şekilde görünce dayanamayıp; “Eyvah! İslam Padişah’ı bu mu? Eğer zâtını böyle bilseydim, buralara gelmezdim. Rum Padişahı dahi bilseydi ve senin bu halini görseydi beni buraya göndermezdi.” deyince; Hz. Ömer (r.a.) iki mübarek parmaklarıyla işarette bulunup, buyurdular ki; “Eğer seni buraya göndermeseydi, onun iki gözünü çıkarırdım.” Tarih yazanlar dediler ki; Hz. Ömer böyle işaret ettiği sırada Rum Padişahı sarayında oturduğu yerde iki balçıklı parmak gelip iki gözünü kör etti. Hatta parmaklarının balçığı iki gözünün üzerine yapışıp kaldı. Ne kadar çabaladılarsa o toprakları padişahın kör olmuş gözlerinin üstünden söküp alamadılar.

PDF s. 124

Bir zaman sonra elçi izin alıp Rum Padişahı’nın huzuruna geldiği zaman, baktı ki hükümdarın iki gözü de kör olmuş. Sebebini sordu. Ne olduysa, ayni hali anlattılar. Elçi acayip oldu. Kendisine Medine’de Hz. Ömer ile aralarında geçen ahvali bunlara detaylı bir şekilde açıkladı. (Bazı rivayette Rum Padişahı’nın elçisi geldiği vakit, Ashab-ı Güzin (r.anhüm), Hz. Ömer’in yanında oturuyorlardı. Bir gömlek giyiyordu ki; hurma liflerinden dokunmuş, dokuz yerde yaması vardı. “Acaba, Sultanım! Mübarek arkanıza bir kaftan elbise alıp giyseniz caiz olmaz mı?” dediklerinde hemen Hz. Ömer (r.a.) gazaba geldi ve dedi ki; “Hala daha itibar sevdasından kurtulmadınız mı? İslam dininin kudretini sizler böyle mi anladınız? Bize İslam dininin şerefi yetmez mi? Dini İslam’dan üstün ve şerefli bir şey var mıdır ki, ona itibar edesiniz. Bu saat ve devleti bize bahşeden Âlemin Sahibi Hz. Allah’a şükretmek lazımdır. Ayrıca bu Dini İslam bize nasip olmuş, İslam tacı başımıza konmuştur. Hz. Muhammed’in (s.a.v.) şerefli şeriatını hilatini arkamıza giydirmiştir. Kalbimizi Kelime-i Şehadet ile nurlandırmıştır. Allahu Teâlâ’nın Dini İslam’ın kadrini bilmemişiz, kendimizi halka ve başkalarına karşı süslü ve gösterişli elbiseler ile takdim etmişiz, bu neye yarar? Daha sonra biraz daha gazaplandı. Belki herkes gelmemiştir, ama söylenenleri duyup, pişman olmuşlardır. Artık bundan sonra Hz. Ömer’e cevap vermeye kadir olamadılar. Başlarını öne eğip sükût ettiler. Şimdi bizim Sultanımız bu hal ile dünyada geçinip, asla, bize itibar etmeyecek. Bizde buna layık değildik. Onların yollarını gözleyip Ruzi-Mahşer’de Hz. Allah’ın (cc) huzuruna ve Hz. Habibullah’ın (s.a.v.) yanına geldikleri sırada şer görünen ve olanlardan olmayalım diye sözleştiler.

YİRMİ DÖRDÜNCÜ MENKIBE Hz. Ömer (r.a.) Halife iken bir gün mescitte oturuyordu. Rum Kayseri’nin elçisi geldi. Bazı hediyeler beraber bir doğan bir tazı ve bir şişe zehir getirdi. Dedi ki; “Ey Halife! Bu tazı öyle bir tazıdır ki; her neye salıverirsen hiçbir av önünden kaçamaz ve kurtulamaz. Bu doğan da öyle bir doğandır ki, her neye salıverseniz, istediğinizi aman vermeden alan bir kuştur. Pençesinden hiçbir şey kurtulamaz. Şu şişe içinde olan zehir öyle bir zehirdir ki, bir katresini bir insan içse öylece ölür ve bu ilacı yoktur. Çok tuhaf bir şey olup, padişahların hazinesinde bulunması lazım ve layıktır. Bunları size Rum-Kayseri göndermiştir, saygı değer sultanım.” Hz. Ömer (r.a.) buyurdu ki; “Kuştan insana ne fayda gelir. Boşuna müptela olup, ona bağlanmamalıdır. Aklı başında olan onu eline alıp, amellerini bozmaz ve ayaklar altına almaz.” Deyip, kuşun ayağındaki bağları çözüp Sahra’ya salıverdi. Peşi sıra dedi ki;

PDF s. 125

“Köpek dediğin nedir ki insan ona talep ve rağbet etsin? Eğer eve koyulursa netse. İnsanın ardınca gezip yürüye.” Köpeğin boynundan zinciri çıkarıp, hayvanı salıverdi. Onsan sonra sıra zehir dolu şişeye geldi. Hz. Ömer şişeyi eline alıp baktı ve dedi ki; “Benim dünyada nefsimden başka düşmanım yoktur. O elindeki zehri (Bismillahirrahmanirrahîm) deyip tamamıyla içti. Elçi bu hali görünce beyhuş olup mescid kapısında durdu. Bir zaman sonra gelip Hz. Ömer’e (r.a.) baktı. Gördü ki; Hz. Ömer (r.a.) evvelki gibi devlet ve saadetle, sıhhat ve selamette oturuyorlar. Hemen yerinden kalkıp, Hz. Ömer’in (r.a.) mübarek ayaklarına yüzünü, gözünü sürdü ve dedi ki; “Ey Halife! Bana iman arz eyle.” Bu sözün peşine Hz. Ömer, elçiye şehadet telkin edip, Müslüman olmasına vesile oldu. Ondan sonra elçi Rum Kayseri’nin yanına dönmeyip, geri kalan ömrünü Hz. Ömer’in (r.a.) hizmetinde geçirdi.

YİRMİ BEŞİNCİ MENKIBE Molla Cami (k.s.) Şevahidü’n-Nübüvve isimli eserinde şöyle bahseder; Hz. Ömer (r.a.) Halife iken Ashab-ı Güzin Hazeratı’ndan birisini serdar tayin edip, İslam askerleriyle gazâya göndermişti. Uzun bir zaman sonra bir gün Hz. Ömer (r.a.) oturduğu yerde üç kere yüksek sesle “Lebbeyk/Buyur” dedi. Hiç kimse bu sırra vakıf olamadı. Sual etmeye dahi cüret edemediler. Zira Hz. Ömer (r.a.) fazla büyük bir şan ve itibar sahibiydi. Çok yüksek heybeti vardı. Hiç kimse huzuru şeriflerine teklifsiz giremez ve söz söyleyemezdi. Bu halde tarihçiler yazdılar ki ve dediler ki; görelim! Bunun aslı nedir. Bir zaman sonra o serdar çeşitli fetihlerde bulunup salimen ve ganimetlerle geri döndüler. Hz. Ömer (r.a.) seferde yaptıklarını bir bir anlattılar. Hz. Ömer buyurdu ki; “Ya o yiğidin hali nasıl oldu?” Kumandan dedi ki; “Allahu Teâlâ Hazretlerine malumdur ki; bizim bir kastımız yoktur. Sonunda bir akarsuya kavuştuk. O yiğit suyun derinliğini ölçmek için, soyunup suya girdi. Meğer o su çok soğukmuş. Güç yetiremeyip, üç kere “Ya Ömer” diye bağırdı, sonra vefat etti.” Hz. Ömer (r.a.)” Benden sonra adet olmasın. Yoksa seni hemen öldürürdüm. Ama aceleyle git o yiğidin evladına kırk bin akçe fidye öde” diye tembih etti. Hz. Ömer (r.a.) bu derece adildi. Askerin ahvaline çok iyi bakar ve onları gözetirdi. Hatta bahsedilen o yiğidin vefat ettiği yer bir aylık yoldu. Bu uzun yoldan seslenen yiğidin sesini Medine-i Münevvere’de izzet ve saadetle oturduğu yerde işitip, üç kere “Lebbeyk” demesinin sebebi buymuş.

PDF s. 126

YİRMİ ALTINCI MENKIBE “Tin Sûresi”nin tefsirinde şöyle yazılıdır; “Doğudan yana bir yer vardı. Adına “Beynel Bahreyn” denirdi. Oralardan bir yerden her sene bir ejderha çıkardı. Cabalika Şehri’ne gelirdi ve ona bir oğlan verirlerdi. Onu yutup, ondan sonra geri giderdi. Bir yıl bir fakire nöbet geldi. O derde gark olmuş adamın oğlunu vermek istiyorlardı. Zaten bir oğlu vardı. Ejderhanın gelmesi yakınlaştı. Bu fakirin oğlunu vereceklerdi ki Ejderha oğlanı yutup gitsin. Miskin ve zavallı adam büyük ızdırap çekiyordu. Adam kalkıp, Hz. Ömer’in (r.a.) mübarek huzuru şeriflerine geldi. Çok ağladı ve Hz. Ömer’in (r.a.) ciğerini dağladı. Dedi ki; “Ya Emire’l-Müminin! Senin saadetli zamanında benim gibi miskin bu ıstırap içinde kıvranıyor. Bu bana reva mıdır? Senin yanında olayım da zahmet çekeyim?” Hz. Ömer (r.a.) dedi ki; “Sebebi nedir? Bana haber ver!” O dertli baba dedi ki; “Ya Emire’l-Müminin! Ben Camalika’dan geliyorum. Yılda bir defa şehrimize bir ejderha geliyor. Bir evden bir oğlan verirler, ejderha oğlanı yutar. Ondan sonra geri dönüp gider. Yine gelecek yıl bir daha gelir. Bu yıl sıra bana geldi. Benim bir oğlum var, başka yoktur. Allahu Teâlâ hakkı ve azameti için benim derdime derman ol.” Peşi sıra ağlayıp figan etmeye başladı. Hz. Ömer (r.a.) mübarek eline kalem alıp bir kâğıda şöyle yazdı ve dedi ki; “Şimdi sen geri git. Şehre başka yerden gelip bu oğlanı almayasın. Eğer tekrar gelecek olursan O Âlemin Sahibi, eşi benzeri ve ortağı olmayan Hz. Allahu Teâlâ’ya malumdur ki bu yerimden kalkar, oraya gelir seni Allah’ın izniyle ateşlere yakarım. Vücudunu dünyadan yok ederim.” Fukara ve dertli adam olan miskinin eline bu kâğıdı verip Camalika Şehri’ne gönderdi. O da gidip, şehir kavmine durumu anlattı. Hepsi sevindiler. O kâğıdı götürüp gelecek olan ejderhanın yolu üzerine koydular ve gözetmeye başladılar. Ejderha gelip, yol üzerinde o kâğıdı görüp, alıp yüzüne ve gözüne sürüp, sonra da öpüp başı üzerine koydu. Sonra geri döndü. Artık şehre girip de, oğlanı istemedi. Allahu Teâlâ’nın izniyle, kudretiyle, Rasulullah Efendimiz’in mübarek mucizatıyla ve Hz. Ömer (r.a.) kerametiyle, o şehir ve halkı böyle bir ejderhanın şerrinden kurtuldular.

YİRMİ YEDİNCİ MENKIBE “Şevahidü’n-Nübüvve”de şöyle bir şey beyan olunmuştur; Hz. Ömer’in (r.a.) şerefli zamanlarında Amr bin As Hazretleri (r.a.) Mısır üzerine gönderildi. Mısır’ı fethetti ve orada hâkim tayin edildi. Aradan birkaç ay geçtikten sonra Mısır ahalisi Amr bin As Hazretlerinin huzuruna geldiler ve dediler ki;

PDF s. 127

“Bu Nil Nehri’nin bir âdeti vardır. O âdeti yerine getirmezse, taşmaz, akmaz. Suya kesilir.” Amr bin As dedi ki; “O adet nedir?” Dediler ki; “Adet şöyledir; üzerimizde olan aydan on iki gün ve gece bir kızcağız bulun, anasını ve babasını mal ile razı edip, o çocuğu güzel elbiselerle süsler Nil Nehri’ne bırakırız.” Amr bin As (r.a.) bunu duyunca dedi ki; “Bu sakıncalı ve yaramaz bir usuldür. İslam dini bunu kabul etmez ve dinimizde böyle bir şey yoktur. İslam dini böyle yanlış adetleri bozmuş ve kaldırmıştır.” O tarihten itibaren üç ay geçti. Nil Nehri’nin suyu çoğalmadı. Mısır ahalisi başka yerlere göç etmeye başladı. Amr bin As bu hali gördü. Hemen, Emirü’l-Müminin Hazretlerine bir mektup yazıp, durumu rapor etti. Hz. Ömer mektubu alınca, açıp, okudu ve cevap olarak şöyle yazdı; “Siz iyi yapmışsınız. Sevap almışsınız. Mektubun içine bir para kâğıt koydum. Nil-Nehri’ne at.” Bu mektupta Amr bin As’ın eline gelip, geçti. Mektubu açınca baktı ki içine şöyle yazdı; “Emirü’l Müminin Hz. Ömer’den (r.a.) Mısır’ın Nil Nehri’ne bundan sonra sen kendi isteğinle akıyorsan, akmayasın. Eğer seni âlemin sahibi Allah akıtıyorsa, senin akmanı ondan istiyoruz.” Hâkim ve Vali Amr bin As bu kâğıdı Nil Nehri’ne koydu. Öbür gün Nil Nehri’nin suyu on altı arşın yukarı çıktı ve akmaya başladı. O zamandan beri o zararlı adetten Mısır halkı kurtuldular. İmam Müstağfiru (r.a.) ise şöyle bir haber veriyor; Musa (a.s.) zamanında Mısır Firavunu’na beddua bulunmuştu. Allahu Teâlâ azamet ve kudretiyle Nil Nehri’ni bağladı. Mısır halkı onun için vatanlarını terk edip göç etmeye başladılar. Sonra toplanıp, bir araya gelip, Hz. Musa (a.s.)’a gittiler. Yalvarıp, yakararak, kendileri için dua etmesini ve Nil Nehri’nin okumasına yardımcı olmasını istediler. Hz. Musa (a.s.) belki imana gelirler diye, dua etti. Sabah oldu. Baktılar ki Nil Nehri on altı zira yukarı kalkmış, akıyor. Allahu Teâlâ o ihsanı Ümmeti Muhammed’in Hz. Ömer’e (r.a.) keramet olarak verdi. Şimdi bu durumu kıyaslayalım. Hz. Ömer’in mertebesi ne kadar yüksekmiş ve ne ulu bir Sultanmış.

PDF s. 128

YİRMİ SEKİZİNCİ MENKIBE Hz. Ömer (r.a.) hilâfeti zamanında bir genç yiğit beş vakit namazı onun ardında kılardı. Asla bir vakit namazını geçirmezdi. Hz. Ömer her ne zaman selam verse onu ardında görürdü. Hatta bu yiğide karşı çok büyük muhabbet duyuyordu. O zamanda çok güzel bir kadın vardı. Bu yiğide aşık olmuştu. Her zaman haber gönderir ve bu yiğidi davet ederdi. Genç ise teklifi asla kabul etmezdi. Aradan nice uzun zaman geçti. Kadın bu yiğidin ardına düştü. Ne yaptıysa, ona kendini beğendiremedi ve muhabbet sağlayamadı. Bir gün bu hatun yaşlı ve aciz kadına durumunu anlatıp, bildirdi. O acuze kadın dedi ki; “Eğer bu gece seni o gençle bir araya getirirsem, bana ihsanda bulunur musun?” Avrat dedi ki; “Eğer bana bu iyiliği yaparsan sana bol ihsanlarda bulunurum.” O aciz kadın, o gün akşam olunca odasında oturdu. O yiğit de yatsı namazını cemaatle eda edip, evine giderken, yolu o kadının kapısının önünden geçiyordu. O esnada acuze kadın feryada başladı ve dedi ki; “Her kim bana yardım ederse, Allahu Teâlâ ona yardım etsin.” Yiğit bu feryadı duyunca, kadına ne olduğunu ve ne istediğini sordu; Acuze kadın dedi ki; “Bir koyun kaçırdım. Yalnız yakalamaya gücüm yoktur. Allahu Teâlâ’nın rızası için bana yardım edin.” Genç acuze kadının sözünü gerçek sanıp, içerdiği gibi haliyle ona âşık olan kadın kapıya gelip vardı. Ondan sonra yiğidin ayaklarına sarılıp bin çeşit naz ve yalvarmaya başladı ve dedi ki; “Uzun zamandır ben senin derdinleyim. Bu reva mıdır? Bana yaklaşmıyor ve ilgilenmiyorsun. Ben bu hileyi seni sultanım addetmekle, senin için yaptım, bahanemizde budur. Sana kavuşup, muradıma ermek istiyorum.” Hemen yiğide sıkıca sarıldı. Allah’ın gayretiyle yiğit, bu kadına yüz vermedi, iltifat etmedi. Sabah namazına kadar yalvardı. Ama genç hiç yüzüne bakmadı. Sonunda çaresiz kalan kadın yiğide dedi ki; “Ya gel bana muradımı ver ya da feryat edip komşular arasında seni rezil, rüsva ederim.” Bunun üzerine genç çocuk, kadına dedi ki; “Âhirette rüsva ve rezil olmaktansa, dünyada rezil olmak daha üstündür.” Kadın, baktı ki genç ne olursa olsun, kendine önem vermiyor, dönmüyor ve yüz vermiyor, hemen feryada başladı. Mahalle sakinleri bu avradın feryadını duyunca, koşup gelip, kapıya dayandılar. Haber verin, içeride ne oluyor diye seslendiler. Kadın dedi ki;

PDF s. 129

“Bu gece kapımı kilitleyip, yatarken, bu yiğit gelip, benim döşeğimde, beni sıkıştırıp, bana sahip olmak istedi. Onun için sizleri çağırdım.” Mahalle halkı içeri girip o yiğidi çok güzel bir dövüp, ellerini bağlayıp, başını birkaç yerden yaralayıp, ondan sonra sürükleye sürükleye Hz. Ömer’in (r.a.) huzuruna getirdiler. Hz. Ömer ise sabah namazını kılıp, ardına bakmış, o yiğidi görememişti. Hatırına geldi ki; acaba bu genç yiğit çocuk ne oldu? Yoksa hastalandı mı? Böyle bir düşüncedeyken, ardına döndü ki o mahallenin adamları bu genci ortaya alıp getirmişler. Yanlarında dahi kadın vardı. Sıkı bir şikâyette bulundu. Feryadının ise ayyuka çıktığını duyduklarını söyleyenler oldu. Bu yiğidin yanında Hz. Ömer’in (r.a.) acayip bir heybeti vardı ondan çok korkuyordu. Mübarek yüzleri sıcaktı. Özellikle gazablandıkları zaman, gövdesinde olan kıllar cübbesinden dışarı çıkardı. Hz. Ömer’in (r.a.) heybeti yüksek bir sultandı. Yani Din-i Mübin-i İslam için gazablanırdı. İslam’a gayret için çalışırdı. Dünya için huzursuz olmazdı. Dünya’ya asla iltifat etmezdi. Varlık ile yokluk yanında birdi. Yokluk biraz ağır basıyordu. Bu yiğidi, bu halde görünce dedi ki; “Ey aziz Allah’ım bu yiğide ait bizde ve yanımızda bir iyi kanaat vardır. Habibin Mustafa hürmetine bu itikadımdan beni döndürme.” diye, Hakka yalvardı. Ondan sonra o yiğidi yanına çağırıp, dedi ki; “Ey yiğit! Sana karşı güzel düşünürüm. Haşa ki bu kötü işten sorumlu olasın. Korkma! Bana doğruyu söyle. Hak Teâlâ doğru kulların yardımcısıdır. Bunun üzerine genç çocuk Hz. Ömer’e dedi ki; “Ya Halife-i Rui-Zemin! Önce Hz. Allah (cc) hakkı için ki; ondan gayri Allah yoktur, bu söylenen bana yapılan iftiradır. Bu kadın birkaç yıldır bana âşık olmuştur. Çok kereler bana görüşmek ve konuşmak için haber yollamıştır. Ben kulun, bunu asla kabul etmemiştir. Bu gece mescitten odama giderken, bir acuze kadın beni çağırıp, bana hile yaptı. Başından geçenleri bir bir anlattı. Hz. Ömer (r.a.) buyurdu ki; “O acuze kadını tanır mısın?” Genç, “Evet” dedi. Hz. Ömer (r.a.) emretti. “Şehrin koca karıları dışarı çıksınlar.” Hepsi önünden geçtiler. Acuze kadın geçince, genç dedi ki; “İşte bu kadın.” Kadını tutup o hal üzere Hz. Ömer’in (r.a.) huzuruna getirdiler. Karşısına geçirdiler. Kadın Hz. Ömer’in heybetine dayanamayıp itiraf etti. Hz. Ömer’e dedi ki;

PDF s. 130

“Ya Ömer şeytana uyup birkaç akçe için tamah ederek bu işi yaptım.” Bu acuze kadın itiraf edince, o güzel ve alımlı, yiğide aşık avrat da doğruyu söylemek zorunda kaldı. Ondan sonra Hz. Ömer (r.a.) devlet ve saadetle yerinden kalkıp, o yiğidin ellerini çözüp, mübarek makramasıyla başının kanını sildi ve başına bağladı ve dedi ki; “Elhamdulillah. Hali hayatımda Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v.) Hadis-i Şerif’i bizim zamanımızda zuhur etti. Zira Hz. Fahr-i Âlem (s.a.v.) buyurmuştu ki; “Benim ümmetimden nice sadıklar çıkacaktır. Kardeşim Yusuf Aleyhisselam Zeliha ile ülfetten kendini sakladığı gibi, onlarda kendilerini saklayacaklardır. Hamdolsun Allahu Teâlâ’ya (cc) ki; bu hal benim zamanımda, bu yiğit genç çocukta zuhur etti. O yiğidin arkasını okşayıp, hayır dua etti. Bütün Ashab-ı Güzin Hazeratı dediler ki; “Sahi… Allah’ın Rasulü bunu haber vermiştir.” deyip, tasdik ettiler. Hz. Ömer (r.a.) emretti, kadını ve acuzeyi bir merkebe bindirip, bütün şehri gezdirdiler. Daha sonra şehirden sürdüler. Şimdi görünüz ki; Hz. Ömer (r.a.) nasıl bir mertebede, nasıl bir sultandır. Bu yiğidin hakkında bunca şikâyetçiler varken, bunların şikayetlerine bağlı kalmayıp, o yiğide olan güzel zannı ve itikadı bereketiyle, Hakkı Sübhane ve Teâlâ Hazretlerinin inayetiyle, tevekkül edip koca karıya bakınca, kadın bildiğini saklayamadı, inkara mecalleri kalmadı. Hz. Ömer’in (r.a.) kudsi kuvvetleri ve ruhaniyetleri böyle yüksek bir dereceydi. Her kim karşısına gelse yalan söylemek niyetinde ise dili konuşmaya varmazdı. Kendisi doğruydu ve doğru söylerdi. Bir mümin ile bir münafık karşısına gelince, hangisinin doğru, hangisinin eğri olduğunu fark ederdi. Çünkü o insanların suretlerine bakmayıp, siretlerine bakardı. Onun için yüce şanlarına “Ömerü’l-Faruk” denilmiştir. Dostluğu Allahu Teâlâ için olduğu gibi, düşmanlığı da Allahu Teâlâ içindi. Gayretli ile görünüşlü, ön sezili tedbir sahibi birisiydi. Birçok defalar onun manevi isteklerine mutabık ve şerefli tedbirlerine muvafık Ayet-i Kerimeler nâzil olmuştur.

YİRMİ DOKUZUNCU MENKIBE Hz. Ömer (r.a.) hilâfeti zamanında Şam şehrine gitmek zorunda kaldı. Saadet ve izzetle Medine-i Münevvere’den Ashab-ı Güzin’den de (r.anhüm) katılan bir cemaatle yola koyuldular. Bu arada Hz. Ömer’in bir deveden başka bineği yokmuş. Muğir isimli bir kölesi vardı. O bir deveye bir saat biri binerdi, bir saat biri. Muğir, yaya olunca deveyi besliyordu. İlahi hikmet hasebi, Şam’a yaklaştıkları zaman deveye binme sırası Muğire’ye gelmişti. Ama Ashab-ı Kiram Ömer Hazretlerinin deveye binmesini istiyorlardı. Zira Şam-ı Şerife deve üzerinde girmesi daha uygun olurdu. Görüş kendisine bildirilince Hz. Ömer şöyle buyurdu;

PDF s. 131

“Sıra Muğire’nindir. Ben bu deveye nasıl binerim.” Ashab-ı Güzin dedi ki; “Ya Ömer! Lütfen bizim istirhamlarımızı kabul edin.” Hz. Ömer onlara şu cevabı verdi; “Bu itibar hastalığından hala daha kurtulamadınız mı? İslam dininin kadrini ve kıymetini böyle mi anlıyorsunuz? Bize Müslüman olma şerefi yetmez mi? İslam dininden daha şerefli ve mükerrem bir şey var mıdır? Bu saadet ve devlet izzeti Allahu Teâlâ bize ihsan etmiştir. İslam dininin tacını başımıza koymuştur. Şer-i Şerif-i Muhammedi (s.a.v.) Mübarek hilatini arkamıza giydirdi. Kelime-i Şehadeti dilimize vird etti (Zikretmek). Kur’an-ı Azim ile kalbimizi münevver eyledi. Daha başka ne bekliyorsunuz. Bu kadar şeref size yetmez mi?” Anlamamışız ki kendilerini halka at ile don ile göstermek isterseniz, yalnız Habib-i Ekrem’in (as) ümmeti olmak şerefi size yetmez mi? diye cevap verdi. Kimsenin cevap vermeye gücü yetmedi. Sözlerinden feragat ettiler. Sonunda Mugire’yi deveye bindirip Hz. Ömer’in (r.a.) huzuruna getirdiler ve deveyi çökerttiler. Ve dedi ki; “Ya Halife! O’ndan başka ilah yoktur. Bu hal gönlümden geçmiştir. Ashabın görüşleri değildir. Canü gönlümden hakkımı helal ediyorum. İhsan edin. Benim işim yoktur. Hz. Ömer Muğire’nin hatırını kırmayıp deveye bindi. Ondan sonra bütün İslam Askeri içinde nida ettirdi ki; “İşte bugün Şam-ı Şerif’e girmek nasip oldu. Buradan sağ salim çıkıp, çıkamayacağımızı ancak Hz. Allahu Teâlâ bilir. Ben de hakkı olan kim varsa gelip, alsın.” İslam-Askeri bütün olarak aynen şu cevabı verdiler; “Ya Emire’l-Müminin! Sizden hiç kimsenin şikâyeti ve rahatsızlığı yoktur. Hakkımız helal olsun.” Diyerek kendisine hayırlı dualarda bulundular. Yalnız kölesi Muğire şöyle söyledi; “Ey Emirü’l-Müminin! Benim devletli sultanım. Bir gün benim hiç suçum yokken kulağımı çekip ağrıttınız. Bu konuşma üzerine Hz. Ömer (r.a.) şöyle buyurdu; “Ey Muğire! Yanıma gel! Sen de benim kulağımı çek.” Ashab-ı Güzin (r.anhüm) hep birden tekbir getirdiler. Zira Araplarda acayip bir hal olunca tekbir getirmek âdeti vardı. Dediler ki; “Ya Emire’l-Müminin! Senin gibi adil bir padişah gelmemiştir. İnancımız bundan sonrada gelmeyeceğidir. Kendi kölen olan bu adamın küstahlığa cüret etmesi reva mıdır? Efendinin terbiye için kulağını çekmekten daha tabii ne olabilir? Sizin onun kulağını çekmekten dolayı, hiçbir şey lazım gelmez.” Peşi sıra köle Muğire’yi azarladılar. Hz. Ömer (r.a.) buyurdular ki;

PDF s. 132

“Ey Ashab-ı Güzin! Lütfedip, incitmeyin! Âhirette cezasını çekmektense, dünyada çekip, kurtulmak daha evladır. Ya Muğire! Yanıma gel! Sen de benim kulağımı çek! Seninle şimdi helalleşelim! Âhirete kalmasın!” Hz. Ömer’in (r.a.) yanına gelen Muğire, Hz. Ömer’in mübarek kulağına yapışıp, biraz çekti. Hz. Ömer (r.a.) buyurdu ki; “Ya Muğire niçin fazla çekmedin?” Muğire dedi ki; “Âhirette kısasa uğramak korkusundan az çektim. Zira sizin hakkınız bana geçebilir diye.” Hz. Ömer (r.a.) işe böyle bir Sultandı. Kölesi hakkında dahi adaletsizliği kabul etmedi, cezasını kabul etti. Köle dahi olsa, bu insan Hz. Allah’ın kuludur. Onunla helalleşmesi takdire şayandır. Bu ancak Hakk ehlinin işidir. Bu hadiseden sonra Muğire’nin Hz. Ömer’e muhabbeti daha fazla oldu. Hz. Ömer’in de Muğire’ye sevgisi arttı. Hz. Ömer’in (r.a.) şerefli menkıbelerini saymak mümkün değildir. Görüşlerine uygun on yedi yerde Hz. Cebrail Aleyhisselam, Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’e âyet-i kerime ile gelmiştir. Bunlar tefsirlerde ve tarihi eserde yazılıdır.

OTUZUNCU MENKIBE Hz. Ömer (r.a.) halifeliği zamanında birkaç bin askeri gazâya gönderdi. Daha sonra harbe gönderdiği askerlerin evlerine adam göndererek, ihtiyaçlarını tespit etmek adetini uyguladı. Şehri her gece dolaşırdı. Hikmet eseri bir gece şehri dolaşırken bir kapının yanından geçti. İçerden bir hatunun sesini duydu. Sese kulak verdi konuşmayı duydu. Kadın ağlıyordu. Devamlı konuşuyordu. Diyordu ki; “Ey Halife benim kocamı gazâya gönderdin. Ben burada aç ve susuz kaldım. Yarınki gün Halife’nin yanına varayım. Çocuklarımı onlara bırakacağım.” Bütün bu konuşmayı duyan Hz. Ömer (r.a.) dayanamayıp, ağlaya ağlaya evine gelip, bir denk un alıp o hatunun evine geldi. Unu açıp, ateş yaktı. Eline bir testi aldı, su getirip ondan sonra bir tencereyi ocağa koyup, derhal aş pişirdi ve bir sahan içine koyup o hanımın önüne koydu ve yedirmeye başladı. Ondan sonra kadını fazlasıyla azarlayıp ona dedi ki; “Ya hatun! İhsan eyle, taksirimizi, günahımızı affet. Zira benim haberim yoktu. Ama şimdiden sonra halini her an bize bildir.” Diyerek yoluna gitti. Hatun Hz. Ömer’in (r.a.) bu tevazu ve tenezzülünü görünce hayrete düştü. Hz. Ömer’e hayırlı dualar etti. Ey Müminler! Şimdi insaf ediniz! Bir Halife bu çeşit bir alçak gönüllülükte olsun. Kıyaslamak lazım ki; kararı doğru verelim. Bu insan ne ulu sultandır. Onu can u gönülden muhabbet etmek gerekir. Bu bilgiler Tarih-i Taberi’den alınmıştır.

PDF s. 133

OTUZ BİRİNCİ MENKIBE Emirü’l Müminin Ömerü’l-Faruk (r.a.) Hazretleri Halife iken İran’ı fethetmek istiyordu. Çünkü İslam’ın bu iklimlerde ve beldelerde aşikâre olmasını ve Müslümanların rahat yaşamasını istiyordu. Sahabe-i Güzîn Hazeratı ile müşavere edip, İslam askerini topladı. Üzerlerine Sa’d bin Ebi Vakkas’ı serdar Tayin etti. İran’a gazâya gönderdi. İslam askeri İran’a varınca, onlara haber gitti ki; İslam askerleri geliyor. İran Şahı askerini topladı, tedarikini gördü, bunlara karşı durmaya hazırlandı. (İran padişahlarına “Kisra” denirdi. O zamanki Kisra’nın adı Yezirced idi.) İslam askerinin sayısı yirmi bini aşkındı. İran Şahı askeriyle şehirden dışarı çıkıp, İslam askerinin karşısına dikildiler. İran Şahı bir elçiyi Sad bin Ebi Vakkas’ın huzuruna gönderdi. Niçin ve hangi maksatla geldiklerini bildirmelerini dilediler. Sa’d bin Ebi Vakkas (r.a.) elçiye dediler ki; “Bizler; Allahu Teâlâ Hazretlerinin askerleriyiz. Sizi İslam dinine davet için geldik. Eğer sözümüzü kabul etmezseniz sizinle savaşacağız. Ülkenizi, tacınızı, tahtınızı başınıza yıkıp, dünyayı size dar getireceğiz.” İran Şahı Kisra’ya Sad bin Ebi Vakkas’ın istekleri bildirildi. Kisra, askerlerine ve kumandanlarına dedi ki; “Yarın erkenden savaşa hazır olun! Bu gelen Arap askerinin sayısı yirmi bin dolaylarında bulunuyor. Siz ise yüz binden fazlasınız. Onlardan korkmayınız.” Sabah olunca, iki tarafında askerleri atlarına binip, saf bağlayıp nakkareler çalıp, bayraklarını diktiler. Savaşa başlamaya hazır oldular. Bahadırlar da hazırlandılar ve sonunda birbirlerine girip savaşa başladılar. İki ordu arasında kavga ve galebe ve askerlerin nara ile figan sesleri ayyuka çıktı. O gün geceye kadar ceng ettiler. Sonunda asayiş davulları çalındı, her bir tarafın askerleri çadırlarına döndüler. Bir rivayette de şöyle anlatılır; O gece sabaha kadar ceng ettiler. Hiç dinlenmediler. İran Kisrası’nın başpehlivanı Rüstem bin Mihriban uzun müddet muharebe meydanında dayanıp, sonunda helaki Arab kabilelerinden bir mert askerin elinde oldu. Ashab arasında içki içmekle tanınan Şer Ali lakabıyla tanınan biri vardı. Bu adam harb meydanında içki içtiği için, o günlerde Sad bin Ebi Vakkas’ın çadırında hapsedilmişti. Rüstem elindeki gümüş gürz ile ehli iman İslam askerine bir defa vurup, vurduğunu şehit ediyordu. Hapis olunan asker bunu çadırdan görünce, o dinsize diş bilemeye başladı. Hz. Sa’d bin Ebi Vakkas’ın o gün makatında ağrı çıktığı için tahtırevana binmiş, başka tarafa gitmişti. Silahı ve atını oraya bırakmıştı. Bu mert Arab Sa’d bin Ebi Vak-

PDF s. 134

kas’ın çadırda bıraktığı cariyesinden izin alıp kılıcını kuşanıp, atına binip cariye dua edip çadırdan ve hapisten kurtulup hemen Rüstem’in savaştığı meydana aldı. Önce yaptığı hücumda merdane bir nara atıp Rüstem’i bir titretti. Göz açtırmayıp ilk hamlede Rüstem’i altından aşağı yıkıp başını gövdesinden ayırdı. Daha sonra atlı süvari olup, ahd ve peymani üzerine doğruca Sa’d bin Ebi Vakkas’ın çadırına dönüp, tekrar hapse girdi. Cariyeye tekrar mahpus zincirini boynuna taktırdı. Sa’d bin Ebi Vakkas Hazretleri Arab genci kendisinin atıyla harp meydanında gördüğü için, hemen çadırına döndü. Çünkü gencin harb meydanında kullandığı silahlar dahi kendisinindi. Düşündü ve durumunu cariyesine sordu. Cariyede tafsilatlı olarak her şeyi anlattı. Bu durumu Hz. Ömer (r.a.)’a bildirdi. Halife Hazretleri, o Arabın cezasını affettiğini bildirdi. Bundan sonraki hatalarına göz yumulacağını söyledi. Arab yiğit gazi affolunduğunu öğrenince içkiye tevbe etti. Harb meydanında Rüstem’in helak olması üzerine İranlılar sinip kaçmaya başladı. İslam askeri bunların ardına düşüp, kıra kıra şehirlerine sürdüler. Kale kapısını kırıp, şehre içeri girdiler. Rivayete göre yüz bin kâfirin elli binini imha ettiler. Doğru Kisra’nın sarayına geldiler. Bütün hazinesini yağmaladılar. Kisra’nın bir oğlu, bir kızı vardı, onları da esir aldılar. Bütün mal ve hazinelerini alıp, ülkeyi fethettiler. Şad oldular. Seferden dönüp, Emirü’l-Müminin Hz. Ömer’in yanına, huzuru şeriflerine geldiler. Bütün Ashab-ı Güzin Emirü’l Müminin Ömer Hazretlerinin bu gazâsını kutladılar, hayır dualarda bulundular. Yine rivayet ederler ki; Hz. Ömer (r.a.) o kızı temiz zevcelerinden Ümmü Seleme Hatun’un yanına gönderdi. Zira bu kadın şirin sözlü, kızının Müslüman olmasını ümit ediyordu. Bu kızın çeyizi de Sa’d bin Ebi Vakkas eliyle Hz. Ömer’e teslim etti, o da Beytü’l Mal’ın emrine teslim edildi. Üç ay sonra kız Müslüman oldu. Bunu Hz. Ömer’e müjdelediler. Hz. Ömer daha sonra emredip; kızın çeyizlerini geri verin dedi. Hazine kapısını açtılar. Kızın bütün altınlarını, incilerini, cevherlerini, atlaslarını, elbiselerini kendisine teslim ettiler. Medine halkı bu kadar malı görünce hayrete düştüler. Kız ise çeyizini görünce sevindi. Hz. Ömer kıza dua etti. Hikmeti ilâhi, kızın adını da Şehribanu idi. Hz. İmam Hüseyin (r.a.)’a nasip oldu.

OTUZİKİNCİ MENKIBE Hz. Ömer (r.a.) Halife iken mübarek bir bayram günü geldi. Bütün Ashab-ı Güzin (r.anhüm) hallerine göre çocuklarına bayramlık kaftan almışlardı. Halife’nin oğlunun ise kaftanı eskiydi. Oğlanlar arasına giden Halife’nin oğlunu eski elbise ile görünce, kendi elbiseleri de yeni oğlundan onunla biraz alay ettiler. Çocuk ağlayarak babası Hz. Ömer gelip bu durumu anlattı. Oğlunun mahzun ve gamlı olmaması için, içinden sevgi uyanıp, şefkat gelip ve merhamet edip, Beytü’l Mal’ın bekçisini çağırdı. Ona dedi ki; “Bayram-ı Şerif geldi. Herkes çocuklarına yeni elbiseler aldı. Bizim oğlumuzun elbisesi eski olduğundan, diğer çocuklar alay etmişler. Ağlaya ağlaya gelip durumu bana

PDF s. 135

anlattı. Halini görünce zaruretle şefkatim geldi. Sizi davet ettim ki; Beytül Mal’dan bana tayin olunan maaşımdan birkaç akçe veresiniz. Oğluma bir kaftan alayım, Hz. Ömer’i dinleyen bekçi dedi ki; “Ey Emir’el-Müminin! O şekilde yaşayacağınıza inanıyor musunuz ki; hak etmeden önce benden para istiyorsunuz?” Hz. Ömer (r.a.) buyurdu ki; “Allahu Teâlâ Hazretlerinden gayri kim bilebilir?” Bu sefer bekçi dedi ki; “Ya Halife! Bilmedikten sonra para istemek ve almak uygun değildir. Bize dahi, size para vermek caiz olmaz. Siz bilirsiniz.” Hz. Ömer söylediğine pişman olup, tevbe istiğfar etti. O hazine bekçisinin güzel sözlerini ve tutumunu çok beğendi. Ona hayırlı dualar etti. Hz. Allah (cc) çocuğun kalbine bir sabır verdi. Baba-oğul safa ile gittiler. Ey mümin kardeşlerim! Hz. Ömer’in (r.a.) adaleti, hilmi böyle yüksekti. O mükerrem ve muhterem bir insan ve halife idi.

OTUZ ÜÇÜNCÜ MENKIBE Medine Şehri ahalisi bir araya toplanıp Hz. Ömer (r.a.) adaletini tecrübe etmek için ittifak ettiler. Bir nankör iddia etti ki; “Ben sizin müşkilinizi halletmeye muktedirim. Onlarda buna inanıp, büyük vaatlerde bulundular. O melun çıkıp kendini bir hekim kılığına sokup, Hz. Ömer’in kapısına gitti. Hz. Ömer’in (r.a.) bir oğlu vardı. Bedenine bir zafiyet gelmişti. O nankör, Hz. Ömer’in oğlunun yanına varıp, halini ve hatırını sordu. Çocuk da zafiyetinden biraz şikâyet yollu bahsetti. Melun nankör tebessüm ederek şöyle konuştu. Bunu ilacı kolaydır. Ailesi de ilacını istediler. Zira kalplerinde hile yoktu. O da çocuğu evine götürmesi gerektiğini söyledi. O melun sözünü gerçek sanıp, inandılar ve çocuğu ona kattılar. O da önüne düşüp, alıp odasına götürdü. Sonra bir sürahi şarap doldurup bu şerbettir diye önüne koydu ve senin derdine devadır dedi. Bunu içtiğin gibi sıhhat bulursun. Çocuk nankörün sözüne inanıp, hayatlarında şarap görmedikleri için, bununda ne olduğunu anlamadıklarından dolayı şarabı içti. Âdeta hoş olup, kendinden geçti. Bu melunun güzel bir kızı vardı. O kızı alıp, çocuğun yanına getirdi. Ona da şarap içirdi ve oğlanla muameleye tabii tuttu. Çocuk bir zaman sonra ayılıp aklı başına geldi ve yaptığı işlerden pişman olup çeşitli pişmanlıklarla tevbe istiğfarda bulunup evine geri döndü. Hikmeti ilâhi o kız ile birlikte olduğu gibi, hamile bıraktı. Çocuk daha sonra doğdu. Melun nankör birtakım nankörleri yanına alarak oğlanı alıp, Halife’nin huzuruna getirdiler. Dediler ki;

PDF s. 136

“Ya Halife! Senin oğlun bizim kızımıza tecavüz etti, bu çocuk hasıl oldu. Biz bu çocuğu beslemeye muktedir değiliz.” Hz. Ömer (r.a.) bu hadiseyi görünce, mübarek halleri ve hatırı perişan oldu. Oğlunu çağırdı, bu hali sual etti. Oğlu bütün olanları anlatıp, haber verdi, doğruladı. Hz. Ömer (r.a.) o masum çocuğa Beytü’l Mal’dan nafaka tayin etti. Daha sonra oğlunu aşağı alıp Şeriat-ı Garra’nın emriyle yüz sopa vurmaya başladı. Kırk olduğu zaman Ashab-ı Güzin ayak üzere durup dediler ki; “Ya Halife! Bu çocuk hastadır. Bu kadar değneğe tahammül edemez. İhsan ile bunun günahını bize bağışlayınız. Zira bu çocuğun sesi Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v.) mübarek sesine benziyor. Her zaman Ashab-ı Güzin (r.anhüm) bunu Ravza-i Mutahhara’ya götürüp yüksek sesle Kur’an-ı Azimüşşan’ı okutup kendileri, kendileri dışarıda dinleyip ağlaşırlardı. Hz. Habibullah’ın hasretinden (s.a.v.) ciğeri dalandı. Lütfedin güzel sesinin hatırı için suçunu affedin.” Ama Hz. Ömer (r.a.) bu sözlere iltifat etmedi. Allah’ın Hakkına (cc) hatır sığmaz dedi ve peşi sıra; “Cezasını âhirette çekmekten ise, dünyada çeksin, bu daha faydalıdır.” Altmış değnek olduğu zaman, çocuk şöyle bağırdı; “Ya baba! Bir an mühlet ver. Aziz anamın yüzünü göreyim! Helallik alayım.” Hz. Ömer bu iltifat dileğine de iltifat etmeyip, tam değnek sayısını yetmişe çıkarmıştı ki çocuk tekrar bağırmaya başladı; “Ya baba! İşte ben öldüm. Mübarek yüzünü bana göster, göreyim, hasret gitmeyeyim!” Hz. Ömer mübarek yüzünü çocuğa çevirip, gösterdi. Seksen değnek olunca vefat etti. Öldüğünü bildirdiler. Hz. Ömer (r.a.) onlara dedi ki; “Ölüsüne yirmi değnek daha vurun. Hakk’ın emri yerini bulsun.” Ondan sonra yirmi değnek daha vurdular. Yüz tamam oldu. Daha sonra teçhiz ve tekfinine başladılar. Götürüp defnettiler. Daha sonra Hz. Ömer (r.a.) ağlayıp dedi ki; “Acep babalık hakkını yerine getirip, seni kurtardım mı? Hz. Allah’ın huzurunda halin nasıl oldu?” Deyip daima ağlardı. O gece Ashab’dan birisi rüyasında bu çocuğu gördü. Sultan-ı Kâinat (s.a.v.) Efendimiz Hazretlerinin huzurunda oturup zevk ve sefa içinde. Çocuk bu sahabeyi görünce, yerinden kalkıp güle güle yanına gelip dedi ki; “Babam Hz. Ömer’den Allahu Teâlâ (cc) razı olsun. Babalık hakkını yerine getirdi. Allahu Teâlâ’ya (cc) sayısız hamdü senalar olsun, devamlı Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v.) hizmetinde bulunuyorum, bir an dahi ayrılmıyorum. Dünya kahrından kurtulup, zevk ve sefa içine düştüm.”

PDF s. 137

Ertesi sabah Ashab Hz. Ömer’in (r.a.) huzuruna gelip, durumu anlattı. Hz. Ömer (r.a.) ağlamaktan vazgeçti. Hak Teâlâ’nın (cc) inayetine, şükür secdesi yaptı.

OTUZ DÖRDÜNCÜ MENKIBE Hz. Ömer’in (r.a.) hilâfetleri zamanında gazâdan büyük bir meblağ para ve mal ile gelmişlerdi. Bu gazâ erlerine beşe taksim ederken Hz. Hasan (r.a.) gelip, dedi ki; “Gazâ malından bana da bir miktar veriniz.” Hz. Ömer (r.a.) ona bin dirhem gümüş verdi. Daha sonra Hz. Ömer’in kendi oğlu Hz. Abdullah (r.a.) geldi o da gazâ malından istedi. Ona da beş yüz dirhem gümüş verdi. Hz. Abdullah dedi ki; “Efendim layık mıdır? Yetişmiş yiğit olayım ve birçok seferlere gazâya gideyim ve Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v.) önünde kılıç çekeyim, nice düşman başlarını ve dillerini kesip getireyim, bana beş yüz dirhem veriyorsun, Hz. Hasan ile Hüseyin hesabına, ki – bunlar daha taze yiğitlerdir– iki bin dirhem veresin. Hz. Ömer (r.a.) buyurdular ki; “Ya Abdullah! Sen onlarla beraber mi olmak istersin? Hz. Ali gibi babaları vardır. Hz. Fahr-i Âlem Muhammed Mustafa (s.a.v.) gibi yüksek bir ataları vardır. Hz. İbrahim Aleyhisselam ceddi pakileri ve tayyibeleri vardır. Rasulullah’ın (s.a.v.) oğludur. Hz. Ümmi Gülsüm ve Rukiye (r.anhüma) gibi teyzeleri vardır. Hz. Cafer-i Tayyar ve Hz. Akil gibi amcaları vardır.” Hz. Ömer (r.a.) böyle deyince, bu haber İmam Hz. Ali (r.a.)’e ulaştı. Hz. Ali (r.a.) buyurdu ki; “Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz boş yere buyurmamıştır ki; “Ömer, Cennet ehlinin lambası ve İslam’ın güneşidir.” Bunu da duyan Hz. Hasan ve Hüseyin (r.a.) kalkıp Hz. Ömer’in yanına gittiler. Rasulullah’ın (s.a.v.) böyle buyurduğunu müjdelediler. Bunun üzerine divit kalem ile kâğıt getirip bu Hadis-i Şerif’i yazdı. Peşi sıra vasiyet etti ki; vefat ettiğim zaman bu kâğıdı benim ile defnedin. Bana bu hüccet yeter. Hz. Ömer (r.a.) vefat ettikten sonra, o kâğıdı yanında defnettiler. Sabah olunca Hz. Ömer’in (r.a.) kabri şerifleri üzerinde Allahu Teâlâ’nın kudretiyle yazılmış bir yazı gördüler. Sadık Rasulullah, Sadık Ali, Sadık Hasan, Sadık Hüseyin; “Ömer Cennet ehlinin ziyası ve İslam’ın nurudur.” Bir rivayette Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin gelip, bu Hadis-i Şerif’i müjdeledikleri gibi, Sahabe-i Güzîn’den bir cemaatle yerinden kalkıp, İmam Hz. Ali (r.a.)’in kapısına gelip, kapıyı çaldı. Hz. Ali Efendimiz dışarı çıktı. Hz. Ömer (r.a.); “Ya Ali! Siz Rasulullah Efendimiz’den (s.a.v.) duyduğunuz (Ömer, Cennet ehlinin lambası ve İslam’ın güneşidir) Hadisi, doğru mudur?”

PDF s. 138

Hz. İmam Ali (r.a.) dahi; “Evet” dedi. Hz. Ömer dedi ki; “Ey Ali! Şimdi bana bir yazı yaz.” İmam Hz. Ali (r.a.) eline bir kalem ve bir kâğıt alıp aynen şöyle yazdı; “Bu yazı, Ali’nin Rasulullah’tan, onun da Cebrail (a.s.)’dan, onun da Allah Teâlâ’dan haber verdiği” Ömer cennet ehlinin ışığı ve İslam’ın nurudur.” yazısını alıp evladından birine verdi ve dedi ki; ben vefat ettiğim zaman bu yazılı kâğıdı, benim kefenimle beraber sarasınız. Allahu Teâlâ Hazretlerine kavuşayım.” Bir rivayette dahi vefatından sonra kabri şerifleri üzerinde bulunan kudret hattıyla şu yazı yazılıydı. “Sadık Ali, Sıddık Rasulullah (s.a.v.) ve Sadık Cebrail ve sadakat ona ve Sadıkü’l-Kailîne.”

OTUZ BEŞİNCİ MENKIBE Hz. Ömer’in (r.a.) hilâfeti zamanında Sariye hazretlerini gazâya gönderdiler. Gittiler ve kâfirlerle savaştılar. Savaşın olduğu yer bir dağın eteğinde olup Müslümanlara savaş sırasında bir zayıflık geldi. Kâfirler galip gelmeye yüz tuttular. İttifakla kabul edilir ki; Medine-i Münevvere’de günlerden Cuma idi. Hz. Ömer (r.a.) minbere çıkmış, hutbe okurken, Allahu Teâlâ Hazretleri kemali lütfundan ve İslam Askeri’ne yüksek iltifat istemesinden dolayı Hz. Ömer’in mübarek gözünün önüne hicap perdesini sara alanını getirdi. Hz. Ömer ile savaş meydanının arası bir aylık mesafedeydi. İslam Askeri’nin zayıflığını gördük. Yüksek bir sesle üç defa seslendi; “Ya Sariye dağa doğru.” Allahu Teâlâ yüksek ve üstün kuvvetiyle Hz. Ömer’in (r.a.) sesini savaş içinde Sariye hazretlerine duyurdu. O sesin sebebiyle, Sariye askerlerinin sırtlarını dağa verip, zayıf bir halde iken galip oldular. Kâfirler yere serilip, hezimete uğradılar. Hz. Ali (r.a.) o günü, o saati yazıp, tarih koydu. Bir zaman sonra Sariye İslam ordusu ile mansur ve muzaffer salimen ve ganimetlerle geri döndüler. Olaydan sual olundu. Sariye vaki olan hali beyan etti ve dediler ki; “Kâfirler ile karşılaşmamız bir Cuma günü bir dağın eteğinde oldu. Kâfirler hezimete uğradı ve İslam Askeri muzaffer oldu. Bir ara az kaldı ki mağlup olalım. O anda bir ses duydum. “Ya Sariye dağa dağa” dedi. Biz de askerle arkamızı dağa verdik. Allahu Teâlâ’nın izniyle kâfire galib geldik, onları büyük bir hezimete uğrattık. Bazı rivayette, bu anlatılan Nihavend Savaşı’nda oldu. Bu yönde de böyle bir beyan vardır. Şöyle ki; Nihavend’de bir köy vardır. O köyün adı “Kandsipahan” dır. Bu köyün yakınında bir dağ vardır. O dağın başında bir kümbet yapılmıştır. O kümbetin orta yerinde

PDF s. 139

hara taşından bir baca vardır. Hz. Sariye’nin duyduğu mübarek ses o bacadan geldi. Hala o bacayı teberrüken güzel kokularla donatılmış olarak tutarlar. Sevgi duyanlar ve dost olanlar gidip, burayı ziyaret ederler.

OTUZ ALTINCI MENKIBE Hz. Ömer (r.a.) Hazretleri zamanında bir gün Medine-i Münevvere’de zelzele oldu. İnsanlar, korkularından ızdıraba düştüler. Hz. Ömer (r.a.) kamçısıyla yere şiddetle vurdu ve şöyle seslendi; “Ey yeryüzü ve üzerinde bulunduğumuz toprak. Âlemin sahibi ve hâlıkı Allahu Azimüşşan’ın izniyle dur ve sakin ol.” Yeryüzü o anda sükûnete ulaştı. Deprem durmuş bulunuyordu.

OTUZ YEDİNCİ MENKIBE Yine Hz. Ömer’in (r.a.) hilâfet günlerinde Medine-i Münevvere-Şehri’nde bir ateş peyda oldu. Sahabe-i Güzîn (r.anhüm) Hazeratı korkularından gidip, durumu Hz. Ömer (r.a.)’e bildirdiler. Hz. Ömer (r.a.) bir saksı parçası eline aldı ve üzerine (Ya nar! Allahu Teâlâ’nın (cc) izniyle dur) yazdı ve saksıyı alıp ateşin üzerine bıraktı. Allahu Azimüşşan’ın izni ve inayetiyle ateş söndü.

OTUZ SEKİZİNCİ MENKIBE Hz. Ömer (r.a.)’ın hilâfet zamanlarında otururken Melik’in birisi, bir elçi gönderdi. Elçi gelip Hz. Ömer’in (r.a.) evini sarayını sordu. Elçi öyle zannetti ki, diğer şahlar gibi, Hz. Ömer’in sarayı var. Elçiye dediler ki; “Onur sarayı yoktur. Şu anda kendi sahrada kerpiç kesiyor. Elçi sahraya yöneldi. Hz. Ömer’i (r.a.) toprak üzerine yatmış kamçısını başının altına koymuş olarak uyur vaziyette gördü, taaccüp etti. Doğu ve batı ehli insanlar bu kişiden korkarlar. Bu adam bu had ve bu sıfat üzeredir. İçinden kendi kendine dedi ki; ben bunu boş buldum, öldüreyim. İnsanları bunun korkusundan kurtarayım. Harekete geçti ve kılıcını çekip kaldırdığı anda Allahu Teâlâ topraktan bir aslan çıkardı, bu melunun üzerine saldırdı. Korkusundan kılıcı elinden bıraktı. Tam bu sırada Hz. Ömer (r.a.) uyandı. Hiçbir şey görmedi. Elçiyi karşılayıp durumunu ve keyfiyetini anlatmasını söyledi. Elçi de gelişini, sebebini ve kendisine kastetmek üzereyken olan biteni anlattı ve hemen Müslüman oldu. Hz. Ömer’in (s.a.v.) hizmetinde bulunmaya başladı, ölünceye kadar oradan ayrılmadı.

OTUZ DOKUZUNCU MENKIBE Hz. Ömer (r.a.) bir kıtlık zamanında, bir deve kurban edip, Medine-i Münevvere-Şehri’nin fukarasına paylaştırıp, dağıttı. Bu emri üzerine paylaşılanları dağıtmaya tayin edi-

PDF s. 140

len hademe, o devenin semiz yerlerinden biraz alıkoyup, Halife için bir hoşça pişirip, iftar zamanında huzuru şeriflerine getirdi. Hz. Ömer (r.a.); “Bu et nedir?” diye sual etti. Hademe dedi ki; “Ya Emire’l-Müminin! Emri şerifinizle fukaralara teslim olunan deve etinden size ayırdığım hissedir.” Hz. Ömer’in (r.a.) rengi değişti, ağlamaya başladı ve hademeye buyurdu ki; “Vay benim gibi idareciye! Fukaraya etin kötü yerlerini ulaştırıp, kendisi için ala yerlerini alıkoydurmuş. Şimdi, ya hademe! Bir daha böyle yapma! Kaldır bu yiyeceği benim önümden. Fakirlerden bir ehli iyal sahibi kimsenin evine götür, ver yesinler. Bana yine evvelki adet üzere yiyecek getir. Halife olanın ayda bir defa et yemesi kâfidir.” Hademe emri şerif üzere yiyeceği bir müstahak olana verip, Hz. Ömer’in (r.a.) eski adeti üzere bir miktar zeytin yağı ve kuru bir parça arpa ekmeği hazırlayıp, önlerine koydu. Emirü’l-Müminin Ömer (r.a.) o ekmek parçasını yağa batırıp hoş bir halde yiyip, yerleri ve gökleri yaradan, zevalsiz Padişah’ın nimetine şükretti. Binlerce hamdü senada bulundu.

KIRKINCI MENKIBE Hz. Ömer (r.a.) Medine-i Münevvere’den Allahu Teâlâ’nın izniyle Hacc-ı Şerife gitti. Haccını yapıp gelince, hesapladı ki seksen dirhem harcanmış. Mübarek ellerini birbirine vurup dedi ki; “Vay Ömer’e! Beytü’l Mal’den seksen dirhem masraf edilmiş, diye teessüfte bulundu.” Naklederler ki; Kâbe-i Mükerreme’ye varıp, gelince yollarda bir gün çadır kurup bir köhne yerde gölgelik bulup, gelinceye kadar onun altında gölgelendi.

KIRK BİRİNCİ MENKIBE Nakil olunmuştur ki; Hz. Ömer (r.a.) herhangi halkı bir şeyden men etse, bütün Ehl-i Beyti ve Tabiinleri toplayıp buyurur ki; “Agâh olun (Haberiniz olsun) cümle halkı, Allahu Teâlâ’nın buyurduğu üzere falan şeyden men eyledim. Şimdi o meşru olmayan fiili terk etmekte sizin daha fazla ihtimam göstermenizi ve yasağa uymanızı bekliyorum. Eğer aksini yaparsanız sizden biriniz o yasaklanmış gayri meşru işi tekrarlarsanız, diğerlerine vereceğimiz cezanın aynısını size uygularız. Buna binaen, yakınları ve sevenleri bu sözden korkup, o yasaklardan kaçınıp, emre uyarlardı.

PDF s. 141

KIRK İKİNCİ MENKIBE Hz. Ömer (r.a.) Halifeliği zamanında Medine-i Münevvere’nin etrafından bir deve palanını sırtından atarak esir kaçıyordu. Hz. Ömer’in süratle peşinden gidiyordu. Bu sırada yolda Hz. Ali (r.a.)’e rastladı. Hz. Ali, Hz. Ömer’e sordu ki; “Ya Emire’l-Müminin! Bu ne haldir?” Hz. Ömer (r.a.) cevap verdi; “Ey kardeşim Ali! Bu deve Müslümanların Beytü’l Mal’den olup, palanını düşürüp kaçmış, onu bulup, yine arkasına vurmak istiyorum. Benim zamanımda yeter ki Beytü’lmal’a bir hasar ve zarar gelmesin.” İmam Ali Hazretleri dedi ki; (r.a.) “Ya Emire’l-Müminin size ne hacet! Başka birisini peşine gönderebilirdiniz, olmaz mıydı?” Hz. Ömer (r.a.) dedi ki; “Ya Ali! Bu iş benim uhdemde iken oldu. Kıyamet Günü olunca bu işin hesabını benden sorarlar. Doğrusu odur ki; kimseye inanmayıp, kendi işimi kendim görürüm. Ta ki dergâhı izzette mahcup olmayayım.” İmam Ali (r.a.) Hazretleri bu sözleri duyunca bir ah çekip, ağlamaya başladı ve dedi ki; “Ya Ömer! Senden sonra iş başına gelenlere rahatlık bırakmadınız. Zira onlar bu yola gidemezler. Rahatsızlığa düşerler.” Naklederler ki; bir gün Hz. Ömer (r.a.) bir topluluğun olduğu yerde ağladı. Sebebini sordukları zaman buyurdu ki; “Niye ağlamayayım? Eğer Fırat Nehri kenarında bir oğlak zayi olsa, yarın Kıyamet Gününde hesabı Ömer’den sorulur.” Yine anlatırlar ki; bir gün Hz. Ömer eline bir saman çöpü alıp diyordu ki; “Ne olaydı? Bu saman çöpü ben olaydım. Ne olaydı? Mahluk olmayaydım. Anam beni doğurmasaydı. Ne olaydı erkek olup, günaha bais olmasaydım.

KIRK ÜÇÜNCÜ MENKIBE Hz. Ömer (r.a.)’e Rum Kayseri’nden elçi geldi. Elçi daha sonra geri dönüyordu. Hz. Ömer’in hatunları bir dinar borç alarak çeşitli küçük şişelere kokular satın alarak koyup, Kayser’in hanımına gönderdiler. Bu hediyeler Kayser’in hanımının eline geçti. O da büyük miktarda hediyeler, mücevherat hazırlayıp, bu kadınlara gönderdi. Bu hediyelerde Hz. Ömer’in hanımlarına kavuşunca, onlarda bu hediyeleri açıp, şişeleri boşaltıp bir

PDF s. 142

tabak içine koyup seyretmeye başladılar. O anda, ansızın Hz. Ömer (r.a.) içeriye girdi. Kadınların önlerinde bu cevherleri gördü.” Bunları nereden elde ettiniz?” diye sordu. Hatunlar, olup biteni izah ettiler. Hz. Ömer (r.a.) dedi ki; “Eğer sizler Halife hatunları olmasaydınız size bu cevherlerin hiçbiri gönderilmezdi. Size ve Halife’ye gelen bütün hediyeler Müslümanların Beytü’l Malınındır. Sizin hakkınız ancak bir floridir. Zira borç almışsınız.” Hz. Ömer (r.a.) bütün cevherleri toplatıp, içinden bir florisini onlara teslim edip, geri kalanını Beytü’l Mal için zabt ve kaydettirdi. O kadınlar dahi emre boyun eğdiler. Asla söz etmeyip, Emirü’l-Müminin’in emrine bağlı oldular.

KIRK DÖRDÜNCÜ MENKIBE Hz. Ömer (r.a.) Irak vilayetine Ashab-ı Güzin (r.anhüm) arasından asker gönderip, az zamanda Allahu Teâlâ’nın yüksek yardımıyla birçok yerleri fethetti. Kiliseleri, puthaneleri mescid ve camiye çevirip, bol ganimetlerle salimen geri, Medine-i Münevvere’ye geri döndüler. Halife ile buluşup, görüştüler. Lakin Hz. Ömer (r.a.) asla iltifat etmeyip, ne yaptıklarını dahi sormadı. Halife’nin bu hareketi Ashab-ı Güzin’in (r.anhüm) gücüne gitti. Emirü’l-Müminin Hz. Ömer (r.a.) oğlu Abdullah Hazretleri ile mescitte buluşup, şikâyette bulundular. Şikâyetçiler dediler ki; “Emirü’l-Müminin Hz. Ömer (r.a.) ile bu üzerinizdeki elbiselerle mi buluştunuz?” Meğer bunlar, Acem Ülkesi’nin ipekli kumaşları ile süslü elbiselermiş. Onların askerî kıyafetlerine benziyormuş, Hz. Abdullah (r.a.) bu işaret ve rumuzları anlamış, seçmiş ve onlara eski kıyafetlerini giyerek gitmelerini sağlamış. Ashab-ı Güzin, üstlerindekini çıkarıp, eski elbiselerini giyip, Hz. Ömer’in (r.a.) huzuruna çıktılar. Hz. Ömer bunları eski hallerinde görünce onlara büyük izzet ve ikramda bulunup, her birinin hatırlarını tek tek sordu. Onlara; “Merhaba Ey Rasulullah’ın Ashabları! Merhaba! Ey işaret olunan muhacirin! Ey Ensar!” dedi. Bunlara haddin üstünde iltifatlarda bulundu. Hepsinin gönüllerini fethetti. Yalnız bu hale şaşıranlardan birisi cüret edip, Hz. Ömer (r.a.) şöyle sordu; “Ya Emire’l-Müminin! Buna sebep nedir ki; evvelki görüşmemizde bizlere iltifat etmediniz. Bize cefa ettiniz. Şimdi de huzurunuza gelince, bizlere iyi muamelede bulundunuz?” Hz. Ömer (r.a.) buyurdular ki; “Sizler değişik elbiselerle ve İran kıyafetleriyle geldiniz. O zaman sanki gönlüme bir diken gibi görünüp; kendiliğimden dedim ki; Fesubhanallah Hilâfetimiz zamanında

PDF s. 143

Ashab-ı Güzin (r.anhüm) elbiselerini değiştirdiler. Bunların birkaç gün sonra kalbleri de değişir ve dünyanın aldatıcı güzelliklerine meylederler ve sevgileri artar, yarın kıyamet gününde Rasulullah Efendimiz’e (s.a.v.) kavuşunca, Ya Ömer! Senin hilâfetin zamanında benim ashabım o elbiselerini değiştirip, daha sonraları da kalpleri değişti, diye hitap etmeleri ve itabı ve benim kötü duruma düşmem söz konusu olabilir diye korktum. Onun için onlarla sizi iltifata mecalim kalmadı. Önceki elbiselerinizi görüp, o vartadan halas olup, şimdi de resmi ve hoş görüşmeyi yaptım.” Nakledilir ki; bu hadise esnasında getirdiklerini mal ve ganimetleri arz ettiler. Ashab arasında seviyeli olarak eşit taksim edildi. Orada kaplar içinde Acem tatlıları getirilmişti. Hz. Ömer’in huzuruna koydular. Mübarek parmaklarıyla biraz alıp tattı. Tadını ve kokusunu beğendi. Daha sonra dedi ki; “Bu tatlılardan dolayı mümin mümini, kardeş kardeşi, baba oğlu, oğul babayı öldürebilir. Onun için taamları kaldırıp bu gazâda şehit olan müminlerin yetimlerine verin. Babalarından ayrılmanın acısını belki biraz unutturur ve dilleri tatlanır.”

KIRK BEŞİNCİ MENKIBE Büyük âlimlerin, meşayihin tekmil imam için müminlere öğüdü, inci gibi sözleri vardır. Her kişinin zühd ve takvası Allahu Teâlâ Hazretlerinden korku ve recası şu gayrette ve itidalde olmalıdır. Ne bir an makamına emin olup güvenme. Ve ne bir an Allah korkusundan ayrılma. Nitekim Hz. Ömer (r.a.) buyurur ki; “Eğer Allahu Teâlâ Hazretleri emretse ki; ben bütün kullarımı cennete sokacağım ve yakınlarım kılacağım. İlla bir kulumu da azap edip cehenneme koyacağım dese; ben korkarım ki masumiyetime bakıp korkarım ki; Hak Teâlâ Hazretlerinin (cc) azap edeceği kul ben olurum. Eğer Allahu Teâlâ Hazretleri buyursa ki; ben bütün kullarımı cehenneme koyacağım dese; illaki bir kişiyi de cennete dahil edeceğim dese; ben O Allahu Teâlâ Hazretlerinden ümit ederim ki o cennete giren kul ben olurum. Nitekim ulular buyurmuşlardır. Beyt: Kemali lütfunla “La Teknetu” dedin. Ne denli çoğise cürmüm, ben senden ümidimi kesmem. Şimdi mümine layık ve şanına uygun şudur; ne Allahu Teâlâ Hazretlerinin mükerreminden emin olun, azabından korkun.” Yine inci gibi sözlerindendir ki; Allahu Teâlâ’yı bir bilen mümine ölümü hatırlamak ve zikretmek lazım gelir. Hiçbir vakit bunu düşünmeden kendini alı koymaya. Zira hadis-i şerif’te bildirilmiştir ki; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurmuşlardır ki;

PDF s. 144

Mazmuni Şerifi Allahu Teâlâ bilir. Lezzetleri kesecek, zikri çoğaltacak, ölümü hatırlayacaksınız. Nitekim Hz. Ömer (r.a.) bir kimseye, birkaç akçe veriyor, her gün birkaç kere gelip, ölümü benim hatırıma getirirsen, ben de paranın devamını getiririm diyordu. Adam epey bir müddet gelip, Hz. Ömer’e ölümü hatırlatıyordu. Bir zaman gelin kaşında, bıyığında ve sakalında bir beyaz kıl çıktı. Öbür gün gelen nidacıya dedi ki; “Artık bundan sonra gelip, bana ölümü hatırlatmak için nida etme. Zira bana her gün ölümü haber verecek ve hatırlatacak alametler yüzüm kıllarında göründü. Sakalımıza ak düştü. Sakalın aklığı ise ölümün habercisidir. Onu her görünce ölümü unutmak mümkün değildir. Beyt: Sakalın ağı ölüme işaret ve kılavuzdur. Yiğitlik sebzesi içere gurudur.

KIRK ALTINCI MENKIBE Medine-i Münevvere’nin taşrasına akşam namazı vakti bir kafile gelip konuştu. Hz. Emirü’l-Müminin Ömer (r.a.) giderken Abdurrahman bin Avf (r.a.)’a rast geldi. Ona dedi ki; “Gel seninle bu gece kafileyi bekleyelim. Ta ki; hırsızlar bir zarar vermesin. Sahipleri rahat olsunlar, yorgundurlar. Bizim hilâfetimiz zamanında bunlara bir zarar olacak olursa, kıyamet gününde bizden sorulur, diye kararlaşıp, o gece kafileyi beklerken, bir oğlancık bir mahallede, bir evin içinde aralıksız ağlıyordu. Hz. Ömer (r.a.) o evin kapısına varıp, anasına seslenip, şu çocuğu ağlatma diye tembih etti. Geri gelip, ibadetiyle meşgul olmaya başladı. Çocuğun ise ağlaması gittikçe artıyordu. Hz. Ömer birçok kere, şu masum çocuğu dinlendir, ağlatma diye, gidip geldi. Ta ki seher vakti oluncaya kadar bu hal devam etti. Kafilenin sahipleri dahi uykudan uyandılar. Hz. Ömer (r.a.) o kadının kapısına varıp, dedi ki; “Ne yaramaz, merhametsiz anasınız! Bu gece bu çocuk rahat etmedi.” Bu ifadeler üzerine kadın Emirü’l-Müminin Hz. Ömer (r.a.)’e şöyle cevap verdi; “Ey Abdullah! Niçin bir yermede bulunuyor ve beni suçluyorsun? Benim halimden haberdar değilsin. Onun için bana böyle huzursuz ve rahatsız ediyorsun? Ben bu çocuğu sütten kesmişim. Uyutmak içinde kısmetimden evimde hiç yiyecek yoktur, onunla eğliyeyim, rahat olsun.” Emirü’l-Müminin’in Hz. Ömer dedi ki; “Bu oğlan kaç yaşındadır?” Hatun cevap verdi; “Henüz bir yaşına kavuşmamıştır.” Emirü’l-Müminin buyurdular; “Ya niçin vakti gelmeden sütten kestin?” Hatun cevap verdi; “Halifemiz olan Hz. Ömer’e Allahu Teâlâ insaf etsin. Oğlancıklar sütten kesilince nafaka takdir eylemiyor. Onun için vakitsiz kestim.” deyince Hz. Ömer

PDF s. 145

(r.a.) geri dönüp, ağlayarak mescide geldi. Sabah namazını şiddetli ağlamaktan zor kılıp, selam verdikten sonra ağlaya ağlaya (Sizin Ömer’inize yazıklar olsun, sizin Ömer’inize yazıklar olsun) O saatte münadilere şöyle nida ettirdi: “Her Müslümanın gerek oğlu gerek kızı doğarsa gelsin Halife’yi haberdar etsin. Beytü’l Mal’den ona nafaka takdir edilsin. Bundan sonra nafaka taamıyla evladını vaktinden önce sütten kesmesin. Hala bu çeşit evladı olan varsa getirsinler, bugünden sonra nafaka bağlasınlar.” Herkes bu nidayı duydu, sevindi ve şad oldu. Hz. Ömer (r.a.) adaletine, insafına binlerce aferin yağdı. Dualar edildi. (Allahu Teâlâ ondan razı olsun)

KIRK YEDİNCİ MENKIBE Hz. Ömer (r.a.) Halife iken bir Cuma günü temiz elbiselerini giyip, Cuma namazına giderken Hz. Abbas’ın evinin önünden geçiyordu. Yolun üzerinde bir oluk vardı. Oraya geldiği zaman Hz. Abbas bir güvercin kesip, damda yuyup kanlı suyunu o bahsolunan oluğa dökmüşlerdi. Ansızın Hz. Ömer oluğun altından geçerken, o kanlı su üzerine döküldü. Elbiseleri mülevves (Pislenme) oldu. Bu oluk burada Müslümanlara zarar verir diye emir buyurup, oluğu yerinden söktüler. Geri evine dönüp, başka elbise giyip, gidip Cuma namazını kıldırdı. Daha sonra Hz. Abbas’ın evine gidip, onunla görüşerek, oluğu kopardığına pişman olduğunu söyleyip, özür diledi. Hz. Abbas dedi ki; “Ey Halife! O oluğu o yere Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz kendi elleriyle koymuştur.” Hz. Ömer (r.a.)‘in rengi değişti ve gözleri karardı. Hz. Abbas (r.a.)’a dedi ki; “Ey Rasulullah’ın (s.a.v.) Amcası! Siz benim üzerime basıp, bu oluğu yerine koyacaksınız. O saat yerinden kalkıp, o yere varıp, dediği gibi yaptılar.

KIRK SEKİZİNCİ MENKIBE “Mesabih-i Şerif” isimli mübarek eserin içinde, Yahudilerin Ceziretü’l Arab bölgesinden çıkarılışlarını Cabir bin Abdullah (r.a.) anlatıyor. “Doğru ve güvenilir olan hadis-i şeriflerde belirtilmiş ve gelmiştir ki; Hz. Ömer bin El-Hattab (r.a.) bana bir gün haber verip, Rasulullah Efendimiz’den (s.a.v.) şöyle bir rivayette bulundular.” “Rasulullah Efendimiz’den işittim. (s.a.v.) buyurdular ki; “Eğer ömrüm olsaydı. Elbette ki Yahudi ve Hristiyanları Arab Yarımadası’ndan ihraç ederdim. Hatta Müslümanlardan gayri kimse bırakmazdım.” Bir rivayette dahi; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurmuşlardır ki; “Eğer yaşarsam bu Yahudi ve Hristiyanları İnşallahu Teâlâ Arab Yarımadası’ndan ihraç ederim” İbni Ömer’den (r.a.) rivayet olunan bir hadisi şerifte; Hz. Ömer (r.a.) hutbe okurken şöyle buyurmuşlar ki;

PDF s. 146

“Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v.) emrettiklerini ve tembihlerini unuttuğumu zannediyorsunuz. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz Hayber Yahudileri ile malları üzerine sözleşme yapmışlardı. ‘Sizi Allahu Teâlâ’nın bıraktığı şey üzerine bırakırız. Zira Allahu Teâlâ sizleri terk etmişti’ Rasulullah Efendimiz Yahudileri yerlerinden çıkarmamıştı. Bunun için Hz. Ömer de onları oturdukları yerde bırakmıştı. Hz. Ali (r.a.) buyurdular ki; “Ben Hayber Yahudileri’nin yerlerinden çıkarılmalarını uygun görüyorum. Vakit geldi azimleri bunun üzerine oldu. Hz. Ömer’in (r.a.) huzuruna Ebu’l Hakik Kabilesi’nden bir Yahudi’yi gönderdiler ve geldi dedi ki; “Ya Emire’l-Müminin! Sen bizi ihraç eder misin? Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz bizi yerimizden çıkarmamıştı. Bizleri kendi halimiz üzere bıraktı. Bizi Hayber Arazisi üzerine sebep kılmıştı.” Hz. Ömer (r.a.) bunun üzerine şöyle söylediler; “Hz. Fahr-i Âlem Efendimiz Rasulullah’ın (s.a.v.) buyurduklarını unuttum mu zannediyorsunuz? O zaman Rasulullah (s.a.v.) size ‘Hayber’den çıkarıldığınız zaman haliniz nasıl olur? Deveniz sizinle menzil menzil yarışta bulunur’ buyurmuştu.” Bu sefer Yahudi dedi ki; “O sözü peygamberiniz şaka olarak söylemişti.” Bu söze karşılık Hz. Ömer şöyle hitabetti; “Yahudi! Şimdi işte yalan söylüyorsun. Allah düşmanı olduğunuz apaçık.” Daha sonra Hz. Ömer (r.a.) Yahudileri Hayber’den çıkardı. Buna karşılık kendilerine tayin olunan deve, mal ve paralarını onlara verdi.

KIRK DOKUZUNCU MENKIBE (Hz. Ömer’in (r.a.) Şehadeti’nin Beyan Edilmesi) Bir İran menkıbesinden nakledildiğine göre; Ka’bu’l-Ahbar (r.a.) bir gün Hz. Ömer’e (r.a.) gelib dedi ki; “Ya Ömer! Az önce Tevrat’tan okuduğuma göre senin üç günlük ömrün kalmadı.” Hz. Ömer vücudunda bir rahatsızlık olmadığı halde, bu haberden etkilendi ve biraz düşündü. Aniden de ölebilirdi. Olursa Allahu Teâlâ Hazretlerinin kazasına ve emrine razı olacağız. O günlerde bir Yahudi olan Ebu Lulu Muğrire bin Şaban’ın kölesi olarak yaşıyor ve çalışıyordu. Bir kavilde Halid bin Velid’in kölesiydi. Ağasından Hz. Ömer’e gelip şikâyette bulundu. Hocam benden hizmetten ziyade haraç istiyor. Hz. Ömer (r.a.) buyurdu ki;

PDF s. 147

“Ne kadar istiyor?” Ebu Lulu dedi ki; “Her gün iki dirhem istiyor.” Hz. Ömer tekrar buyurdu ki; “Bir sanatın var mı?” Ebu Lulu birkaç sanat saydı. Hz. Ömer (r.a.) bu sefer de dedi ki; “Bu kadar sanat biliyorsan ve bu sanatlar sende olduktan sonra, ona iki dirhem vermen çok değil.” dedi. Daha sonra sözüne devam ederek; “Duydum ki; sen çok güzel yel değirmeni yapıyormuşsun. Bir tane de benim için yapınız.” diye söyledi. Ebu Lulu da sözüne devam ederek; “Senin için öyle bir yel değirmeni düzeceğim ki, doğuda ve batıda söyleyecekler.” Hz. Ömer (r.a.) meclisinde bulunanlara buyurdular ki; “Bu kâfir beni öldürecek.” Onlar da dediler ki: “Ya Ömer! Siz emir buyurun, biz onu ortadan kaldıralım.” Hz. Ömer buyurdu ki; “Birisi birisini öldürmeden kısas olmaz.” Yahudi Ebu Lulu fırsat kollamaya başladı. 23. Zilhicce günü Hz. Ömer sabah namazını eda ederken Ebu Lulu fırsat bulup bıçakla arkasından Mübarek’i bıçakladı. Hz. Ömer’den başka on bir kişiyi daha bıçakladı. Dokuzu öldü. Beni Esed Kabilesi’nden bir yiğit Ebu Lulu’nun melun başına bir teber vurdu yere yıkıldı. Başka birisi de bıçaklayıp, boğazını kesip öldürdü. Hz. Ömer (r.a.) bu hali gördü. Ka’b el-Ahbar Hazretlerinin sözü aklına geldi. Etrafındakilere buyurdular ki; “Allah’ın emri behemehal yerini bulan bir kaderdir.” (Ahzab 38) Abdurrahman bin Avf (r.a.)’a emretti. İmamlık yaptı. Daha sonra Ashab-ı Güzin’i toplayıp, şöyle buyurdu; “Ebu Lulu’ya beni öldürmesini siz mi emrettiniz?” Ashab hep birlikte şöyle söyledi; “Haşa! Bizim haberimiz yoktur.” deyip yemin ettiler. Hz. Ömer buyurdu;

PDF s. 148

“Elhamdulillah! Ben Ehli-İslam Ümmetin öldürdüğü bir kimse olmadım. Ölümüm bir Yahudi’nin elinden oldu.” Hilâfet emrini yanındakilerle müşavere etti. Dedi ki; “Sağlığımda ve ölümümden sonra hilâfet görevinin üstümde kalmasını istemem. Aşere-i Mübeşşere’den isimlerini vereceğim altı baş tacı insanı müşavere yaparak, birini seçip tayin edin. Hilâfete layık bunlardır. Yalnız her birinde bir şey müsaade ederim. Bundan dolayı onların birine mutlak havale ediniz. Bu altı baş tacı insan şunlardı; Hz. Osman bin Affan (r.a.) Hz. Ali b. Ebi Talib (r.a.) Hz. Talha bin Zübeyir (r.a.) Hz. Sad bin Ebi Vakkas (r.a.) Hz. Avf Abdullah bin Avf (r.a.) Hz. Zübeyir bin El-Avvam (r.a.) Sad bin Ebi Vakkas hayatta oldukları müddetçe, bunu kimseye söylemediler. Hz. Ömer (r.a.) onu müşavereye dâhil kılmadı. Zira amcasının oğluydu. Ama Ebu Ubeyde bin El- Cerrah Hazretleri vefat etmişti. Onların hakkında buyurdular ki; “Eğer Ebu Ubeyde bin El-Cerrah hayatta olsaydı, hilâfet makamına onu tayin ederdim (r.a.). Hz. Osman (r.a.) akrabalarını çok sever, boynuna binerler. Hz. Ali (r.a.) halkı doğru yola sesler. Ama mizahçıdır. Hilâfet ciddiyet ister. Talha (r.a.) kıyafete ve süse düşkündür. Hilâfete muhafazalı biri gerekir. Zübeyir (r.a.) çok asabidir. Halife olanın yumuşak huylu olması gerekir. Sad bin Ebi Vakkas (r.a.) Abdurrahman (r.a.) tutucudur. Harb adamıdır. Hilâfette darb ve sert davranma, azarlama olmaz. Abdurrahman bin Avf (r.a.), iyi bir insandır. Ama zaafı olan, zayıf bir kişidir. Kimseyi rahatsız etmek istemez. Hâlbuki Halifelik ciddiyet ve vakarlı, heybetli ve etkili, icabında sert davranan olmalıdır. Bu altı baş tacı insandan hangisini Hilâfet-Makamına tayin edecekler, bunu düşünmeye başladılar. Bütün Ashab-ı Güzin (r.anhüm) seçilecek bu kişiyi Halife bilip, ona bağlanıp, itaat edeler. Bir rivayette Hz. Ömer (r.a.) seher vaktinde mescide namaz kılmaya giderken melun Ebu Lulu karanlıkta bıçağıyla Mübarek’in karnını yardı. Emirül-Müminin adamları çağırdı, haber alıp onlarda geldiler. Hz. Ömer’i bu hal içinde görüp ağlamaya başladılar. Oradan yaralı olarak evine getirdiler. Cerrah gelip, onu gördü ve dedi ki;

PDF s. 149

“Bu yara ona galebe etmezse, onu dikeyim. Üç dört gün yatsın, iyileşsin.” söyleyip dikti. Sahabe-i Güzîn (r.anhüm) çevresinde oturdular. Hilâfet makamı, dini işler vesaireyi onlara vasiyet etti. Namaz vakti gelip, müezzin ezan okudu. Hz. Ömer yüzünü cerraha çevirip dedi ki; “Eğer abdest alıp, namazımı kılsam ne olur? Cerrah dedi ki; “Eğer yerinden deprenip, kalkarsan bu diktiğim yerden su gelir ve ölürsün.” Emirü’l-Müminin (r.a.) Hz. Ömer dedi ki; “Namazı terk etmektense, karnım yarılıp öleyim daha iyidir. Namazımı elbette kılmam gerekir.” Hz. Ömer (r.a.) bir sahabeyi Hz. Aişe (r.anha) validemizin yanına gönderdi, dedirtti ki; “Âlemlere rahmet, (s.a.v.) Efendimiz Hz. Muhammed’in Ravza-i Mutahharalarına, Hz. Ömer’in defnedilmesi için izin var mıdır?” Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’in mübarek eşi, Hz. Aişe (r.anha) bu haberi alınca ağlamaya başladı ve şöyle konuştu; “Babamın yadigarı Ömer gidicidir öyle mi? O yeri ben kendim için ayırmış, saklıyordum. Ama Ömer’e hibe ettim. Gidip, Ömer’e deyiniz ki Allah’n Rasulü ve babam yanına varınca onlara benim selamımı söylesin. Desin ki, benim onlardan bu ayrılığım ne zamana kadar sürecektir?” Hz. Ömer (r.a.) bu haberi ve müjdeyi duyunca, oğlu Abdurrahman’a (r.a.) dedi ki; “Benim cenaze namazım kılındıktan sonra, tekrar Hz. Aişe’nin (r.anha) yanına gidin. Tekrar müsaade isteyin. Belki ben sağ iken, benden utanıp izin vermiştir. Şimdiki haline de riayet ediniz. Kararı uygulansın.” Yukarıda dediğimiz üzere, abdest almak ve namaz kılmak için yattığı yerden birden ayağa kalktı. Ama ne yazık ki dikişlerinin yarısı söküldü ve ecelinin geldiğini anladı, dostlarına bakıp seslenerek: “Elveda! Elveda! Elveda! Hakkınızı helal edin. Bir daha görüşmemiz Kıyamet Gününe kaldı.” Ashab-ı Güzin (r.anhüm) arasında ağlamaya başladılar. Hz. Ömer (r.a.) hemen şehadet kelimesini getirip, mübarek canını Hak Teâlâ Hazretlerine teslim etti. Ondan sonra mübarek naşını yuyup, yıkayıp, kefenleyip tabuta koydular. Oğlu Abdullah Hazretleri Hz. Aişe anamızın yanına giderek, izin istedi. Hz. Aişe validemiz (r.anha) ağladı. Peşi sıra;

PDF s. 150

“Ey Adil Ömer! Sağlığında ve ölümünde de adaleti elden bırakmadın. O yeri sana feda ettim” dedi. Ondan sonra Hz. Ömer’in (r.a.) mübarek cenazesini Ravza-i Mutahhara kapısına getirdiler. Birisi ileri varıp” Esselamü Aleyküm Ya Rasulallah (s.a.v.) Ömer’i getirdik. Eğer iznin varsa, Ravza’nın içinde defnedeceğiz. Bütün Sahabe-i Güzîn (r.anhüm) Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v.) mübarek sesini duydular; “Benim yârimi, benim yanıma ve katıma getirin.” Ravzanın kapısı açıldı. Hz. Ebu Bekir (r.a.) sol yanında bir yer hazırlanmış. Hatta rivayet ederler ki Ravza’dan yana bir el gördüler. Hz. Ömer’in boynuna sarıldı.

ELLİNCİ MENKIBE Hz. Ömer (r.a.) Halife olduktan sonra o kadar adaletle davrandı ki, ne kimse yapmıştır, ne yapacaktır. O denli adildi ki zamanında kurdun, bir koyuna saldırma cesareti yoktu, zarar veremezdi. Rivayet ederler ki; Hz. Ömer (r.a.) şehadet şerbeti içtiği gün, bir kurt bir çobanın koyununa saldırdı. Çoban şöyle konuştu; “Eyvah! Hz. Ömer vefat etti. İnna lillahi ve inna ileyhi raciun / Bizler Allah’tan geldik ve Allah’a tekrar geri döneceğiz.” âyet-i celilesini okudu. Yakınında bulunan ve onu gören diğer çobanlar, bu çobanın âyet-i celileyi okuduğunu duyunca sordular ki; “Ey kardeşimiz! Hz. Ömer’in vefat ettiğini nereden ve nasıl bildiniz?” Çoban onlara şöyle cevap verdi; “Hz. Ömer (r.a.) hayatta iken kurdun koyunlara saldırma ve zarar vermesi hususunda cesareti yoktu. Koyun sürüsüne baka, dururdu. Ziyan veremezdi. Şimdi gördüm ki kurdun koyunlara saldırma arzusu baş gösterdi. Bu da Hz. Ömer’in (r.a.) vefat ettiğine işaret teşkil ediyordu.” Rivayet olunmuştur ki; Hz. Ömer (r.a.) âhirete göçtüğü vakit, bütün yeryüzü kapkara oldu. Hatta oğlan çocukları korkularından, bağırıp ağlayarak analarına gittiler ve dediler ki; “Ya Ana! Kıyamet kopmadı, kopacak vakit gelmemiştir. Hz. Ömer’i (r.a.) bedbaht ve melun birisi şehit etti. Onun için dünyayı zulmet kapladı. (Şevahid-in Nübüvve’den tercüme edilmiştir.)

ELLİ BİRİNCİ MENKIBE Hz. Server-i Kâinat Rasulullah (s.a.v.) bir gün Meclis-i Şeriflerinde kabir azabından, Münker ve Nekir’in sualinden ve ne yolla gelip, heybetini beyan ettiler.

PDF s. 151

Hz. Ömer (r.a.) sordular ki; “Ya Rasulallah! Bir kabre girdikten sonra bu akıl bize verilip, sual ondan sonra mı olur? Yoksa verilmeksizin mi sual olunur?” Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki; “Şimdi aklın ne ise, kabirde aynısı olacaktır.” Hz. Ömer (r.a.) buyurdular ki; “Böyle olduktan sonra elem yoktur.” Hz. Ömer (r.a.)’i kabre defnettikten sonra Hz. Ali (r.a.)’in hatırına yine geldi ki; falan zamanda Hz. Ömer böyle bir kendine gelmiş ve güvenmiş bir mertlik hali sergilemişti. Şimdi davasını ve durumunu göreyim diye düşündü, acaba davasının erimidir? Mübarek gözlerini yumup kalbi şerifleri ile rabıta kurup, Hz. Ömer’in manâ âlemindeki haline yöneldi. Tam bir yönelme ile murakabeye vardıkları için Allahu Teâlâ’nın (cc) nusretiyle, gözlerinden perdeyi kaldırıp, ahvali müşahede etmeye başladı. Sonunda kabrin içini gördüler. Münker ve Nekir Hazretleri heybetle gelip, Hz. Ömer’e (r.a.) sual sormaya başladılar. “Senin Rabbin kim?” “Senin Dinin nedir?” “Senin Peygamberin kim?” Hz. Ömer (r.a.) onlara sordu ki; “Siz şimdi nereden gelirsiniz?” Melekler dediler ki; “Yedinci kat gökten geliyoruz.” Hz. Ömer buyurdu ki; “Yedinci kat gökten buraya kadar ne kadar yoldur?” Melekler cevap verdiler; “Tamam yedi bin yıllık yoldur.” Hz. Ömer (r.a.) dedi ki; “Ya siz yedi bin yıllık yoldan gelene kadar Hâliki unutmadınız. Ben bugün evimden çıkıp kabre geldim. Niçin Rabbimi, dinimi ve Rasulümü unutayım.” Melekler dediler ki; “Ya Ömer biz senin böyle cevap vereceğini biliyorduk. Lakin; bu heybetle gelip, size soru sormaya mecburuz.” Daha sonra Hz. Ali gözlerini açtı. “Barekellahu Teâlâ! Ömer davasının eriymiş” dedi.

PDF s. 152

Bazı rivayetlerde de mübalağa etmişler, Hz. Ömer’in meleklere cevap verdikten sonra her birini bir eliyle sıkı tutup salladığını yemin ederek söylerler. Bundan böyle Ümmeti Muhammed’den bir ferde bu heybetle gelmeyesiniz. Yoksa ikinizi birbirinize vurup helak ederim diye yemin yaptığı anlatılır. O iki meleğin de Hz. Ömer’in (r.a.) heybetini görüp, korktukları ve eman diledikleri dahi yeminle söylenir. Güya bundan sonra melekler kıyamete kadar bu heybetle gelmeyeceklerdir denilir. İnşallahu Teâlâ bu heybetle gelmezler. (Bu sözler rivayet edenlere aittir. Vebalde onlara ait olsun.) “Vallahi Allahu Teâlâ’nın gücü her şeye yeter.” Hz. Ömer (r.a.) hilâfet müddetleri 10 yıl, 6 Ay 7 Gündür. Yaşı 55 dolaylarındaydı. Ömrü müddetince 13 defa hac yaptılar (Doğrusunu Allah bilir). Malum ola ki; Hz. Ömer (r.a.) zikrolunan güzel menkıbeleri güneş gibi parlayan kemalinin zerresi değildir. Lakin imanı olanlara bu derecesi yeter. Eğer kalbinde taassup hastalığı yoksa, fazla bilgi isterseler “Bostanü’l-Riyaz” ve “Saffet-il-Saffe” adı tefsir kitaplarına baksınlar.

ELLİ İKİNCİ MENKIBE İmam Bagevi Rahmetullah “Muallimü’t-Tenzil” isimli eserinde Bakara Sûresi 125 “Siz de İbrahim’in makamından bir namazgah edinin.” âyet-i kerimesinin tefsirinde rivayet etmişlerdir ki; bize Abdulvahid El-Melihi, ona Ahmed bin Abdullah Naimi, ona Muhammed bin Yusuf, ona Muhammed bin İsmail, ona Müseddid, ona da Yahya, ona Hamid ve ona da Enes bin Malik (r.a.) rivayet etmişlerdir ki; Hz. Ömer bin Hattab yemin ederek buyuruyor ki; “Vallahi ben, Cenâb-ı Hakk’tan üç şey istedim. Rabbim bunları bana ihsan etti.” “Ey Allah’ın Rasulü! Mübarek huzurunuza biz de geliyoruz, fasık olanlar da geliyor. Ne olaydı emredeydiniz ki müminlerin anneleri de örtünseydiler. Hemen Allahu Teâlâ “Örtünme Ayeti”ni indirdi ve bana ulaştı. “Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’in bazı hanımlarının inatlaşmalarına şahit oldum. Bu tür usulsüz hareketleriyle Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’i rahatsız ve huzursuz etmişlerdi. Onların yanlarına gidip konuştum. Yaptıkları hareketlerinin yanlış olduğunu söyledim. Kötü hareketlerinden sakınmalarını tembih ettim. Yoksa Cenâb-ı Hakk’ın daha hayırlı hanımları Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’e verebileceğini, kendilerini bıraktırabileceklerini dedim. Cenâb-ı Allah hemen şu âyeti inzal etti;

ٍ‫عَ سٰ ى رَ بُّهُ ٓ اِ ْن َط ّلَ َق ُكنّ َ اَ ْن يُبْ دِ لَهُ ٓ اَزْ وَ اجً ا خَ يْ رً ا مِ نْ ُكنّ َ مُ سْ لِمَ اتٍ مُ ؤْ مِ نَاتٍ َقانِتَاتٍ تَٓائِبَ ات‬ .‫َعا ِبدَاتٍ َسٓائِ َحاتٍ ثَيِّ َباتٍ َواَبْ كَ ا ًرا‬

PDF s. 153

“Eğer (o) sizi boşarsa, onun Rabbinin, onun için sizin yerinize, sizden daha hayırlı olan müslüman, mü’min, samimiyetle itaat eden, tevbe eden, ibadet eden, oruç tutan, dul ve bakire olan kadınlardan eşler ile değiştirmesi umulur.” (Tahrim 5)

ELLİ ÜÇÜNCÜ MENKIBE Yine İmam Bagevi Rahmetullah Bakara Sûresi’nden;

. ۘ ِ‫يَسْ ٔـَ ُلون ََك عَ ِن ْالخَ مْ ِر وَ ْالمَ يْ سِ ِۜر ُق ْل ف۪ يهِ مَ ٓا اِ ْثمٌ َكب۪ يرٌ وَ مَ نَافِ عُ لِلنّ َ اس‬ “Sana içki ve kumar sorarlar. De ki onlar da hem büyük günah hem insan için faideler vardır” (Bakara 219) âyet-i kerimesinin tefsirinde beyan etmişlerdir ki bu âyet-i celile nâzil oldu. Ömer İbni Hattab ve Muaz bin Cebel (r.anhüma) Ensar’dan bir kişi hakkında Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz yanına geldiler. Dediler ki; “Ya Rasulallah bize içki ve kumar ile şarap hakkında fetva ver. Şarap aklı yok ediyor, kumar ise malın yok olmasına sebebiyet veriyor.” İşte onun için Cenâb-ı Allah yukarıdaki âyet-i celileyi göndermiştir. Bütün kullar şarabın haram olduğu hakkında müfessirlerin beyan buyurdukları üzere bilgi sahibidirler. Hakikatte Allahu Teâlâ şarap ve içki hakkında dört büyük âyet gönderdi. Bu âyetler Mekke-i Mükerreme’de nâzil oldu.

ٰ َ ‫العْ نَابِ تَتّ َ خِ ُذونَ مِ نْ هُ سَ َكرً ا وَ ِرزْ ًقا حَ سَ نً ۜا اِنّ َ ف۪ ي ذٰ لِ َك‬ . َ‫ليَةً لِ َقوْ ٍم يَعْ قِ ُلون‬ َ ْ َ‫يل و‬ ِ ۪‫وَ مِ نْ ثَمَ رَ اتِ النّ َ خ‬ “Hurma ağaçlarının meyvesinden ve üzümlerinden içki ve güzel bir rızık edinirsiniz. İşte bunda aklını kullanacak bir kavim için hiç şüphesiz âyetler vardır.” (Nahl 67) Bu ve buna benzer âyet-i celilenin nüzulünden sonra Ashab-ı Kiram’ın bazısı şarabı ve içkiyi terk etti. Bazıları da namazlardan sonra yine içki içiyorlardı. Hz. Abdurrahman bin Avf (r.a.) bir yemek sofrası hazırlatıp, Ashab-ı Güzin’den bir cemaati davet etti. Onlara içki getirdi. İçip, sarhoş oldular. Mağrib namazına hazır olup, o cemaatin bazısı geldiler. Kabileler içinde Kâfirun sûresini okudular. Onlar ise yemek sofrasında sarhoşluklarından dolayı birbirlerine girdiler, birbirlerini yaraladılar. Bunun üzerine Cenâb-ı Allah şu Ayet-i Celile ve Şerife’yi inzal buyurdu;

ْ‫اِنَّمَ ا يُر۪ يدُ الشّ َ يْ َطا ُن اَ ْن يُوقِ عَ بَيْ نَ ُكمُ ْالعَ دَاوَ َة وَ ْالبَ ْغضَ ٓ اءَ فِ ي ْالخَ مْ رِ وَ ْالمَ يْ سِ رِ وَ يَصُ ّ َد ُكمْ عَ ن‬ . َ‫اللّ ِ وَ عَ ِن الصّ َ ٰلوةِۚ فَهَ ْل اَنْتُ مْ مُ نْ تَ هُ ون‬ ٰ ‫ذِ ْك ِر‬ “Şeytan içkide ve kumarda ancak aranızda düşmanlık ve kin düşürmek, sizi Allah’ı anmaktan, namaz kılmaktan alıkoymak ister. Artık siz vazgeçtiniz değil mi?” (Mâide 90)

PDF s. 154

Sarhoşluk haram kılındı. Namaz vakitlerinde bu âyet-i kerime nâzil oldu. Birçok insan, şarabı ve içkiyi terk ettiler. Dediler ki; “Namaz vakitlerinde ve diğer vakitlerde içki içmek caiz olsun. Ama bunda hayır yoktur. Bizimle namaz arasına engel teşkil eder.” Bir kısmı diğer vakitlerde, diğerleri de sabah namazını kıldıktan sonra içki içtiler. Bazen de sahur olunca ayılanlar oluyordu. Sonunda Utban b. Malik bir yemek davetinde bulundu. Müslümanlardan birkaç rical davet etti. Sad b. Ebi Vakkas onların arasındaydı. Utban bir deve başı büryan etmişti. Yemeklerini yediler ve şarap içtiler, sarhoş oldular. Sonra soyları ile övünmeye başladılar. Şiir okudular. Sad bin Ebi Vakkas da bir kaside okudu. O kasidede Ensar’ı zemmetti, kendi kavmini övmeye başladı. Ensar’dan birisi devenin çene kemiğini alıp, onunla Vakkas’ın başına vurdu. Başından bir kısmını yardı. Sad bin Ebi Vakkas kalkıp Rasulullah Efendimiz’in mübarek huzuruna vardı. Bu Ensar’dan şikâyette bulundu. Orada bulunan Hz. Ömer (r.a.) buyurdular ki; Hemen Allahu Teâlâ Hazretleri şu âyet-i celileyi inzal buyurdu;

َ ْ َ‫النْصَ ابُ و‬ ِ‫الزْ َلمُ رِ جْ سٌ مِ نْ عَ مَ لِ الشّ َ يْ َطان‬ َ ْ َ‫يَٓا اَيُّهَ ا ا ّلَذ۪ ينَ ٰامَ نُ ٓوا اِنَّمَ ا ْالخَ مْ رُ وَ ْالمَ يْ سِ رُ و‬

. َ‫فَاجْ تَ نِ بُ وهُ لَعَ ّلَكُ مْ تُفْ لِحُ ون‬ “Ey iman edenler! İçki, kumar, tapmaya mahsus dikili taşlar, fal okları, ancak şeytanın amellerinden, birer murdardır, onun için bunlardan kaçının ki muradınıza eresiniz.” (Mâide 90)

ELLİ DÖRDÜNCÜ MENKIBE Yine adı geçen imam Bakara Sûresi 223. âyet-i kerimesinin tefsirinde şöyle beyan buyurmuşlardır. Bize Ebu Said Ahmed bin İbrahim Eş-Şureyhi haber veriyor. Ona da Ebu İshak Sa’lebi haber veriyor. Ona da Abdullah bin Hamid El-İsfahani, ona da Muhammed bin Yakup, ona İbnü’l Münadi, ona Yunus, ona Yakup söylemiş ve rivayet etmiştir. Cafer bin Ebu Mugire, o Said’den, o da ibni Abbas (r.a.) dedi. Hz. Ömer (r.a.) Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’in huzuruna geldi ve dedi ki; “Ey Allah’ın Rasulü! Ben helak oldum.” Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdu ki; “Seni hangi şey helak etti?” Hz. Ömer (r.a.) cevap verdi; “Dün gece hanımımın önüne, arka taraftan gelerek cima ettim.” Rasulullah (s.a.v.) hemen cevap vermedi. O zaman Cenâb-ı Hak şu âyet-i vahyetti:

PDF s. 155

ْ ِ ‫نِسَ ٓاؤُ ۬كُ مْ حَ رْ ثٌ لَكُ مْ ۖ فَأتُوا حَ رْ ثَكُ مْ اَنّٰى ِش ْئتُ مْ ۘ وَ قَدِّ ُموا ِلَنْف‬ . َۜ ْ‫ُسكُ م‬

“Kadınlarınız, sizin için bir tarladır. O halde tarlanıza dilediğiniz gibi varın ve kendiniz için ileriye hazırlık yapın.” (Bakara 223)

ELLİ BEŞİNCİ MENKIBE Hz. Ömer’in (r.a.) Hakkında Nâzil Olan Ayetler: Allahu Teâlâ Bakara Sûresi’nde şöyle buyurur;

ٰ ِ‫يل فَاِنَّهُ نَزّ َ لَهُ عَ ٰلى َق ْلبِ َك بِاِ ْذن‬ ‫اللّ ِ مُ صَ ّدِ ًقا لِمَ ا بَيْ نَ يَدَ يْ هِ وَ هُ دًى‬ َ ۪‫ُق ْل مَ نْ َكا َن عَ دُ وًّ ا لِجِ بْ ر‬ . َ‫وَ ُبشْ رٰ ى لِ ْل ُمؤْ مِ ن۪ ين‬ “Habibim de ki; kim Cebrail’e düşman olursa, çünkü kendinden evvelki kitapları tasdik edici ve müminler için aynı hidayet müjde olan Allah’ın izni ile senin kalbinin üstüne o inmiştir.” (Bakara 97) Devamı; “Kim Allah’a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrail’e, Mikail’e düşman olursa, şüphesiz Allah da o kâfirlerin düşmanıdır.” Bu âyetin nüzûl sebebi şöyledir; Abdullah bin Abbas (r.a.) der ki; “İbni Sureyya adlı bir Yahudi Hz. Rasul’ün huzuru şerifine geldi çok hacet. Hacetleri son buldu. Dedi ki; “Ya Rasulallah! Gökten sana hangi melek gelir?” Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) buyurdular ki; “Cebrail gelir.” Yahudi dedi ki; “Eğer Mikail geleydi sana iman getirirdim. Zira Cebrail düşmanımızdır. Bizimle birçok düşmanlıkları olmuştur. Ve bize kati düşmanlığı evvel olduğu için Allahu Teâlâ bizim Peygamberimize vahyetti ki Beytü’l Makdis harab olsa, gerek bir kişi elinde, adına Buhtu’n Nasır derler. Peygamberimiz dahi bize haber verdi. Biz dahi bir kuvvetli adamı gönderdik. Buhtu’n Nasırı öldürsün. Mükin adamı bulup katledecek vakitte Cebrail (a.s.) gelip, onu katledilmekten kurtarmış. Ve o adama demiş ki; eğer Âlemlerin Rabbi Huda irade etmişse, onun elinde helak eder. Sizi onun üzerine musallat etmez. Ve eğer irade etmemişse nasıl bir sebep ile onu öldürürsün. O insan dahi büyüyüp kutlanmış ve askeri toplayıp, gelip Beytül-Makdis’i harab etmiş. O vakitten beri Cebrail’i düşman sayarız. Ve bir kere dahi dediler ki; onların Cebrail ile düşmanlıklarına sebep odur ki; Cebrail (a.s.) demişlerdir ki; peygamberliği bize getir o diğerlerine götürdü.”

PDF s. 156

Süddi der ki; “Hz. Ömer bin El-Hattab (r.a.)’ın bir meskeni vardı. Oraya varıp, döndüğü zaman yolu bozguncuların mescidine uğradı. Onların yanına uğradı. Sözlerini dinledi. Onlarla sohbet etti. Onlar Hz. Ömer’e (r.a.) dediler ki; (Ya Ömer! Biz sizi bütün Ashab’dan fazla seviyoruz. Çünkü onlar gelip, bizim yolumuz üzerinden geçerler, bizi rencide ederler. Sen bizi incitmiyorsun. Bizin sizin hakkınızda iyi niyetimiz vardır.) Hz. Ömer buyurdu ki; “Allahu Teâlâ’nın (cc) hakkı için bensizin yanınıza dost olmak için geliyorum. Sizden sual etmek için gelirim. Sizden dininiz hakkında sual etmek için gelmiyorum. Benim kendi dinimize haşa şüphem yoktu ki; sualime sebep olsun. Basiretim fazla ola. “Rasulullah (s.a.v.) Hazretlerinin sizin kitabınızda şanı hakkında bilgi, eser, burhan ve naatları çok gördüm. Sizin bedbahtlığınızdan ve hoşnutsuzluğunuzdan ki; iman etmezsiniz.” Dediler ki; “Ya Ömer! Bu bahsettiğiniz kimdir? Rasulullah (s.a.v.) Hazretlerine haber daima meleklerden mi gelir?” Hz. Ömer buyurdu; “Cebrail haber getirir. Dediler ki; “Biz Cebrail’i sevmeyiz. Muhammed’i sırlarımızdan haberdar eder. Nerede bir azap veya kıtlık olsa, bir yıldırım olsa Cebrail getirir. Mikail O daha iyidir. O gelmez. İlla ki; sulh ile emniyetle ve birçok nimetlerle gelir.” Hz. Ömer (r.a.) buyurdu; “Ey bîçareler! Siz Cebrail’i böyle mi biliyorsunuz? Muhammed (s.a.v.) Hazretleri’ni inkâr mı ediyorsunuz?” Yine Hz. Ömer şöyle buyurdu; “Ben şehadet ederim, o kimseye ki. Hz. Cebrail’i düşman tuta. Bu adam Allahu Teâlâ’nın düşmanı olur.” Deyip Hz. Ömer (r.a.) oradan Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v.) huzuru şeriflerine geldi. Cebrail (a.s.) ondan önce gelip, zikrolunan Ayet-i Kerime’yi getirmişti. Rasulullah (s.a.v.) Hz. Ömer’e bu âyeti okuyup buyurdular ki; “Ey Ömer! Rabbin sana muvafakat etti.” Hz. Ömer şâd oldu. Allahu Teâlâ’ya (cc) şükretti ve dedi ki; “Bundan sonra kendimi İslam dini üzere taştan daha katı ve sağlam olarak buluyorum. (İşaret) Sübhanallah!

PDF s. 157

Bozguncular Hz. Cebrail (a.s.)’ı düşman tutuyorlar ki; bizim dinimizin velayetinin izzeti, onun sebebiyle harab olmuştur. Allahu Teâlâ Hazretleri (cc) şöyle buyuruyor; “Cebrail her ne yaparsa, bizim emrimizle yapar.” Rafızi ve mübtedilere denilir ki; “Siz Ebu Bekir ve Ömer (r.a.) Hazretlerine niçin düşmansınız?” Onlar da derler ki; “Hilâfet ve velâyet Hz. Ali (r.a.) hakkıydı. Ondan aldılar.” Onların bu sözleri yalandır ve iftiradır. Zira eğer onun hakkı olsaydı, kendileri alırlardı. Ey bozguncular! Sen Cebrail Aleyhisselâm’ı düşman tutarsan, biz onu dost tutarız. Eğer sizin helâk ve azabınız Cebrail’in elinde olduysa, kâfirlerin helâkında revadır. Bizim Rasulümüzün nusreti, Cebrail ile olur.

. َ‫يُمْ دِ دْ ُكمْ رَ بُّ ُكمْ بِخَ مْ سَ ةِ ٰا َل ٍف مِ نَ ْالمَ ٰلٓئِ َكةِ مُ سَ وّ ِ م۪ ين‬ “Rabbiniz size nişanlı beş bin melekle imdad edecektir.” (Âl-i İmran 125) Veya Rafızı eğer Ebu Bekir ve Ömer’i (r.a.) düşman tutarsanız korku ve gizlilik yoktur. Biz onları dost tutarız. Eğer sizin helâk olmanız, onların sebebi ile olursa revadır. Nusret-i İslam ve Şeriat onlarla olur. (Gaybı Cenâb-ı Allah’tan başka kimse bilmez)” Allahu Teâlâ’nın kavli.”

.‫يَآ اَيُّ َها النّ َ ِب ُّي َحسْ ُبكَ اللّٰ ُ َو َم ِن اتّ َ َب َعكَ ِم َن ْال ُمؤْ ِمن۪ ي َ۟ن‬ “Ey Peygamber! Sana da müminlerden, senin izinde gidenlere de Allah yeter.” (Enfal 64) Bir âyet-i kerime de şudur ki; Ömer bin Hattab (r.a.) Hazretleri dinde mert ve gayretli bir zattı. Rasulullah (s.a.v.)’in Harem-i Şerifleri’nde bir gün dedi ki; “Ne olaydı! Emir geleydi ta Rasulullah’ın saadethanelerine destursuz girmeselerdi.” Allahu Teâlâ (cc) Hz. Ömer’in sözüne uygun bir Ayet-i Kerime’yi gönderdi.

ٰ َٓ ٰ َ ٍ َ‫يَٓا اَيُّهَ ا ا ّلذ۪ ينَ امَ نُ وا َل ت َْدخُ ُلوا بُيُ وتَ النّ َ بِ ّيِ اِ ّل اَ ْن يُؤْ َذ َن لَ ُكمْ اِلى َطع‬ . ُ‫ام َغيْ رَ نَاظِ ر۪ ينَ اِنٰيۙه‬ “Ey Allah’a iman eden Müslümanlar! Bundan sonra Peygamber’in evlerine yemeğe davet olunmaksızın, vaktine de bakmaksızın girmeyin.” (Ahzab 53) İbni Abbas (r.a.) buyurdular ki; Bu Ayet bir güruh hakkında nazil olmuştur. Müminlerden ki; onlar Rasulullah’ın (s.a.v.) yiyeceğinin vaktini gözleyip, o vakitte varıp, O hazretin (s.a.v.) yanında oturuyor-

PDF s. 158

lardı ve yemek gelince yiyorlardı, ihtiyaçlarını gideriyorlardı. Sohbet ederlerdi ve dışarı gitmezlerdi. Bu Ayet gelince o oldu ki; Rasulullah’ın (s.a.v.) bir kölesini gönderdi. Ta Ömer Hazretleri’ni (r.a.) çağırmaya söz verdi. Kaylule vaktiydi. Hz. Ömer (r.a.) uyumuştu. Köle bağırdı, uyanmadı. Kapıyı açıp içeri girdi. Hz. Ömer’in (r.a.) teninden bir miktar açılmıştı. Süratle dışarı çıktı. Ayetteki “Allah kullarını ikaz ediyor. (Yani Allah’ım sen Ömer’i uyar)” Birkaç kere daha seslendi. Hz. Ömer uyandı. Anladı ki, köle avret yerini görmüştür. Üzülüp buyurdu; “Ne olaydı! Sabah vakti ve kaylule vakti ve akşam vakti evlerinde uyurlar (Bu üç vakitte) Allahu Teâlâ’dan emir nazil oldu; “Biri, birinin evine destur ile girelerdi. Hz. Ömer’in kelâmına muvafık Allahu Teâlâ Hazretleri şu âyet-i kerimeyi nazil buyurdu;

ْ‫يَآ اَيُّهَ ا ا ّلَذ۪ ينَ ٰامَ نُ وا لِيَ سْ ت َْأذِ نْكُ مُ ا ّلَذ۪ ينَ مَ لَ َكتْ اَيْ مَ انُكُ مْ وَ ا ّلَذ۪ ينَ لَمْ يَبْ لُغُوا ْالحُ لُمَ مِ نْ كُ م‬ َ ّ ‫ثَ ٰلثَ مَ رّ َ اتٍ مِ نْ َقبْ ل صَ ٰلوةِ ْالفَجْ ر وَ ح۪ ينَ تَضَ عُ ونَ ثِيَ ابَ ُكمْ مِ نَ ال‬ ِ‫ظه۪ يرَ ةِ وَ مِ نْ بَعْ دِ صَ ٰلوة‬ ِ ِ ۜ ْ‫ْالعِ شَ ٓاءِ ۠ ثَ ٰلثُ عَ وْ رَ اتٍ لَ ُكمْ ۜ لَيْ سَ عَ لَيْ ُكمْ وَ َل عَ لَيْ هِ مْ جُ نَاحٌ بَعْ َدهُ نّ َۜ َطوّ َ افُو َن عَ لَيْ ُكمْ بَعْ ضُ ُكم‬ . ٌ ْ‫ض كَ ذٰ لِكَ يُ َب ِّي ُن اللّٰ ُ لَكُ ُم الْ ٰ يَاتِۜ َواللّٰ ُ َعل۪ ي ٌم َحك۪ يم‬ ۜ ٍ ْ‫َعلٰ ى بَع‬ “Ey İman edenler! Sağ elinizin malik olduğu (Köle ve cariyeler), bir de sizden olup da henüz buluğ çağına girmemiş (küçükler), şu üç vakitte, sabah namazından önce, öğle sıcağında elbiselerinizi çıkarttığınız zaman, bir de yatsı namazından sonra odanıza girecek olurlarsa, sizden izin istesinler. Bu üç vakit sizin avrat ve halvet vakitlerinizdir. Bunlardan sonra ise birbirinizi dolaşmanızda ne sizin üzerinize ne de onların üzerine bir vebal vardır. Hz. Allah Ayetleri böylece açıklar. Allah her şeyi hakkıyla bilendir. Tam bir hüküm ve hikmet sahibidir.” (Nur 58) Bu Ayet’e ve sonra gelenlere Hz. Ömer (r.a.) uymuştu. Kölenin sesiyle uyanmadı. Avret yerini gördü. Onun için uyandı üzüldü. Şimdi bir köle ki bu kadar bîçare ve asi ola. Uyku gafletinde bulunmuş ve uyumuş. Allahu Teâlâ (cc) her gün fazilet ve günahlarımızı görür ve örter ve nicelerini affeder. Onun için kulu uyku gafletinden uyandırır.

NÜKTE Hz. Ömer’in (r.a.) gönlünün üzüntüsünden dolayı bütün çocukları Allahu Teâlâ anadan ve babadan geri tutmuştur. Kıyamet Günü’nde asilerin gönlü, gamdan ötürü, dağlar kadar uzak ve birbirinden ayrı olarak düşürülecektir. Bunu da acayip karşılamak doğru değildir. Başka bir Ayet de şudur ki; Mekke-i Mükerreme eşrafından bir cemaat Rasulullah’ın (s.a.v.) yanına gittiler ve baktılar ki; Meclis-i Şerifleri’nde Suheybi Rûmi, Habbab bin

PDF s. 159

Alars, Bilâli Habeşi, Ammar bin Yâsir, Selman-ı Farisi (Allahu Teâlâ bunlardan razı olsun) oturmuşlar, müminlerin zayıflarından, kisveleri yünden hırkaydılar. O cemaat dediler ki; “Ya Muhammed! (s.a.v.) senin yanında oturanlar bizden aşağı köle ve uşaklarımızdır. Biz buna razı olduk mu ki? Siz bunları bizimle bir mi tutuyorsunuz? Şimdi bin bunlarla mı gelip oturalım. Bunları kendinden uzak tut. Biz de sana itaat edelim.” Bir rivayet de gelmiştir ki; dediler ki; “Ya Muhammed! (s.a.v.) Sen sedirde otur. Biz senin etrafına oturalım. Onları bizden uzak oturt. Zira bunların yününden, hırkalarından bize zarar gelmeye ve ezilmeyelim.” Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz onlara şöyle söyledi; “Ben müminleri yanımdan sürüp uzaklaştırmam.” Bu cevap üzerine Mekke Eşrafı olacak şöyle bir dilekte bulundular ve şöyle söylediler; “Bize ayrı mecliste hitap ediniz. Bizim ayrı ve üstün olduğumuzu bilsinler. Yoksa sizin yanınızda bize ar olur. Sonra diğer Arab ileri gelenleri bizi bunlarla oturmuş görürlerse bizi çoklar ve düşman kesilirler. Biz gelelim, onları meclisten kaldır. Yoksa biz kalkarız siz onlarla oturunuz.” Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki; “Evet! Olur” Onlar dediler ki; “Bu cümle üzerine bize bir nâme yaz.” Server-i Kâinat kâğıt istedi. Hz. Ali (r.a.)’ye söyledi. O da nâmeyi yazacak oldu ki; Allahu Teâlâ Hazretleri Cebrail (a.s.)’ı gönderdi. Şu âyet-i celileyi getirdi;

ْ‫ش ِّي يُ ۪ريدُونَ وَ جْ هَ ُۜه مَ ا عَ لَيْ كَ ِمنْ ِحسَ ا ِب ِهمْ ِمن‬ِ َ‫وَ َل ت َْط ُر ِد ا ّلَذ۪ ينَ يَدْ ُعونَ رَ بّ َ ُهمْ ِب ْالغَدٰ و ِة وَ ْالع‬ َ ّ ‫شَ يءٍ وَ مَ ا ِمنْ ِحسَ ا ِبكَ عَ لَيْ ِهمْ ِمنْ شَ يءٍ فَت َْط ُردَ هُ مْ فَتَ كُ ونَ ِمنَ ال‬ . َ‫ظالِم۪ ين‬ ْ ْ “Sabah, Akşam Rableri’ne, sırf O’nun cemalini düşleyerek, dua edenleri kovma. Onların hesabından hiçbir şey sana, senin hesabından hiçbir şey de onlara ait değildir. Onları kovarsan zalimlerden olursun.” (En’âm 52) Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz kâğıdı yazmaya koymadı. Selman-ı Farisi (r.a.) hazretleri diyor ki; “Mescidin köşesinde oturmuştuk. Bu âyet-i celile nâzil oldu. Habibullah (s.a.v.) Efendimiz bu âyeti bize okudu ve buyurdu;

PDF s. 160

َ‫وَ اِذَ ا جَ ٓاءَ كَ ا ّلَذ۪ ينَ يُؤْ مِ نُ ونَ ِب ٰايَاتِنَا فَقُ ْل سَ لَ ٌم عَ لَيْ كُ مْ كَ تَبَ رَ بُّكُ مْ عَ ٰلى نَفْ ِسهِ الرّ َ حْ مَ ة‬ ‫ۙ اَنّ َ ُه‬ . ٌ‫مَ نْ عَ مِ َل مِ نْ ُكمْ سُ ٓوءً ا بِجَ هَ الَةٍ ثُمّ َ تَابَ مِ نْ بَعْ دِ ه۪ وَ اَصْ لَحَ فَاَنَّهُ َغفُورٌ رَ ح۪ يم‬ “Ayetlerimize iman edenler sana geldiği zaman de ki; Selam sizlere. Rabbiniz kendi üzerine rahmeti yazdı. İçinizden kim bilmeyerek fenalık yapıp da sonra arkasından tevbe etmiş ve düzelmiş ise, şüphesiz ki; O çok yarlığayıcı, çok esirgeyicidir.” (En’âm 54) Selman (r.a.) diyor ki; “Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz oturduğu zaman bizim dizlerimiz onun dizlerine erişirdi. Bu âyet nâzil olduktan sonra Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz ile biraz daha oturduk. Önce biz kalkıyorduk, sonra Habibullah (z.a.v.) kalkıyordu.” Buyurdu ki; “Allahu Teâlâ’ya şükürler olsun ki; ben o yazıyı yazmadan önce, bana emirde bulundu. Bana sabretmeyi ve siz Müslümanlardan bir kalabalık ile bulunmayı emretti. Dirlikler ve melekler sizinle ola.” İkrime (r.a.) der ki; “Kureyş Kabilesi’nden bir taife geldiler. Ebu Talib’in yanına varıp dediler ki; bütün halk bizi Muhammed ile oturmuş görseler, onlar da, ona bağlanırlar. Ondan sonra bizi o kölelerle oturuyor görürlerse bize hakaret ederler. Git Muhammed’e söyle, onları yanından uzaklaştırsın. Biz de ona imân edelim. Ebu Talib haberi Hz. Ömer’e ulaştırdı. Ömer bin Hattab Rasulullah Efendimiz’e böyle yapıver dedi. Bakalım bunların söyledikleri ile düşündükleri arasında ne var. Sözleri üzerinde dururlar mı? Bunun üzerine şu âyet-i celile nâzil oldu; (En’âm 52, yukarıda bahsolundu.) Hz. Ömer (r.a.) bu âyetleri işittiği zaman Rasulullah Efendimiz’e (s.a.v.) gelip özür diledi. Söylediği sözlerden pişman oldu. Allah (c.c.) Rasulü Muhammed’e (s.a.v.) hitap ettirdi; “Ya Muhammed! Benden Ömer’e selam söyle. Onun yeri ve mertebesi bizim yanımızda yüksek ve şereflidir. Bu kadar bir hata ile seni kendi dergâhımda reddetmem. Ben bilirim sen özür dilemeye geldin. Selamı senin istikbaline gönderdim. O yerde senin bu günahını yazdım. Fakat ondan önce de rahmetimi yazmıştım. Bizim sana vuslatımız çok kavidir. Bu kadar zerre ile kesilmiş olamaz.” ***

İşaret Allahu Teâlâ bu âyette Hz. Ömer (r.a.)’den beş şeyi andı; 1- Sana geldiği zaman gelmesini bilmeli. 2- İman etmeli. 3- Ayetlerimize imân edenlerin imânlı olduğunu bildirmeli.

PDF s. 161

4- Günah işlemek, ondan sonra tevbe etmek. 5- Halini ıslah etmeli. *** Allahu Teâlâ Hz. Ömer’i (r.a.) beş şey ile zikretti; 1- Selamün Aleyküm diyerek, ona selam verdi. 2- Peygamber getirdi, buyurarak haber verdi. 3- Rabbim Allah diye yazdırdı. 4- Rahmet etti. Günahtan mazur gördü. 5- Onu affetti (cahilliğinden dolayı) ve yarlığadı.

NÜKTE Hz. Ömer (r.a.) bir günah işledi. Allahu Teâlâ’ya tevbe etti. Sonra anlaşıldı ki Hz. Ömer’in (r.a.) dostları bunu duydular. Sevinirler. Allahu Teâlâ, dostlarını Hz. Ömer’e ortak edip, biz müminlere de söyledi. Rahmet eyledi. Çünkü Allahu Teâlâ “Rahmetim her şeyi kuşatmıştır.” buyurmuştur. Meleklerini gönderdi. Özrünü kabul etti. Mağfiret etti. Buyurdu ki; “Ey Rasulüm! Nefislerini israf eden kullarıma, Allah’ın rahmetinden ümit kesmemelerini söyle.” Uhud Muharebesi’nde Ebu Süfyan imana gelmemişti. Onun için Müslümanlara; “Bizim Uzza’mız var.” diyordu. Hz. Ömer ise onlara şöyle sesleniyordu; “Bizim Allah’ımız var, sizin ise yoktur.” Cenâb-ı Hak Teâlâ Hazretleri, Hz. Ömer’in bu sözüne karşı şu âyet-i kerimeyi gönderdi;

. ْ‫ذَ لِ َك بِأَنّ َ اللّ َ َ مَ وْ لَى ا ّلَذِ ينَ آمَ نُ وا وَ أَنّ َ ْال َكافِ ِرينَ َل مَ وْ لَى لَهُ م‬ “Bunun sebebi şudur; çünkü Allah müminlerin velisidir. Kâfirlerin bir mevlası ve yardımcıları yoktur.” (Muhammed 11) Bu âyet tehdit ve korkutma yolludur. İmân etmeyenlere karşı. Münafıklardan Abdullah bin Ebu bin Selul hastalandı. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz onu ziyarete gitti. İbni Selul, Efendimiz’e dedi ki; “Ya Rasulallah! Ben eğer ölürsem. Üzerime namaz kıl ve kabrimin üzerinde dur. Bana dua et. Kendi kaftanını bana kefen yap.” Vakit geldi, İbni Selül öldü. Rasulullah Efendimiz onun cenaze namazını kılmak üzere yola çıktı. Hz. Ömer (r.a.) Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’e dedi ki;

PDF s. 162

“Ya Rasulallah! Onun üzerine namaz mı kılacaksın? Hâlbuki o sana kötülükler yaptı.” Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdu; “Elini benden kaldır ve çek Ya Ömer!” Hz. Ömer (r.a.) “Ya Rasulallah onun cenaze namazını kılmaya gitme.” Rasulullah Efendimiz; “Ey Ömer! Onun üzerine namaz kılıp, kılmamakta seçim hakkım olup, tercih ettim. Eğer Allah (cc)’ın onu affedeceğini bilsem, yetmiş kere istiğfar ederdim.” buyurdu. Daha Selul’ün cenaze namazını kılmamıştı ki; Cenâb-ı Allah şu âyet-i kerimeyi indirdi;

‫وَ َل تُصَ ِّل عَ لَى أَحَ دٍ مِ نْ هُ مْ مَ اتَ أَبَدًا وَ َل تَقُ مْ عَ لَى َقبْ ِرهِ إِنَّهُ مْ َكفَ رُ وا ِباللّ َ ِ وَ رَ سُ ولِهِ وَ مَ اتُوا‬ . َ‫َاسقُ ون‬ ِ ‫َو ُه ْم ف‬ “Onlardan ölen hiç kimseye ebedi dua etme. Kabrinin başında durma. Zira onlar Allah ve Rasulü’nü inkâr ile kâfir oldular. Onlar fasık olarak öldüler.” (Tevbe 84) Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz bu âyet-i kerimeden sonra hiçbir münafık üzerine namaz kılmadı ve kabri üzerine durmadı. Yani Cenâb-ı Allah’ın muradı şu yöndeydi; “Ey Rasulüm! Benim sevmediğim ve sana düşmanlık edenlerin namazlarını kılma, dua etme. Eğer aksini yaparsan (Merhametinden dolayı) ben de senin dileklerini kabul etmem. Sonra üzülürsün. Kıyamet Günü’nde ben derim ki; ya benim Rasulüm sensin, şefaat et, ben bağışlayayım. Eğer şefaat etmezsen senin haşmetinden eksiklik olur. Eğer rahmet etmezsem benim keremime eksiklik olur. Şefaat et ki; ta ben bağışlayayım.” O oldu ki Rasulullah (s.a.v.) bir daha bu tür şeylere yanaşmadı. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz bir gün Hz. Aişe (r.anha) hakkında bir söz iftira duydu. Hz. Ömer’i (r.a.) yanına alarak müşaverede bulundu. Ona buyurdu ki; “Ya Ömer! Sen bu işe ne dersin. Bu söz nasıl bir söz? Hz. Aişe Sıddıka böyle çirkin sözlerle nasıl muhatap edilir?” Hz. Ömer (r.a.) Rasulullah’a (s.a.v.) dedi ki; “Ya Rasulallah! Bir daha bu tür sözleri dinlemeyeceksiniz. (Bu büyük bir iftiradır) Kimin haddi? Onun hakkında böyle bir cesarette bulunsun? Böyle sözleri diline değil, kabine getirsin? Zira Hz. Aişe (r.anha) paktır ve pakizedir.” Allahu Teâlâ, Hz. Ömer’in (r.a.) düşünce ve sözlerine muvafık şu âyet-i kerimeyi nüzul eyledi;

PDF s. 163

.‫وَ لَوْ َل إِذْ سَ مِ عْ تُ ُمو ُه قُ ْلتُ مْ مَ ا يَكُ ونُ لَنَا أَنْ نَتَ كَ ّلَمَ ِبهَ ذَ ا ُسبْ حَ انَكَ هَ ذَ ا ُبهْ تَانٌ عَ ظِ ي ٌم‬ “Onu duyduğunuz zaman (Bunu söylememiz bize yakışmaz, haşa, bu büyük iftiradır) demeniz lâzım değil miydi?” (Nur 16) O, oldu ki Allahu Teâlâ, Âdem (a.s.)’ın zürriyeti şanından ise şu âyet-i kerimeyi gönderdi;

ٍ ِ‫وَ لَ َقدْ خَ لَ ْقنَا ْالِ نسَ انَ مِ نْ سُ َللَةٍ مِ نْ ط‬ ٍ ِ‫ ثُمّ َ جَ عَ ْلنَاهُ نُ ْطفَ ةً فِ ي َقرَ ارٍ مَ ك‬.‫ين‬ .‫ين‬ “Andolsun ki; biz insanı çamurdan, bir hülasadan yarattık. Sonra onu sarp ve metin bir karargâhta bir nutfe yaptı.” (Mü’minun 12-13) Hz. Ömer (r.a.) bu âyeti okudu ve hayrette kaldı. Ondan sonra; “Kudreti ve hikmeti sebebiyle Allah’ın şanı büyüktür. Kudretlilerin en güzelidir.” dedi. Bu Ayet nâzil oldu. Şimdi bu âyetleri zikrettik. Kur’an-ı Azimüşşan tefsirlerinden gücümün yettiği nispette çıkarıp, derc eyledim. Hz. Ömer ve âyetler bahsi burada bitti. Şimdi Hadis-i Şerifler’de anlatılan Hz. Ömer’i (r.a.) anlatmaya çalışalım.

ELLİ ALTINCI MENKIBE Ebu Hüreyre (r.a.) naklediyor ve diyor ki; Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) Hazretleri şöyle buyuruyorlar; “Kıyamet Günü İslam dini mahşer yerine çok güzel bir suret şeklinde süslenmiş olarak gelecektir. Hak Teâlâ onu biliyor. Lâkin ona soracaktır; “Sen kimsin?” İslam dini cevap verecektir; “Ben İslam diniyim Ya İlahe’l-Âlemin.” Allahu Teâlâ (c.c.) buyurur; “Bunu Cennet’e götürün.” İslam dini der ki; “Ya Rabbe’l-Âlemin. Ben Cennet’e gitmem. Beni aziz tutup ikram edenlere, ikram etmeyince; bana yardım edenlere yardım etmeyince ve bana yer verenlere köşk vermeyince Cennet’e girmem.” Cenâb-ı Teâlâ emreder; “Aziz tutanları getirin, yardım edenleri getirin, vakti gelince İslam dinine girip şereflenenleri getirin.” İslam dini Müslüman safların arasına girer gezer ve Hz. Ömer’in (r.a.) mübarek elinden yüksek sesle şöyle nida ederler; “Ey Aziz ve Celil olan Allah’ım! Beni çeşitli insanların sürdüğü sırada, beni tutan, yer veren, seven, ilgilenen, koruyan, aziz ve kıymetli tutan şu kimsedir.” Allahu Teâlâ Hazretleri buyurur; “Onu cennete götürüp misafir ediniz.” İslam dini der ki; “Ya Rabbi kıyamete kadar, onu seven kimseleri cennete getirmedikçe, onu cennete götürmem.”

PDF s. 164

Allahu Teâlâ buyurdu ki; “O zaman, onları da cennete götürün.” Bu sefer İslam dini Arasat Meydanı’nda Müslüman olanların safları arasında dolaşıp, Hz. Ömer’i sevenleri bulup, Hz. Ömer’le beraber cennete götürürler. Hz. Ömer (r.a.) buyuruyor ki; “Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz bir gün bana; Ey Ömer! Cebrail Aleyhisselâm yanıma gelmişti. Ona senin semada dereceni faziletini sordum. Bana cevap olarak şunu söyledi; “Eğer size Hz. Ömer’in (r.a.) halini anlatmaya kalkışsam ve menkıbelerinden bahsetsem Nuh Nebi’nin ömrü kadar bir zaman (950 Yıl) geçer. Ama yine de tam anlatmış olamam.” Yine Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz ayrıca şöyle buyurmuşlardı; “Sizler Ömer’in gazabından hışmından korkun. Zira bu sebeple Allahu Teâlâ gazaplı olur.” Said bin Cübeyir, İbni Abbas’tan (r.a.) rivayet eder. “Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdu ki Cebrail Aleyhisselâm benim katıma geldi. Dedi ki; Allahu Teâlâ Hazretleri buyuruyor ki; “Ömer’e benden selam söyle. Onu haberdar et ki; onun rızası benim hükmümdür. Onun hışmı benim adaletimdir.” *** Gazif bin El-Haris (r.a.)’in rivayetiyle; Bir gün Ebuzer Gıffari’nin (r.a.) yanına bir genç geldi. Ebuzer Hazretleri (r.a.) o gence dedi ki; benim için Allahu Teâlâ’dan istiğfar et. Yücelmemi iste. O genç dedi ki; Ya Ebuzer! Sen Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’in sohbet arkadaşısın. Ben senin yanında bulunarak yüceltilmemi isterim. Ebuzer Hazretleri (r.a.) Evet! İste dedi. Civan dedi ki, benim dua istiğfarımı dilersin. Ebuzer (r.a.) dedi ki; şundan dolayı istiyorum; “Hz. Ömer’in (r.a.) önünden geçiyordum. Senin için bu genç iyidir ve ben ki Ebuzer’im. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz mübarek sözlerinden duydum ki; “Allahu Teâlâ, Hakk’ı Ömer’in dili üzerine koymuştur. O da diliyle Hakkı söyler.” *** Yala bin Ziyad’ın rivayetiyle, Hz. Hasan (r.a.) buyurmuştur ki; “Bir zaman Hz. Ömer (r.a.) Ebuzer Hazretlerinin elini tutup sıktı. Ebuzer (r.a.) dedi ki; elimi bırakın, incittiniz. Ya İslam’ın kilidi!” Hz. Ömer buyurdu; “Ya Ebuzer! Bu ne sözdür? Söyledin!” Hz. Ebuzer (r.a.) dedi ki;

PDF s. 165

“Ya Emire’l-Müminin! Hatırlıyor musun? Falan gün, falan vakitte, filan günde filan yerde Rasulullah (s.a.v.) buyurdu; “Eğer korkarsanız üzerinize bu fitnelerden bir zarar gelir, korkmayın. Zira Ömer’in bereketiyle size fitnelerin zararı erişmez. Çünkü Ömer İslam’ın kilididir.” *** Hz. Enes (r.a.) haber veriyor; “Rasulullah (s.a.v.) Hz. Ömer’in yüzüne bakıp, güldü ve buyurdu ki; “Ya Ömer Hattab! Biliyor musun niçin tebessüm ettim?” Hz. Ömer (r.a.) dedi; “Allahu Teâlâ ve Rasulü daha iyi bilir.” Rasulullah (s.a.v.) şöyle söyledi; “Arife gecesi Hz. Allah (cc) Arafat Dağı’nda bulunanların hepsine inayet nazarıyla baktı. Sana özel bir inayet bakışında bulundu.” *** Hz. Aişe Sıddıka (r.anha) rivayetle anlatıyor; İki Cihanın Sultanı, Övüncü Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdu; “İyileri hatırlayacağınız zaman Ömer’i hatırlayınız. Sizler Hz. Ömer’i hatırlayınız. Sizler Hz. Ömer’i (r.a.) zikretmekle hakikatlerin onun lisanından feyizle çıktığını anlamış olursunuz.” *** Hz. Ali bin Ebu Talip (r.a.)’in rivayetiyle gelen bir haberde şudur; buyurdu ki; “Her ne zaman ki salihler zikredilmek istenirse, siz Ömer’in zikriyle gelin. Zira biz ki Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v.) ashabıyız. Cümlemiz münker değiliz ve biz müttefikleriz. Bunun üzerine sekine varan konuşur. Ömer bin Hattab (r.a.) lisanı üzerine” *** Mübarek bin Fudala’nın rivayetiyle Hz. Hasan (r.a.)’dan gelen bir haber; “Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdu; “İnsanoğlundan başkası kendisi gibi bin adamdan daha kıymetli olamaz. Hz. Ömer ise bin mislinden hayırlıdır.” *** Rivayetle gelmiştir ki; Hz. Huzeyfe bin El-Yemanî (r.a.) dedi ki;

PDF s. 166

“İslam, Hz. Ömer zamanında (r.a.) gelen, makbul kimseye benzerdi. Yakınlığı ziyade etmezdi. İllaki yakınlığı artardı. Hz. Ömer (r.a.)’den sonra tedbirli rical gibi olurdu ziyade etmezdi. İlla uzaklığı artardı.” *** Abdullah bin Mesut (r.a.) Hazretlerinden gelen bir rivayete göre; “Üç kimsenin feraseti gayet iyi oldu; 1- Üzeyir’in Mısır feraseti. Hz. Yusuf Aleyhisselâm bahsi. Hz. Yusuf hakkında feraset. Firavun hanımına demişti ki; bu çocuğa iyi bak. Bunun bize faydası olacak. 2- Şuayb Aleyhisselâm’ın kerimesinin feraseti. Hz. Musa Aleyhisselâm önüne gelmiş, babasına demişti ki; onu ücretle tut, burada alıkoy. Zira o emin bir insandır demişti. 3- Hz. Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.)’ın feraseti. Kendinden sonra hilâfeti, Hz. Ömer (r.a.)’e verdi. *** Bir gün Ali bin Ebu Talib (r.a.) dışarı geldi. Gayet süslü, şatafatlı bir elbise giymiş ve atkıyla örtünmüştü. Buyurdu ki; bu elbiseyi bana kardeşim, dostum sıddıkım, sofum Hz. Ömer bin Hattab (r.a.) verdi. *** Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.)’dan rivayetle Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdu; “Eğer benden sonra Allahu Teâlâ peygamber gönderseydi, Ömer’i gönderirdi. Allahu Teâlâ Ömer’e kuvvet vermiştir. İki meleği ona arkadaş eylemiştir. O melekler, onun tuttuğunu kuvvetli tutmuşlar ki, ona bir zarar erişmesin. Bir hata yapacağı zaman onu hakka döndürürlerdi.” *** Abdullah bin Ömer’den (r.a.) gelen rivayette Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdu ki; “İnsanlar bir konuda bir şey söyleseler, sözleri doğru olsa, Hz. Ömer’i (r.a.) sevmiş ve onun gibi konuşmuş olurlar. Zira Rabbim onun doğru konuşmaları yönünde onun hakkında Ayet göndermiştir.” *** Ebu bin Ka’b (r.a.) rivayet eder. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdu; “Benden sonra Cenâb-ı Allah’ın (cc) musafaha ettiği, ona yakın olan Ömer bin Hattab’dır. Feryadına erişip Hz. Ömer (r.a.)’dir. Bu makamda yakınlık mekân ile olmaz. Lâkin manâ ile olur. Ona keramet nimetini verir. Diğerlerine o mertebe verilmez ve o menzile eremez.” ***

PDF s. 167

Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdu; “Şeytan ne zaman Hz. Ömer’i görse onun heybetinden yere düşer.” *** Fazıl bin Abbas (r.a.)’dan gelen bir rivayette Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdular; “Ömer bin El Hattab benimledir. Ben de Ömer bin Hattab ileyim. Benim ölümümden sonra Hz. Allah (cc) Ömer iledir. Hz. Ömer her nerede olursa, Allahu Teâlâ’nın koruyuculuğu altındadır.” *** Abdullah bin Abbas’tan (r.a.) gelen bir rivayette Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdu; “Cebrail Aleyhisselâm benim üzerime nazil oldu. O gün Ömer Müslüman oldu. Bana dedi ki; melekler birbirine müjde verdiler ve çok sevindiler. Ömer bin El-Hattab (r.a.) Müslümanlığa girmekle İslam’a kale oldu.” *** Enes bin Malik (r.a.) rivayet eder ki; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdu ki; “Ya Ömer bin Hattab! Sen benim ümmetimin üzerine Allahu Teâlâ tarafından gönderilmiş bir berekatsın. Bu senin şanınadır. Her şey senin kuvvetinden hisse alır. Gece nafilelerinden olanı gündüz kaza et. Gündüz nafilelerinden kaçırsan gece kaza et. Zikir ve tesbihatta bulun. Kur’an-ı Azimüşşan’ı okumaya devam et.”

ELLİ YEDİNCİ MENKIBE (Muteber nakil yapan ve haber veren kitaplardan Hz. Ömer’in şanına ait verilen bilgiler) Ameş, Süfyan ve Abdullah (r.a.)’dan verilen bilgilere göre derler ki; “Vallahi ben zannederim ki; Ömer’in amelini bir terazinin bir kefesine koysalar, yeryüzündeki insanların (Müslümanların) amellerini de öbür kefesine koysalar, Hz. Ömer’in amellerinin kefesi ağır gelir.” Şeyh Hekim Arif Zeyneddin Ali bin Tahir kendi tasnif ettiği nüshada yazmıştır ki; Hz. Ömer bin El-Hattab (r.a.) buyurdu ki; “Münafık o kimsedir ki; dünya onun ümidi ola, hata ve günah onun ameli olur. Çok yemek, onun sanatıdır. Meyli dünyayadır. Pişmanlığı âhirete kalır.” Hz. Ömer (r.a.)’ın şefkati ve rahmeti Allahu Teâlâ Hazretlerinin mahlûkatı üzerine duyduğu düzeydeydi. Ebu Leys Semerkandî Hazretleri “Tenbihü’l-Gafilin” isimli eserinde bunlar daha açık yazılıdır.

PDF s. 168

Hz. Ömer bin El-Hattab (r.a.) dilencilik yapan bir kâfiri gördü. Kapılarda gezip, dolaşıyor. Ona sual edip buyurdu ki; “Ey pir! Benim sana insaf etmemi sorarlar. Gençliğin zamanında sende “Cizye” aldım. Şimdi benim yapmam gereken sana şefkat ve merhamet etmektir. Bugün seni affedeyim. Her gün kendin ve ailenin geçimi için gereken parayı sana Beytü’l Mal’den versinler.”

ELLİ SEKİZİNCİ MENKIBE Bir gün Emire’l-Müminin Hz. Ömer (r.a.) Hz. Aliyyü’l-Murteza ile (r.a.) otururken, yanlarında bulunan bir kişi Hz. Ömer’i methetmeye başladı. Hz. Ali Efendimiz buyurdu ki; Ömer hangi Ömer? Cenâb-ı Allah Nebilerden, peygamberlerden sonra, Ömer’e benzer bir kul yaratmadı. Hiçbir ana, babanın Ömer gibi bir oğlu olmamıştır. O Ömer’dir ki; âlimdir, âlemdir. Allahu Teâlâ Hazretlerinin sırlarına vakıftır. Vallahi Teâlâ Şanuhü Hz. Ömer İslam dinine girmekle, İslam’ı aziz etti ve adaletle payidâr etti. İster istemez emin oldu. Ayrıca eziyetler çekti. O halifeler ki; ondan sonra gelirler” Emirü’l-Müminin Hz. Ömer (r.a.) birçok güzel, hayırlı sünnetler ihdas etti. İslam’da kadılık müessesesini kurdu. Şüreyhi (r.a.)’yi ilk kadı yaptı. Koruyucu memur ve nâmeyi ibtia o koydu. Beytü’l-mal’a bina yaptı. Temiz malı ya da başka yerlerden gelirdi. Bu müesseseyi o kurdu. Suçlular için zindan yaptı. Cellatlar tayin etti. Allahu Teâlâ’nın emirlerini icra etmek için Şeriat’ı hâkim kıldı. Mescidleri, camileri şehirlerde o tertip etti. Hadd’ın sınırlarını gösterdi. Sınırları o belletti. Meydana gelen meseleleri o çözerdi. Fakir, aciz ve sahipsizlere rızık dağıttırırdı. Müezzinler ve diğer görevliler için ücreti o koydu. İran ülkesi üzerine haraç koydu. Ramazan ayında Teravih Namazını o cemaatle aşikâre kıldı. Gerçi Rasulullah’ın sünnetiydi, o açıkta kıldı. Fakat cemaatle kılmadı. Allahu Teâlâ’dan çok korkuyordu ki; teravih namazını farz kılar. Ümmetinin üzerine meşakkat olur. Menzil yerlerini ve görevlilere rütbe ve makam tayinini o çıkarttı. Adaletinin ve heybetinin, siyasetinin, gayretinin sesleri ufuklara yayılmış ve sesleri duyulmuştu. Kendisinde zerre miktar kibir, gurur yoktu. Nefsine sahip ve hâkimdi. İşlerini ekseriya kendi eliyle görürdü. İşlerini kimseye havale etmezdi. Kendisi rızkını kazanırdı. Derdi ki; “Ey Müslümanlar! Çalışın, helâl kazanın. Ne başkalarını rahatsız edin, ne de kendinizi rahatsız ettirin. Hiçbir yer yoktur ki ölüm gelmesin. Bir yerde bana ölüm gelir demelisin ve ona göre hareket etmelisin. Kendi ailen ve çocukların için helâl rızık isteye ve kazanasın.” Buyurdular ki; elinizi kazanmaktan kaldırıp, boş durmayın. Allahu Teâlâ rızkı verir. Ancak Allahu Teâlâ’nın şanında boş durana gökten altın ve gümüş göndermez. Vera (Doğruluk) ve takvası verilen Hz. Ömer gibi, bunu içmeye hakkı olmadığını anlaya, boğazından geçmiş nimeti kusup dışarı atabilecek olan, ola, bu kadar takvaya önem verebilen ola. Allahu Teâlâ şefaatin nail eylesin (Âmin)

PDF s. 169

Hüccetü’l-İslam İmam-Gazali Hazretleri (r.a.) nakletmişlerdir ki; “Bir zaman ganimetten küçük bir şişe misk getirmişlerdi. Hz. Ömer (r.a.)’ın haremi şeriflerine vararak kendi ehline bu miski satın dervişlere sarf edelim. Bir gün saadethanesine geldi ve içeri girdi. Hatunun leçeğinden koku geldi ve buyurdu.” Bu ne kokudur?” Hatunu cevap verdi; “Miski satıyordum elime kapıya ve sandığa kokusu sindi ve leçeğime sürdüm.” Hz. Ömer (r.a.) o leçeği alıp toprağa o kadar sürdü ki; asla kokusu kalmadı. Daha sonra hatununa geri verdi. Bu kadar kötü müsamaha mahallindendir. Lâkin Hz. Ömer (r.a.) istedi ki; bu kapı dahi kapalı olsun, daha başka bir şeye bu koku sinip, girmesin. Aynı zamanda haram korkusundan bir helali terk etmiş oldu. Müttakiler sevabı bulmak için böyle yaparlar.

ELLİ DOKUZUNCU MENKIBE Tefsirde geçer. Hz. Ömer bin Hattab (r.a.) minber üzerindeyken şöyle buyuruyor; “Kadınların “mihir”inde fazla ileri gitmeyiniz. Eğer o iş iyi bir şey olsaydı veya dünyada perhizkârlık olsaydı, Allahu Teâlâ katında evli veya bekâr olan kimse Muhammed (s.a.v.) olurdu. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz hiçbir hatununa ve kızlarından hiçbirine on iki buçuk vakiyye gümüşten fazla mihr kestirmemiştir. Her vakiyyesi kırk dirhem olup, toplam beş yüz dirhem gümüştür.” Daha sonra şu kelamı buyurdular; “Allahu Teâlâ bize kırba dolusu mihr verir.” Allahu Teâlâ buyurdu ki; “Sizden biriniz, hanımını fuhuştan başka bir sebeple boşayıp, başka bir hanım aldığında önceki hanımına mihr olarak, çok fazla miktardaki malı geri almasın.” Hz. Ömer (r.a.) dinde ve imânda ululuğundan ve insafından dolayı bu sözü duyup kabul etti. Sevaptır, deyip Hakka boyun eğdi. Boynunu uzattı ve kendiliğinden insaf edip buyurdu ki; “Bütün insanlar Ömer’den iyi bilir. Bu kadın doğru söyledi. Ömer hata etti.” Hz. Ömer (r.a.) bir gün evinde hanımlarına şöyle buyurdu; “Ey hatunlar cemaati başınızı kaldırın ve kendi hallerinize bakın, kendinizi iyi tanıyın ve bilin. Alım-satım yapın. Hakikatte yol aşikâre oldu. Asla halk üzerine ayal olmanız (Bakılmaya muhtaç duruma gelmek) doğru değildir. Yani kazanın, kimseye muhtaç olmayın.” Ve yine Hz. Ömer (r.a.) buyurdu;

PDF s. 170

“Her kim ki dinde alış-veriş hukukunu bilmiyorsa, bizim pazarımızda alım satım işi yapmasın. Ta ki ribaya (Faize ve harama) düşüp perişan olmasın!”

ALTMIŞINCI MENKIBE Emirü’l-Müminin Ömer bin El-Hattab (r.a.) Hazretleri Hilâfet Makamı’nda Halife olarak kaldıkları zamanda, başkumandanlığı Halid bin Velid (r.a.) yapıyordu. Daha sonra onu azledip Sa’d bin Ebi Vakkas Hazretleri’ni (r.a.) onun yerine başkomutan tayin etti. Bir zaman geçti ve Sa’d bin Ebi Vakkas’ın Kûfe’de bir saray yaptırdığı duyuldu. O sarayın bir yanı bir mecusinin evine bitişikti. Sa’d, mecusiyi çağırıp ona şöyle söyledi; “Oturduğun bu evi bana sat.” Mecusi Sa’d’a “Hayır.” dedi. Sa’d bin Ebi Vakkas eve pahasından fazla verdi. Fakat baktı ki; Mecusi asla yola gelmedi ve gelmeyecek. İsteğine katılmadığını ve evini satmayacağını görünce fazla ısrar etmedi. Onun meclisinde hazır bulunanlar dediler ki; “Bu mecusiye bu kadar niye rica ve ısrarda bulunuyorsunuz. Sen o evi al ücretini pahasını ver.” Mecusi bu sözü duyunca korktu. Sa’d böyle yapabilir, düşüncesiyle evine gidip avradına dedi ki; “Ey Avrat! Sence tedbir nedir?” Mecusinin avradı dedi ki; “Bunların bir emirleri var. Emirü’l-Müminin Ömer derler. Kalk onun yanına git ve Vakkas’ı ona şikâyet et. O buna razı olmaz ve Sa’d’a emir verir, o da elini senden çeker.” Mecusi de kalkıp, Medine-i Münevvere’ye gitti.” Emirü’l-Müminin nerededir?” diye sordu. Orada bulunanlar, sahraya çıktığını söylediler. O Mecusi zannetti ki Emirü’l-Müminin Ömer diğer emirler gibi ava gitmiştir. Şehir kapısından dışarı çıkıp, etraf ve yanlarını gözetleyip durdu. Ne taraftan hışımla ortaya çıkar diye düşündü ama hiçbir taraftan bir eser görülmedi ve ses çıkmadı. Hz. Ömer (r.a.) ise beresini başının altına koyup, toprak üzerinde uyuyordu. Mecusi onu gördü ve bilmedi ki bu Emirü’l-Müminindir. Hz. Ömer (r.a.)’i uyandırdı ve dedi ki; “Ey Adam! Emirü’l-Müminin hangi tarafa gitmiştir?” Hz. Ömer buyurdu; “Onu ne yapacaksın? Ne istiyorsun?”

PDF s. 171

Mecusi Hz. Ömer’i bilmeden dedi ki; “Ona bir zulme karşı gelmesi için geldim. Bu adamın adı Sa’d bin Ebi Vakkas’tır. O benim evimi zorla ve acımadan almak ister.” Hz. Ömer (r.a.) o saatte kalkıp evine geldi. Hademeye emretti ve dedi ki; bir parça kâğıt getir. Sa’d’a bir nâme yazayım. Hademe gitti, ama kâğıt bulamadı. Tekrar konuştu ve dedi ki bir parça deri de bulursan getir. Hademe yine bulamadı. Yine buyurdular ki; git kemik bul getir. Bir koyunun küreğini bulan hademe onu getirdi. Hz. Ömer (r.a.) kemiğin üzerine “Bismillahirrahmanirrahim” yazdı ve sonra ekledi; “Ya Sa’d b. Ebi Vakkas bu nâme sana erişince hasmını hoşnut et veya kalkıp huzuruma gel.” o kuyunun küreği üzerine yazılı nâmeyi mecusiye verdi. Mecusi bunu alıp evine geldi. Avradı dedi ki; “Ne yaptın?” Mecusi dedi ki; “Yazık ki bu uzun yolu gidip, geldim. Bunca meşakkate rağmen elime bir kemik parçası verdiler.” Avradı dedi ki; “Mademki getirdin Vakkas’a götürüp arz et. Bak bakalım ne söyler.” Mecusi de kalkıp Sa’d b. Ebi Vakkas’ın sarayının kapısına gitti. Sa’d ise namazını kılmış saray kapısının önüne oturmuştu. Köle ve askerleri karşısında el bağlayıp, saf tutmuşlar ve önünde duruyorlar. Mecusi küreği Sa’d’ın karşısında tutup duruyordu. Sa’d’ın gözü o kürek kemiğinde olan yazıya düştü. Emirü’l-Müminin Hz. Ömer (r.a.) Hazretlerinin yazısı olduğunu anladı ve bildi. Çehresi değişti. Benzi sarardı ve ayağa kalktı. Sarığı başındaydı. Açıp boğazına doladı ve uçlarını Mecusi’nin eline verdi ve dedi ki; “Her ne yaparsan bana burada yap. Beni Emirü’l-Müminin Hz. Ömer’in (r.a.) huzuruna götürtme. Ben Hz. Ömer’in siyasetine güç yetiremem.” O Mecusi o anda aklı başından gidip, yere düştü bayıldı. Bir zaman sonra tamamıyla ayıldı. Dedi ki; “Ya Sa’d bana İslam’ı arz eyle.” deyip o vakitte Müslüman oldu ve evini Sa’d’a bağışladı. Hüsnü rızasıyla, daha sonra bu adama dediler ki; “Ne sebeple, nasıl Müslüman oldun?” O da dedi ki; “Bunların emirlerini gördüm. Bir köhne parça parça olmuş bir hırka giyinmiş, ayağında iç donu yok, beresini başı altına koyup toprak üzerinde uyumuş derviş suretinde öyle bir değişik halde gördüm. O kadar siyaset ve heybetteki, ondan halkın gönüllerine düşmüş gördüm. Kendi kendime dedim ki; bu dinde böyle bir emir var. Bu din Hak dindir düşüncesiyle dedim ki; sen ne adil ne mübarek bir şeymişsin. Daha bundan büyük bir şey olamaz.”

ALTMIŞ BİRİNCİ MENKIBE Bir gün Hz. Ömer (r.a.) Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v.) ensesinde namaz kılardı. Hz. Fahr-i Kâinat (s.a.v.) Efendimiz Naziat Sûresi’ni okuyordu. Bu âyet-i kerime eriştiği zaman (Firavun diyor ki; ben sizin ulu tanrınızım) Hz. Ömer (r.a.) Hazretlerinin gayret damarı harekete geçti. Mübarek bedenindeki tüyleri elbisesinden dışarı çıktı. Cevaben derler ki; “Eğer ben orada hazır bulunaydım senin boynunu vururdum.” Namazı kıldılar. Rasulullah Efendimiz (s.a.v.) Hz. Ömer’e (r.a.) buyurdu;

PDF s. 172

“Ya Ömer! Namazda konuştun. Namazını kaza et.” O anda Cebrail (a.s.) erişti ve Rasul-i Zîşan’a (s.a.v.) buyurdu ki; “Ya Muhammed! Ömer’e namazı kaza etmesini söyleme. Biz o namazı kabul ettik. O namazı cümle Ümmet-i Muhammed’in namazıyla beraber ettik. Biz mert ve gayretli insanı severiz.”

ALTMIŞ İKİNCİ MENKIBE Hz. Ömer (r.a.) bir bayram günü Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’in huzuru şeriflerine geldi. Baktı, Fahr-i Âlem’in yanında birkaç çocuk var. Efendimiz’den kendileri için bayramlık elbise istiyorlar. Ona bakarak dedi ki; “Ya Ömer! Beni bunlardan satın al!” Hz. Ömer (r.a.) kalkıp gidip bir parça et, biraz hurma ve biraz meyve getirip çocuklara verdi. Âlemlerin Efendisi, Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz, Hz. Ömer’e dediler ki; “Ey Ömer! Malik bin Zerin Hz. Yusuf’u dirhem-i mahdudeye satın aldı. Sen de beni meyve, et ve hurma ile satın aldın.” Hz. Ömer dedi ki; “Ya Rasulallah! Eğer ki; Yusuf’tan ucuz aldımsa da, siz ondan daha güzel ve şirinsiniz.” *** Hz. Ömer öyle bir yiğitti ki; şeytan onun esvabının gölgesini görünce kaçardı. Esvabını Mısır’daki Nil-Nehri’ne atınca Nehir coştu, çoğaldı. Zelzele olduğu zaman, kamçısını yere vurup seslenince, yer sakin oldu. Onun beresinden heybetinden, narasından haberdar olup gören ve duyanlar olduğu gibi Medine-i Münevvere’de hutbe okurken, sesini Allahu Teâlâ’nın izniyle Irak’ta duydular. Hz. Ömer’in görüşüne muvafık ve razı âyet-i celile ve şerifler inzal oldu. Cebrail Aleyhisselâm onun gölgesini görücü, kokusunu alıcıydı. İslam nâzil olduğu zaman ve İslam’ı kabul ettiği gün Cebrail Aleyhisselâm onunla beraber oturmuş, onun kavliyle aslan bile ona bekçilik yapmıştır. Gök ve yer onun yükünü götürmekte aciz olmuşlardır.

ALTMIŞ ÜÇÜNCÜ MENKIBE Denilir ki; bir gün Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz saadetle oturuyorlardı. Hz. Ömer (r.a.) de meclislerinde hazır bulunuyordu. Rasulullah (s.a.v.) buyurdu ki; “Ya Ömer! Bana İlâhi-Emir geldi. Adalet Nuru’nu sana verdi. Cihanda adaletle hükmetmek senin nasibin oldu. Şimdi bu Adalet Nuru’nu sana veriyorum.”

PDF s. 173

Hz. Ebu Bekir (r.a.) bu fani dünyadan göç edeceği vaktin yakın olduğunu anladı ve bir vasiyetname yazdı ve Halife olan kimsenin namını yazmadı. Yerini açık koydu. Kimse incinmesin diye. Abbas bin Abdülmuttalib (r.a.) duydu ki; bu vasiyetnamede Halife olacak olanın adının yeri boş kaldı. Ebu Bekir-i Sıddık Hazretlerinden sonra ihtilâf olur diye gidip vasiyetnameyi istedi. Hz. Ömer’in (r.a.) ismini o açık ve boş bırakılmış yere yazdı. Hz. Ebu Bekir’in aklı başına geldi. Hz. Abbas (r.a.)’a dedi ki; “Vasiyetnameyi getir.” O da getirdi. Aldı baktı ve sonra dedi ki; “O boş yeri göremiyorum.” Hz. Abbas (r.a.) dedi ki; “Ben küstahlık ettim. Ya Halife-i Rasulullah! Ömer Hazretlerinin (r.a.) adını açık yere yazdım.” Hz. Sıddık (r.a.) çok sevindi. Dedi ki; “Elhamdulillah! Benim isteğim de buydu.” Ashabdan bazıları gelip dediler ki; “Niçin böyle yaptın? Ömer bin Hattab çok sert birisidir. Onu niye Halife yaptınız? Hz. Allah’ın huzurunda nasıl hesap vereceksiniz. Ömer’i Müslümanlar üzerine musallat ettiniz.” Hz. Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.) onlara şöyle söyledi; “Beni kaldırın, oturtun.” Onlar da gelip, mübareği oturttular. Daha sonra onlara şöyle hitap etti; “Eğer Allahu Teâlâ benden sual ederse ki; niçin Ömer’i Halife seçtin? Ben de şöyle cevap veririm; Ya İlahel Âlemin! Yeryüzünde Ömer’den adil kimse bulamadım. Onun için Ömer’i Halife yaptım ve tayin ettim.” Sonraları zamanı geldi Hz. Ömer (r.a.) Hilâfet-Makamı’na gelip oturdu. Etraftan bazı insanlar geldi. Sordular ki; Emirü’l-Müminin kimdir? Kurtlar kuzularla beraber su içiyor. Beraber geziyorlar. Onlardan kuzulara zarar gelmiyor. Hz. Ömer bu derece adildi. Müslümanlar maksutlarına erdiler. Dul kadınlara suyu kendi çekerdi. Evine kendi bir şeyler satın alırdı, kendi götürürdü. Hamallara yardım ederdi. Onlara derdi ki; biraz yok ben götüreyim, bir miktar da siz götürün. Köle ve cariyeler evlere su götürmekten aciz kalsalar, Hz. Ömer kuyulardan su çeker, onlara yardım ederdi. Gece olurdu, Abdurrahman bin Avf ile şehri dolaşır, bekçilik yapar, yorgun kervancıların malını korurdu.

PDF s. 174

ALTMIŞ DÖRDÜNCÜ MENKIBE Abdurrahman bin Avf (r.a.) der ki; “Ben Hz. Ömer’de acayiplikler gördüm.” Arkadaşları dediler ki; “Ne gördün?” O da buyurdu ki; “Eğer Hz. Ömer (r.a.) hayatta olsaydı ben bu sözleri söylemeye cesaret edemezdim. Birisi şudur; her gece ikimiz şehri dolanırdık. Bir gece bir mahalle var idi ki; ona vardık. Bana dedi ki; sen burada dur. Ben muhalefete kadir olamadım, durdum bekledim. Bir zaman sonra gelirdi, sual etmeye cesaret edemezdim. Vefat ettikten sonra bir gece o mahalle varıp ev içinde kötürüm bir kadın gördüm. Kendi kendine şöyle konuşuyordu; “Acep ne oldu ki Hz. Ömer bu gece gecikti.” Ben hemen cevap verdim, dedim ki; “Ey kadın! Hz. Ömer (r.a.) dünyadan göçtü.” Kadın bu sözümü duyunca bir ah çekip, düşüp bayıldı. Daha sonra ayıldı. Aklı başına geldi. Dedi ki; “Ey Bari Huda! Ya Hz. Ömer’i yarlığa ki bana taahhüt ederdi ki sana her zaman yardımda bulunacağım.” Kadına dedim ki; “Neyi taahhüt ediyordu?” Kadın cevap verdi; “Gündüz pislerdim, pislenirdim, gelir onu dışarı atardı, beni temizlerdi. Ekmek getirirdi.” Dedim ki; “Ey kadın! Ben de Hz. Ömer’in arkadaşıyım. Eğer o gittiyse ben sağım. Ben Ömer’in vekili olurum.” Bana seslenip dedi ki; “O adil ve merhamet ehli Hz. Ömer’in yerini kimse tutamaz. Eğer onun arkadaşıysan bana dualarınla yardım et.” Bu konuşmadan sonra kadın başını yukarı kaldırıp dedi ki; “Ya İlahel Âlemin! Ben bu hastalığı Hz. Ömer’in yardımıyla çekiyordum. Hz. Ömer vefat etti. Ben de Hz. Allah’tan ölümümü isteyeceğim, siz de duama âmin deyin.” Kadın dua etti, ben de âmin dedim. O saatte duası kabul oldu, vefat etti. Ben dahi ağladım. Yıkanıp, kefenlenmesini, mezarının kazılmasını karşıladım ve defnettim.”

ALTMIŞ BEŞİNCİ MENKIBE Yine Abdurrahman bin Avf (r.a.) buyuruyor ki; “Bir gece, yine bir tulumunu su doldurup arkasına almış, Medine-i Münevvere’nin köylerine giderken yorulmuştu. Ben dedim ki; Ey Emirü’l-Müminin yoruldunuz, tulumu bana veriniz. Biraz da ben götüreyim.” Dedi ki; “Eğer bugün sen benim tulumumun yükünü götürsen yarın benim Kıyamet Günü’nde günahımı sen yüklenip, götürebilecek misin?”

PDF s. 175

Ben de ona dedim ki; “Senin ne yükün ne günahın var ki? Rasul-i Zîşan Efendimiz’in mübarek yolunda yürüyorsunuz.” Hz. Ömer tekrar bana buyurdu; “Acaba mümkün olur mu ki? Ben bu Hilâfet yükünden kurtulayım. Âhiret’te soru sorulup, cevap istendiği vakit acaba azat kılınır mıyım? İşte o zaman Allah Rasulü’nün dostu olurum.” *** Hz. Ömer (r.a.)’ın oğlu Abdullah (r.a.) babasını ölümünden bir sene sonra rüyasında görmüş. Sabahleyin dışarı çıkıp, başı açık Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’in mescidine varmış ve nida edip demiş ki; “Ey geriye kalan sahabiler! Toplanın ve beni dinleyin. Sizlere babamın selamı var.” Hemen hemen herkes toplandı. Hz. Abdullah (r.a.) konuşmaya başladı; “Dün gece babamı rüyamda ancak bir sene sonra gördüm. Ben ise babamı rüyada görmek için her akşam Rasulullah’a (s.a.v.) salat ve selâm getiriyorum. Ancak dün gece görebildim. Yalnız yüzü sararmıştı. Beli iki kat olmuştu. Dedim ki; Ey babam bu ne haldir? Senin rengin ve yüzün kırmızıydı. Dedi ki; oğul şimdi kurtuldum. Şimdiye kadar hesap veriyordum. Ben tekrar dedim ki; baba bu nasıl bir hesaptır? Zaman gelirdi ki iki hasmın biriyle meşgul oluyordum. Öbüründen gafil bulunuyordum. Biri nasipsiz olurdu. Hal bir yere erişti ki sadaka develerinin yularına geldi. O kopmuş yuları birçok yerinden birbirine bağlamış, artık develere bağlanacak hal kalmamıştı. Onun için bunu atmıştım. Allah (cc) onu niye atıp, zayi ettiğimi sorup beni biraz azarladı. Peşi sıra ben dedim ki; “Ey babam! Ya siz bu sual ve azaptan nasıl kurtuldunuz?” Hz. Ömer cevap verir; “Oğlum! Sana kefenimin içine koy dediğim mektubun sayesinde kurtuldum. (Mektupla ilgili bu konu geride anlatılmıştır.)

ALTMIŞ ALTINCI MENKIBE Bir gün Hz. Ömer (r.a.) Medine-i Münevvere’de gidiyordu. Yol üzerinde aciz bir kadın durmuş bulunuyordu. Başka bir avrat gelip o kadına dedi ki; “Eve gir! Emirü’l-Müminin Hz. Ömer (r.a.) gidiyor. Aciz kadın başını evden çıkarıp dedi ki; “Emirü’l-Müminin kimdir? Dün buradan geçiyordu ona Ömer diyorlardı. Bugün Müminlerin Emiri mi oldu?”

PDF s. 176

Bu sözleri duyan Hz. Ömer (r.a.) geri dönüp kadına şöyle buyurdu; “O kimdir ki; Ömer’i Ömer’e gösterdi? Kendini tanımasına sebep oldu?” Ondan sonra Hz. Ömer (r.a.) her gün o acuze kadının kapısının önüne geliyordu ve diyordu ki; “Süprüntün varsa ver, götürüp atayım. Testin boş ise ver su getireyim. Çünkü senden başka kimse Ömer’i tanıyamıyor.”

ALTMIŞ YEDİNCİ MENKIBE Hz. Ömer (r.a.) bir gece Medine-i Münevvere’de geziyordu. Bir kadın kızına evi içinde diyordu ki; “Biraz su getir, sütün içine dök.” Kızı dedi ki; “Emirü’l-Müminin nida ettirmedi mi süte su katmayınız.” Kadın kızına tekrar dedi ki; “Ömer burada değil.” Kız annesine dedi ki; “Ömer burada değilse, Tanrısı burada.” Ömer Hazretleri bunları duydu. Evi işaretledi. Dinledi ve oğluna dedi ki; “Senin için bir avrat buldum. Sana tam layık.” Yarın oldu o kapıya geldi ve avrada dedi ki; “Ey kadın kızını benim oğluma verir midin?” Avrat dedi ki; “Ben de o cüret yok ki, bunu kalbimden geçireyim.” Hz. Ömer buyurdu ki; “Ben sizinle kızınızın arasında olan konuşmayı akşam duydum. Bir kavuşma olması lazımdır.” Abdülaziz Hazretleri bu kızın evladıdır, bundan doğmuştur. Abdülaziz’den Emirü’l-Müminin Ömer bin Abdülaziz (r.a.) vücuda geldi. Onun hilâfeti zamanında kurt koyun ile gezerdi.

ALTMIŞ SEKİZİNCİ MENKIBE Hz. Ömer (r.a.) bir gece bekçi olarak gezerken bir evden ağlamak sesi duydu. Bunun üzerine dama çıktı. Damdan o eve girdi. Baktı ki bir kişi bir kadın ile oturmuş, şarap ortada hazır dedi ki; “Ey Allahu Teâlâ’nın düşmanı! Sen zannettin mi ki bu kadar günahı Allahu Teâlâ senin üzerine setreder.” Adam aşırı bir şekilde korkup Hz. Ömer’e dedi ki; “Ya Emire’l-Müminin! Asla! Yalnız ben bir günah işledim, sen dört günah işledin. O Cenâb-ı Allah (cc) buyurmaz mı ki; “Evlere kapılardan geliniz.” Sen damdan girdin. İkincisi, Allahu Teâlâ buyurur ki;

PDF s. 177

‫يَاأَيُّهَ ا ا ّلَذِ ينَ آمَ نُ وا َل تَدْ خُ لُوا ُب ُيوتًا غَ يْ رَ ُب ُيوتِكُ مْ حَ تّ َ ى تَسْ ت َْأنِ ُسوا وَ تُسَ ّلِ ُموا عَ لَى أَهْ لِهَ ا‬ . َ‫ذَ لِ ُكمْ خَ يْ رٌ لَ ُكمْ لَعَ ّلَ ُكمْ تَ َذ ّ َكرُ ون‬ “Ey iman edenler odalarınızdan başka odalara, sahipleriyle alışkanlık peyda etmeden ve selamda vermeden girmeyiniz.” (Nur 27) Üçüncüsü; Yine Allahu Teâlâ buyurmuyor mu? “Başkalarının ayıplarını araştırmayın.” Siz ise araştırıyorsunuz. Dördüncüsü; Cenâb-ı Allah yine şöyle buyuruyor;

َ ّ ‫ظنّ إنّ َ بَعْ ضَ ال‬ َ َ َ . ٌ‫ظ ِنّ إِثْ م‬ ِ ِ ّ ‫يَاأيُّهَ ا ا ّلذِ ينَ آمَ نُ وا اجْ تَ نِ بُ وا َكثِ يرً ا مِ نْ ال‬ “Ey İman edenler! Zannın birçoğundan kaçının. Muhakkak ki bazı zanlar günahtır.” (Hucurat 12) Siz ise bana karşı sui zanda bulundunuz. Hz. Ömer (r.a.) bütün bu sözleri duyunca, mübarek gönlüne fazlasıyla üzüntü geldi ve tesir etti. Pişman oldu, onun bu sözlerine karşılık bir köle azat etti. O kişi de yaptıklarına tevbe etti. İyiler zümresinden oldu. Hz. Ömer (r.a.) berakatından bu adalet ve siyaset meydana gelmişti.

ALTMIŞ DOKUZUNCU MENKIBE Hz. Ömer (r.a.) bir gün mübarek başını koydu ki yata. Fakat ansızın siyah bir köle gelip Hz. Ömer’e seslenerek; “Kalk Ya Emire’l-Müminin! Bana insaf et. Ondan önceki haklarımı Kıyamet Günü Rabbül-Âlemin senden ala.” Hz. Ömer tez kalkıp, bu kölenin yüzüne bakarak, sözlerinden çok etkilendi ve gönlüne fazla tesir ettiğini anladı. Köleye buyurdu ki; “Ne hacetin var? Yerine getireyim.” dedi; köle şöyle konuştu; “İsteğin o dur ki; benim üstümü başımı yıkayasın, yuyasın, temizleyesin. Sahipsiz ve ihtiyaç sahibi bir insanım siz Ömer olarak ihtiyaç sahiplerine, dervişlere, hastalara yardım etmeyi taahhüt etmelisiniz.” Hz. Ömer (r.a.) dedi ki; Evet! Sen haklısın ve hak senin elindedir. Nasıl buyurursan, öyle yaparım. Hizmet ederim.” Siyah köle sözüne devamla; esvablarını çıkardı ve dedi ki; “Ey Emirü’l-Müminin! Sen esvabını çıkar bana ver. Ben de onları giyeyim, çıplak kalmayayım, sabırla senin işini bitirmeni bekleyeyim.”

PDF s. 178

Hz. Ömer (r.a.) kendi üstündeki giyeceklerini çıkarıp köleye verdi. Kendi beline bir peştamal bağlayıp aldığı elbiselerini yıkadı. Ondan özürler diledi, taltif etti. Yumuşak sözlerle helallik istedi. Köle dedi ki; “Ya Emire’l-Müminin eğer sana merhamet etmeseydim, sana hakkımı helal etmezdim. Sen bilirsin ki Kıyamet Günü’nde Müslümanların açları, susuzları, çıplakları ve zayıfları doğudan başlayıp, batıya kadar senden haklarını soracaklardır. Onlardan başka Hz. Allah (cc) bu haklardan dolayı senden sualde bulunacaktır. Sen o zaman ne cevap vereceksin?” Hz. Ömer (r.a.) çok ağladı. Yeniden siyah köleden özür diledi, gönlünü hoş tuttu. Elbiselerini ona bağışladı. Ağlayarak geri döndü.

YETMİŞİNCİ MENKIBE Hz. Ömer’in (r.a.) mübarek zamanlarında bir kervan Medine-i Münevvere’ye geldi. Vakit geceydi ve hepsi kâfirdiler. Bir yere kondukları gibi hepsi uyudular. Çünkü çok yorgundular. Develeri ve yükleri sahipsiz bıraktılar. Aklına geldi ki bunların yüklerini götüren hırsızlar olsun. Ben bu işten mesul olamam aceleyle Abdurrahman bin Avf (r.a.) yanına gitti. Abdurrahman” Ya Emire’l-Müminin bu vakitte ne iş için geldiniz.” diye sual etti. O da buyurdu ki; “Ya Abdurrahman şimdi geçerken bir kervana rastladım. Bir yere konmuşlar ve hepsi uyumuşlar. Korkarım ki onların mallarını çalarlar. Bana arkadaşlık et! Gidelim onları bekleyelim. İkisi birlikte varıp kervanı muhafaza etti ve hırsızlara karşı koydular. Bu sabaha kadar sürdü. Hz. Ömer (r.a.) (Namaza, Namaza) deyip oradan ayrıldı. Onlar da uyandılar. Hz. Ömer (r.a.) saadethanelerine geldiler. Kervan halkından bir kişi Emirü’l-Müminin’i takip etti. Bu adam kimdi ki, kendilerini hırsızlara karşı sabaha kadar korudu. Başkalarına sordu. Dediler ki; “O Emirü’l-Müminin Hz. Ömer’dir. Yeryüzünün halifesidir. Yeryüzünün halkının en iyisidir.” O adam geri dönüp kervan halkına durumu anlatıp haber verdi. Hz. Ömer kendi gelip, gece bize koruyuculuk yaptı. Biz uyuduğumuz halde bunu yaptılar. Onun kâfirlere dahi bu derece ve mertebe merhamet ve şefkat etmesi çok anlamlıdır. Müslümanların ne derece dürüst olduklarının işaret ve delilidir. Bize hakikati kabul etmek düşer. Onun dini haktır. Hepsi beraber kalkıp Hz. Ömer’in Huzuru Şerifleri’ne vardılar, hep beraber Müslüman oldular.

YETMİŞ BİRİNCİ MENKIBE Emirü’l-Müminin Hz. Ömer (r.a.) Selman-ı Farisi Hazretleri’ni Fars Vilâyeti’ne vali tayin etti. Hz. Ebu Musa El-Eşari (r.a.)’yi hâkim yaptı. Her birine Beytü’l Mal’den iki danik para tayin etti. Daha sonra buyurdular ki;

PDF s. 179

“Bir mescid yapınız. Parası Beytü’l Mal’den ödensin.” Selman-ı Farisi, gidip görevine başladı. Emirlik vazifesini hakkıyla yapmaya ve gerekli tedbirleri alıp, mescidi inşaya başladı. Hz. Ebu Musa El-Eşari ayrı bir yerde oturup Müslümanların arasındaki meselelere bakıp, hükümde bulundu. Selman-ı Farisi kendi ücretinden iki danik para aldı. Bir daniki ile mescide kilim aldı. Çünkü rahatsızlığı vardı. Üzerinde uyuyordu. Bu kilim üstelik hastalığa faydalıydı. Bir danik para ile de arpa ekmeği alıp yedi. Başka yemekleri terk etti. Zamanla aldığı kilimi bir güzel bezeyip, hazırlayarak, uykusu geldiği zaman, üstünde uyudu. Hz. Ebu Musa El-Eşari bu durumu görüp, Emirü’l-Müminin Hz. Ömer’e (r.a.) bir nâme yazdı; “Ya Emire’l-Müminin Selman, Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v.) yaşayış tarzını, Ashab-ı Güzin (r.anhüm) yapısını terk etmiştir. O çeşitli yiyecekler yer. İşi gücü yemek ve yatmak oldu. Yumuşak giyecekler üzerinde ve sergilerde uyuyor. Selman-ı Farisi işleri zayi eder.” Hz. Ömer (r.a.) mektubun hepsini okudu. Bir adam gönderip Selman’ı azletti, geri çağırdı. Selman-ı Farisi Medine-i Münevvere’ye geldi. Tanıyanlar onu karşılamaya çıktılar. Emirü’l-Müminin dahi gitmişti. Selman, uzaktan Hz. Ömer’i (r.a.) görüp deveden aşağı indi. Yanına gidip musafaha etti. Selman o anda Hz. Ömer’e (r.a.) dedi ki; “Ya Emire’l-Müminin! Ne duydunuz ki? Sıfatımdan ki beni azlettiniz? Hz. Ömer iki arpa ekmeğini ve Şam kiliminin üzerinde oturduğunu söyledi. Selman kendi alenen söyleyip tevbe etti, bir daha yapmadı. Hz. Ömer (r.a.) buyurdu; “Ey Selman! Allahu Teâlâ için benim hallerimde sakıncalı bir şey görürsen bana söyle, ben de tevbe edeyim.” Selman-ı Farisi dedi ki; “Ya Emire’l-Müminin! Duydum ki senin iki kaftanın varmış. Birisi eski, birisi yeni. Cuma namazından dolayı sen biliyorsun ki bizim Peygamberimizin gömleği hiçbir vakit iki olmadı.” Emirü’l-Müminin Hz. Ömer buyurdu; “Ya Selman! Bir zaman iki gömlek edinmiştim. Lâkin birisini bir fakire verdim ve tevbe edip, üzerime nezrettim ki, bir daha iki gömlek bulundurmam ve giymem.”

YETMİŞ İKİNCİ MENKIBE Bize erişmiştir ki Emirü’l-Müminin Hz. Ömer (r.a.) bütün Fars vilayetini fethedip, askerler çok mal ve ganimet getirmişlerdir. Deveden, attan, koyundan, öküzden, gümüş-

PDF s. 180

ten, köleden, cariyeden geçilmiyordu. Emirü’l-Müminin bütün ganimeti taksim etti. Kendine asla bir şey almadı. O zamana göre gece vakti evlerine geldiler. Aileleri dediler ki; “Bizim için, niçin iki dirhem getirmedin? Bu gece evde yiyecek bir şey yoktur.” O da dedi ki; “İmanımı kuvvetlendirmek için getirmedim Ey Hatun! Korktum ki kötü insanlardan oluru. Allahu Teâlâ Hazretleri Kur’an-ı Mecid’inde buyurur ki;

.‫أَذْ هَ بْ تُ مْ طَيِّ بَ اتِكُ مْ فِ ي حَ يَ اتِكُ مْ الدُّ نْيَ ا وَ اسْ تَمْ تَعْ تُ مْ ِبهَ ا‬ ‘Siz bütün zevklerinizi dünya hayatı içinde (Yaşayıp) bitirdiniz. Bunlarla safa sürdünüz.” (Ahkâf 20) “Ayrıca hoş nimetler yediniz, onlarla doydunuz. Ama ben o kimselerden olamam. Yine (Sizi dünya hayatı aldatmasın), dünya hayatına aldanmış olmayasınız diye havfettim. Dünya dirliği beni rahatsız ediyor. Yarın âhirette Rasulullah’tan ayrı düşerim düşüncesiyle ben o mallardan almadım. Çünkü Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz yaptığı bir duada şöyle buyuruyordu; “Ey Allah’ım! Beni miskin yaşat, miskin olarak öldür ve Kıyamet Günü beni miskinler zümresi ile beraber haşret.” Hz. Ömer baktı ki evde hiç yiyecek yok, dışarı çıktı, mescide gidip, minbere çıktı.” Namaza” diye yüksek sesle bağırdı, hutbe okumaya başladı. Hutbede dedi ki; “Kıyamet korkusu olmasaydı, bu gördüğünüz işlerden başka, işler olurdu. Velakin Kıyamet korkusu bizi geri çekti. Kendi havamıza tâbi olmadık.” Ondan sonra dedi ki; “Ey müminler! Bana iki dirhem borç verin. Bu geceki evin harcını göreyim. Benim evimde bu gece yiyecek bir şey yoktur.” Ashab-ı Güzin (r.anhüm) bunu duyunca çok ağladılar. Oradan Abdurrahman bin Avf (r.a.) kalkıp Hz. Ömer’e iki dirhem verdi.

YETMİŞ ÜÇÜNCÜ MENKIBE Allahu Teâlâ Hazretleri Fars Şehri’nin fethini Emirü’l-Müminin Hz. Ömer (r.a.) zamanında müyesser eyledi. Hem o gece Hz. Osman (r.a.) onun huzurlarına geldi. Gördü ki acele ile mektup yazıyorlar. Hz. Osman selam verdi. Hz. Ömer cevap vermedi. Mektubu yazıp, bitirdi. Mumu söndürüp daha sonra selamını alıp cevabını verdi. Hz. Osman (r.a.) dedi ki; “Selamın cevabını neden mumu söndürdükten sonra alıp-verdiniz?” Buyurdular ki; “Ya Osman! Çerağın yağı Beytü’l Malındır ve Müslümanların hakkıdır. Ben devletin mumunu yaktım, mektubu yazdım. Müslümanların işleri için bunu yaptım. O zaman korktum ki selamını alsam o mumun ışığında, Kıyamet Günü’nde Müslümanlar bana düşman olurlar. Allahu Teâlâ Hazretleri beni bundan mesul tutar. Ben buna cevap vermeye takat götüremem.”

PDF s. 181

YETMİŞ DÖRDÜNCÜ MENKIBE Hz. Allah (cc) Anasır-ı Erbaa’yı (Dört Madde) ki; Ateş, Su, Toprak, Hava. Bunları Hz. Ömer’in emrine verdi. Hilâfetleri zamanında Medine-i Münevvere’de bir deprem oldu. Halk çok korktu. Ama Hz. Ömer (r.a.) emir buyurunca, oynama durdu. Yer sakinleşti. Hz. Ömer (r.a.) halkı topladı. Minbere çıkıp, hutbe okudu. Hutbede buyurdu ki; “Rasulullah Efendimiz’den duydum. Yerin zelzelesi iki şeyden meydana gelir. Birisi zina etmek, diğeri zulmetmektir. Zina ve zulüm aşikâr olursa, yer buna dayanamaz Cenâb-ı Hakka yalvarır, inler ve sallanır. Bu hareket zina ve zulüm yapanların helâk olmalarına kadar devam eder. Şimdi günahkâr ben isem tevbe ediyorum. Sizler de tevbe ediniz.” Onlar da tevbe ettiler. Hz. Ömer (r.a.) yer oynamaya başlayınca, derhal kamçısı ile yere vurdu ve yere dedi ki; “Ey Yer! Hala sen tevbe edenlerin altında deprenip durursun. Eğer sakin olup karar kılmazsan sana öyle bir kamçı vururum ki; Kıyamet’e kadar söylerler.” Yerin oynaması durdu. Hz. Ömer (r.a.) hayatta olduğu müddetçe yer bir daha oynamadı. Nitekim Hz. Musa’nın (a.s.) emrine girmiş ve onun isteğiyle yer yarılıp Karun’u yutmuştu. Ama rüzgârın (havanın) emrine verilmesi o hutbede “Ya Sariye! Dağa doğru git.” emrini Nihavend Savaşı’nda Sariye Hazretlerine götürmesi, buna delildir. Hz. Süleyman’ın (a.s.) emrine de rüzgâr verilmişti. Ateşin Hz. Ömer’in (r.a.) emrine verilmesi ise şöyle görülür; “Yemen yolu üzerinde bir kuyu vardı. O kuyuya “Cah-ı Adem” derlerdi. İçi ateş ile doluydu. Her kim o kuyunun üzerinden geçse yanardı. Emirü’l-Müminin Hz. Ömer bu haberi alınca, saadetle kalkıp ve devlet olarak ilerleyip o kuyunun başına vardı. Elindeki kamçısıyla kuyunun başı üzerine vurdu ve dedi ki; “Emirü’l-Müminin Ömer idaresi altındaki Muhammed Ümmeti insanları yakmaktan korkmuyor musun?” Ateş kuyunun içine geri çekilip kayboldu. Kıyamet’e kadar o ateş bir daha ortaya çıkamayacaktır. Alimlerden bazıları demişlerdir ki; O ateş “Eyke Kavmine” indirilen ateşten kalan kısımdır.

YETMİŞ BEŞİNCİ MENKIBE Bir gün Emirü’l-Müminin Hz. Ömer (r.a.) dervişlere, fakirlere mal dağıtıyordu. Bu esnada bir kişi küçük bir çocukla geldi. Hz. Ömer’e (r.a.) buyurdu ki;

PDF s. 182

“Fesubhanallah! Ben hayatımda hiçbir kimseyi görmedim ki bir kimseye bu kadar benzesin. Bu oğlan sana ne kadar benziyor.” O Adam da dedi ki; “Ya Emire’l-Müminin bu çocuğun acayip hallerinden sana haber vermeye geldim. Ben sefere gitmek istediğim gün bunun anası hamileydi. Bana demişti ki; beni bu halde koyup gidersen ne yapayım? Ben de dedim ki; “Karnındaki çocuğu Cenâb-ı Allah’a (cc) emanet ediyorum.” Nihayet seferden geldim. Anası ölmüştü. Bir gece konuşurken karşımızdan mezarlıktan bir ateş gördüm. Sual ettim. Dedim ki bu ateş nedir? Dediler ki bu ateş senin karının mezarından geliyor. Biz bu ateşi her gece böyle görüyoruz. Ben de dedim ki; Sübhanallah! Benim karım namazını kılardı, orucunu tutardı. Bu ateş ne haldir? Gidip kabrini açtım. Baktım bir lamba yanıyor. Çocuk bunun ışığı altında oynuyor. Bu arada bir ses duydum bana diyordu ki; - Bunu bize emanet ettin. Sana geri veriyoruz. Ben de dedim ki; ne olaydı anası da sağ olaydı. Gaibden gelen ses dedi ki; eğer anasını da bize ısmarlayaydın burada onu da sana geri verirdik.

YETMİŞ ALTINCI MENKIBE Bundan önce anlatmıştık ki; Emirü’l-Müminin Hz. Ömer (r.a.) bekçilik yapmak üzere temiz şehri dolaşmaya başladı. Her neyi eksik görürse onu tamamladı. Bu kadar tedbir ile uğraşmasına rağmen yine de ağlardı. Dediler ki; “Ya Emire’l-Müminin! Bu kadar korku ve ağlamak niçin?” O da buyurdu ki; “Eğer bir koyun veya keçi Fırat Nehri kenarında gezerken hastalansa ve onun hastalığına bir çare bulup, yapmasalar, korkuyorum ki kıyamet günü onun hakkını benden sorarlar.” Hz. Ömer bunca takva ve vera sahibiydi. Abdullah bin Ömer ve bin As (r.a.) der ki; “Hz. Ömer’in vefatından sonra ben daima dua eder ve derdim ki; “Ya Rabbel Âlemin! Hz. Ömer’i bana rüyamda göster. On iki yıldan sonra benim duam kabul oldu. Onu rüyamda gördüm. Normal bir adam gibi gusletmiş peştemaline sarılmış bir haldeydi. Dedim ki; “Ya Emire’l-Müminin orada yerin nasıl! Ne haldesin? Huzuru Rabbü’l-Âlemin’de ne yapıyorsun?” O esnada Hz. Ömer (r.a.) buyurdu; “Ya Abdurrahman! Ben ne kadar zamandan beri sizden ayrılmışım?”

PDF s. 183

Ben de cevaben dedim ki; “On iki senedir.” O da buyurdu ki; “Şimdiye kadar hesap veriyordum. Yaptığım işlerden dolayı helâk olma korkusu duyuyordum. Eğer Hz. Allah’ın (cc) Rahmeti gazabına üstün gelmeseydi bîçare ve dermansız olacaktım. Şimdi sen ve ben defterlerimizi günahlarla doldurduğumuzu ve karaladığımızı bilelim. Sen ve ben iyi amellerimizi, taat ve hasenatımızı rüzgâra vermişiz. Ben ve sen yüzü suyunu Allahu Teâlâ ve Rasulü önünde değişmişiz. Ben ve sen dünya malına mağrur ve meşgul olmuşuz. Âhirete bais olan sevap işleriyle uğraşmamışız.” Durumu ve anlattıkları bundan ibaretti. Böyle olan yerde varlıkta ki dünya işlerini tamamlamak ve sebeplere sarılmak lazım gelirken, bir dereden artık bin su getirip günahlarımızı örtmek mümkün değildi. Ya biz asi ve şer olarak yaşamış olabiliriz. Yaşayışlarını ve hayatlarını dünya işlerine verenlerin âhireti hiç de iyi değildir. Ama vermeyenlerin durumu iyidir.

YETMİŞ YEDİNCİ MENKIBE Emirü’l-Müminin Hz. Ömer (r.a.), Ebu Musa el-Eşari Hazretleri’ni Fars Vilayeti’ne vali tayin edip, göndermişti. Bir müddet sonra bir nâme yazıp gönderdi.” Bundan sonra bil ki halka uyanların ve onlara riayet edenlerin bahtlısı onlara babaları gibi davranandır. Siz de iyi davranan bahtlılardan olunuz. Sakın bedbaht olmayınız. Asla böyle olmayınız.” diyordu. Yine devamla; “Ya Ebu Musa! Vesaitle gidici olma. Yoksa emrindekiler de öyle yapar. Senin benzerin o hayvan gibidir. Otu çok yer semizlenir. Semizliği helakine sebep olur. Öldürür ve yerler.” Bir zaman Hz. Ömer (r.a.) Huzeyfe (r.a.) ile oturmuşlardı. Hz. Ömer (r.a.) buyurmuştu ki; “Ya Huzeyfe! Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz münafıkların sırrını sana söylemiştir. Ben de nifak eserinden bir şey görüyor musun?” Hz. Huzeyfe dedi ki; “Ya Ömer Hazretleri! Maazallahu! Bunu nasıl söylüyorsunuz? Ben Rasulullah Efendimiz’den (s.a.v.) bir şey duymamışım.” *** Yine ayrı bir zamanda yine oturmuşlardı; “Vera” sözü hakkında konuşuyorlardı. Hz. Ömer (r.a.) buyurdular; “Yetmiş helâlden el çektim. Harama şüphe kalmasın diye, korktum.” Kimyayı- Saadet isimli mübarek eserde İmam Gazali Hz. Ömer’in ya yedi ya dokuz lokmadan fazla yemediğini söyler.

PDF s. 184

YETMİŞ SEKİZİNCİ MENKIBE Şeyh Gül-Abadi “Şerh-i Ta’ruf” denilen eserinde demişlerdir ki; “Emirü’l-Müminin Hz. Ömer (r.a.) Üveysel-Karani’nin (r. aleyh) vasıflarını Rasulullah Efendimiz’den duymuştu. Hz. Ömer’e (r.a.) şöyle demişti; “Üveyse çok sena ederdi. Üveys hakkında Hz. Ömer’e vasiyette bulunmuştu. Hz. Ömer halife olunca bir arefe günü Arafat Dağı’nda insanları toplu olarak buldu. Minber üzerine çıktı ve nida etti; “Ey insanlar! Aranızda Iraklı olanlar varsa ayağa kalksın!” Birkaç kişi ayağa kalktılar. Tekrar; “Her kim Yemen’dendir, başka bir tarafa otursun.” Ortada bir kişi kaldı. Hz. Ömer ona şöyle sual etti; “Nerelisin?” O adam dedi ki; “Ben Karenli’yim.” Hz. Ömer buyurdu; “Üveys Karani’yi tanır mısın?” Adam; “Bilip, tanıyorum.” dedi ve ekledi; “Velakin ondan hakir ve fakiri yoktur. Ondan başka divane bulunmaz.” Hz. Ömer (r.a.) bu sözleri duyunca buyurdu; “Rasulullah (s.a.v.) Hazretleri buyuruyor ki; Kıyamet Günü Rabia ve Müdar kabilelerinin koyunlarının yünü sayısınca kişiler, Üveys Karani’nin şefaat etmesi sonucu cennete gireceklerdir. Bu iki kabile, Arab kabileleri arasında en büyük iki kabileydi. Koyunlarının sayısını bilmek ve saymak mümkün değildi. *** Hürrem bin Hayyan der ki; “Ben bu sözleri işitince Kûfe’ye gittim. Üveys’i aradım. Sonunda Fırat Nehri kenarında buldum, o sırada abdest salıyordu ve peşi sıra elbiselerini yıkıyordu. Yanına varınca selam verdim selamı aldı. Bana baktı. İstedim ki elini tutayım. Ona dedim ki; Ya Üveys! Cenâb-ı Allah rahmet eyleye, Allah’ın affı üzerine ola, nasılsın? O esnada onun bana muhabbetinden bana bir ağlamak geldi. Onun haline ve zayıflığına çok acıdım. O dahi ağladı ve daha sonra dedi ki;

PDF s. 185

“Ey Hürrem bin Hayyan sen nasılsın? Sevgili biraderim! Beni sana kim tarif etti ve bu tarafa yol gösterdi.” Ben de dedim ki; “Ey Üveys! Benim adımı ve babamınkini nasıl bildin? Ne ile tanıdın? Beni görmediğin halde bu nasıl bir şey?” Üveys dedi ki; “Ey Üveys benim adımı ve babamınkini nasıl bildin ve ne ile tanıdın? Beni görmediğin halde bu nasıl şey?” Üveys dedi ki; “Alim olan Allahu Teâlâ Hazretleri bildirdi.” Diye beyan etti ve şu Ayet-i Kerime’yi okudu; “O Allah öyle birdir ki; hiçbir nesne onun ilminden dışarı çıkamaz. Benim ruhum, senin ruhunu tanıdı. Müminlerin ruhları birbirlerine aşinadır. Birbirlerini görmemiş olsalar da gözlerimiz birbirine haber verir.” Peşine; “Üveys! Bana Rasulullah’tan bir haber ver.” dedim.” Söyleyeceğin bana yadigâr olsun.” Üveys buyurdu; “Benim canım ve tenim Rasulullah’a (s.a.v.) feda olsun. Ben onu görmedim. Onun hadislerini başkasından duydum. Onun mübarek hadislerini rivayet etmek, bu yolu kadimin üzerine açmak istemem. Müftiler gibi fetva vermek muhaddisler gibi hadisleri zikretmek benim işim değil. Benim bir işim vardır. Ondan başkasıyla uğraşmak istemem.” Bana bir âyet oku, senin sesinden duyayım. Bana ayrıca dua vasiyette bulun. Ben de onunla amel edeyim. Allah (cc) rızası içi seni çok seviyorum. Benim elimi tuttu. Fırat Nehri kenarına götürdü. Selavat-ı Şerife’yi çekip, ağlayıp, ondan sonra dedi ki; “Sözlerin sadığı ve doğrusu Cenâb-ı Hakk’ın sözüdür.” buyurdu. Ondan sonra şu Sure-i Şerif’i okudu;

َ ّ‫ مَ ا خَ لَ ْقنَاهُ مَ ا إِ ّ َل بِ ْالحَ قِ ّ وَ لَكِ ن‬. َ‫وَ مَ ا خَ لَ ْقنَا السّ َ مَ اوَ اتِ وَ ْالَرْ ضَ وَ مَ ا بَيْ نَ هُ مَ ا َلعِ بِ ين‬ ‫ يَوْ مَ َل يُغْ ِني مَ وْ لًى عَ نْ مَ وْ لًى شَ يْ ئً ا‬. َ‫ إِنّ َ يَوْ مَ ْالفَصْ ِل ِميقَ اتُ ُهمْ أَجْ مَ ِعين‬. َ‫أ َ ْكثَ رَ هُ مْ َل يَعْ لَ ُمون‬ ُ‫ إِ ّ َل مَ نْ رَ حِ مَ اللّ َ ُ إِنَّهُ هُ وَ ْالعَ ِزيزُ الرّ َ حِ يم‬.‫وَ َل هُ مْ يُنصَ رُ و َن‬ “Bu gökleri ve yeri ve ikisi arasındakileri oyun yapar olduğu halde batıl yaratmadık. Bu ikisini hak ile yarattık. Fakat çokları bunu bilmezler. Kıyamet Günü hepsine mikattır. O günde hiçbir veli yakınlarına hiçbir şey ile faide vermez. Nazil olan azaptan men olamazlar. Allahu Teâlâ’nın rahmet ettiği müminler bunun dışındadır. O aziz ve rahimdir.” (Duhan 38-42)

PDF s. 186

Tahmin ettim ki kendinden geçti ve dedi ki; “Ey Hürrem bin Hayyan! Baban Hayyan öldü, sen de yakında öleceksin. Ya Cennet’e ya da Cehennem’e. Baban Adem Aleyhisselâm öldü. Nuh Nebi öldü. Davud Halife-i Hüda öldü. Hz. İsa öldü. Rasulullah Efendimiz öldü (s.a.v.) Allah Rasulü’nün halifesi Ebu Bekir öldü (r.a.). Biraderim Ömer öldü.” dedi. Ben de dedim ki; “Hz. Ömer daha ölmedi” O da dedi ki; “Allahu Zülcelâl bana haber verdi. O da âhirete teşrif ettiler. Yakında sen de ben de öleceğiz.” Üveys Kenani Hazretleri (r.a.) salavat getirip, özetle bir duada bulundu. Dedi ki; “Benim sana vasiyetim şudur; Hz. Allah’ın (cc) Kelam-ı Azimüşşan’ını ve kurtuluşa giden İslam ehillerinin yolunu önde tutasınız. Bir saat dahi olsa ölümü hatırından çıkartma. Kendi kavmine ulaşıp, onlara nasihat edesin. Halkından öğüt ve nasihati eksik etmeyesin. Bir adım ayağını cemaatten geri atmayasın. Bilmeden Dini-Mübin İslam’dan çıkar, sonra Cehennem ehli olursun.” daha birçok duada bulundu. Sonunda dedi ki; “Ya Hürrem oğlu Hayyan! Bundan böyle ne sen beni göreceksin ne de ben seni göreceğim. Beni dua ile yâd et. Ben de seni dua ile yâd edeceğim. Sen bir tarafa, ben bir tarafa gideyim. Ben diliyorum ki; onun bir saat beraber yürüyeyim. Ama koymadı. Ağladı. Ben de ağladım. Gidince bir mahalleye girdi. Bir daha ondan haber alamadım. Ömrünün sonuna kadar, onu hayır dua ile andım. Hz. Ömer’in ruhu şâd olsun ki beni onun yanına gitmeme vesile oldu. Eğer o olmasaydı, ben Üveys’e gidemezdim, ondan da irşad alamazdım. Ben ruhumu bulmaya ne zaman ve ne şekilde aydınlanmaya kavuşturdum.

YETMİŞ DOKUZUNCU MENKIBE Emirü’l-Müminin Hz. Ömer’in (r.a.) bir cariyesi vardı. Adı da Zaide idi. Bir gün koşarak geldi ve Rasulullah’ın (s.a.v.) huzuru şeriflerine çıktı. Dedi ki; “Ya Rasulallah! Ben Hz. Ömer’in evindeyim. Hamur yapıp, ekmek pişirmek istedim. Bu arada odun yoktu. Gittim hurmalığa odun getireyim. Odunları topladım, bağladım, getirmeye gücüm yetmedi. Bu esnada at ayağı sesi duydum. Ben o hurmalıkta hiçbir zaman at görmedim, böyle bir şey yoktu. Bir de baktım yeşil elbiseler içinde ay yüzlü ve çok güzel bir atlı gördüm. Şimdiye kadar böylesini görmemiştim. Bana dedi ki; “Ya Zaide Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) nasıl? Sen Rasulullah Efendimiz’in huzuruna git, ona benden selam söyle şöyle ki; Cennet Rıdvanı sana selam ediyor ve diyor ki; hiç kimse senin peygamberliğine o kadar sevinmez ki ancak sevinen senin ümmetindir. Ayrıca benim. Zira hiçbir peygamberin ümmeti, onun ümmeti kadar cennete girmek istemez. Sen istersen ve senin ümmetin Kıyamet Günü üç bölük olacaktır: Sadıklar; hesapsız cennete gireceklerdir.

PDF s. 187

Muktesitler; hesabı kolayca olanlar. Cennete girerler. Zalimler; bunlar da Rasul’ün şefaatiyle, affedilip cennete girerler. Hiç kimse, senin şefaatin sonucu, sana bağışlanacak ve o ümit ile yaşayacaktır. Kıyamet Günü hiç kimse senin ümmetinden olarak zayi olmayacaktır. Bu üç güruh, senin bereketinle cennete girerler. Rasulullah Efendimiz mübarek başını secdeye koydu ve Hakk’a şöyle niyazda bulundu; “Elhamdülillah! Cenâb-ı Allah’a (cc) şükürler olsun ki Rıdvan’ın diliyle ümmetimin affedildiğini sağ iken duymak nasip oldu ve müjde verdi.” Zaide dedi ki; “Ya Rasulallah! Bundan başka daha acayip şeyler söylememi ister misiniz?” Efendimiz (s.a.v.); “Evet!” dedi Zaide sözüne devamla dedi ki; “Daha önce dediğim gibi topladığım odunları bağlamıştım ve çok ağır olmuştu. Bana “Götüremiyor musun?” dedi. Ben de, “Evet” dedim. Elindeki kamçısıyla büyük bir taşa işarette bulundu ve dedi ki; “Ey taş kalk! Bu odunu Ömer bin Hattab’ın evine götür ve yerine geri gel.” Taş derhal yuvarlanarak geldi. Odunu yerden kaldırdı ve alıp gitti. Bizim kapıya koyup geri geldi ve ben de bunu gördüm.” Burada Hz. Ömer’in faziletinin yanı sıra, yanındaki cariyesinin bile nasıl bir fazilet, erdem ve imana sahip olduğunu, diğer insanlarla kıyasla onların faziletinin ne mertebede olduğunu anla.

SEKSENİNCİ MENKIBE Ebu Leys Semerkandi Hazretlerinin “Tenbihü’l-Gafilin” isimli eserinde bahsedilen ve gelen bilgiye göre; Hz. Ömer (r.a.) oğlu Abdullah önünde oturuyordu. Gelen ziynetleri, hediyeleri taksim edip dağıttı çanaklar boşaldı. Oğlu elini çanağa sürdü. Eli yağlandı. Ondan sonra oğlu yağlı elini başına sürdü. Bunu gören Hz. Ömer (r.a.) dedi ki; “Ey oğlum! Saçını yağlı görüyorum.” Oğlu dedi ki; “Evet! Sözünüz doğrudur! Elim zeytinyağına bulandı. Hz. Ömer çabucak oğlunu elinden tutup hamama götürdü. Saçlarını iyice yıkattı ve ona şöyle söyledi; “Ey oğul! Bu yaptığın hareket doğru değildir. Babanın âhirette ceza görmesi için kolay bir harekettir.” ***

PDF s. 188

Yine “Tenbihül-Gafilin”de yazılır ki; Bir gün bir kişi Hz. Ömer (r.a.)’ın huzuruna geliyordu. Hanımından şikâyette bulunacaktı. Hz. Ömer’in evinin önüne gelince; bir düşmanlık ve niza sedası işitti. Evin içinden gelen seslere kulak verdi. Baktı ki muhterem haremleri Ümmü Gülsüm ona fazlasıyla sözler söylüyor. Hz. Ömer (r.a.) ona mukabelede bulunmuyor, asla konuşmuyordu, sükût etmiş dinliyordu. O kişi kendi kendine dedi ki avradımı buna şikâyet edeyim, şimdi o benden daha fazla elemde ve cefadadır. Onun için geri döndü ve evine gidiyordu. Hz. Ömer o esnada dışarı çıktı ve adamı giderken gördü ve ona dedi ki; “Ne iş için gelmiştin?” Adam da dedi ki; “Sizin Harem-i Şerifleriniz’de olanları duyunca geri döndüm.” Hz. Ömer (r.a.) buyurdu ki; “Ben ondan geçerim ve affederim. Zira benim üzerimde çok hakkı vardır. O nefsim ile benim aramda perdedir. Nefsim onunla sakin olur. Hamlardan kurtulur ve korunurum. Üstümü başımı yıkar. Bulunmadığım zaman eve bekçilik yapar. Cehennem ile aramda manevi bir perde olur. Evin ekmeğini pişirir, yemek yapar, ev temizler ve çocuklarıma bakar. Bunlardan dolayı ona kızmam ve sabrederim.” “Ayrıca doğru olan ve doğru gideni Allahu Teâlâ sever. Benim avradımın bu hakları var. Onun için onu affediyorum, hakkımı helâl ediyorum.”

SEKSEN BİRİNCİ MENKIBE “Mesabih” adlı eserin ‘Havas ve Şefaat’ bahsinin bir bölümünde Enes (r.a.) demiştir ki; Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyuruyor; “Sağlam ve hakikat üzere Allahu Teâlâ, Hz. Rasulü’ne (s.a.v.) buyurmuştur ki; ümmetinden dört yüz bin kişiyi sorgusuz cennete koyacağım vadetti. ’ Orada bulunan Hz. Ebu Bekir-i Sıddık (r.a.); “Ya Rasulallah bunu çoğalt.” dedi. Rasulullah (s.a.v.) buyurdu; “Bunun mislini iki avucunu toplayıp üçledi.” Hz. Ebu Bekir (r.a.) dedi ki; “Tekrar fazlalaştır Ya Rasulallah!” Rasulullah (s.a.v.) yine aynısını gösterdi. Hz. Ömer (r.a.) buyurdu ki; “Eğer Hz. Allah hakikatte ve sağlam olarak bütün mümin kullarını cennete koymayı isteseydi bir avuç içerisinde kadar sayıp, hepsini cennetine koyardı.” Âlemlere Rahmet, Allahu Teâlâ Hazretlerinin (c.c.) Rasulü, Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimiz Sıddık ve Ömer, doğru söylüyor.

Okuma notu

Bu metin gelenek içinde aktarılan bir menkıbedir. Tarihî bir tutanak gibi değil; yolun hafızasını, değerlerini ve anlatı dilini taşıyan bir rivayet olarak okunmalıdır.