SEHL BİN ABDULLAH TÜSTERİ HAZRETLERİ
Ol seyyâh-ı deryâ-i tarikat, ol gavvâs-ı osmanı hakikat Şeyh Sehl bin Abdullah Tüsteri (kaddesallahü sirrahü ve rühahü) Hazretleri'nin künyesi Ebü Muhammed'dir, Kendisi ikinci tabakadandır. Kavminin büyüklerinden ve bu tâifenin âlimlerindendir, İktidâ ettiği imâm, İmâm-ı Rabbâni (kuddise sirruhü) Hazretleri idi. Zünnün- Mısri Hazretleri'nin de müridi idi. Ayrıca evliyâullahdan bir zât olan dayısı Muhammed Suvâr ile de sohbet etti Cüneyd-i Bağdâdi Hazretleri'nin akranı idi. Hicri 283 tarihinde, 80 yaşında olduğu hâlde vefât etti.
Sehl bin Abdullah Tüsteri Hazretleri anlatıyor:
Üç yaşında iken geceleri uyumazdım. Dayım Muhammed Suvâr'ın namaz kılmasını seyrederdim. Dayım bir gece bana: — Ey Sehl, dedi; git uyu. Gönlümü meşgül ediyorsun.
Bir gün yine dayım bana:
— Sen hiç Allahü Teâlâ'yı zikrediyor musun? dedi. Ben:
— Onu nasıl zikredeyim? diye sordum.
Bana şöyle dedi:
— Gece yatağa girip de yattığın zaman «Allahü Teâlâ benimledir, Allahü Teâlâ beni görücüdür, Allahü Teâlâ benim şâhidimdir!» diye üçer def'a söyle.
Ben birçok geceler bu sözleri söylemekle meşgül oldum. Onun manevi hazzını hissetmeye başladım. Aradan bir yıl kadar bir zaman geçtikten sonra:
— Sana öğrettiğim o şey'i sakın kabre kadar aklından çıkarma ve ona devam et. Onun sana dünya ve âhirette çok fay-,dası dokunur, dedi.
Aradan uzun bir müddet geçtikten sonra da şunları söyledi:
446 ÂRİPLERİN MENKIBELERİ
— Bir kimse Allahü Teâlâ ile beraber olursa, Hak Teâlâ onun bakıcısı ve şâhididir. O kimseden yaradanına karşı bir
isyân zuhür etmez. XX x
Sehl bin Abdullah Tüsteri anlatıyor;
Küçükken beni mektebe verdiler. Yedi yaşımda Kur'ân-ı Kerim'i hatmeyledim. Yılın on iki ayını oruçlu geçirirdim. Orucumu arpa ekmeğiyle açardım.
On iki yaşıma girince Tüster'e geldim. Basra'ya gidip geri döndüm. Arpa ektim, bir müddet ziraatle uğraştım. Günlerimi riyâzetle geçirirdim. Üç günde bir parça ekmek yerdim. Bâzı def'alar dört gecede bir badem içi yerdim.
Anamdan bana çok mal kalmıştı, Bir gün fukarayı çağırıp o malın hepsini de dağıttım. Kimde ne alacağım varsa onları da bağışladım. Ondan sonra yola düşüp yaya olarak Kâbe'ye gittim. Giderken kendi kendime:
— Ey nefis, dedim; artık müflis oldun ve benden isteyeceğin bir nesne kalmadı. Zaten isteyecek olsan da bir şey bulabilecek değilsin.
Sehl bin Abdullah Tüsteri böyle söyledikten sonra, nefsi için bir nesne dilememeye ahdetti. Küfe'ye geldi. Orada nefsi balıkla ekmek yemek diledi. Her ne kadar vermemeye azmetti ise de, balıkla ekmek yeme husüsunda nefsinin arzüsu şiddetlendi. — Nefsi Mekke'ye kadar incitmeyeyim, diye düşündü.
Sonra şehire girdi. Gezerken bir un değirmeni gördü. Değirmene bir at koşmuşlardı. At habire dönüp duruyordu. Degirmenciyi buldu. Onunla selâmlaştıktan sonra:
— Bu ata bir günde ne kira ödüyorsunuz? diye sordu. Degirmenci:
* — Onun-bir günlük kirası iki akçedir, dedi.
— Bugün bu atı dinlendirin ve yerine beni bağlayın. Bana da bir akçe verin..
Değirmenci buna r8zı oldu. Atı çözüp yerine onu bağladı.
SEHL BİN ABDULLAH TÜSTERİ HAZRETLERİ MT
Akşama kadar değirmeni döndürdü. Akşam olup da işi bırakınca ona bir akçe verdiler. Gidip onunla balık ekmek aldı ve nefsine:
— Her ne zaman benden bir nesne dileyecek olsan, sana Jâyık olan böyle bir hizmeti gördürür, isteğini ondan sonra yerine getiririm, dedi.
Sonra nefsini körletti. Daha sonra Küfe'den Kâbe'ye gitti. Kâbe'de çok meşâyihla görüştü. Hac farizasını ifa ettikten sonra yine Tüster'e döndü. Zünnün-i Mısri Hazretleri ile görüşüp ona mürid oldu. Şeyh Zünnün Hazretleri ona himmetle nazar eyledi sonra Mısır'a döndü. O ise Tüster'de kaldı. Nefsine zecr için yere oturmayıp dört ayak üstünde durdu.
İk AR
Sehl bin Abdullah Tüsteri Hazretleri bir gün parmağını sarmıştı. Dervişlerden biri onun sarılı parmağını görüp:
— Niçin parmağını sardın? diye sebebini sordu.
Sehl bin Abdullah:
— Ağrıdı da onun için.. diye cevab verdi.
O derviş bir müddet sonra Mısır'a gitti, Hazret-i Zünnün'u gördü. Onun da parmağı sarılıydı. Ona da:
— Yâ Şeyh, niçin parmağını sardın? diye sordu.
Hazret-i Zünnün şu cevabı verdi:
— Falan zamandan beri ağrır. Ol sebebden sardım.
Derviş diyor ki: o
— Ben o zaman anladım ki, Zünnün Hazretleri'nin parmağı ağrıyınca Sehl bin Abdullah Tüsteri Hazretleri de Şeyh Zünnün'a muvafakat için parmağını sarmış..
kk *
Eceli yaklaşınca Sehl bin Abdullah Hazretleri ölüm döşeğine yattı. Ömrünün son demlerinde başı ucunda bulunan azizlerden biri ona sordu:
— Yâ Şeyh, senden sonra minbere kim çıksın? Yerine kim halife olsun?
Hazret-i Şeyh gözlerini açıp şehirde bulunan Şâdıdil adındaki bir kâfirin ismini söyledi.
48 ÂRİFLERİN MENKİIBELERİ
— Minbere Şâdıdil çıksın, dedi; gözlerini yumdu.
Etrafında bulunanlar taaccüb edip;
— Şeyhin aklı gitmiş, dediler; bu kadar müridi varken yerine bir kâfiri nasbeyledi.
Sehl bin Abdullah Tüsteri yine mübârek gözlerini açıp:
— Başımda kavga-gürültü etmeyiniz. Vaktim azizdir. Gidip bana Şâdıdil'i çağırınız, gelsin, dedi.
Gidip Şâdıdil'i çağırdılar, geldi. Sehl bin Abdullah Tüsteri:
— Yâ Şâdıdil! İyi dinle, dedi; üç gün sonra minbere çık ve müslümanlara vaaz eyle. Bu sana vasiyetimdir.
Şeyh Hazretleri böyle buyurduktan sonra pâk rühu rahmet-i rahmâna vâsıl oldu.
Üçüncü gün ikindi namazından sonra Şâdıdil minbere çıktı. Başında kâfirlerin nişânesi olan sorguç ve belinde zünnâr vardı. Cemaat hayret içinde idiler, Şâdıdil, minberde:
— Ey Sehl Hazretleri'nin müridleri, dedi; bana bir vakit şeyhiniz: Yâ Şâdıdil, zünnârı çıkarıp atmanın daha vakti gelmedi mi? demişti. İşte bugün ben onun bu buyruğunu yerine getirdim.
Şâdıdil böyle söyledikten sonra belindeki zünnârı, başındaki sorgucu çıkarıp attı, DiH ile kelime-i şehâdet getirdi ve Allahü Teâlâ'nın bir olduğuna, şehâdet parmağını dikmek süretiyle işaret etti.
Cemaat bunu görünce ve o sözleri işitince ağlaştılar.
4 * *,
Şöyle rivâyet olunmuştur ki;
Bir gün bir kâfir geçti. Hazret-i Şeyh Abdullah Tüsteri o kâfiri görüp:
— Bunda müslümanlık alâmeti var, dedi.
Şeyh Hazretleri'nin vefâtından sonra, dervişlerden biri Hazret-i Şeyh'in türbesi yanında dururken, o kâfir de oradan
geçmekteydi. Derviş seğirtip o kâfirin önüne çıktı, Ona, Sehi
SEHL BİN ABDULLAH TÜSTERİ HAZRETLERİ 449
Hazretleri'nin kendisi hakkında söylemiş olduğu sözü anlattı. Bunun üzerine kâfir:
— Gel seninle Şeyh'in kabrine varalım. Bana müslüman ol desin, olayım, dedi.
Dervişle kâfir kabre vardılar. Hazret-i Şeyh'in kabirden şöyle seslendiğini işittiler:
— Yâ falan! Cehennem ehlinden cennet ehli daha üstündür.
Kâfir bu sözü işitince kelime-i şehâdet getirip müslüman oldu. * k & Ebü Talha der ki; Şeyh Sehl bin Abdullah Tüsteri Hazretleri anasından doğduğu zaman oruçlu idi. Üç gün süt emmedi. Ömrünün son üç günü de oruçlu geçti.
#* * *
Cenâb-ı Şeyh Sehi bin Abdullah Tüsteri Hazretleri'nin hikmetli sözleri.
Buyuruyorlar ki:
Hakka lâyık olan-kimsenin altı şey'i işlemesi gerekir:
1 — Kur'ân'ın hükmünü tutmak,
2 — Hazret-i Peygamber Aleyhisselâm'ın sünnet-i şerifesine mutâbaât etmek,
3 — Haramı' terkeylemek,
4 — Yaramaz işlerden uzak olmak,
5 — Bütün hakları ödemek,
6 — Tevbe-i nasüh üzere tevbe etmiş olmak.
4 £ * Bu işin başlangıcı, kendisine erişilmeyen bir ilimdir. Âhirine ise hiç nihâyet yoktur.
*k *
İki yüzlü olan kimse sıdk kokusu bulamaz. 4 *
Yardımcıların en üstünü Allahü Teâlâ'dır. Mürşidlerin en üstünü Hazret-i Resûl Aleyhisselâm'dır. Azıkların en üstünü de
takvâdır.
v4 *
Allahü Teâlâ kullarına üç nidâ kıla. Diye ki: 1 — Ey kulum! İnsafa gelmez misin? Ben seni anarım, sen beni anmazsın. - © 2 — Ey kulum! Ben seni dergâhıma koyarım. Sen ise benim dergâhımı bırakıp başkalarının dergâhına kaçarsın. 3 — Ey kulum! Ben seni belâlardan kurtarırım. Sen ise
varıp kendini belâlara atarsın,
LE AR 4
Kulum zârmı bana söylesin, Söylemezse bile benden yana baksın. Bakmazsa, bâri dergâhımdan kaçmasın. Dergâhıma gelmezsc, bâri benden hâcetini dilesin, Kulumu ben bunlar için
“yarattım. * k *
Kişinin tâ ki nefsi ölmedikçe gönlü diri olmaz. Nefsine hâkim olamayan ise hor olur.
#k *
Sofi diye Allah'dan başkasına sâfi olana denir. Sofi'nin yanında toprak ile altının bir farkı olmaz. * k
Tevekkül ehline Allahü Teâlâ üç nesne verir: 1 — Gaybı keşf,
2 — Müşâhede,
3 — Kurbı Hak.
Kk *
Beş nesne insanın cevheridir: I — Fakir iken kendisini gani göstermesi, 2 — Aç iken kendisini tok göstermesi,
SEHL BİN ABDULLAH -TÜSTERİ HAZRETLERİ 451
3 — Üzüntülü iken neş'eli göstermesi,
4 — Kendisine düşmanlık edene dostluk göstermesi,
5 — Geceleri kaim, gündüzleri saim olduğu (geceleri nafile namaz kıldığı, gündüzleri de oruç tuttuğu) bâlde, yine kendisini sağlam göstermesi.
** *
Günde bir def'a yemek yemek sıddikların işidir. İki kerre vemek yemek mü'minlerin işidir. Üç kerre yemek ise, derecesi düşük olanların işidir.
*£ *
Kim cennete girerse korkudan emin olur. Kim sünneti işlerse, ö da korkudan emin olur.
# tk *
Kişiye tevbe müyesser olmaz. Tâ ki dilsiz olmadıkça..
Kişi dilsiz olmaz. Tâ ki halvete girmedikçe..
Kişi halvete girmez. Tâ ki helâl yemedikçe..
Kişiye helâl yemek nasib olmaz. Tâ ki Allahü Teâlâ'nın hakkını ödemedikçe..
Kişi Allahü Teâlâ'nın hakkını ödeyemez. Tâ ki vücüdunu ve vücüdundaki âzâlarını yasak olan şey'lerden ve günahdan korumayınca..
Kişi Allahü Teâlâ'nın hakkını ödeyemez. Tâ ki Cenâb-ı Hak'dan inâyet olmayınca..
Müslümanın, çalışarak Allahü Teâlâ'ya mütevekkil olması ve fakirlikten korkmaması gerekir. Fakirlikten korkana ise münâfık demek yaraşır. * #
Saâdet, dostlar tarafından aranan ve istenen kimse içindir. Dostları öyle kimseyi arar ve isterler. Eğer bulurlarsa nür bulmuşlardır. Eğer sadece taleb etmişlerse şefâatçi kazanmışlardır. Yâni, dostları tarafından aranan ve istenen bir zât, onlara bir şefâatçi, bir nürdur.
Cenâb-ı Sehl Hazretleri romatizma ve basur hastalıkların-
452 ÂRİFLERİN MENKİIBELERİ
dan muzdatib idi. Başkalarına duâ eder, duâ ettiği o hastalar iyi olurlardı. Böyle olmakla beraber, kendisi için duâ etmez. di. i
Ebü Nasr-ı Terşizi bu durumu biliyordu. Bir gün azizlerden birine:
— Sehi başka hastalara duâ edip onları iyi ettiği ve kendisi de veli olduğu hâlde, biçin hastalıktan muzdarib bulunmaktadır? diye sordu. O azi- ona dedi ki:
— Sehi velidir. Veliliği de o illetten dolayıdır. Yâni Hak” dan gelen şey'in Hak'dan geldiğini bilip sabrettiği için.. O bundan dolayı hastalığın kendisinden gitmesi için duâ etmez.
ŞEYH SÜNBÜL EFENDİ HAZRETLERİ (K.S.)
Kâmili tarikat, vâsıl hakikat, sâhib-i kerâmet, kesiret'ülk vâridât, müstecâbetü'd-deavât yüce bir azizdi. Asrında olan şeyhlerin sultanı idi. Dünyaya iltifat etmeyip fukara gavreti çekerek mücâhede ve müşâhede ile gönül eğlerdi.
İstanbul halkının Sünbül Efendi diye yâd ettikleri bu zâtın esas ismi Yüsuf Sünbül'dür, Babasının ismi Ali'dir. Dede sine ise Kaya Bey denirdi. Lâkabı Ziynüddin (dinin ziyneti) ve Sinânüddin (dinin kılıcı) dir. Fakat Sünbül Efendi, Sünbül Sinan olarak şöhret buldu.
Hicri 856, milâdi 1451 yılında Merzifon'un Borlu kasabasında doğdu. Çocukluğu orada geçti. 14 yaşına kadar Merzifon” da ilim tahsil etti. 14 yaşına gelince (hicri 870, milâdi 1465 yılında) İstanbul'a geldi. İstanbul'da İkinci Bâyezid devrinin büyük ve değerli âlimlerinden Efdal Zade Hamidüddin Hazretlerinden uzun seneler ders aldı, İkmâl ettiği zaman otuz yaşını doldurmuş bulunuyordu.
Fakat Sünbül Efendi'ye feyz-i ilâhinin inkişâfı, Bâyezid-i Veli de denilen Sultan İkinci Bâyezid'in Osmanlı tahtına cülüsundan sonra oldu. O tarihlerde Amasya'da halvetiyye meşâyihının büyüklerinden Mehmed Hamidüddin Cemâli adında büyük bir mürşid yaşıyordu.
i Mehmed Hamidüddin Cemâli aslen Karaman'lı idi ve kazasker oğlu olduğu için kendisine Çelebi Halife deniliyordu. Fakat doğduğu yer Amasya idi. Hazreti Ebü Bekir (R.A.) sülâlesinden olan Aksaray'lı Mevlânâ Celâleddin'den feyz almıştı.
Fatih Sultan Mehmed'in saltanatı zamanında Amasya valiliğinde bulunan Şehzade Bâyezid (Bâyezid-i Veli) sık sık Çelebi Halife'nin dergâhına gelerek onu ziyaret eder, kendisiyle sohbette bulunmaktan büyük bir zevk alır ve ona karşı büyük bir sevgi ve hürmet beslerdi.
Babasının vefâtmdan sonra Osmanlı tahtına cülüs eden Sultan İkinci Bâyezid, İstanbul'un Yedikule semtinde, Bizans tan kalan ve ismine Kızlar Kilisesi denilen kilisenin camiye çevrilmesi ve aynı zamanda etrafında büyük bir dergâh, medrese ve imarethâneden müteşekkil bir irşâd, talim ve hayrâthâne müesseseleri vücüda getirilmesi için Vezir-i Âzam Koca Mustafa Paşa'ya emir buyurdu. Bütün bunlar yapıldıktan sonra, dergâhın mürşidliğini der'uhde etmesi için Amasya'ya, Mehmed Hamidüddin Cemâli Hazretleri'ne haber gönderdi.
Sultan İkinci Bâyezid'in bu dâvetini Hamidüddin Cemâli (diğer adıyla Cemâlüddin Halveti) Hazretleri kabül etti ve yanında yüz kadar derviş ve müridi olduğu hâlde Amasya'dan Üsküdar'a geldi. O zaman mevsim kıştı. Hazret-i Şeyh'in Üsküdar'a geldiği günlerde kış daha da şiddetlenmiş ve her taraf kar altında kalmıştı. Hazret-i Şeyh, dervişler ve müridler sıkıntı içinde idiler.
Üsküdar'a geldiklerinin üçüncü günü Şeyh Cemâlüddin Halveti derviş ve müridlerinin üzerini aradı. Hiçbirinde para namına bir şey bulamadı, Yalnız birisinin üzerinden üç akçe çıktı. Şeyh Halveti o üç akçeyi aldığı gibi denize attı.
Aradan çok geçmeden bir lodos rüzgârı esmeye başladı. Karlar eridi ve hava açıldı. Sultan İkinci Bâyezid bir gemi göndererek Şeyh Cemâlüddin Halveti ve müridlerini Üsküdar'dan aldırdı, Şeyh Halveti Hazretleri ve müridleri İstanbul'a geçince, büyük bir istikbâl ve izzet, ikrâm ile Kocamustafapaşa'daki dergâha nakledildiler.
Şeyh Cemâlüddin Halveti Hazretleri bu dergâhda irşâd va-. zifesiyle meşgül bulunduğu sıralarda, genç Sünbül Sinan Efendi bir gece çok güzel ve güzel olduğu kadar da çok mânalı bir rüyâ gördü. Gördüğü rüyâ şu idi:
«Bir kuyunun başina, su almak için bir halk toplanmış. © kalabalığın arasına kendisi de karışmış. Halkın arasına karışmasıyla birlikte kuyudaki su ağzına kadar yükselir ve kendisi de böylelikle kolayca su alır.»