Ara
Menü
303 dakikalık okuma

Tâcü’l-Ârifîn Seyyid Ebü’l-Vefâ: Hayatı, Menkıbeleri ve Hikmetli Sözleri

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜL VEFA K.S. Şeyhul meşâyihıl ızâmı, mercial fâzilil kirâmı, kutb-u dâire-i evliya vasıta-i gılade-i etkıya, sülâle-i âl-i Mustafa, Tâcül Ârifin Seyyid Muhammed Ebülvefa kuddise sırruhul aziz hazretlerinin menkıbeleri «Giriş», «Dört bab» ve «Son bölüm»leri üzerine tertip olunmuştur. Giriş'de Hazret-i Seyyid Muhammed Ebülvefa'nın ism-i…

Müstakil anlatıMurat Tarık Yüksel, Âriflerin Menkıbeleri, c. 2 · s. 7

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜL VEFA K.S.

Şeyhul meşâyihıl ızâmı, mercial fâzilil kirâmı, kutb-u dâire-i evliya vasıta-i gılade-i etkıya, sülâle-i âl-i Mustafa, Tâcül Ârifin Seyyid Muhammed Ebülvefa kuddise sırruhul aziz hazretlerinin menkıbeleri «Giriş», «Dört bab» ve «Son bölüm»leri üzerine tertip olunmuştur.

Giriş'de Hazret-i Seyyid Muhammed Ebülvefa'nın ism-i şerifini, künyesini, lâkabını, künyesinin ve lâkabının sebebini, ömrünün ne kadar olduğunu, ceddine nisbetinin ne vechile idiğini ve Şeyh Şenbeki hazretlerine nasıl mülâki olduğunu, silsilesini ve mezhebini anlatacağız.

Ey âşıklar, din yolunda sâdıklar! Bilmiş olun ki: Tâcül Ârifin Ebülvefâ Hazretlerinin

İsm-i şerifi: Muhammed..

Künyesi: Ebülvefa..

Lâkabı: Tâcül Ârifin.

Fakat Kürtler arasında Kakais diye anılır. Mânası Erenler atası demektir.

Vilâyeti: Irak'da Kusende denilen mahal..

Tevellüdü: Hicretin 417 nci, milâdi 1026 ncı yılında, Receb ayının onikinci günü vücuda geldi.

Vefatı: Hicretin beşyüz birinde, milâdın bin yüz yedisin- 'de vâki” oldu.

Müddet-i ömrü: Seksen dört yıl. Sahin rivâyete göre seksen üç yıl, yedi ay, sekiz gün.

Ruhu için fâtiha. Kabr-i şerifi pür nür olsun.

8 ÂRİFLERİN MENKİIBELERİ

Menkıbelerinde ve dostları arasında Tâcül Ârifin Ebülvefa diye şöhret bulmuştur. Ebülvefa denilmesine sebeb ise şudur: Şeyh Şenbeki kaddesallahü sırrahü hazretleri Kalmineye gelmişdi. Ebülvefa hazretlerinin bâzı vasıflarını işitdi. Onunla buluşmak arzu etdi. O vakit Ebülvefa hazretleri on yaşında bulunuyordu. Ekseri vakitlerde köyünden dışarı çıkar, ormanlık yere gider, bir meşe ağacını siper edinerek tenha yerde Allah'a ibadetde bulunur, zikrederdi. Şeyh Şenbeki hazretleri Kalmineye geldiği vakit Ebülvefa hazretleri ağaçlar arasında tenha bir yerde ibadet ve zikirle meşguldü. Şeyh Şenbeki Hazretleri dostlarını ve arkadaşlarını Kalmina'da bırakdı. Yanına bir kılavuz aldı. Kılavuz; Şenbeki hazretlerini, Ebülvefanın bulunduğu ağaçların yanına getirdi. Şenbeki hazretleri kılavuzu orada bırakdı. Kendisi Ebülvefanın bulunduğu ağaçların içerisine girdi. Orada Ebülvefa'yı gördü. Bakdı ki kıbleye müteveccihen oturmuş, Yaradanına ibadet ediyor. Nura müstağrak olmuş, kalbi rmuhabbetullah ile dopdolu... Önünde de bir arslanla bir köpek durmakda ve sanki kardeşmiş gibi birbiriyle oynamakta. Şeyh Şenbeki bu hâli görünce hayret etdi. Ebülvefa'nın arkasından yanına vardı, ona selâm verdi. Ebülvefa arkasına bakıp Şenbeki'nin selâmını aldı. Ona:

— Merhaba ya Şenbeki, dedi.

Şenbeki:

— Merhaba! diye karşılık verdikten sonra:

— Sana, dedi bir suâlim vardı, şimdi iki oldu.

— Buyur, kaç suâl sorarsan sor.

— Söyle bakalım, arslanla köpek yaradılış itibariyle birbirine düşman iken senin köpeğin arslanla oynuyor, buna sebeb nedir?

Seyyid Ebülvefâ cevap verdi:

Lemmaâ sâfet yedül inâyeti kalbi teellefel esedü maa kelbi. Yâni Hak teâlâ Hazretlerinin kudret ve inâyeti kalbimi sâfı kıldı kılalı köpeğim arslanla üns tutup ülfet eyledi. Onunla dost ve arkadaş oldu.

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ ş

— İkinci suâlim şu: Herkesin bir mertebesi vardır. Sana selâm verdim. Selâmımı iâde ederken niçin ayağa kalkıp ve bana doğru dönüp de iade etmedin?

Ebülvefa dedi ki:

— Ya Seyyidi! Bu hususda Hakkın emri var. Allahü teâlâ buyuruyor ki: Ve'tül büyüte min ebvâbihâ. Yâni: Evlere kapılarından geliniz. Eğer sen de karşımdan gelseydin senin bu dileğini severek yerine getirirdim. Lâkin ardımdan geldin. Âdet olanın aksi hareketde bulundun. Ben de senin hareketinin karşılığında bulundum.

Şeyh Şenbeki cevabı doğru bulup tasdik etdi. Allaha olan yakini çoğaldı. Muhabbeti artdı.

Ebülvefa, Şeyh Şenbekiyi alıp Kalminaya geldi. Şeyh Şenbekiye ve bütün dostlarına, arkadaşlarına üç gün ziyafet çekti. Üç gün sonra Şeyh Şenbeki gitmek istedi. Bir ara beraber başbaşa kaldılar..Şeyh Şenbeki ona dedi ki:...

— Yâ Muhammed! Allah'ın nürundan sende nihayetsiz bir nür müşâhade etdim ve başının üzerinde Hak nurundan bir alem gördüm ki, o alemin uçları meşrıka mağribe erişiyor. Bu bakımdan senin de zürriyetin meşrikla mağribe erişse gerekdir. Yine tâ kıyâmete kadar senin ve evlâdının velâyet ve kerâmeti zâhir olup dillerde söylense gerekdir. Ben bu müjdeyi sana bildirmek ve tarik-ı Hakka sülüküne sebeb olabilmek için geldim.

Hazret-i Seyyid bu sözden gayet memnun oldu.

— Ne buyurursan aynıyla aldım, kabül ettim. Fakat bana izin ver bu hususu vâlidemle görüşeyim ve ondan müsaade alayım, Böylelikle buyruğuna daha yakından ilgi duyar ve daha çok alâka gösteririm.

Şeyh Şenbeki, Ebülvefanın bu sözüne hak verdi, onunla vedalaşdı ve yola revan oldu.

Aradan birkaç gün geçdikden sonra Hazret-i Seyyid Ebülvefa, validesine Şeyh Şenbeki'nin müjdesini bildirdi. Şeyh Şenbekiye gitmesi için kendisine izin vermesini istedi, Validesi:

70 ÂRIFLZRİN MENKIBELERİ

— Şeyh sana ne dediyse öyle yap, dedi.

Ebülvefa:

— Sen beni, «Allah'a hibe etdim» deyip şeyhe gönder, ötesine karışma, diye cevap verdi.

— Ey gözümün nuru! Allahü teâlâ öyle yüce bir varlıkdır kiz değme nesneler O'na lâyık değildir. Seni bir imtihana tâbi 4utayım, bir tecrübeden geçireyim. Eğer sende Allahü teâlâya #âyık olmağa bir alâmet görürsem seni Allahü teâlâya hibe ede. yim. Bunun için yürü halvete gir, dedi.

Ebülvefa halvete girdi. O gecenin sabahı anası sabah nanazını kılmak için dışarı çıkdı. Seyyid Ebülvefanın halvetinin üzerinde gördü ki bir nur... kapısından çıkıp göğe direk direk olmuş...

Ebülvefa'nın anası bunu görünce gayet memnun ve mesror oldu.

— Ya Muhammed.... diye çağırdı. Müjdeler olsun sana! Hak teâlâ seni kendisine lâyık kullarından eyledi. Ben de seni Allaha hibe etdim. Durma şeyhine git.

Ebülvefa anasına veda etti. O gün Kalmine'den çıkdı yola revan oldu. Bütün hayvanların ve canlı varlıkların, göklerdeki bütün meleklerin tesbihlerini, kudret kalemi Levh-i Mahfuza ne yazmışsa Allahü teâlânın kudretiyle sesini işitdi. O yolda gi- -isrken vahşi canavarlar gelip selâm verirlerdi. Balıklar gelip:

— Sana müjdeler olsun yâ Seyyidi! derlerdi.

Kalmine'ye gelmeden yol boyunca bütün makamlar, mertebeler hâsıl oldu. Emri tamam oldu. Nefsini bildi, makamını buldu. Bütün bunlara gönül bağlamadı. Şeyhi canibinden gönül gözünü ayırmadı. Sür'atle gitdi. Şeyh Şenbeki'ye yaklaştıgı zaman, şeyh seyyidin mis gibi güzel kokusunu aldı. Makbul müridlerinden bir kaçına emretdi:

— Gidip seyyidi karşılayınız, alıp buraya getiriniz!

Müridler Hazret-i Seyyide karşı çıkdılar, Ahp Şeyh Şenbeki'nin huzuruna getirdiler. Şeyh Şenbeki, hazret-i seyyidi görünce: Ehlen biebil vefâ ellezi biahdikel kerim vefa. Yâni mer-

TAÇÜL ARİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ u

habâ Ebülvefa'ya ki; ahd-i kerimine vefâ eyledi, sözünde durdu. İşte bu yüzden Ebülvefa diye künye verildi.

Şeyhine geldiği zaman kuşluk vaktiydi. O gün öğle vakti müezzin ezan okumağa başladı.

Hazret-i Seyyid:

— Sabret ya müezzin, dedi. Henüz vakit tamam olmadı, daha namaz vakti girmedi.

Hâzır olan cemaat bu söze razı olmadı. İçlerinden:

— Henüz bugün geldi. Bir çocuk... Bunca azizler durur. ken bu gibi sözler söylemesi reva değil... diyenler oldu. Hattâ seyyidi, şeyhe varıp küstahlık etdi diye şikâyet edenler de oldu. Şeyh, hazret-i seyyide kızıp:

— Bunların sözlerine ne dersin? dedi.

Seyyid dedi ki:

— Onları mâzur görmek lâzım. Zira hakikat hâli bilmezler. Ben de mâzurum, Bunları kendimden söylemiş değilim. Yakinen bilirim ki henüz öğle namazının vakti olmadı. Eğer isterseniz hakikat hâli size de malüm olur.

Şey Şenbeki sordu:

— Nasıl?

Hazret-i Seyyid cevab verdi:

— Yanıma gel nasıl olduğunu göstereyim.

Şeyh Şenbeki, Hazreti Seyyidin yanına geldi, Hazret-i Seyyid ona:

— Başını kaldırıp göğe bak, dedi.

Şeyh başını kaldırıp göğe bakınca gördü ki: bir büyük melek kanatlarını germiş uçmak ister. Bir müddet sonra bir sayha vurup dedi ki:

— Ya eyyühel gafilin üzkürullahe. Yâni ya gafiller Allahı zikredin. i

Bu hâli müşahede eden Şeyh bildi ki doğru söz hazreti

seyyidin sözüdür. Yâni namaz vakti henüz girmiş değil. Hazret-i seyyide o sözü söyleyenleri men etdi. Seyyide de muhabbeti fazlalaştı. Ve onu huzurundan hiç ayırmadı. Rahmetullahi aleyhim ecmain.

Tâcül Ârifin diye lâkab verilmesi ise şu vüzden şöyle oldu:

Hazret-i Seyyid kaddesallahü sırrahül aziz, şeyh Şenbeki hazretlerine geldikten sonra şeyhiyle halvete girdi. Üç gün üç gece halvetde kaldılar. Maarif-i ilâhiyye üzerine sohbet etdiler, sözler söylediler. Dördüncü gece aşüre gecesiydi. Şeyh Şenbeki:

— Yâ Ebelvefâ! dedi. Her yıl bu gecede bütün rical-i gayb hâzır olur. Falan yerde bir sahra vardır, o sahraya toplanırlar. O sahrada Cenâb-ı Peygamberimiz Hazret-i Resûl Alexhisselâm da onlarla beraber bulunur. Eğer o gecenin manevi feyzinden şifayab olmak istersen bu gece orada hâzır buluna: İm.

Hazret-i Seyyid:

— Pek güzel olur, dedi.

, Vakta ki gece oldu, vakit bir müddet geçdi. Her muhib, mahbubiyle, her âşık mâşukuyla halvet olup naz ve niyaz ile meşgul olmağa başladılar. Şeyh Şenbeki ile Seyyid de sahraya çıkdılar. Gördüler ki bütün gayb erenler hâzır olup her biri bir türlü ibâdete vermiş kendini: Kimi namaz kılmakda, kimi mürakabeye varmış, kimi ağlamakda, kimi inlemekde, kimi nazda, kimi niyazda.. Hazret-i Seyyid ile şeyhi bunların arasına girip ibadetle meşgul oldular, O koskoca sahra bu Allah dostlarının nuruyla dopdolu olmuşdu. Ondan sonra bütün azizler mürakabeye varıp tefekkür eder oldular. Bir müddet sonra gök gürlemesini andıran bir sayha duyuldu. Ondan sonra bir nur zâhir oldu, Orada bulunanların hepsi sandılar ki o gece ay ile güneş doğdu. Başlarını kaldırıp bakdılar. Gökten tâca benzer bir nesne indi. Sanki bütün cevahirin ve yâkutların renkleri o taçda parıl panl kendini göstermekde... Fakat diğerlerine galip asıl rengi beyaz ile kırmızı karışımı nurdan idi. Sahrada bulunan bütün Allah dostları taçdan yana meyletdi. Hepsi elini uzatdı. Fakat hiçbirinin eli erişmedi. Herkes taaccüb edip mütehayyir oldular. Hazret-i Ebülvefa hiç kimseye bir şey söylemedi. Hiç biri de ona bir şey demedi. Herkes yerli yerinde merakla işin neticesini beklemeğe başladı. Taç âheste âheste geldi Ebülvefa hazretlerinin mübarek başına indi. Bunu orada olanların hepsi gördü. Şeyhi çağırıp dedi ki:

TACÜL ARİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 13

— Henien bimâ ütiyte yâ tâcel ârifin. Yâni: Cânib-i Hakdan gelen nesne sana mübarek olsun yâ tâcel ârifin.

Bütün orada hâzır olanlar da böyle söylediler.

İşte Tâcül ârifin demeğe sebeb bu oldu.

Rivayet olunmuştur ki:,

Tâc başına indiği vakit gökten bir avaz geldi: Lekel henâ

asl AE,

v1 sana mübarek olsun!. yâ tâcil ârifin.

Rahmetullahi teâlâ aleyhim ecmain.

Ondan sonra orada bulunan yüce Allah dostları bölük bölük gelip:

— Mübârek olsun!.. dediler.

La

Atasına nisbeti şöyledir:

Seyyid Muhammed Ebülvefâ Tâcül Ârifin, babası: Arizi demekle meşhur Seyyid Muhammed Kebir, onun babası: Seyyid Muhanımed. Onun babası: Seyyid Zeyd. Onun babası: Seyyid Hasan, onun babası Seyyid Mürtezadır ki ona Arızi ekber denir,

Ebülvela hazretlerinin babasına arizi demeleri, arizi ekbeve mensup olduğu, nesebi ona ulaştığı içindir. Arızi ekber, Seyyid Zeyd oğludur. Seyyid Zeyd, Seyyid Ali oğludur. Ki Zeynel Âbidin denilmekle meşhurdur. Hazret-i İmâm-ı Zeynel Âbidin, Hazret-i İmam-ı Hüseyin'in oğludur. Hazret-i İmam-ı Hüseyin, Hazret-i İmamül müttekıyn, Allahın arslanı Ali ibni Ebi Tâlib oğludur. Kerremallahü teâlâ vechehu ve radıyallahü anhu ve an eslâfihi ve ahlâfihi.

Bu zikrolunan neseb gayet sahihdir. Ravzatüssafâ fi menâkıb-i Ebülvefa adlı kitabda da anlatılan buna mutabıktır, Ayrıca Enisül müridin ve Risale-i Aziziyede de bu şekilde anatılmaktadır.

Ebülvefa Hazretlerinin silsilesi de şöyledir:

Ebülvefa Hazretlerinin şeyhi, Şeyh Şenbeki hazretleriydi. Şeyh Şenbeki hazretlerinin şeyhi: Tâcül Ârifin bin Ebibekir bin Hevaradır. Şeyh Ebu Bekirle iki tarikı vardır. Biri zâhiri... biri bâtıni... Bâtıni olan şeyhi Ebü Bekr-i Sıddikdır. İzâhı şu-

dur ki; Şeyh Ebu Bekir bin Hevara Hazret-i Peygamber (S.A. V.) efendimizi rü'yasında gördü. Dedi ki:

— Ya Resûlâllah, bana tevbe ver.

Hazret-i Resûl Aleyhissalâtü vesselâm ona cevaben buyurdu ki:

— Yâ Ebâbekrin ene nebiyyüke hakkan ve hâze Ebubekrin şeyhuke sıdkan. Yâni: Yâ Ebâ Bekir! Ben hak peygambcrinim. Ebu Bekir radıyallahü teâlâ anhu gerçek şeyhindir. deyip Ebu Bekir'e işaret etdi. O da Ebu Bekir'den el alıp tev be etdi. Hazret-i Ebu Bekir ona bir taç bir hırka ve bir arakabe giydirdi ve göğsünü mübarek eliyle sığadı. Gövdesinde ki barcıklar vardı. Hepsi de zâil oldu. Uykudan uyanınca gördü ki: Hırka giymiş, başında da tac ve arakabe bulunmakta... Gövdesinde olan kabarcıklar da geçmiş...

Zâhiri bakımdan tarikı da şöyledir:

Şeyhi Ebu Bekir, Şeyh Ebu Abdullah Sehl-i Tüsteriden el almıştır. Sehl-i Tüsteri de Şeyh Ebu Abdullah Muhammed Sevvarden el aldı. Muhammed Sevvar, Zünnün Mısri'den el aldı. Zünnün Mısri, Ebu Abdullah Muhammed bin haya Cabiri Ensari'den (radıyallahü teâlâ anh) el aldı. Câbir, Hazret-i İmâm-ı Ali radıyallahü teâlâ anhdan el aldı. Hazret-i İmam-ı Ali de Hazret-i Resûl Aleyhisselâmdan el aldı. Hazret-i Resûl Aleyhisselâm, Hazret-i Cibrili Eminden, Hazret-i Cibrili Emin de Hazret-i Hak celle celâlühüden...

İki cihanda saadet ve devlet o kimsenindir ki; aslı, esası Hazret-i Muhammed Mustafa sallâllahü aleyhi ve sellem, fer'i Ebülvefa kuddise sırrabül aziz hazretleri olan, dünyada bir ağaç gölgesinde gölgelenmektir.

Kim ki o ağacın budağına yapışırsa ona iki cihanda necat hâsıl olur.

Ya ilâhi! Lütuf ve kereminle cümle ümmet-i müslimiyni o ağaç gölgesinde sâlim olanlardan eyle!

Hazret-i Ebülvefanın silsile-i mübarekesinden ve zürriye yn himmet-i aliyyelerinden biz kullarını mahrum eyleme.

min,

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HÂZRETLERİ 1

Mezhebi için, bâzıları Şâfiidir, bâzıları Hanbeli'dir demişlerdir.

Râvi buyurur ki: Sahih olan; dört mezhebden en ziyade kolay olanı alır, delili kuvvetli olanıyla amel ederdi. Yine buyurur ki: Tâcül Ârifin Muhammed Ebülvefa kaddesallahü sırrahül aziz meşayih-ı ızâmın âyanındandı. Asrında keramet ve velâyet sâhibiydi. Onun üstünde bir kimse daha yoktu. Havassın ve avâmın makbulüydü. Kurb ve yakin hâsıl etmişdi. İlm-i zâhirde ve ilm-i bâtında kâmildi. Kimi hakka davet etse kabul ve ilâat ederdi. Müridleriyle pek çok mescidler, medreseler, köprüler, imaretler ve kervansaraylar yapmıştı. Ve bütün müridlerine makamlar, menziller göstermişdi. Hizmetinde bulunan kim olursa olsun mahrum olmazdı. Tasarruf ve nüfuzda emsalsizdi. Talebeleri gayet çokdu. Erbab-ı halden inşâallah isimlerini aşağıda zikredeceğimiz kırk hâdimi vardı.

Seyyid Abdülkadir Geylâni rahmetullahi teâlâ aleyhi, çoğu vakit « Evliyâullahda Seyyid Ebülvefa kuddise sırrahül aziz gibi yüce bir kimse nadir bulunur,» diye medhü senâ buyururdu. Yine bir gün meclisinde sohbet ederken buyurdu ki:

— İnne tâcil ârifiyn Ebelvefa kad lebisel hulele vel hula vettalâa alel meleil âlâ verteka ilel makamil eazzil a'lâ. Yâni: Tâcül Ârifin Ebülvefa cânib-i Hakdan velâyet ve keramet donlarını giyip gizli şeylere vâkıf olmuştur. Yine Hakka vâsıl olup makamrı âlâya çıkmıştır.

Yine buyurmuştur ki:

Ondan evvel ve sonra onun menendi az olur. Hazret-i Resûli Ekrem (S.A.V.) Seyyid Ebülvefa kuddise sırruhu ile kıyâmet gününde diğer peygamberlere:

— Sizin ümmetiniz içerisinde Ebülvefa gibi bir kimse yoktur diye onunla iftihar etse, övünse gerekdir.

Yâ İlâhi! Yâ Rabbel âlemin!

Hazret-i Ebülvefanın ve temiz, pâk zürriyeti zâhiresinin. himmet-i aliyyelerinden mahrum eyleme. Âmin.

kkk

16 ARİPLERİN MENKIBELERİ

Bu birinci bab ki; burada Hazret-i Ebülvefa'nın kuddise sırruhu, ana rahmindeyken zâhir olan kerametleri, anasının kimin kızı olduğu, nesebi, Hazret-i Tâcül Ârifinin doğumu, kimin. le evlendiği anlatılacaktır inşâallahü teâlâ.

Rivayet olundu ki:

Hazret-i Tâcül Ârifinin babasının ismi Seyyid Muhammed.Arızidir. Rahmetullahi aleyhi. Seyyid Muhammed Arızi meşu- -yiha kibardan olup menkıbeleri anlatılmak için ciltlerle kitap yazılmıştır. Eğer biz onlardan bâzılarını burada anlatmaya kalkışsak söz uzar, biz maksadımızdan oluruz. Zira gayemiz Ha?ret-i Ebülvefanın menkıbelerini anlatmaktır. Onun için muhtasar olarak şöyle buyurulmaktadır:

Irak memleketinde birbirine yakın iki köy vardı. Bunlardan birinin ismi Zeyale, öbürünün Hegasim idi. Hazret-i Ebülvefanın babası bu köylerin ikisinde de bulunurdu. O memleketin hâkimi Seyyidlere ve ululara eza etmeğe başladı. Her nerede Hazret-i Ali'nin soyundan bir kimse bulsa tutup hapsederdi. İşte o korkudan Seyyid Muhammed Arızi o diyarı terketmeğe mecbur oldu, Oradan çıkdı, gitdi, ama nereye gitdiğini bilmiyordu. Bir yere geldi, etrafına bakındı. Bulunduğu yer kendisine hoş geldi. Orası Beni Nercis kürtlerinin bulunduğu yerdi. Kürtlere uğradı ve orada kaldı. Orası öyle bir yerdi ki; o kürtlerden bâzıları vardı ki, ömürleri gelip geçmişti de bir rek'at'i| bile namaz kılmamışlardı, Dini yönden o derece zayıf kimseler!.di. Hazret-i Muhammed Arızi o gece orada yatdı. Akşam, yatsı. sabah ezanlarını okuyup namaz kıldı. Kürtler ezan sesini iş” dince Cenâb-ı Hakkım inayetiyle kalbleri yumuşadı, hepsi namaza hâzır oldular. Seyyid Muhammed Arızi hazretlerini be: ğenip gitmesine razı olmadılar. Seyyid Muhammed Arızi de " oraya yerleşdi ve orada bir müddet kaldı. Bu müddet zarfında memleketi olan Zeyale ve Hegasim köylerinde fitne gidip o ' belde emin bir yer oldu. Muhammed Arızi hazretleri asli vata nı olan memleketine dönmeği arzuladı. Kürtler razı olmayıp, bırakmadılar.

— Hak teâlâdan sen bize bir rahmetsin. Kabilemizden

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ n

giimen doğru olmaz, seni bırakmayız. Eğer o tarafdan haber

almak arzuluyorsun birkaç güvenilir adam gönderelim, haber getirsinler.

Sevyid Muhammed Hazretlerinin Sâlim adında küçük bir oğlu vardı, onu orada bırakıp gelmişlerdi. Ona gayet düşkündü, çek seviyordu. Hazret-i Seyyid istihareye yatdı. Kendisine câ-

, mib-i Hakdan oradan ayrılma, gitme diye işaret olundu. Hazret-i Seyyid memleketine birkaç kürt gönderdi. O kürtler vavıp Salim'i buldular. Onunla görüştüler. Kendilerini babasının gönderdiğini söylediler. Sâlim bâliğ olmuş, evlenmişdi. Dönüp bunu Hazret-i Seyyide söylediler. Hazret-i Seyyid gayet memnun ve mesrur oldu.

Hazret-i Seyyidin bulunduğu kavmin ulularına Örner bin Şirküve bin Ebi Ammer Nercisi derlerdi. Güzel ve sâliha bir kızı vardı. Adı Fatımaydı. Bâzıları: İsmi Ümmü Gülsümdü, bâzıları da, «namı sadece Gülsüm'dü» derlerdi. Ravzatü Veliyyi's- Safâ adlı kitabın müellifi, «adı Fâtıma, künyesi Ümmü Gül siim'dü» diye buyurur ki, bu rivâyet sahihdir.

O kızı Hazret-i Seyyid Muhammed Ârızi'ye nikâhladılar. Hazret-i Muhammed Ârızi ile Fâtıma bir müddet beraber yaşadılar. Fâtıma Seyyid Muhammed Ârızi'den hâmile kaldı, Çocuğı, dünyaya getirmeden önce, Seyyid Muhammed Ârızi hastalandı. Bildi ki marazı mevttir, yâni ölüm hastalığıdır; bu hastalık onu götürecek. Bulunduğu beldenin halkını toplayıp onlara:

: — Doğru yoldan ayrılmayın. Size gösterdiğim, sizi irşâd ettiğim istikamet üzere olun ve bu yoldan ilerleyin, diye vasiyyet etti.

Hâtununa da şu vasiyyeti yaptı:

— Yâ hatun! Erkek bir çocuk dünyaya getirsen gerek.. Bu çocuk büyüyünce yüce bir zât olsa, çok kerametleri görülse ve pek çok kimseleri irşâd etse ve hattâ bu kerametlerinin bazıları daha doğmadan görülse gerek.. Bunları bilesin ve bundan gafil olmayasın.

18 ÂRİFLERİN MENKİIBELERİ

Kendisinden sonra nesebinin kaybolmaması için, haseb ve nesebini orada olanlara bildirdi. Sonra da Hakkın emriyle dâr-ı bekaya göçtü. Nevverallahü teâlâ merkadehü,

RicâHi gaypden ve evliyaullahdan çok kimse cenazesinde hazır olup namazını kıldılar ve bir makam-ı âliyeye defnettiler. Mübârek kabri ziyaret mahallidir. Allahii Teâlâ onun ve temiz, pâk zürriyetinin himmetlerinden bizleri mahrunı etmeye. Âmin, yâ rabbel âlemiyn.

Hazret-i Ebül Vefa, babası âhirete intikal ettiği vakit anasının karnında yedi aylıktı. Kürtler arasında o zaman şöyle bir âdet vardı: Bir kimse ölse o diyârdan göç ederlerdi. Yine göç ederlerken yolları bir bostana uğradı. Bazı kimseler gidip o bostandan izinsiz birkaç kavun alıp yine kavim içerisine geldiler. O kavunları kesip yediler. Bir parça da Hazret-i Seyyid Ebül Vefâ'nın annesine verdiler.

Hazret-i Seyyid Ebül Vefâ'nın annesi, o kavunun sahibinden izinsiz alındığından habersizdi. Aldı, ağzına götürüp yedi. Hemen yuttuğu o saat karnında bir ızdırap vâki oldu ve kendisine bir garip hâlet geldi. Yediklerini çıkarmak için istifrağ eyledi. Bu hâdise o kavmin ileri gelenleri tarafından duyuldu. Bildiler ki, Seyyid Muhammed Ârızi Hazretleri'nin söylemiş olduğu yavrunun kerametleri zâhir olmaya başlamıştır.

İkinci göçte yollarına haramiler çıktı. Üzerlerindeki elbiselere varıncaya kadar bütün mallarını aldılar. Onlar melül ve mahzun olup ağlaşmaya başladılar.

Beri taraftan Hakkın inâyetiyle haramilerin karşısına ars- Tanlar ve yırtıcı canavarlar çıkıp onlara saldırmaya başladı. Haramiler çaresiz kalarak, aldıklarını öylece bırakıp kaçmaya mecbur oldular. Onlar da gidip mallarını ve elbiselerini noksansız olarak aldılar.

Şöyle rivâyet olunur:

Tâcü'l Ârifin Hazretleri çok küçük yaşlarda iken, ne zaman Allah (C.C) ismi zikredilse başını oynatır, dilini depretirdi.

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 19

Ramazan ayı girince, bütün bir av gündüzleri asla ağzına meme almazdı. Hattâ annesi memesini yavru seyyidin ağzına koyup emmesi için gayret bile etse, yine de emmezdi. Ancak gece olunca emerdi. Annesi, gündüzleri emmeyince ilk günlerde onu hasta sanmıştı. Ama geceleri emdiğinden hasta olmadığı sonraday anlaşıldı.

Tâcü'LÂrifin Hazretleri doğar doğmaz birtakım değişiklikler görüldü. Bulunduğu belde halkının ekinleri gelişti, hayvanları çoğaldı. Her yerde bolluk ve bereket kendini gösterdi. Hiç âfet görülmez oldu. Onun vücüdu berekâtına herkes zengin oldu.

Hazret-i Seyyid'in pederi öldüğü vakit, belde halkından birkaç kişi — âdetleri veçhiyle — göçüp bir yere gelmişti. Hazret-i Seyyid yürümeye ve konuşmaya başlayınca o kimseler kavun aldıkları ve haramilerin baskınına uğradıkları yere geldiler. O zaman Hazret-i Ebül Vefâ (K.S) annesine:

— Ey ana, dedi, hiç biliyor musun buranın ne yer oldugunu?

Annesi cevap verdi:

— Ey oğul! Allah hakkı için hiç hâtırımda değil ne yer olduğu..

Seyyid Ebül Vefâ şöyle anlattı:

— Ey anneciğim! Burası öyle bir yerdir ki; hani sizler babamı defnettikten sonra göç etmiş, bir yere gelmiştiniz. Sizin yanınızda bulunan birkaç kişi sahibinin haberi olmaksızın bir bostana girmiş ve oradan kavun alıp yemişlerdi. Canın çekmiştir diye sana da vermişlerdi. Sen de gafletle o kavundan yemiştin. O zaman bana hâmileydin. Ben karnında sana ızdırab vermiştim. Zira yediğin haram lokmaydı.

Sonra siz yolda giderken haramiler yolunuzu kesip üzerinizdeki elbiseye kadar her şeyinizi almışlardı. Siz bundan gayet üzüntü duymuş, huzursuz olmuştunuz. Bunun üzerine Hak Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri meleklerine emretmiş, melekler ars-

İan ve yırtıcı canavar süretine girerek haramilerin üzerine saldırmış, haramiler de yırtıcı hayvanlardan korkarak aldıklarını bırakıp kaçmışlardı. Böylece sizler, para ve elbiselerinize kavuşreuştunuz. İşte burası o yerdir.

Anası dedi ki: — Eyoğlum, sen o zaman daha dünyaya gelmemiştin. Burları nereden biliyorsun?

Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri:

— Bana Allahü Teâlâ bildirdi anneciğim, dedi ve devamla şöyle anlattı:

— Bana Ramazan'da meme verirdin. Ben de ağzıma almazdım. Zira Cenâb-ı Hak bana hidâyet nüruyla konukluk ederdi. Benim meme emmeye ihtiyacım kalmazdı. O zaman sen beni hasta zanneder, mahzun olurdun. Benim iftar vakti emdiğimi görünce de, hasta değilmiş, diye sevinirdin.

O zaman annesi dedi ki: — Ey oğlum! Baban senin için, «çok kerametler gösterse gerektir» der dururdu. Bunlar o kerametlerden daha yüce.

Ebül Vefâ: — Doğru söylüyorsun ey anne, dedi.

* #

Derecesi günden güne artan Tâcü'LÂrifin Şeyh Ebül Vefâ Hazretleri kerametler gösterir oldu, Maneviyâtta terakki kaydetti. Fakat kürtler arasında doğup büyümüş olduğu için Arapça bilmiyordu.

Bir gece Resûlü Ekrem (aleyhis salâtü vesselâm) Efendimiz'i düşünde gördü. Cenâb-ı Peygamber Efendimiz parmağını evvelâ kendi ağzına götürüp mübârek tükrüğüne bulaştırdı. Sonra Ebül Vefâ'nn ağzına götürdü, tükrüğünü onun ağzına bulaştırdı. Sabah olunca Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri öyle fasih Arapça sözler söyledi ki, Arabistan'da doğup büyümüş ve Araplar arasında yaşamış güzel konuşan kimseler bile onun kadar fasih ve beliğ konuşamazlardı.

TÂCÜL AÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 21

O sebebden Tâcü'HÂrifin Hazretleri: «FEEMSEYTÜ KÜR- DİYYEN VE ASBAHTÜ ARABİYYEN»: (Kürtçe bilir olarak akşamladım. Arapça bilir olarak sabahladım) buyurmuştur.

Bazı kimseler «aslı Nercis'lidir» demişlerdir. Bu sakattır. Doğru olan şudur: Annesi Nercis'lidir. Hazret-i Seyyid orada doğmuş, büyümüştür. Ama aslı Irak'lıdır. Soyca, ceddi yönünden Araptır. Nitekim evvelce izah edilmişti.

Yine daha önce de izah edildiği gibi, memleketinden kalkıp Haddâdiye'ye, Şeyh Şenbeki'ye gelmişti. İlmini daha çok artırmak için şeyhinin izniyle Buhâra'ya giiti, Orada zâhiri ilimleri tamamen öğrendi. Bu müddet zarfında haseb ve nesebi hakkında hiç kimseye bir şey bildirmedi.

Aradan bir müddet daha geçti. Bu zaman zarfında Hazreti Seyyid bütün gayesine erişti. Tabii ilimlerin hepsini öğrendi. Artık arkadaşlarına vedâ edip memleketine gitmek istedi. Arkadaşları ona dediler ki:

— Zâhiri ilimlerin hepsini öğrendin. Memleketine gitmek istiyorsun. Buna şükrâne olmak üzere bizlere bir ziyafet vermen gerekmez mi?

Hazret-i Seyyid:

— İsteğinizi memnüniyetle yerine getirmek isterdim. Fakat ne yazık ki fakirim. Bu arzunuzu yerine getiremiyeceğim için özür dilerim, dedi.

Arkadaşları:

— Kabül değil, dediler, mutlaka ziyafet isteriz.

Hazret-i Seyyid çaresiz kabül etmek zorunda kaldı, Fakat ne yapsın, ne ile ziyafet versin? Düşünmeye vardı. Nihayet kal kıp Buhâra melikine gitti. Ona: ”

— Ben İmâm-ı Ali'nin evlâtlarındanım, dedi. Fakir ve garibim. Memleketimden buraya ilim öğrenmek için gelmiştim. Dersimi bitirdim, memleketime gitmek istedim. Arkadaşlarım, gitmeden önce — şükrâne olmak üzere — kendilerine bir ziyafet vermemi istediler. Benim bütçem ise ziyafet vermeye müsait değildir. Senden, bana yardımcı olmanı istiyorum. Şübhesiz bu ind ilâhide boşa gitmez.

Buhâra meliki onun bu sözünü mühimsemedi.

— Burada Seyyid çok olur. Ne malüm senin İmânr-ı Ali nin evlâtlarından olduğun? dedi.

Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri bundan çok müteessir oldu. Çıktı gitti.

O gece melik bir rüyâ gördü. Rüyâsında kıyamet kopmuş.. O sırada kendisi öyle susamış ki, dil ile anlatmanın imkânı yok. Cenâb-ı Peygamber Efendimiz de havz-ı kevserin kenarına durmuş, bölük bölük gelen ümmetine havz-ı kevserden şarâb-ı kevser vermekte.. Ümmeti de onu büyük bir arzu ve iştiyâkla seve seve içip susuzluklarını gidermekte..

Buhâra meliki kendisi de varıp şarâb-ı kevserden kanasıya içmek istedi. Fakat men eitiler. Melik:

— Yâ Resûlâllah! Ben de senin ümmetindenim. Bana medet eyle! Gayet susuzum, dedi.

Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz: -

— Burada bana «ümmetinim» deyici çok olur. Fakat bana gerçek ümmet olanlar bilinir, buyurdu.

Melik:

— Yâ Resûlâllab! Ben de gerçek ümmetindenim, dedi.

Peygamber Efendimiz (sallâllahü aleyhi ve sellem):

— Benim neslimden Ebül Vefâ kendisini sana bildirdiği vakit sen ona itimad eimedin. Benim gerçek ümmetim olan kimse, benim evlâdıma, husüsiyle Hazret-i Ebül Vefâ'ya hakaret nazarıyla bakar mı? buyurdu.

O sırada melik hemen uykudan uyandı. Kalbine öyle bir korku düştü ki dil ile anlatılamaz. Etrafa adamlar gönderip Seyyid Ebül Vefâ'yı arattı. Fakat hiçbir kimse izine bile rastlayamadı. Melik en nihayet bizzat kendisi Buhâra'dan çıktı. Hazret-i Seyyid'i aramaya başladı. Arkasından yetişip önünde tevbe etti. Yoluna kırk bölük mal yığdı. Sonra fakirlere sadaka verdi.

Şöyle rivâyet olunmuştur ki;

Seyyid Ebül Vefâ'nın dizi dibinde onyedi ulu pâdişah ve melik vardı. Saltanatlarını terk ederek Hazret-i Seyyid'in sadık müridi olmuşlardı. Bunlardan biri de Buhâra melikidir.

TÂCÜL ARİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 23

Seyyid Hazretleri vefat edince Kusende - Kalmine'ye defn olunmuştur. Kabri ulu bir mezardır. Şeyh Muhammed Türkmeni denmekle mârufdu. Rahmetullahi aleyh.

Hazret-i Ebül Vefâ ikinci seyahatinde bütün halktan uzlet etti. Dağlara ve kimsenin görmeyeceği tenha yerlere gitti. Vahşi hayvanlarla dost ve arkadaş oldu. Kalbinde de Hazret-i Hak'dan gayrı başka bir nesne yoktu.

Bâzen kendisinde bir şevk görülür, o zaman dilinden müteımâdiyen: «HEL MİN SEBİYLİN İLÂ VASLİN EIYŞÜ BİHİ»: (Hiç yol var mıdır ki Allah'a vâsıl olup ebedi yakınlık hâsıl etmeye..) sözleri dökülürdü. Cenâb-ı Allah'ın muhabbetiyle kalbi dopdoluydu. Onun aşkıyla mest, müşâhedei cemâlüllah ile hayran olmuştu.

Dost ve akrabalarını terk etmiş ve muamelesi daima rabbi ile idi. Vahşi canavarlar ondan kaçmazlardı. Gayb erenleri gelip onu ziyaret eder, hizmet ve sohbetinde bulunup giderlerdi. Hiçbir yerde devamlı kalmazdı. Onun sözlerini kimse anlıyvamazdı. Anlıyabilmek için meğer ki evliyaullahdan ola..

Bu seyahatinin sonunda asli vatanı, yâni feyz makamı Şeyh Şenbeki Hazretleri'ne karşı bir miktar iştiyâk duydu. Onu görmevi arzuladı ve ziyaretine gitmeyi kasdetti. Yanında ricâl-i gâybden çok kimseler olduğu halde Şeyh Şenbeki'nin bulunduğu tarafa müteveccihen yola çıktılar.

Şeyh Şenbeki vaaz ediyordu. Hazret-i Ebül Vefâ ve ricâli gaybden yakın dostları Şeyh Şenbeki'ye yaklaşınca, Şeyh Şenbeki bunların güzel kokularını alıp:

— Ey azizler, kibâr-ı evliyâdan gayet büyük pek çok kişi bizi ziyârete geliyor. Onlara karşı çıkın, dedi.

Mukarrebler toplanıp karşı çıktılar. Onları alıp Hazret-i Şeyh'in meclisine getirdiler. Şeyh Şenbeki Hazretleri minberden inip Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri ile kucaklaştı. Ona gayet izzet ve ikram etti. Orada hazır bulunan kimseler:

— Yâ hazret, bu oğlana meşâyih-ı ızâma münâsib izzet, ikrâm gösterdiniz. Sebebi nedir? dediler. Zira hakikat-i hâli bilmiyorlardı.

Şeyh Şenbeki buyurdu ki:

— Bu öyle bir kimse olacak ki, kerametleri bütün âleme dolup temiz, pâk neslinden inşâallah kıyâmete kadar velâyet ve keramet eksik olmasa gerektir. Şimdiki halde dahi nazirsizdir. Fakat siz mahcüb (*) olduğunuz için bilmezsiniz.

Şeyh Şenbeki dışarıda, ırmak kenarında Ebül Vefâ için büyük bir ziyafet verdi. Ziyafette büyük ve kalabalık bir halk topluluğu vardı. Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'nin kim olduğundan habersiz o mahcüb kimseler de orada bulunuyorlardı. Şeyh Şenbeki Seyyid Ebül Vefâ'yı yanına almış, ikisi beraber oturmuşlardı, O meclisde birçok ilmi sözler söylendi.

Sonra bir ara Şeyh Şenbeki:

— Hak Teâlâ'nın kullarından öyle kimseler vardır ki, ridâşını su üzerine bıraksa batmaz ve onu su alıp götürmez, dedi ve ridâsını su üzerine bıraktı. Ridâsı hiç batmadı ve onu su alıp götürmedi.,

Şeyh Şenbeki Hazretleri daha sonra kalktı, varıp o ridânın üzerinde namaz kıldı. Ridâ ıslanmamıştı bile. Ridâyı sudan alıp silkti, toz döküldü. Islaklık namına asla bir şey görülmedi..

Hazret-i Seyyid coştu. Sonra şöyle buyurdu:

«Neam yâ Seyyidi feyefeu lehüm ebleğu min zâlike»

(Yâ Seyyid, bu dediğin oldu. İnşâallah bundan fazlası olacak.)

Şeyh Şenbeki:

— Yâ Ebel Vefa, dedi, bundan Fazlası dediğin nasıl şeydir görelim.,

Şeyh Şenbeki, Seyyid Ebül Vefâ'nın kendisinden daha büyük kerametler göstereceğine inanıyordu. İnanmıyanlara hakikatı hâli bildirmek için mahsüsdan öyle söylemişti.

Bu def'a Şeyh Şenbeki'nin ridâsını Hazret-i Seyyid Ebül Vefâ aldı. Sanki bir yere koymuş gibi havaya, boşluğa yaydı. Ridâ muallâkta durdu. Sonra Hazret-i Seyyid üzerine çıkıp iki

(*) Mahcüp: Hicâb sâhibi, yâni gerçekler ile arasında perde olan, gerçekleri göremeyen. kimse demektir,

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD RBÜLVEFA HAZRETLERİ 2

rekât namaz kıldı. Rivâyete göre namaz kıldığı yer, yerden yüz arşın yüksekliğindeydi.

Orada olanların hepsi de o hâli müşâhede etmişlerdi. Hazret-i Seyyid oradan inip Şeyh Şenbeki'nin yanına geldi, oturdu. Meârif-i ilâhiyyeden konuştular, Hazret-i Seyyid'e inanmıyanlar o hâli gördükten sonra gelip istiğfar ettiler. Hazret-i Seyyid'in gösterdiği bu keramet nice kimseleri şübheden kurtardı.

Sonra Şeyh Şenbeki orada bulunanlara:

— Ey müslümanlar, dedi, aslını ve hakikatini bilmediğiniz bir şey'i sakın inkâr etmeyiniz. Onu, Hak Teâlâ'nın kudretine havale eyleyiniz, Her mü'mini mü'min kardeşi yaramaz zannedip inkâr etmemesi vâcib olur.

Şeyh Şenbeki daha sonra, «size Ebül Vefâ'nın mertebesini kısaca anlatayım» deyip şöyle buyurdu:

— Ey mü'minler! «Küllü müriydin saide bişeyhihi ve emmâ ene feinni saidtü biebil vefâ müriydi hâzâ»: (Her müridin saâdeti şeyhindendir. Ama benim saâdetim müridim Ebül Vefâ'dandır.)

Şeyh Şenbeki böyle söyleyince orada bulunanların hepsi gelip Hazret-i Seyyid'in ayağına düştüler. Küstahlık etmiş olanlar tevbe ettiler.

Şeyh Şenbeki, Hazret-i Seyyid Ebül Vefâ ile üç gün üç gece sohbet etti. Ondan sonra Hazret-i Ebül Vefâ tekrar seyahate niyet etti. Hazret-i Seyyid Ebül Vefâ'nın bu seyahati oniki yıl sürdü.

Allahü Teâlâ, Hazret-i Ebül Vefâ'nın ve zürriyetinin yüksek himmetlerinden bizleri mahrum kılmaya. Âmin, yâ rabbel âlemiyn.

kk *

Hazret-i Seyyid'in üçüncü seyahati.

Râvi şöyle rivâyet eder ki;

Seyyid Ebül Vefâ (kuddise sirruhul'aziz) üçüncü sefere niyet etti. Şeyhiyle vedâlaşıp Allahü Teâlâ'ya tevekkül ederek üçüncü sefere çıktı. Bu seferi terakindir; makamı kemâldir. Allahü Teâlâ'nın mahlükatına ibret ve hikmet nazarıyla

26 ARİFLERİN MENKİIBELERİ

bakar, etrafı seyrederdi. Nereye varsa oranın yırtıcı hayvanları gelip ayağına yüz sürerlerdi. Zayıfın hakkını kuvvetlisinden alverirdi. Adım sâhibi olan azizler (9) ile sohbet ederdi. Bütün gizli şeylere vâkıf olan kimseler, gelip Hazret-i Seyyid'i ziyaret ederlerdi.

Hâsıl-ı kelâm, bu seferde Hazret-i Seyyid'in bütün hâleti tamam oldu. Pek çok çeşit ilâhi sırlar öğrendi. Şeytanların fitnesinden tamamen halâs oldu. Hizib ile onları kahretti. Bu vaziyet tam oniki yıl sürdü.

Nihayet Allahü Teâlâ'nın kudretiyle yolu, şark taraflarında Kisrine namıyla mâruf bir köye uğradı. O köyde meşâyih-ı kirâmdan Şeyh Acemi adında veli bir zât var idi. Keramet sahibiydi. O diyarın büyüğü küçüğü ona hizmet ederdi. Kapısı önünde bir mescid vardı. Oraya gelen misafir için yemekler hazırlatır, yemek yedirmeden kimseyi göndermezdi.

Hazret-i Seyyid'in yolu o mescide düştü. Hazret-i Seyyid mescide girdi. Halk namaza durmuştu. O da namaza durdu. Namazı kılınca da gitmek istedi. Şeyh Acemi:

— Sizi dâvet ediyorum, dedi, fakirhaneye buyurun, yemek yiyelim. Biliyorsunuz dâvete icâbet etmek sünnettir.

Seyyid Ebül Vefâ:

— Peki, deyip kabül etti.

Şeyh Acemi'nin evine gittiler. Dâveti kabül edildiğinden dolayı çok sevinen Şeyh Acemi sofraya çeşitli yemekler getirdi. İkisi beraberce oturup yediler. Aralarında yakınlık hâsıl olup dost ve arkadaş oldular. Şeyh Acemi, o gece orada yatması için Hazret-i Seyyid'e ricada bulundu. Hazret-i Seyyid itiraz etmedi. O gece orada yattı. Yatmadan önce Şeylı Acemi ile esrâr-ı ilâhiden sözler konuştular.

Sabah olunca Seyyid Ebül Vefâ gitmek istedi. Şeyh Acemi gitmesine yine râzı olmadı. Hazret-i Seyyid orada üç gün üç. gece daha kaldı. Dördüncü gün Şeyh Acemi köyün bütün halkını topladı. Onlara durumu anlattı. Onlar Hazret-i Seyyid'e:

— Size istirham ediyoruz, dediler; ne olur yerleşip bura-

(9) Az adımla çok mesafe alan kimseler.

TACÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 217

da kalınız. Buradan evlenip buralı olunuz. Tâ ki bundan ımüslüman halk, yâni bizler istifade edelim. Ve sayenizde nice kimselere hidâyet erişe.. Size bahşedilen ilâhi feyizden Allahü Teâlâ'nın kullarına bir nebzecik olsun eriştiresiniz. Ayrıca, ceddin sünnetine muvâfakat etmek vâcibdir. Bu sebeblerden dolayı kalınız burada.

Diye ısrar ettiler. Hazret-i Seyyid:

— Bir istihare edeyim. Cânib-i Hak'dan ne buyurulur; ona yöre hareketi ederim, dedi.

Şeyh Acemi bu sözü gayet yerinde buldu. Ona:

— Yâ Seyyid, dedi, bir arzum daha var. Bir de ben fakirin kızını almak için istihâre et. Bakalım ne buyrula.. dedi.

Hazret-i Seyyid:

— «İnnemâ emruhü izâ erâde şey'en en yekule lehü kün feyekün» buyurdu.

Şeyh bu cevaba hâzır oldu. İstihâreden sonra Hazret-i Seyyid Ebül Vefâ dedi ki:

— Bana şöyle emrolundu ki, ceddim Hazret-i Ali (kerremallahü veche)'nin kabrine ikimiz beraber gidelim. Onunla bir müşâvere yapayım. O ne buyurursa ona pöre hareket ederim.

Şeyh Acemi:.

— Başım üzere, dedi ve Seyyid Ebül Vefâ ile ikisi mezarlığa gittiler. Bu İmâm-ı Ali'nin esas mezarı değildi. O gece orada yattılar. Rüyasında, ceddi Hazret-i Ali (kerremallahü veche) Seyyid Ebül Velâ'nın orada kalıp Şeyh Acemi'nin kızını almasına izin verdi.

Sabah oldu. Hazret-i Seyyid durumu Şeyh Acemi'ye anlattı. Şeyb Acemi çok sevindi. Ne kadar eş, dost, akraba varsa ve etrafta olan âlimleri, sâlihleri, âbid ve zâhidleri toplayıp büyük bir meclis kurdu. Çeşitli yiyeceklerle büyük bir ziyafet verdi.

Ziyafetten sonra Şeyh Acemi, Hazret-i Seyyid'le nasıl karşılaştığını ve Hak Teâlâ Hazretleri'nin Seyyid Ebül Vefâ'ya kendi kızını almaya izin verdiğini orada hâzır bulunan dâvetlilere

fasih ve beliğ bir lişanla anlattı. Sonra kızını Seyyid Ebül Ve. fâ'ya nikâhlayıp duâ etti.

Kızın ismi Huseyne idi. Gayet güzeldi. Zâhide ve âbide idi.

Hak Teâlâ Hazretleri Şeyh Acemi'nin malına bereket ihsân etti. Bir yıl içerisinde Hazret-i Şeyh'in malı arttıkça aritı, çoğaldıkça çoğaldı..

Sonra Seyyid Ebül Vefâ Kalmine'ye geldi. Orada yerleşti.

Hâtunu Seyyid'in hizmetini görür ve ibâdetle meşgul olurdu. Fakat Seyyid Ebül Vefâ, daha elini hâtununa değdirmemişti. Hâtunu henüz bâkire idi. Bu hâl üzere arâdan epey bir müddet geçti.

Akrabalarından ve diğer halktan çok kimseler Seyyid'in hâtununu görmeyi o kadar arzuluyorlardı ki, bir gün o hâtunu ziyarete geldiler. Gördüler ki çok güzel bir kız.. Güzel olduğu kadar da hâl ehli ve birçok yüce mertebeler kat'etmiş.. Fakat hâlâ el değmemiş bâkire. Bunlara onun bu hâli acaib geldi. Onu kınadılar.

— Sen kendini süsleyip Seyyid'e arzetmiyorsun da onun için sana meyl etmiyor, dediler.

Seyyid'in hâtunu:

— Hayır, dedi, Seyyid iyiyi, kötüyü, güzeli, çirkini ayırt etmesini bilir. Onun için değil.. Bu husüsda elbet onun bir bil diği vardır.

Onlar:

— O azizin nesli inkıtâa uğramaması için size mutlaka bir erkek evlâd gerek, dediler ve bu husüsda ısrar ettiler.

Hâtun bu durum üzerine güzel elbiseler giydi, kendini süsledi. Binbir ricâ ve minnet ile Seyyid'in halvetine girdi. Hazreti Seyyid'e hâtunun arzusu malüm oldu. Fakat kendisine, hâtunuyla cinsi münâsebette bulunmak husüsunda izin verilmemişti. Hâtununa bir kaftan verdi.

— Bu kaftanda bir damla meni vardır, dedi. Bunu al, yıka.

Hâtun yıkamak için kaftanı aldı, bir bakır leğen içine ko-

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 29

yup yıkamaya başladı. O saatte meni leğene düştü. Leğen delindi, parça parça oldu. Yıkamak için döktüğü su durmayıp aktı, geçti.

Bunları bir bir görüp hâdiseye şâhid olan Seyyid'in hâtunu, Seyyid'in kendisiyle cinsi münâsebette bulunmayışının hikmetini anladı ve teselli buldu.

Hazret-i Seyyid, hâtununa:

— Bir çanak süt al, içerisine ekmek doğra, dedi. Bâzıları, «sütlü pirinç pişir, dedi» demişlerdir. Herhangisi ise, bâtunu pişirip yemiştir.

Seyyid buyurdu ki:

— Yâ hâtun! Sen ve yakınların bir evlâdım olsun istiyorsunuz. Fakat bilirsiniz ki Allahü Teâlâ'dan ve Hz. Resûl Ekrem (aleyhis salâtü vesselâm) Efendimiz'den emir olmadan ben bir iş işlemem. Bunun için bir istihâre edeyim. Hak Teâlâ Hazretleri ne gösterirse ona göre hareket ederim. Eğer Allahü Teâlâ Haz:retleri bir kimseyi gönderir de bu taam ona müyesser olursa onu evlâd edinelim.

Sonra murâkabeye çekilip cânib-i Hakka teveccüh etti. Âlem-i ervâhı (ruhlar âlemini) seyretti. Gördü ki; Resûl Aleyhisselâm yüce bir makama oturmuş.. Ashâbı sıra ile yerli yerinde.. Hazret-i Seyyid bu topluluğu görünce ashâbın birisine:

— Bu topluluk nedir? diye sordu. Ashâbdan o zât dedi ki:.

— Seyyid Ebül Vefâ'ya kıbeli Rahmân'dan yedi oğul verildi. Bu cem'iyyetien maksad onları tâyin etmektir..

Hazret-i Seyyid buyurmuştur ki:

— Bu haberi işitince varıp bir köşeye edeble oturdum. O tâyin olunacak kimseleri görmek için beklemeye başladım. Peygamber Efendimiz (aleyhis salâtü vesselâm); İmâm-ı Hasan'a,

İmâm-ı Hüseyin'e ve İmâm-ı Zeynel Âbidin'e (radıyallahü anhüm ecmain):

— Gidin, Tâcül-Ârifin'in akrabasından yedi kimseyi, adl adlarıyla alıp getirin, diye emir buyurdu.

“Onlar gidip yedisini de getirdiler.

50 ÂRİFLERİN MENKİIBELERİ

Birisi, Seyyid Matar'dır. Seyyid Ebül Vefâ'nın kardeşi Seyyil Sâlim'in oğludur.

İkincisi, Seyyid Kâzım'dır. Erbainde (kırklar arasında) Ebül Abbas diye zikrolunur.

Üçüncüsü, Seyyid Muhammed ibn-i Seyyid Kemâl Haxâ ibn-i Seyyid Rızâ ibn-i Seyyid Muhammed ibn-i Seyyid Zeyd dir.

Dördüncüsü, Seyyid Ali ibn-i Seyyid Kamis'dir. Ki, Sevşid Zeyd'in beşinci oğludur. Erbainde (kırklar arasında) Ali ibn-i Üstâd diye zikrolunur.

Beşincisi, Abdurrahman Tafsuncu'dur.

Altıncısı, Şeyh Ali ibn-i Hay'eti'dir.

Yedincisi ise Şeyh Askeri-i Şevdi'dir.

Nesebi İmâmı Hasen-i Askeri'ye çıkar.

Hazret-i Seyyid bu azizleri görünce çok sevindi.

Resûl-i Ekrem (aleyhis salâtü vesselâm) Efendimiz:

— Yâ Hasan, yâ Hüseyin ve yâ Zeynel Âbidin! buyurdu.

Gidin, oğlunuz Ebül Vefâ'yı alıp getirin.

Bu emir üzerine onlar gelip Hazret-i Seyyid Ebül Vefâ'yı tâzimle Hazret-i Resûl Aleyhisselâm'ın huzüruna ilettiler. Hazret-i Seyyid Ebül Vefâ selâm verdi ve Peygamberimiz'in mübârek elini öptü. Hazret-i Resûl Aleyhisselâm, Seyyid Ebül Vefâ'nın selâmını aldı. Sonra:

— Merhabâ yâ Ebel Vefâ, buyurdu; Hak Teâlâ sana yedi oğul verdi. Hem dünyada hem de âhirette oğlun senin onlar.

Hazret-i Seyyid: — Yâ Resûlâllah, dedi; bunların mertebesi ne?

Hazret-i Resûl Aleyhisselâm cevaben:

— Yâ Ebel Vefâ! Senin oğlun olan bu yedi kişi dünya ve âhirette said kimselerdir. Bunların nesli kıyâmete kadar kesilmeyip yedi iklime yayılsa gerektir. Devlet ve saâdet bunların silsilesine dâhil olan kimseler içindir, buyurdu ve sonra Hazret-i Seyyid'in o yedi evlâdına dönerek:

— Birer ellerinizi Seyyid Ebül Vefâ'nın arkasına, birer

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 3i

ellerinizi de benim elimin altına koyup biat ediniz, ona oğul olunuz, diye emir buyurdu.

Onlar bu emri ifa ettiler. Resûl Aleyhisselâm bu def'a da Jazret-i Seyyid'e:

— Yâ Ebel Vefâ, buyurdu; sana yedi oğul verdik. Bunlara mürid olup silsilelerine sıdk u ihlâsla giren ve riyâsız muhabbet eden kimseler, kıyâmet gününde benim alemim altında haşrolunsa gerek...

Benim evlâdıma hürmet eden, kim olursa olsun, aynen bana hürmet etmiştir, Bana hürmet eden her kim ki, Allahü Teâlâya hürmet etmiştir. Allahü Teâlâ'ya hürmet eden her kim ki, cenneti kazanmıştır. Firdevs cenneti onun makamıdır.

Yine, benim evlâdıma hürmet etmeyen, kim olursa olsun, aynen bana hürmet etmemiştir. Bana hürmet etmeyen Allahü Teâlâ'ya hürmet etmemiştir. Ve Allahü Teâlâ'ya hürmet etmeyen her kim ki, cehennemi kazanmıştır. Cehennem onun makamıdır.

Husüsiyle bu yedi oğluna hürmet etmek vâcibdir. Onlara hürmet eden, insanların azizi ve şerefli olanıdır.

Ey Ebül Vefâ, sana ve evlâtlarına vasiyetim olsun.

Kıyamete kadar kimse ile kavga, döğüş, anlaşmazlık çıkarılmaya. Zira kavga, döğüş, anlaşmazlık karışan silsilenin nesli helâke uğrar.

Ey Ebül Vefâ! Benim şeriatimi ihyâ edip bu yedi oğlunun eteğine yapışan, kim olursa olsun, saâdet onadır. Bunlardan uzaklaşan kim olursa olsun, ben ondan bizarım.

Hazret-i Tâcü'l-Ârifin bu ahde sâdık kalacağını ikrar ve yedi azizi de cân ü gönülden evlâtlığa kabül etti.

Hazret-i Resûl Aleyhisselâm el kaldırıp duâ etti: Ashâb «âmin!» dediler.

Ondan sonra Hazret-i Seyyid murakabeden fâriğ oldu. O sırada kapı vuruldu. Seyyid hâtununa:

— Git bak, kimmiş? dedi.

Hâtunu kapıyı açıp kapıda yedi azizi gördü. Gelip Seyyid'e

söyledi. Seyyid:

— Sadaknâ yâ resülâllah! Gelsinler, dedi.

Onun üzerine onlar içeri girip Seyyid'e selâm verdiler.

Hazret-i Seyyid onların önüne, o, süt ile yapılan yemeği getirdi. Onlar o yemeği yediler. Seyyid:

— Gelmenize sebeb nedir? diye sordu.

Onlar şöyle cevap verdiler:

— Rüyâmızda Resûli Ekrem (aleyhis salâtü vesselâm) Efendimiz'i gördük. Bize, «Tâcül-Ârifin Seyyid Ebül Vefâ zâhiren ve bâtınen sizin atanız oldu. Ona gidin!» buyurdu.

Hazret-i Seyyid de bunlara; olanları, kendi gördüklerini bildirdi. Onlar zâhiren de Hazret-i Seyyid'e bfat ettiler. *

Saadet-i Necef'ten mervidir ki;

Hazreti Ebül Vefâ'nın erbaininde nesebi sahih beş evlâdı vardır. Bu yedi de dahildir.

İki cihanda devlet ve saâdet o kimseye ki, Hazret-i Ebül Vefâ'nın temiz, pâk silsilesine girip ebedi saâdet bula... Alla-.hümmerzuknâ şefâatehü: Yâ Allah! Onun şefâatini bize rızık kıl.

Ondan sonra Hazret-i Seyyid müridlerini terbiye ile meşgül oldu. Nice azmışları yola getirdi. Nice derililerin derdine derman oldu.

Hak Teâlâ bütün ümmet-i Muhammedi doğru yoldan ayırmasın. Hazret-i Seyyid Ebül Vefâ'nın ve zürriyet-i zâhiresinin himmet-i âliyelerinden bizleri mahrum kılmaya. Âmin, yâ rabbel âlemiyn.

FASIL

'Tâcü'l-Ârifin'in vasiyetini ve bâzı mübârek sözlerini beyân eder.

Hulâsa olarak, Şeyh Ebül Haseni Ali ibni Hüseyin'den (kuddise sirruhü) rivâyet olundu ki; Hazret-i Seyyid Ebül Vefâ (kuddise sirruhül aziz) vaaz edip hitab buyurduğu vakit sözlerinin bâzısını avâm, havass bütün halk anlardı. Bâzısım ancak havass anlıyabilirdi. Bâzı sözlerini ise ne avâm ve ne de havass, hiç biri anlıyamazdı.

Bir gün Hazret-i Seyyid'i yalnız bulup idrâki, anlaşılması güç olan bu sözlerden suâl ettim. Buyurdu ki:

— Avâm ve havassın anladığı o sözler ki, zâhirdir; yâni şeriat hükümleri ve dini nasihatlerdir. Ancak havassın anlıyabildiği sözler, ilm-i ledünni ve işâret-i hakikidir. Ne avâmın'ne de havassın anlıyabildiği sözlere gelince... Onlar eimme-i ârifinin ervâhına ve meclisde hâzır olan melâike-i kirâma hitabdır. O sözleri onlardan başka kimse anlıyamaz.

Râvi buyurur;

Hazret-i Tâcü'lÂrilin'in mübârek sözlerindendir. Buyurmuştur ki:

«Bir kimse Cenâb-ı Hakk'ın eserlerini, yaratılmışları hayran hayran seyretse, gönlü dost haberini işitmek, beklemekten yana olsa; o kimse şevk bahçelerinde gezinir, Cenâb-ı Hak'dan gayrısına bakmaz ve bakmaya iltifat ta etmez.»

Hazret-i Seyyid Tâcü'LÂrifin'e sordular:

— Zikrin mânası nedir?

Seyyid Ebül Vefâ buyurdu ki:

«Zikir, kendi varlığını söndürüp mahvederek hakikat makamını müşâhede etmektir.»

34 ÂRİFLERİN MENKİIBELERİ

Yine Hazret-i Seyyid'in mübârek sözlerindendir:

«Men ahlesa lillâhi teâlâ fi muâmelâtihi tehallesa mined devail kâzibeti»: (Riyâ karışmayıp da muâmelesi hâlis, hak. kıyla olan kimse yalancı dâvalardan halâs olur.)

Güzel sözlerinden birisi de şöyledir: «Men zayia hükme vaktihi fehüve câhilün»: (Vaktinin hükmünü zâyi eden kimse câhildir.)

CR

Diğer kiymetli, güzel sözlerini şöylece sıralıyabiliriz: © Vaktin kıymeti husüsunda hamlık gösteren gafildir. #*k*

Tarik-ı hakka sülük edip ikmâl eden büyük sevâba erişir.

#4

Seyyid Ebül Vefâ'ya suâl olundu: — Teslim ne demektir?

Cevap verdi:

«Ettesliymü irsâlün nefsi fi meyâdiynil abkâmi ve terküş şefekati aleyhâ minet tevârikı»: (Teslim, nefsi hükümler meydanında bırakıvermek ve o meydanda nefse gelen belâlardan nefsi esirgernemektir.)

*E Hazret-i Seyyid'e müridler dediler ki: — Tarikat ehline gayet faydalı olan bir vasiyette bulunun.

Buyurdu ki:

— Müridin çok dikkat etmesi icab eden ve kendisine lâzım olan hususlar şunlardır;

Gönlünü ve sırrını pâk etmek,

Farz ve sünnetleri edâ etmeye gayet hırslı olmak,

Bid'atlerden ve fitnelerden uzak bulunmak,

Tevâzü ehli olmak,

Hâtırından kötü düşünceleri çıkarmak, Daima iyi fikirle meşgül olmak,

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 35

Kendisinden müslüman kardeşine zarar erişmemesi içini nefsine vaaz ve nasihat edip kendisinden gelecek her türlü fenalıktan Allahü Teâlâ'nın mahlükatını esirgemek. Tâ ki Allahü Teâlâ da onu esirgeye...

Yiyimine, içimine, giyimine çok dikkat etmek,

Hudüd-ı şer'iyyeden bir zerre bile dışarı çıkmamak.

Ahdine vefâ etmek, asla yalan söylememek, Şu husüs bilinmeli ki, yalan söyleyenin ameli merdüddur.

Ehli ucüb (kendini beğenmişler gürühundan) olmamak,

İbâdet ve tâatinden dolayı gururlanmamak. Zira ibâdetiyle gururlanırsa, Allahü Teâlâ amelini habt edip merdüd kılar.

Bu yolda esas, Hazret-i Resûl'ün (aleyhis salâtü vesselâm) sünnetine tâbi olmaktır.

Daha sonra şöyle buyurdu: «Takvâ bütün emirlerin başıdır.»

*X

«Takvâdan büyük miktarda bir nesne yoktur.»

4x *

«Takvâ bir ağaçtır. Bu ağacın kökü Hazret-i Resûl Aleyhis! selâm'dır. Budakları sahâbe ve tâbiindir. Meyvası ise âmâl-i, sâlihadır.»

* * *

«Eğer azığınız takvâ olursa kıyâmet gününde selâmette olursunuz.»

*#&

«Nerede olursanız olun, ne yaparsanız yapın Allahü Tealâ sizi görür. Onun için nehyedilen yerlerde değil, emredilen yery lerde bulunun.»

4k *

«Dünyaya aşırı düşkün, mağrur ve fitneci kimselerle dostluk kurup onların bulunduğu, men edilen yerlerde bulunmayın.»

Yukarda zikredilen bu sözlerle amel eden kimse Allahü

Teâlâ'nın günahkâr kulları için hazırladığı cehennemden kurtulur, mükâfat yeri olan cennete vâsıl olur.

* sw

Kıymetli ve güzel sözlerindendir:

(Bil ki Hak gaybdir, idrâk olunmaz. Ne zaman ki gaib gaibe ulaşsa, gaib gaibi görür.)

Bu söz gayet dakiktir. Zahir mânası budur.

WE #

«Elkulübü izâ telekkat terakkat ve izertekat iltekat»

Bu da ince, rumuzlu sözlerindendir. Ehli hâl olmayan bunun hakiki mânasını bilmez. Fakat zâhiri mânası şudur:

(Gönüller ne zaman ulaşırsa terakki eder; ne zaman terakki ederse ulaşır.)

Bir gün Hazret-i Seyyid Ebül Vefâ (kuddise sirruhül aziz) bir meclisde vaaz ediyor, irşad makamından anlatıyordu. Ona sordular:,

— Mürid ne zaman kâmil olur?

Hazret-i Seyyid cevap verdi:

«İzâ kâne şirâcen hâlisen»: (Ne zaman ki safi şırlağan yağı olsa o vakit kâmil olur.)

Bu sözün ve işâretin mânasını anlıyamadılar. Tâ şu zamana kadar ki, Hazret-i Seyyid bir bağ sahibi çağırıp ona:

— İyi, temiz şırlağan yağı nasıl olur? diye sordu.

Bâzı müridler Şeyh Seyyid'in bu sözle ne demek istedigini anladılar; bâzıları anlıyamadılar. Şeyh Ali bin Hey'eti bu sözün de mânasını anlamak istedi. Bunun için Seyyid Ebül Vefâ'dan o sözün mânası ne demek olduğunu sordu. Hazret-i Seyyid cevâben şöyle buyurdu:,

«Bu yağ simsimden (susamdan) olur. O ekilmek istendiğinde önce temiz bir yer bulmalı. Taşını ve yaramaz otları te€mizlemeli. Sonra, muayyen bir zamanda ekmeli. O sirnsim (susam) yerin nemliliğinden rutübet hâsıl edip uygun bir hâle gelir. ”

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 31

Allahü Teâlâ yağmur yağdırır. Simsim, su ile kuvvet bulup yeryüzüne çıkar. Mal sahibi yâni susamı eken gelip yardım eder, zararlı otlardan ve yaramaz şeylerden susamı temizler. Vakti gelince yerinden koparıp vatanından ayrılır, götürüp belinden bağlar, güneşe bırakır.

Susam bir müddet orada sıcak ve soğuğun zahmetini çeker. Uhüneti gider. Kuru bir hâl alır.

Sonra sahibi onu temiz bir yere koyup sopayla vura vura kışrından (kabuğundan) çıkarır. O, zâhiri hicâbdır. Geriye bâtıni hicâb kalır. Onu temizce yıkayıp yumuşakça döver. Ondan sonra ateşe koyup kaynatır. Daha sonra çıkarıp hamur gibi yoğurur. Bu hâli alınca susamda evvelki halitıden hiç eser kalmamış olur.

Daha sonra sahibi susamı ayağının altına alıp sıkar. Susam ne kadar fazla sıkılırsa o kadar hicâbdan halâs olur. İşte bu hallerden sonra safi şırlağan yağı elde edilir. O şırlağan yağı karanlığa nür, mü'minlere gıda olur; taamlara lezzet verir. Bütün âleme nâfi olur. Sahibi, onu o hâle getirinceye kadar çekmiş olduğu zahmet ve meşakkatlerin sonunda rahat bulur.

Şimdi esas mes'eleye dönelim. İşte bu böyle olduğu gibi, eğer mürid de o simsim'in (susamın) ekinciye teslim olduğu şekilde kendisini şeyhe teslim ederse zulmetten kurtulup nüra kavuşur. Eğer kendini beğenerek teslim olmazsa ebedi zulmette kalır.»

Hazret-i Seyyid Ebül Vefâ bu sözüyle şu husüslara işâret”) etmek istemiştir:

Önce müridin kalbi temiz olmalıdır. Bunun için de;

Onu RAHMET suyuyla yıkamalı,..

VERÂ ile gıdalandırmalı,

ZÜHD orağıyla RİYÂ ve UCÜB otlarını kesmeli,

ŞİRK dikenlerini gönülden arıtmalı (temizlemeli),

Eğer İSTİDAD'ı olursa yerinden - yurdundan ayırıp kalbini temizlemeli,

SIR sahbrasına iletip sâbiti kadem üzere (ayakta durur ği hâle) koymalı,

38 ÂRİFLERİN MENKİIBELERİ

HİZMET kuşağını kuşatarak MÜŞÂHEDE'de bırakmalı. Tâ ki MÜŞÂHEDE'nin ziyâsı kendisine erişip ŞEVK yelleri dokunarak uhünetini gidersin. Ondan sonra:

RİYÂZET asâsıyla dövüp USÜL değirmeninde un etmeli,

FENÂ ayağı altına alıp sıkıştırmalı; bununla mürid bütün

I.HİCÂB'lardan sıyrıhp NÜR olmalı. * kw

Rivâyet olunmuştur ki:

Hazret-i Ebül Vefâ müridi ketene teşbih eyledi ve buyurdu ki:

«Her kim ki mevlâsına vâsıl olmak dilerse, yolunun üstünde kendisini bekleyen zahmet ve meşakkatlere sabredip göğüs gere... Nitekim keten zahmet ve meşakkatlera sabredip göğüs gerer. Sonunda da kâğıt olur, üzerine Allahü Teâlâ'nın ismi yazılır. Muazzez ve mükerrem olur.

Allah isminin azizliğini ve berekâtını görmez misin ki; keen önce toprağın alımda habsolunur. Sonra yeryüzüne çıkıp büyüdükten sonra koparılır, vatanından olur. Ayrıca gurbet be- Tâsını çeker.

Sıcağa bırakılır, güneşin bararetinde kalır. Sonra dövülür; lüzumsuz, zararlı nesneler üzerinden giderilir. Daha sonra temiz hâle gelmesi için tarağın dişlerinden geçirilir. Eğirilir, bükülür, En sonunda ibrişim olup insan eliyle iğneye takılır.

İşte bütün bunlar oluncaya kadar hadsiz, hesapsız eziyet çeker, zahmetlere katlanır. Burada da kibirli olduğu müddetçe, o kibir gidinceye kadar sıkılır. Bu elemden Kurtuluş yoktur. Tâ parça parça olup lüzumsuz bir bâl alıncaya kadar...

Lüzumsuz olunca da çöplüğe atılır. Ayaklar altında sürünür. Tâ şu zamana kadar ki; kâğıt imâl edicisi onu o halde görüp kâğıt yapmak için alır, temizce yıkadıktan sonra yepyeni, bembeyaz, pırıl pıril kâğıt yapar. Ve o kâğıdın üzerine Allahü Teâlâ'nın ismi, Kur'ân-ı Azim, hadis-i nebevi, maarif-i ledünni yazılır.

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 39

İşte o keten öyle hadsiz hesapsız eziyet, zahmet ve meşakkatler çeker ki, anlatmakla bitirilemez.

Neticeye gelelim. İşte bu böyle olduğu gibi, müridin mürşidine nisbeti de böyledir. Keten o kadar zahmet ve meşakkat yüzü gördükten sonra kâğıt olup üzerine yazı yazılarak nasıl değeri artıp ellerde dolaşıyorsa; mürid de zahmet ve meşakkatler çekerek o yollardan geçtikten sonra aziz olup derecesi yükseliyor.»

Rivayet olunmuştur ki;

Hazret-i Seyyid Tâcü'LÂrifin'i zamanın halifesine:

— Meclisine çok adam topluyor, diye şikâyet ettiler.

Halife memleketin ve saltanatın elinden çıkmasından korkarak Seyyid'i dâvet etti. Onu imtihan etmek istedi. Bağdat ulemâsından münâzaraya ehil ne kadar adam varsa hepsini hazırladı. Onların her birisi müşkül ve ince olan bütün mes'eleleri ortaya döktüler. Hazret-i Seyyid Ebül Vefâ için:

— Bir büyük kürsü üzerine çıkıp halka vaaz ve nasihat etsin, dediler.

Hazret-i Seyyid velâyet nüruyla halifenin gönlünden geçenleri bildi. Cenâb-ı Erhame'r-Râhımin'e sığınıp kollarını sıvadı. Abdest aldı, iki rekât namaz kıldı. Bismillâhirrahmânirrahim dedi. O hazırlanan kürsinin üzerine çıkıp hâzır olan ulemâya selâm verdi.

Bağdat ehli o hâli görüp hayran oldular. Kimsede ağzıni açıp ta bir tek kelime bile söylemeye mecâl kalmadı. Seyyid Ebül Vefâ vaaz ve nasihat etti. Ondan sonra yüksek sesle bağırıp dedi ki:

— Hani o beni imtihan etmek isteyen âlimler!? Yakınıma gelip suâllerini sorsunlar.

Bağdat ulemâsı arasından birisi kalkıp ta bir suâl olsun soramadı, Zira Cenâb-ı Hak hepsine de, daha evvelce hazırlamış oldukları suâlleri unutturmuştu. Söz söylemeye asla mecâlleri olmadı.

Fakat içlerinden birisi vardı. O da ancak:

— Yâ şeyh! İslâm ne şeydir? diye sorabildi.

Hazret-i Seyyid cevâben buyurdu ki:

— Sizin İslâmınızı mı soruyorsun, yoksa benim İslâmımı mı?

Suâli soran:

— İslâm bir-iki çeşit olur mu ki, öyle diyorsun? dedi.

Hazret-i Seyyid Ebül Vefâ:

— Evet, diye cevap verdi.

Suâli soran:

— Açıkla, görelim dedi.

Seyyid Ebül Vefâ:

— Sizin İslâmınız dedi, imanın aynıdır. Yâni Allahü Teâlâ'nin birliğini dil ile ikrar, kalb ile tasdik etmek ve âza ile de amelde bulunmaktır. Bizim İslâmı anlayışımızı sorarsan söyliyeyim: «Ve emmâ islâmünâ femahvüz zâti ve tebdiylüs sıfâti

vestiğrâkul evkatı bittâati»: (Bizim İslâmımız varlığı mahvedip gidermekitr. Sıfatı tebdil.ve bütün vakitleri Allahü Teâlâ'nın kulluğuna sarfetmektir.)

Oruca gelince... Sizin orucunuz, gerek Ramazan orucu olsun, gerek sair oruç olsun; gündüzleri yemeyi, içmeyi ve cinsi münâsebeti terketmektir.

«Ve eimmâ sıyâmün fean külli mâ fil kâinâti halâ mâ büdde minhü muiynen alet tâati vet tahalli an sâirir rezâili ven nâkısâtis.

(Bizim orucumuz yiyecekten, giyecekten, bütün kâinattan uzak durmaktır. Meğer bu yiyecek, giyecek ibâdete kuvvet verecek kadar olsun... Yine bütün yaramaz sıfatlardan, noksan ve benzeri nesnelerden sakınmaktır.)

Zekâta gelince.. Altundan bu kadar, gümüşten şu kadar, davardan şu kadar deyip ilmibâl kitaplarında beyân buyurulduğu gibi verirsiniz.

«Ve emmâ zekâtünâ febezlül mevcüdi vel gmâ bimâ mdel mâ'büdi an sâiri mâ vücüdi»,

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 1r

(Bizim zekâtımız mevcüd olan her şeyi bol bol vermektir. Allahü Teâlâ indinde makbül olan nesnelerle zenginlik, bolluk hâsıl edip bütün varlıktan el çekmektir.)

Hacca gelince... Sizin haccınız, kişinin ömründe bir def'a hacca gitmesi farzdır, dedi ve haccın şartlarını, hükümlerini tafsilâtıyla anlattı. Sonra şöyle buyurdu:

(Bizim haccımız beş vakit namazı Mekke-i Mükerreme'de kılmaktır. Ve her yıl seyyidlerle hacda beraber olmaktır.) Sâdık ve muhlis olanlara bu ahvâl malümdur.

Ondan sonra şöyle buyurdu:

— Ey Bağdat uleması! Eğer daha soracak suâliniz varsa sorunuz. i

Hiç kimsenin suâl sormaya mecâli olmadı, Zira Hak Teâlâ Bağdat ulemâsına bildiklerini unutturmuştu. Hazret-i Seyyid Ebül Vefâ, onların kendisi için hazırlamış olduğu müşkil ve çetin suâlleri bir bir tekrar edip:

— Senin suğlin şu idi, cevâbı şudur, diyerek suâllerin bütün cevaplarını tekrâren kendilerine açıkladı. Ve:

— Benim anlattığım gibi İslâmı hanginiz anlatacaksa gel sin anlatsın, işiteyim, dedi. Hiç kimse cevap vermedi.

Hazret-i Seyyid Ebül Vefâ, va'z ü nasihatına nihayet verdi, Duâ edip kürsiden aşağıya indi. İbn-i Akil ile Şeyh Ebül Hasen-i Cerziki (ekâbir-i müfessirindendir) gelip Seyyid Ebül Vefâ'yı ziyaret ettiler. Hazret-i Seyyid'e karşı cephe alanların reisleri bunlardı. Seyyid Ebül Vefâ'nın o hâlini görüp ona cephe aldıklarına pişman oldular. İstiğfar ettiler.

Ondan başka Bağdat halifesi, imtihan etmek için Seyyid Ebül Vefâ'yı bir kere daha dâvet etti. Bunun tafsilâtı dördüncü babda anlatılacaktır inşâallah. Kısaca şöyle olmuştur:

Seyyid Ebül Vefâ buyurur ki; '

— Bağdat halifesi benim için, «acemdir, Arapça lisânına tam olarak vâkıf değildir; onu nereden bilecek?» diye düşünürmüş. Zira ceddim Hazret-i Muhammed Mustafa'nın (sallâllahü aleyhi ve sellem) düşümde parmağını mübârek ağzında tük-

rüğe bulaştırıp ağzıma sürdüğünü; işte o zaman acem olduğum hâlde akşamlayıp arabi (Arapça bilir olduğum halde) sabahladığımı nereden bilecek?

Sonra şu şiiri okudu:

«Fesâhatin ve belâğatin sırrı ruhda gizlidir.

Dillerde değildir.

İtibar zâhire değil, bâtınadır.»

Bu bir kasidedir. Kalan beyitlerini ihtisar için zikretmedik, Hak Teâlâ Hazretleri'nden umarız ki, Ümmet-i müslimini zâhirde bırakmayıp bâtıni yola müyesser ede... Ârnin, yâ rabbel âlemiyn.

rn

Şöyle rivâyet olunmuştur ki; Şeyh Mâcid-i Kürdi anlatıvor:

— Bir gün Hazret-i Seyyid Ebül Vefâ ile, Şeyh Mâruf-i Kerhi'nin (rahmetullahi aleyh) kabrini ziyarete gittik. Kabir üzerinde Seyyid Ebül Vefâ'ya bir hâlet vâki oldu. Şevke gelip dedi ki:

— Hak söylüyorum. Rabbü'-Âlemin bilir, melekler görür we yazarlar, Biz hepimiz ve bu kabirde olanların hepsi Hak Teâlâ'nın huzürunda durmaktayız. Hak Teâlâ Hazretleri, binlerce şükür olsun ki, kalbimi muhabbetiyle doldurdu. Mükâşefenin sırlarını koydu. Bu zamana kadar gelenleri ve kıyamete kadar gelecekleri Hak Teâlâ'nın nüruyla gördüm. Ve Hak Teâlâ benim hâlimi, nüruyla sağlam ve mulıkem kılar. Sağlam ve kuvvetli kıldığı kulunu yine benim ikramımla mükâfatlandırır.

Seyyid Ebül Vefâ bu sözleri söyler söylemez hemen Mâruf Kerhi'nin kabrinden bir avaz geldi ki:

«Sadakte yâ tâcel ârifin ve ente seyyidül aktabü»: (Doğru söylüyorsun ey Tâcü'LÂrifin! Sen kutubların seyyidisin.)

Bu avaz tam üç kere tekrarlandı. Orada bulunanların hepsi bu sözü işittiler. Seyyid Ebül Vefâ'nın bu sözünden de anlaşıldığı gibi, Hazret-i Seyyid bu sözüyle o zaman gavs mertebesine erişmiştir. Zira kutub olanları Hak Teâlâ nüruyla münevver

YACUL ARİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 43

kılar. Ve o sebeble muhkem ve mükerrem eder. Hazret-i Mâruf Kerhi de, «sen kutbü'kaktabsın!» diye o sebebden demiştir. (Kaddesallahü teâlâ esrârehüm.)

LR 2

Rivâyet olunmuştur ki;

Bağdat'ta halktan bâzıları Seyyid Ebül Vefa'nın hâdimine:

— Ne olur, dediler, bir kere söyleyiver. Hazret-i Seyyid bir sohbet etsin. Halka va'z ü nasihatta bulunsun. Mübârek nefesi berekâtma hasta kalblere şifâ hâsıl olsun.

Hizmetçi, Bağdat halkının bu isteğini Seyyid Ebül Vefâ" ya rica yollu söyledi. Hazret-i Seyyid bu isteği kabül buyurup va'z ü nasihat etmek üzere sahraya çıktı. Nihayetsiz sayıda insan toplanmış, büyük bir kalabalık meydana gelmişti.

Seyyid Ebül Vefâ va'za başladı. Va'z sonunda ağlamadık kimse kalmadı. Nice azmışlar yola gelip hidâyet buldular. Nihâyetsiz vahşi hayvan ve kuşlar orada hâzır idiler.

Râvi rivâyet eder ki; kuşların bâzıları Seyyid Ebül Vefâ” nın üzerine kanatlarını gerip boyunlarını uzatarak Hazret-i Seyyid'in mübârek sözlerini dinlerlerdi. Bâzı kuşlar hayran olup düşerlerdi.

Va'z ü nasihat, sohbet sona erdi. Ebü Osman adında bir kimse Seyyid Ebül Vefâ'ya:

— Yâ Seyyid, dedi; semâ hakkında ne buyurursun? Helâl mıdır, yoksa haram mıdır?

Hazret-i Seyyid cevâben:

«Hüve muhtelifün bihtilâfis sâmi»: (Bu, semâ eden kimsenin hâline göredir) buyurdu. Sonra şöyle devam etti:

— Bu semâ bir oduna benzer. Gönüller odun gibidir. Temiz bir gönül, iyi ve güzel kokulu ağaçlar gibidir. Ateşe atılınca güzel koku çıkarır. Bir de temiz olmayan, kirli gönül vardır. O da, ateşe atılınca etrafa pis kokular yayan ağaç gibidir.

Bunun gibi; semâ da bâzı kalbleri cilâlandınr ve şevkini artırır. Bâzı kalblerin de zulmetini artırır ve inkâra sürükler. Bâzı ağaçlar da vardır ki, ateşe atılınca güzel veya çirkin hiçbir koku çıkarmaz. Hemen yanıp mahvolur.

ai ÂRİFLERİN MENKİIBELERİ

Bunun gibi; gönüller de vardır, onlara semâdan ne şevk hâsıl olur, ne de zulmet... Semânın onlara hiçbir tesiri olmaz. Hulâsa olarak, durum böyle olunca bil ki; semâ bâzı kimselere mübahtır. Bâzı kimselere mendubdur ve bâzı kimselere de vâcibdir. Bâzı kimselere ise mekruhtur. Bâzı kimseler için gayet hatalıdır. Her birinin ehli vardır. Sakın kimse mertebesini aşmasın, Zira gayet hatalıdır.

Tâcü'LÂrifin Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'nin mübârek sözlerindendir. Buyurmuşlardır ki;

— Allahü Teâlâ'nın ârifler için bir şarabı vardır. Ârifler ne zaman o şarabdan içseler çok neş'eli olurlar. Ne zaman neş'eli olsalar mest olurlar. Ne zaman mest olsalar vakitleri hoş olur. Ne zaman vakitleri hoş olursa kaybolurlar. Ne zaman kaybolsalar hâzır olurlar. Ne zaman hâzır olsalar nazar ederler (bakarlar). Ne zaman nazar etseler taleb ederler. Ne zaman taleb etseler bulurlar. Ne zaman bulsalar ondan başkasını yitirir. ler. Ne zaman yitirseler ulaşırlar. Ne zaman ulaşsalar kavuşup müşâhede ederler ve bir münâdiden şu sadâyı işitirler:

« Yübeşşiruhüm rabbühüm birahmetin minhü ve rıdvânin ve cennâtin lehüm fiybâ nâlmün mükıymün hâlidiyne fiyhâ ebeden. İnnallahe indehü ecrün aziymün.»

(Onların rabbisi onları kendi tarafından rahmetiyle, rızasıyla ve cennetleriyle müjdeler. O cennette onlar için ebedi ni” metler vardır. Onlar cennette ebedi kalırlar. Onlara Allahü Teâlâ indinde büyük ecir vardır.

Seyyid Ebül Vefâ'ya sordular. — Şeyh ne zaman kâmil olur?

Hazret-i Seyyid cevâben buyurdu ki:

«Lâ yesirruş şeyhi şeyhen hattâ ya'rife min kâfin ilâ kafin.»

(Fâ kâf'tan kaf'a kadar bilmeyince kimse şeyh olamaz.)

Dediler ki:

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 45

— Kaf ve kaf nedir?

Cevap verdi:

— Allahü Teâlâ'nın, kün (01!) deyişinden, «Ve kıfühüm innehüm mes'ülüne»: (Onları durdurunuz, onlar sorumlulardır) demesine kadar bilmektir. İşte şeyh bu kadar bilgi sahibi olduğu zaman kâmil olur. Hak Teâlâ'nın kün (01!) deyip bu âlemi varatışından kıyâmet gününe kadar ne olmuş ne olacaksa, bütün hâdiselerin sırrı onun malümu olmalıdır.

Yine sordular:

— Müridin şeyh üzerindeki hakkı nedir?

Cevap verdi:

— Müridin şeyhi üzerindeki hakkı odur ki, eğer mürid hâtunuyla uyuyor olsa da üzerlerini yel açsa, şeyh üzerlerini örtmelidir. Eğer mürid ile şeyhin arasında kaf dağı kadar mesafe bile olsa, şeyh gene bu şekilde davranmalıdır.

Hazret-i Seyyid o sırada elini uzattı. Bâzı keşf ehli kâmil kimseler orada hâzır bulunuyordu. «Seyyid elini nereye uzatıyor?» diye bâtın gözleriyle dikkatle baktıkları zaman gördüler ki, bir ağaç dibinde bir kişi hâtunuyla yatmış uyuyor. Rüzgâr osların avret yerlerini açmış..

Seyyid Ebül Vefâ onların üzerini örttü. Ondan sonra şöyle dedi:

— Hak Teâlâ'nın izzet ve azameti için, bu erkekle karısında Hakka mâni ve aykırı kıl kadar bir hâl görseydim; Allahü Teâlâ'nın bana ihsân etmiş olduğu manevi güçle başlarını alabilirdim.

Bu sözden anlaşıldığı üzere, şeyhin nazarı hiçbir vakit müridinden ayrı olmaz. Hak Teâlâ onların ve zürriyetinin nazar-ı inâyetlerinden ümmet-i Muhammedi mahrum etmeye!. Âmin, yâ rabbel âlemiyn.

*k * Seyyid Ebül Vefâ'dan ricâ ettiler: — Pek faydalı bir vasiyette bulun. Tâ ki, müridlere ve bu

yolun başlangıcında olan sâliklere gayet faydalı olsun... dediler.

Bunun üzerine Seyyid Ebül Vefâ şöyle buyurdu:

— Şu söylediklerim üzerinize vâcib olsun. Dikkat edip ona göre harekette bulunasınız.

a) Az yemek yeyip az uyuyun.

b) Çok düşümün ve murâkabede bulunun.

c) Geceleri kaim olun. (Gece namazı, nafile namaz kılın.)

Bütün hareketler birbirine bağlıdır. Birisi, bir diğerini icab ettirir. Yapılan hareketin durumuna göre, bu da insanı ya saâdet ve selâmete, ya da zulmet ve felâkete götürür. İşte bu bir nümünedir. Şöyle ki;

Çok yemek yemek insanı çok uyutur, uyuşuk yapar. Uyuşuk olan gafil olur. Gafil olan melül, mahzün olur. Melül, mahzün olan kimsenin nefsi azar. Nefsi azan kimse şerir ve yaramaz bir kimse olur. Şerir ve yaramaz olan, unutur. Unutan, şaşırır. Şaşıran inkâr eder, İnkâr eden vasfını değiştirir. Vasfı değişen kimsenin ünsü, yakınlığı kesilir. Ünsü kesilen, döner. Dönünce kendisini kaybeder. Kendisini kaybedince şaşırır, al danır. Şaşırınca, saâdetten uzak kalıp mahrum olur. Bu ise zulmet ve felâketin tâ kendisidir. Neüzü billâh.

Nefis ne zaman ki selâmet yoluna sülük etmek isterse, hakka dâvet edene memnün olur, cevab verir. Cevab verince uyanır. Uyanınca kötülüklerden soyunur ve çıplak kalır. Kötülüklerden soyunup tek kalınca, kasdeder. Kasdedince uyar. Uyunca, delil ve eserlere göre hareket eder. Delil ve eserlere göre hareket edince, üstâdı vâsıtasıyla hidâyet bulur. Ve çeşitli hizmetleri ciddi olarak yerli yerince ifa eder. İşte o kimseye himmet erişir. Zira himmet takvâ iledir.

Kimin bidâyeti tamam olmazsa nihâyeti de tamam olmaz. Bu dünya sarayı âhirete azık azıklamak içindir. Ve dâr-ı bekanın yoludur.

Hazret-i Tâcü'LÂrifin ondan sonra şu âyet-i kerimeyi okudu:

«Ve tezevvedü feinme hayre zâdit takvâ.»

(Azıklanınız. Azıkların hayırlısı ise takvâdır.)

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 47

Hazret-i Seyyid daha sonra: «Yâ eyyühelleziyne âmenü! İitekullabe hakka tükatihi»: (Allah'a hakkıyla ittika ediniz) âvetini okudu. Ve ilâve ederek buyurdu ki;

— Bu gaddar dünyadan sakının. Zira bu dünyanın imâreti harab, lezzeti zehir, ni'meti cehennem, rahatı keder ve şerbeti şarabdır. Malümdur ki, dünyada her ne varsa geçici ve yok olucudur. Necât ve selâmeti ancak dünyayı terkedip kendisini âdeta ölmüş sayan kimseler bulabilir. Fakirlik, yâni dervişlik üzerinize vâcib olsun. Zira zenginlik fakirlikte (dervişlikte) dir.

Dediler ki: — Fakirlik (dervişlik) nedir? Cevab verdi:

— Fakirlik esrâr-ı ilâhiyeden bir sırdır ki; sâlik o makama erişince müşâhede eder. Gayet heybetli, kaybolmayan bir gölge ve bir denizdir. Ne nihâyeti vardır, ne kenarı. Ne had ile ve ne de resimle gösterilemez. Çalışıp didinmekle, uğraşmakla da

hâsıl olmaz. Ancak Allahü Teâlâ'nın dilediği kuluna bir ihsânıdır,

Ondan sonra şöyle dedi:

«Allahümme lâ mânia limâ â'teyte ve lâ mutıy'e limâ mene'te ve lâ redde limâ kazayte ve Tâ mübeddile limâ hakemte ve lâ yenfeu zelceddi minkel ceddi.»

(Yâ Allah! Senin verdiğine mâni olan yoktur. Men ettiğine de veren yoktur. Kazâ ve hükmettiğini reddeden yoktur. Hükmettiğini de tebdil eden yoktur. Ced ve azamet sâhibine senden ced fayda vermez.)

İlâhi! Lütf ü kereminle, bu fakiri de atâ ve ihsânda bulunduğun kullardan eyle!

Râvi şöyle rivâyet eder ki; Hazret-i Seyyid Ebül Vefâ o meclisde bu sözleri söyleyince ikiyüzden fazla kimse gelip önünde tevbe etti. Ve hepsi hâl ehli oldular.

Tâcü'l-Ârifin Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'nin menkıbelerini yazarken faydalandığımız yazma eserlerden birisinin müellifi diyor ki:

«Allahü Teâlâ'nın inâyetiyle, Hazret-i Seyyid'in himmet-i âliyesi berekâtıyla bu kitabı iki kere yazmak müyesser oldu. İlâhi! Bizi de onun temiz, pak zürriyetinin himmetinden ve okuyan kimselerin hayır duâlarından mahrum eyleme. Âmin, vâ rabbel âlemiyn.»

FASIL

Bu fasıl Seyyid Ebül Vefâ'nın hasta iken ettiği vasiyeti ve ona müteallik mes'eleleri beyân eder.

Rivayet olunur ki,

Hazret-i Seyyid Ebül Vefâ hicretin beşyüz birinci yılı hastalandı. Bütün ashâbını, arkadaş, dost ve müridlerini topladı. Onlar Kur'ân okuyup Allahü Teâlâ'dan Hazret-i Seyyid'e sıhhat vermesini istediler. Hazret-i Seyyid dedi ki:

— Sıhhat, Allahü Teâlâ'ya yakın ve vâsıl olmaktır. Fakat muradım size bir vasiyette bulunmak. Tâ ki, bir kaide tutup

Allabü Teâlâ'nın verdiği kadar her biriniz faydalar hâsıl edesiniz ve hissedar olasınız.

Birinci vasiyet;

Bilin ve anlayın ki, her nesne yoktan var olmuştur. Elbette onun bir yaratıcısı, var edicisi vardır. İnsandan vücuda gelen şey insana'varıp yine vücuda gelse gerektir. Allahü Teâlâ buyuruyor:

«Kemâ bede'nâ evvele halkın niuydühü.»

(İlk def'a yarattığımız gibi iade ederiz.)

Allahü Teâlâ cenneti de cehennemi de biz kulları için yaratmıştır. Cennete girmeyi arzulayan, ona giden yola gitsin. Cennete gitmeyi gerektiren amellerin aksine harekette bulunanlar da cehenneme gider, Allahü Teâlâ'ya vâsıl olmak isteyen kimse de Hakka vâsıl olan yola gitsin. «Elâ Hâllahi tesıyrul ümür»: (Biliniz ki bütün işler Allah'a rücü eder)

Ey insanlar! Size ceddim Mubammed Mustafa (aleyhi efdalüt tehıyyâ) Efendimiz'in yolunu gösterdim. Delil ile hakkı beyân ettim. Gösterdiğim yola gidesiniz. Bu yoldan dışarıda olan her şey bid'attir. Sakın bid'ate tâbi olmayasınız. Bid'ate

tâbi olmak, dalâlette kalıp helâk olmaktır. Neüzü billâhi teâlâ.

50 ÂRİFLERİN MENKİIBELERİ

Takvâyı elden bırakmayınız. Bütün nesnenin nüru takvâdandır. Allahü Teâlâ'ya gece gündüz tazarrü ve niyâz edin ki, doğru yoldan ayrılmayasınız. İyi kulak verip nasihatımı dinleyiniz ve tutunuz. Zira böyle nasihatı size kardeşiniz bile yapmaz. Daima Allah ile olasınız. Gönlünüzü Allahü Teâlâ'nın muhabbetinden ayırmayınız. Doğru yolu size gösterdim.

Bunun aksi ise Allah'ı unutmaktır. Bir kimse Allah'ı unutsa nefsine zulmeder. Dalâlette kalır, neüzü billâh. Sakın dünyayı kazanmak için cehd ü gayret edip te Allah'ı unutan kimseler olmayınız. Daima Hak ile olup iki cihanda saâdet bulasınız.

Ondan sonra buyurdu ki:

— Ne kadar kullanacak eşyam ve giyecek elbisem varsa getirin, ashâbıma paylaştıracağım.

Gidip getirdiler. Önce asâsını Şeyh Ebül Hasen Ali bin Hey'eti'ye verdi. Yemek kabını Şeyh Hebuna'ya verdi. Bir bardağı vardı; onu Şeyh Mâcid Kürdi'ye verdi. Kılıcını Şeyh Ramazan Mecnün'a verdi. Demirden bir asâsı vardı; onu şeyh Baveli'ye verdi. Giydiği elbiseyi Adi bin Müsâfir'e verdi ve:

— Beni ancak Adi bin Müsâfir yıkasın, kefenlesin ve defnetsin. Başkası yapmasın, dedi. Orada hâzır olanlardan bâzıları:

— Biz Kusende'ye haber gönderinceye kadar hayli zaman geçer. Zira Kusende ile buranın arası çok uzun mesafedir. O ne zaman gelip erişebilir? dediler.

Hazret-i Seyyid bir kere gazabla baktı ve:

— Allahü Teâlâ'nın izzet ve azameti hakkı için, eğer onun buraya erişemiyeceğini bilmesem bu vazifeyi ona havale etmezdim. Bilin ve anlayın ki, ârif olan kimsenin sözüne itiraz olunmaz. Zira kendisi söylemez. Onu buraya eriştirmek Hak Teâlâ ya kolaydır, buyurup süküt etti. Bunları hâlette iken söylemişti.

Bu esnâda Şeyh Adi bin Müsâfir'in gözyaşları içinde içeri girdiğini gördüler. Şeyh Adi içeri girince dedi ki:

— Lebbeyk yâ Seyyid! Ey benim iki cihânda ümüidim!..

Hazret-i Seyyid şöyle söyledi:

TÂCÜL AÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 31

— Yâ Adi! Hak Teâlâ'nın emri geldi. Elhamdülillâh likaullaha erişiyorum. Dost dosta ulaştı, firkati nihâyete erişti, Şimdiden sonrası vuslattır. Bu, muhiblere büyük saâdet ve mertebedir. Beni sen yıkayasın ve kefenleyip kabre koyasın. El hamdülillâh geldin. Yârenlerden bâzıları senin gelmeni gayet güç zannettiler,

Hazret-i Seyyid seccadesini ve nalınlarını dört şeyhin yanıma emanet koydu. Bu şeyhler Şeyh Adi, Ali bin Hey'eti, Seyyid'in kardeşi Sâlim'in oğlu Şeyh Matar ve Şeyh Hebuna'dır.

Seyyid Ebül Vefâ şöyle dedi:

— Bu seccade ve nalınları iki şeyhe veriniz. Seccade Şeyh Mansur'un olsun. Nalınlar ise Şeyh Ahmed bin Ebil Haseni'r- Rufai'nin olsun.

Dediler ki:

— Bize onun alâmetini bildirin..

Şöyle buyurdu:

— Onun ilk alâmeti; kimse söylemeden o sizi bilir. İkinci alâmeti, ölmüş bir hayvanı sizin yanınızda diriltir. Üçüncü alâmeti; hurma mevsimi değilken size taze hurma yedirir. Benden sonra hârika şeyler ondan sâdır olur. Ondan vâki olan her ne olursa olsun sakın inkâr etmeyin. Zira her kişinin bir meşrebi ve tarikı vardır.

Dediler ki:

— Mansur'u bildik. Ahmed bin Ebil Haseni'r-Rufâi'yi nereden bilelim?

Dedi ki:.

— O Mansur'un kızkardeşinin oğludur.

— Onun mertebesi nasıldır?

— Onun isminin yarısı su ile, yarısı hava ile karıştırıldı. Onun muhabbeti, suyu içip havayı teneffüs eden kimsenin kalbine düştü, Yâni bütün halk ona muhib ve mabbüb olurlar.

Râvi rivâyet eder ki;

Seyyid Ebül Vefâ orada bulunan herkese birer nesne verdi. Kardeşinin oğlu Seyyid Matar'a bir şey vermedi. Matar buna üzüldü.Orada hâzır olanların bâzılarının gönlünden:

— Acaba Matar'ı red mi etti? Ona hiçbir şey verilmesini vasiyet etmedi, diye geçti. Bu husüs Seyyid Ebül Vefâ'ya malâm oldu. Şöyle buyurdu:

— Yâ Matar!

Matar:

— Buyur yâ Seyyid! deyip ayağa kalktı. Hazreti Seyyid:

— Yâ Matar, dedi, gerçi esvabdan bir şey tâyin etmedim. Ama Hak Teâlâ mertebeni artırdı. Razı olmaz mısın ki benden sonra benim hâlime vârissin?

Matar sevinip: i

— Razıyım yâ Seyyid, dedi. Orada bulunanlar da sevinip dediler ki:

«Elhamdü iillâhillezi lem yürisis seyyide ecnebiyyen.»

(Allah'a çok şükür Cenâb-ı Hak Seyyid Hazretleri'ne yabancı kimseyi vâris kılmadı.)

Ondan sonra Hazret-i Tâcü'lÂrifin tam olarak Cenâb-ı Hakk'a müteveccih olup zikirle meşgül oldu. Aradan bir saat geçmemişti ki, mukaddes ruhu lâtif bedeninden cânib-i Hakka ve makam-ı illiyyine uçtu, gitti. İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciün. Rahmetullahi teâlâ aleyhi rahmeten vesiy'aten.

Vefât tarihi hicreti celile-i nebeviyyenin beş yüz birinci senesidir. Nitekim evvelce de belirtilmişti. Bu hâle telâş içinde bütün mahlükat ağlayıp sızladı. Başlarını toprağa koyup göz- İerinden yaşlar döktüler. Cenazesine o kadar çok kimse toplandı ki sayısını ancak Allahü Teâlâ bilir.

Şeyh Adi bin Müsâfir der ki:

— Meleklerden, cinnilerden, vahşi canavarlardan ve kuşlardan nihâyetsiz bir kalabalık cenazesinde hâzır oldular. Cenaze mezara defnolup dönüldüğü halde kabrin üzerinde o gün ve o gece birtakım kimseler görüldü. Fakat kiradir, nasıl kimselerdir, hiç kimse bilmedi.

Dostları, arkadaşları ve yakınları toplanıp Hazreti Seyyid'in vasiyetini yerine getirmek istediler. Bâzı kimseler Seyyid Ebül Vefâ'nın elbiselerinin hepsini Şeyh Adi'ye vermeyi revâ görmeyip:

TÂCÜL ARİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ ö3

— Bâzısını ona verelim, bâzısını da biz alalım, dediler.

Şeyh Adi dedi ki:

— Hazret-i Seyyid bu elbiselerin hepsini de bana verdi. Eğer onlara lâyık olmasam vermezdi.

Seyyid Matar esvabların bir kısmını almak isteyenlere dedi ki:

— Esvabları almaktan vazgeçin. Onların hepsi Şeyh Adi” nindir.

Bunlar böyle konuşurlarken kuvvetli bir rüzgâr çıktı, Esvabların hepsini de Şeyh Adi'nin üzerine götürdü. Şeyh Adi bu vaziyeti görünce kalkıp iki rekât namaz kıldı. Sonra Seyyid Matar ile ve orada hâzır bulunan diğer kimselerle musafaha etti.

Esvabların bir kısmını almak isteyenler istiğfar ettiler. Ondan sonra Seyyid Matar'ın buyruğu üzere, asâyı Şeyh Ali bin Hey'etiye, yemek kabı olan çanağı Şeyh Hebunaya, bardağı Şeyh Mâcid-i Kürdi'ye, kılıcı Şeyh Ramazan Mecnün'a ve demir asâyı da Şeyh Baveli'ye verdiler.

Râvi rivâyet eder ki;

Şeyh Ali bin Hey'eti ne zaman asâya tutunmak istese asâ kalkıp eline gelirdi. Şeyh Hebuna sağ iken o çanaktan hiç kimse yemek yiyemedi. Şeyh Mâcid-i Kürdi o bardaktan kendisi için veya misafirleri için her ne zaman yemek taleb etse, yetecek miktarda yemek çıkardı. Abdest almak istese de su taleb etse su çıkardı. Şeyh Ramazan Mecnün ise o kılıçla nice gazâlar etti, nice haramilerin başını kesti; kuvvet ve nusret buldu. Şeyh Baveli o demir asâyı herhangi hâceti için kullansa o hâceti olurdu. Ondan sonra müridler toplanıp Seyyid Matar'a geldiler. O da irşadla meşgül oldu. Nitekim Seyyid Ebül Vefâ buyurmuştu.

Râvi rivâyet eder ki;

Şeyh Mansur'a seccade, Ahmed-i Rufai'ye nalın verecek zaman geldi. Şeyh Matar adam gönderip yukarda zikredilen o dört azizi topladı. Tâ ki, nehirde kaleye varıp emaneti yerine

vereler. Onlar emaneti alıp yola revan oldular. O yere yaklaşınca bir yiğitle karşılaştılar. Yiğit bunlara selâm verdi ve:

— Ehlen ve sehlen merhaba, ey Tâcü'l-Ârifin'in ashâbı, dedi.

Onların hatırına:

— Acaba Şeyh Mansur bu mu ola? Ama alâmetini göstermedi. Yakin de hâsıl olmadı, diye geldi.

O yiğit onlarla beraber oldu. Yolda giderken ölü bir kelb gördüler. Lâşe öyle fena bir koku neşrediyordu ki onlar o kokudan incindiler. O yiğit Hakka teveccüh eyledi. O kelb ölüsü dirilip ayağa kalktı. Sonra da koştu, yoldan uzaklaştı. Birazcık daha gidip düştü, öldü. Onlar o hâli görünce bildiler ki Şeyh Mansur odur.

Ondan sonra o yiğit onları alıp kendi evine götürdü. Mevsim kıştı. Kuru hurma ağacına emir buyurdu, taze hurmalar bitti. Silkeleyip yediler, karınlarını doyurdular. O yiğit iki rekât namaz kılıp seccade üzerine oturdu. Seccade berekâtına çok keşifler hâsıl oldu. Hakka hamd etti, resülüne salâvat getirdi ve Tâcü'L-Ârifin'in bâzı menkıbelerini zikretti.

Ondan sonra halkı dâvet etti. Çok kimseler gelip tevbe ettiler. Büyük bir meclis meydana geldi. Çok sohbet ve vecdü hâlet oldu. Bir zaman oldu ki halkın vecdi arttı. Şeyh Mansur'un bir hizmetçsi kalkıp su dağıttı. Safâsı olup içen içti. Fakat Hazret-i Ebül Vefâ'nın tarikına muhalif olmayan Şeyh Adi'nin kalbine inkâr geldi. Meclis sona erdikten sonra Şeyh Mansur'a, Adi'nin kalbine gelen bu husüs malüm oldu. Şeyh Adi'ye dedi ki;

. — Yâ Şeyh Adi! Kalbin mutmain olsun. Bu meclis Hazret Tâcü'LÂrifin'in meclisi gibi olsa gerek... Zira, Tâcü'LÂrifin'in ashâbı iki kısımdı:

Birinci kısım, mücâhededen sonra ne zaman zikretseler, müşâhedede bulunurlardı. İstiğrâka dalıp vakitleri hoş olurdu. Kendilerinden geçerlerdi; yaşamaları safâ ile olurdu. Hiç suya ihtiyaçları olmazdı. Bir bölüğü zikretse, diğer gurub kadehinden bunlara şarab içirirlerdi. Bu bakımdan suya ihtiyaç hissetmezlerdi.

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 55

İkinci kısım. Bu kısımda olanlar Hazret-i Seyyid vasıtası ile yakin olup inâyet-i rahmâniyeye ererlerdi. Yemekten, içmekten müstağni idiler. Biz, meclisimizin ateşi gönülleri uyandırmasın diye su veririz. Başka nesneyle gidermeye mecâlimiz yoktur, dedi.

Şeyh Adi, Şeyh Mansur'un bu sözlerini kabül edip kalbinden şübheleri giderdi. Ondan sonra nalını da Şeyh Mansur'a emanet verdi. Zira Şeyh Ahmed-i Rufai çok küçük idi. (Seyyid eserimizin birinci cildinde geniş şekilde anlatılmaktadır.)

— «Büyümeyince vermeyin» diye Hazret-i Tâcü'LÂrifin vasiyet etti, dediler. Vedâlaşıp gittiler,

Ondan sonra Şeyh Adi Hakkâre'ye geldi. Orada sâkin oldu. Nebâtâtın, cemâdâtın ve behâimin (bitkilerin, hayvanların ve canlı-cansız bütün varlıkların) tesbihlerini işitirdi. Hepsi de selâm verip, «Tâcü'l-Ârifin'in elbisesi mübârek olsun!» derlerdi.

** *

Râvi rivâyet eder ki,

Şeyh Ahmed-i Rufai'ye Hazret-i Tâcü'l-Ârifin nalın vasiyet etmişti. Şeyh Ahmed-i Rufai bunu işitti. Şeyh Mansur'un huzüruna gelip nalını taleb etti. Şeyh Mansur küçük olan Ahmed-i Rufai'yi tecrübe etmek istedi. «Görelim lâyık mıdır? Yoksa daha vakti dolmadı mı?» diye düşündü. Sonra şu şekilde tecrübeye karar verdi.

Emir buyurdu; iki tavuk getirdiler. Şeyh Mansur birisini kendi oğluna verdi; öbürünü de henüz çocuk olan Ahmed-i Rufai'ye verdi ve ikisine de:

— Bunları götürün; kimsenin görmiyeceği bir yerde kesip getirin, dedi.

İkisi de tavukları alıp gittiler. Biraz sonra kendi oğlu kesmiş olduğu tavuğu getirdi. Seyyid Rufai ise tavuğu kesmemişti. Şeyh Mansur'a dedi ki;

— Yâ dayı! Kimsenin görmiyeceği tenhâ bir yer bulamadım. Zira nereye vardımsa Allah'ı hâzır gördüm.

Şeyh Mansur bildi ki, salâhiyeti vardır. Nalını teslim etti ve:

— Sen, dedi, bu nalınlar hediye edilmeye lâyıksın.

Seyyid Rufai nalınları alıp birkaç def'a gözlerine sürdü ve başının üzerine koydu. Hazret-i Tâcü'LÂrifin'in nalınları kendisine bırakmasının sebebini anladı. Hazret-i Seyyid nalınlarını Ahmed-i Rufai'ye bırakmakla;

— Sen, benden sonra makamıma erişebilirsin. Bu zamanda kutbiyyet ancak senindir, demek istemişti.

Hak teâlâ lütfü keremiyle bizlere, ehlullahın sıdk ile ellerini öpmek ve yüzlerine yüz sürmek nasib ü müyesser eylesin.

Âmin, yâ rabbel âlemiyn.

«Ve limen deâ likâtibibi #aferallahü zünübehü.» (Ve dahi kâtibine duâ edenin günahını Allahü Teâlâ afveylesin.) Hazret-i Seyyid Ebül Vefâ'nın bu sözüyle bu BAB'I tamamlıyalım, Seyyid Ebül Vefâ'ya bir kimse: — Tevhid nedir? diye sordu. Hazret-i Seyyid cevab verdi: — Senin tevhidin şudur ki, Allah ile hiçbir nesneyi beraber görmiyesin.

Hazret-i Seyyid, o meclisde bulunan diğer bir kimsenin gene::

— Tevhid nasıl bir şeydir? sorusuna da şu cevabı verdi:

— Senin tevhidin, her fülinde, her hareketinde ve sakin hâlinde Allah'dan başkasına gönül bağlamamandır.

Başka bir kimse gene sordu:

— Tevhid nedir?

Hazret-i Seyyid cevab verdi:

— Allah'a ibâdet edip şirk koşmamandır.

Bunun üzerine orada bulunanlar:

— Yâ Seyyid Ebül Vefâ! dediler, bir kelimeyi birkaç türlü târif ettiniz, Hangisine daha çok itimad edelim?

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 57

«Küllü inâin lâ yesâu eksere min hey'etihi felyefhem küllün bikaderi vüs'ıhi.»

— (Her kab içine sığandan fazla nesne alinaz. Böyle olduğu gibi, herkes kendi mertebesine ve miktarına göre idrâk eder ve anlar.) Her sözün ehli vardır. Allahü Teâlâ idrâk ettirdiği kadar idrâk eder ve istidadına göre hâl kazanır.

Dileriz ki, Allahü Teâlâ bu bendelerini ve cümle ümmet-i müslimini idrâk edip anlayan kullarından eylesin. Hazret-i Tâcü'LÂrifin'in ve temiz, pâk zürriyetinin istimdâd-ı rühâniyetinden mahrüm kılmasın. Âmin, yâ rabbel âlemiyn.

#* #

Râvi rivâyet eder ki;

Osmanlı Devleti'nin kurucusu Osman Gazi zamanında, ona tâbi olan halk içerisinde; Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'nin halifelerinden, şeyhlerin şeyhi, manevi fetihler kaynağı, sinesinde kemalât ve kerametler cem' ve ilâbi nürlar zâhir olan, azizlerden bir aziz vardı. Adına Şeyh Edebâli denirdi. Halkın inandığı, cân ü gönülden bağlandığı bir şeyhti. Malı çok, zengince bir kimseydi. Hanesi hiç boş kalmaz, misafirlerle dolup dolup boşalırdı.,

Şeyh Edebâli'ye gönül bağlıyanlardan biri de Osman Gazi idi. Hattâ bir gün Osman Gazi Şeyh Edebâli'nin yanına gelerek onu ziyaret etmiş ve hanesine misafir bile olmuştu.

Bir gün Osman Gazi Aynagöl (İnegöl) nahiyesini ele geçirmek maksadıyla düşman üzerine yürüdü. Osman Gazi'nin İnegöl'ü ele geçirmek maksadıyla üzerlerine yürüdüğünü haber alan düşmanları Osman Gazi'ye pusu kurdular, Casusları bu pusudarı Osman Gazi'yi haberdar ettiler.

Osman Gazi Allahü Teâlâ'ya mütevekkil olarak, pusu kuran düşmanın üzerine yürüdü. Sayı bakımından daha fazla askere sahib olan düşmanla çarpıştı. O çarpışmada Osman Gazi'nin kardeşinin oğlu şehid oldu. Osman Gazi buna çok üzüldü. Bu elem ve üzüntü içerisinde düşüncelere daldı.

Bu düşünceler neticesinde şehid olan kardeşi oğlunun ve diğer İslâm askerlerinin intikamını almak, topraklar elde et-

mek ve düşman üzerine yapacağı seferlerde muzaffer ve düşmana galib olmak için Hak Teâlâ'ya duâlar etti. Ve atını sürerek Şeyh Edebâli'nin huzüruna geldi. Şeyh Edebâli ile sohbette bulundu.

“Şeyh Edebâli Osman Gazi'ye hayli nasihat etti. Osman Gazi Şeyh Edebâli'ye misafir olarak onun hanesinde yattı ve o gece bir rü'yâ gördü. Gördüğü rü'yâ şöyle idi:

«Şeyh Edebâli'nin bulunduğu yerden bir ay doğar. O ayın nüru âlemi aydınlatır. Sonra ay, gelip Osman Gazi'nin koynuna girer. Onu müteakiben Osman Gazi'nin göbeğinden bir ağaç biter. O ağacın gölgesi âlemi kaplar. Altında dağlar vardır. Her dağın dibinden sular fışkırır. O sulardan halkın kimi içer, kimi de bağ ve bahçelerini sular, kimi de çeşmeler yaptırır...»

Osman Gazi uykudan uyandı. Biraz düşündükten sonra Allahü Teâlâ'ya hamd ü senâlar etti. Sabah olunca da Şeyh'in huzüruna geldi. Gördüğü rüyâyı Şeyh Edebâli'ye anlattı. Şeyh Edebâli ona dedi ki:

— Oğul Osman! Sana ve nesline pâdişahlık gelecektir, mübârek olsun. Kızım Malhâtun, senin helâlin (eşin) oldu.

Sonra kızı Malhâtun'u Osman Gazi'ye nikâhladı.

Osman Gazi kayınpederi olan Şeyh Edebâli'nin önçe elini öptü, sonra onunla musafaha etti.

Daha sonra tam bir itikad ve inanışla Allahü Teâlâ'ya tevekkül oldu. Meşâyihın ruhlarından yardım dileyerek himmet kılıcını beline muhkemce kuşandı. Hicret-i celile-i nebeviyenin altıyüz seksen dördüncü yılında bir gece, atına atladığı gibi İnegöl'e geldi. İnegöl'ün civarında küçük bir hisar vardı, onu fethetti. Osman Gazi'nin ilk fethi bu oldu.

Ondan sonra kazandığı zaferler ve ülkesine kattığı toprak- Yar evliyâ himmetiyle günden güne çoğaldı. Hicret-i celilenin altı yüz seksen birinci senesinde, bir Cum'a günü Karacahisar'da Osman Gazi adına hutbe okundu. O zaman Osman Gazi 43 yaşında bulunuyordu. Yirmi altı yıl pâdişahlık yaptı.

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 59

Osman Gazi 69 yaşında rahmet-i Rahmân'a vâsıl oldu. Bundan sonra oğlu Orhan Gazi tahta cülüs etti. Onun da ölümünden sonra, saltanat babadan oğla geçerek devam etti. Osman Gazi'nin nesebinden gelen pâdişahlar ülkeyi idare ettiler. Böylece ülkenin idaresinde bir gelişme kaydedildi. Beylik gelişti, devlet oldu. Devlet, imparatorluk oldu. Bu, dünyanın en büyük imparatorluğu idi ve adına «Osmanlı İmparatorluğu» deniliyordu. Altı asırdan fazla hayat süren bu imparatorluk, tarih kitaplarında geniş ve tafsilâtlı şekilde anlatılmaktadır.

Osmanlı pâdişahlarının hepsi de dindar kimselerdi. Hepsi de ulemâya, meşâyiha büyük değer verirlerdi. Hele İkinci Bâyezid'in evliyaullaha olan muhabbeti ötekilerin hepsinden ziyade idi. Kendisi de Allah'ın veli kullarından birisiydi. Bunun için İkinci Bâyezid'e Veli Bâyezid, Süfi Bâyezid de derlerdi.

Hakkında şu beyitler söylenmiştir.

Elâ ey şehr-i yâr-i tâc-ı dârân,

Ki, senden buldu kuvvet âl-i Osman. Gelip gülzâr-ı hüsnünden cihânın Oluptur tâze ruhsar-ı zamânın. Yeşersün dâima bağ-ı celâlin, Hemiyşe gül gibi gülsün cemâlin.

FASIL

Bu fasılda inşâallahü teâlâ Hazret-i Tâcü'LÂrifin'in bâzı kerâmetlerini, menkıbelerini ve yüksek ahlâkını anlatmaya çalışacağız.

Rivâyet olundu ki; Hazret-i Seyyid'in sâdık ve makbül mürridlerinden olan Şeyh Muhammed Abdurrahman Tafsuncu (rahmetullahi aleyh) şöyle anlatmıştır:

— Bir gün bana bir hâl oldu. Kendimi zabtedemedim ve dedim ki,

— Şimdiden sonra benim Kalmine'ye gitmeye ihtiyacım kalmadı. Ve orada olan kimseye de ihtiyacım yoktur. (Yâni Hazret-i Seyyid'e...) dedim ve ondan sonra da istiğfar ettim; Şeyh'e geldim.

Hazret-i Seyyid beni görüp dedi ki:

— Yâ Abderrahman! Şöyle mi dedin?

—- Evet yâ Seyyid, aynen öyle söyledim. Fakat kendimi bilmeyerek söyledim. Öyle söylerken kendimde değildim. Sonradan istiğfâr ettim.

— Şimdi ne vakittir?

— Karanlık bir gecedir; nitekim görüyorsun.

Bunun üzerine Hazreti Seyyid parmağından yüzüğünü çıkardı. Seccâdesinin bir tarafını kaldırıp yüzüğünü bıraktı. Bana:

— Gel, dedi; gel, bak! Bu yüzük nereye gidiyor?

Baktım, gördüm ki yüzük, yer altında içi öd ile dopdolu bir çukura gidiyor.

Ondan sonra bana:

— Yâ Abderrahmân, dedi, eğer sana ananın evlâdına olan şefkat ve sevgisi gibi sevgim ve şefkatim olmasaydı, o yüzüğün gittiği yere giderdin.

* > *

TÂCÜL ARİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 61

Şeyh Ali bin Hey'eti'den (rahmetullahi aleyh) rivâyet olunmuştur ki:

«Hazret-i Tâcü'l-Ârifin ricâli gaybden on kişiyle görüşüp konuştu. Hepimizin makamı birdi. Bize bir müşkil hâsıl olsa, Hazreti Tâcivl-Ârifin'e gelip teselli bulurduk. Bir gün toplanıp geldik. Hazret-i Seyyid'i uyuyor bulduk. Fakat gene de her uzvu iesbih ediyordu. Oturup bir miktar dinledik.

Sanki bütün uzuvları: — Suâlinizi sorunuz; müşkiliniz hallolsa gerektir, diyordu.

Biz bir müşkilimizi arzettik. Hazret-i Seyyid orada müşkilimizi halletti. Ve fakat henüz uyuyordu. Bizim işimiz hal ve maksadımız hâsıl olunca dönüp gittik.

Rivâyet olunmuştur ki; Hazret-i Seyyid Tâcü'-Ârifin şöyle anlatmıştır:

Kalmine'de ikeri bir gün sahraya çıkmış, tenhâ bir yerde ibâdet ediyordum. Bir müddet sonra uzaktan gözüme iki insan ilişti. Bir tepe üzerinde birbiriyle şakalaşıp konuşuyorlaıdı. Ben bunlara dikkatle bakıyordum. Nihayet bunların ortalarında bir kimse peydah oldu. Bir bıçak çıkarıp birisini vurdu, öldürdü. Sonra bıçağı öbürünün eline verdi. Onlar o hâlde iken, o ölen kimsenin kavmine:

— Falanı falan yerde öldürdüler, diye haber iletti.

Öldürülen kimsenin kavmi toplaşıp geldiler. Gördüler ki, adamları öldürülmüş... Elinde kanlı bir bıçak bulunan bir kimse de yanında duruyor. Hiç vakit geçirmeden onu tuttular, benim yanıma getirdiler.

Ben olanları başlangıcından beri görüyordum. O öldüren, onların arasında bulunuyordu. Fakat onlar bilmiyorlardı. Yine o öldüren kimse geldi, onu yıkadı, kefenledi ve imamlık edip' namazını kıldırdı. Kabrine koyup üzerini toprakla örttü.

Ben olanları başlangıcından beri bir bir seyrediyordum. o kavim ise olanlardan habersizdi.

Ölüyü mezara defnettikten sonra dağıldılar. Fakat öldüren kimse bir yere ayrılmadı. Arkaya kalıp herkes dağıldıktan sonra ölünün kabrinden bir avuç toprak aldı. O toprağa bir şeyler söyleyip o giden kavmin arkasından serpti. Kabirden bir avuç toprak daha aldı. Üzerine bir şeyler okuyup bu def'a da göğe savurdu. Ölünün mezarından bir avuç toprak daha aldı. Üzerine bir şeyler söyleyerek onu da bu def'a kabre saçtı.

Hazret-i Seyyid Ebül Vefâ diyor ki;

Bunun hakikatini bilmek için koştum, adamın yanına vardım.

— Esselâmü aleyke, deyip ona selâm verdim.

— Ve aleykes selâm yâ Tâce'LÂrifin! deyip selâmımı aldı.

— Ey kardeşim, dedim, sana bir şey sormak için gelmiştim. Fakat şimdi soracağım şey iki oldu.

— Sor yâ Ebel Vefâl

— Sen benim ismimi nerden bildin?

Bana cevab verdi:

— Ben senin adını, Jâkabını, daha sen yaratılmadan levh-i mahfüzda gördüm.

Dedim ki:

— Bildim ey kardeşim, mukarreblerden imişsin. Fakat bu ne iştir? Bu cinâyeti niçin işledin?

Cevap verdi:,

— Ben Azrail'im. Hak Teâlâ'nın emriyle böyle ettim. Hik-

“met-i ilâhi demek ki böyle iktiza etmiş. O kimse şimdi şehid olsa gerektir.

Sordum:

— Kabrinden alıp avuç avuç saçtığın o toprak neydi?

O kişi (yâni Azrail) şöyle anlattı:

— Ya Tâce'Ârifin! O kavmin arkasından birinci avuç toprağı Allah'ın emriyle serptim. Kavmin, kaatil diye yakaladıkları o kimseye merhamet ve şefkat etmeleri için... Zira hakikati hâlde o kimsenin suçu yoktur.

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 63

İkinci olarak göğe saçtığım bir avuç toprak da Allah'ın emriyle idi. Bunu da Allah'ın emriyle ölünün cenaze namazına gelen sâlihlerin ruhlarının ve feriştehlerin makamlarına geri varmaları için saçtım.

Üçüncü def'a saçtığım bir avuç toprak da gene Allah'ın emriyle idi. Onu da kabrin üzerine ve o meyyitin kabir azâbı

görmemesi için serptim.,

Bunun üzerine ben dedim ki:

— Hakikat-i hâli işte şimdi öğrendim. Fakat yâ Azrail; benim bir dileğim var. Allahü Teâlâ'dan izin iste de ikimiz kardeş olalım. '

Azrail şöyle dedi:

— Yâ Tâce'LÂrifin! Ben senle nasıl kardeş olabilirim? Zira annenin, babanın ve bütün yakınlarının canını ben aldım. Bir zaman gelip senin de ruhunu kabzetsem gerek... Bu bakımdan seninle biz nasıl kardeş olabiliriz?..

Ben:

— Ey Azrâil, dedim, ben ruhumu kabzetmenden korkmam ve incinmem. Zira dosta ulaşmak benim için saâdettir. Fakat ecelim yakınlaşınca bana bildirmeni isterim,

— Eğer Allahü Teâlâ'dan izin olursa bildiririm, dedi ve gitti.

** *

Rivâyet olundu ki;

Seyyid Ebül Vefâ bir gün Kusende'de yakınları, müridleri, dost ve arkadaşlarıyla hurma fidanları dikiyordu. Müridleri ve ashâbı çok diktiler. Hazret-i Seyyid mübârek eliyle kırk hurma fidanı dikti. Her fidan dikişinde:

— Kökü toprakta gayet kuvvetli, sağlam olsun ve gayet ihtiyaç sahibi olan kimseler yesin, derdi.

Her mürid kırk fidan dikti. Her fidan dikilişinde Hazreti Seyyid aynı yukardaki sözü söyledi.,

Bunun üzerinden yedi yıl geçti. Bütün fidanlar büyüyüp hurma verdiler. O yıl büyük bir kıtlık oldu. Uzaktan yakından

halk Hazret-i Seyyid'in hurma bahçesine toplandılar. Bütün gün ağaçlardan hurma devşirdiler. Ertesi gün, hiç devşirilmemiş gibi ağaçları hurma ile dolu buldular. Bu, def'alarca tekrarlandı. Halk hurma devşirip karnını doyururdu. Fakat ne de olsa, bolluk ve refah zamanı gibi olmazdı.

Kıtlık bitmedi, devam etti ve tesirlerini göstermeye başladı. Hazret-i Seyyid bundan gayet huzürsuz oldu. Halvetine çekildi. Her hâliyle Cenâb-ı Allah'a müteveccih olup şöyle tazarru ve niyâzda bulundu:

— Yâ ilâhi! Eğer senin yolunda eğri isem, sen doğrul. Eğer hata ettiysem, sen afvet. Eğer küstahlık ettiysem sen mahvet. Eğer gözüm ve gönlüm senden başkasına iltifat ile baktıysa sen men et. Eğer ihlâsım var ise beni başkasına muhtaç etme,

İlâhi! Kullarından ni'metini ve refahı kesme,

İlâhi! Halka verdiğin bu belâ benim suçumdan ise, sana tevbe ettim, kusurumu itiraf ettim.

Onun bu niyâzı üzerine çok geçmeden şu hitâb-ı ilâhi erişti:

— Yâ Ebel Vefâ! Bu kıtlık senin kusur ve kabahatinden değil... Zira sen hurma fidanları diktiğin zaman. «Kökü toprakta gayet kuvvetli, sağlam olsun ve gayet ihtiyaç sahibi bulunan kimseler yesin...» demiştin. Duânı kabül buyurdum ve her hurma mahalline sarfolundu.

Hazret-i Seyyid'in gönlüne hurma ağaçlarını. kestirmek il hâmı geldi. Müridlerine emretti, o ağaçların hepsini de kesti- İer. Hazret-i Seyyid bu def'a şu hitab-ı ilâhiyi işitti:

«Şimdiden sonra bolluk ve bereket günleridir.»

Ondan sonra bolluk ve berekât arttı. Halk refah içinde yaşadı.

4 > *

Rivâyet olundu ki;

Seyyid Ebül Vefâ bir gün bir berber çağırdı. Berber gelip onun saçlarını traş etmeye başladı. Hazret-i Seyyid'in mübârek başında az bir miktar saç kalmıştı ki, berber hayretle, önünde

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 65

oturan Hazret-i Seyyid'in gözden kaybolduğunu gördü. O şaşkonlıkla elinden usturayı düşürdü. Hayret ve dehşetler içinde kaldı.

Bir saat kadar sonra Hazret-i Seyyid hâzır olup berberin önüne oturdu ve:

— Traş et, dedi.

Berber yarıda kalan traşı bitirdi ve Seyyid'e: — Bu ne hâldir? diye sormaktan kendini alamadı.

Seyyid Ebül Vefâ ona şu cevabı verdi:

— Irak memleketinde Behendak şehri yakınlarında Vâdi'in-Never diye bir yer vardır. Şimdi sen hemen oraya git, yetiş. Oraya varınca büyük bir kafile göreceksin. O kafilenin içinde yeşil sof giymiş ve bir kır katıra binmiş bir pir vardır, Ona selâm ver ve, «o ettiğin nezri bana ver» de. Ondan parayı al, on bin dinardır. Nereye harcarsan harca...

Berber dedi ki:

— Yâ Seyyid! Beni senin gönderdiğine dair bir nişan, bir alâmet ister. O zaman ben ne diyeyim?

Hazret-i seyyid: — Yürü, git. Hiçbir şey istemez, dedi. Berber:

— Yâ Seyyid, dedi, senin tarafından gönderildiğime bir nişan, bir alâmet olmadıkça gönlüm mutmain olmayacaktır.

Hazret-i Seyyid Ebül Vefâ:

— Durma, git. Ona, «denizde sizin geminizi büyük bir ba- Jık batırmak istemişti. Siz o zaman feryâd etmiştiniz. Sizin feryâdınıza başının bir kısmı traş olmuş bir kimse gelerek o balığı parçalamamış mıydı?» diye sor. O da;

— Evet, öyle olmuştu, derse:

— On bin dinar nezretmiştin. Ebül Vefâ eliyle sarf olunacaktır. Ben onun tarafından geliyorum ve onun vekiliyim. Ver ki götüreyim, de. Sana nişan, alâmet işte budur. Böylece git, onu al. i

66 ÂRİFLERİN MENKİIBELERİ

Berber Seyyid Ebül Vefâ ile vedâlaştı, Hemen yola çıktı. O sahraya vardı, o kafilede o pirle görüştü. Seyyid Ebül Vefâ ile aralarında geçen konuşmaları bir bir anlattı. Pir:

— İnandım ve kabül ettim. Pek güzel, dedi, çıkarıp on bin dinarı berbere verdi. Berber o parayla Behendak şehrinde bir mescid yaptırdı. Kendi köyündeki kervansaraya da bir çeşme

yaptırarak su getirtti.

* x *

Hazret-i Seyyid Ebül Vefâ'nın bir hizmetçisi vardı. İsmi Muhammed Mısri idi. Çoğu def'a:

. — Müridi için şeyhin üzerine düşen vazife ve şeyhi için müride vâcib olan nedir? diye sorardı.

Hazret-i Seyyid de daima:

— Sâ'y ü gayretle ciddi olarak şeyhine hizmet edersen, ve yine sıdk u ihlâsla kendini şeyhine teslim edersen o zaman görürsün. Görmek işitmekten güzeldir, diye cevap verirdi.

Muhammed Mısri gece-gündüz cân ü gönülden Hazreti Seyyid'e hizmet ederdi. Bu minvâl üzere bir zaman geçti. Bir gün Seyyid Tacü'LÂrifin ona:

— Ey Muhammed Mısri, dedi, hemen Mısır'a git. Bana bin dinar nezrolunmuştur. Ona al, getir.

Muhammed Mısri hiç vakit kaybetmeden asâsını alıp hemen o saat Mısır'a revan oldu. Ne yol biliyordu ve ne de azığı ve yoldaşı vardı. O bin dinarı da nezreden kimdir, nerede bulunur, bilmiyordu. İşte bu hâl içinde yola revân oldu.

Allahü Teâlâ sıdk u ihlâsı berakâtına onu sağ sâlim Mısır'a ulaştırdı. Şehre yaklaşınca Muhammed Mısri'ye bir hayret galebe etti:

— Nereye gitsem, o kimseyi nasıl bulsam? diye düşünür. ken yanına katıra binmiş, güzel elbiseler giyinmiş, genç ve güzel bir tâcir geldi, selâm verdi. Muhammed Mısri selâmını aldı. Sonra aralarında şöyle bir konuşma cereyan etti.

Genç ve yiğit tâcir:

— Nereden geliyorsun?

— Irak diyarından geliyorum.

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 6

— Ebül Vefâ'nın müridlerinden hiçbir kimseyi tanıyor musun? — Ben onun hizmetçilerindenim.

Muhammed Mısri'den bu sözü işiten tâcir son derece sevindi ve: — Adın nedir? diye sordu.

— Adım Muhammed'dir, diye cevab verdi.

Tâcir:

— Ey Muhammed, dedi, çok mühim bir işim vardı. Hazret-i Seyyid'in mübârek himmetiyle bu işim oldu. Bunun için ben Hazret-i Seyyid'e bin dinar nezretmiştim. Ve onun müridlerinden biirni bulup bu bin dinarı teslim etmek niyetiyle sahraya çıkmıştım.

Elhamdü l4llâh Hak Teâlâ beni seninle karşılaştırdı. Ve bu gün, «Irak tarafından bir kimse gelecek!» diye gönlüme ilhâm verdi. Çok şükür seninle karşılaştım ve muradıma erdim. Ey Muhammed! Sen lütfedip bu din dinarı Hazret-i Ebül Vefâ'ya teslim eder misin?

Bunun üzerine Muhammed Mısri, Hazreti Seyyid ile aralarında geçenleri bir bir anlattı. Tâcir buna hayret etti ve Muhammed Mısri'yi alıp evine götürdü, Üç gün misafir edip büyük bir ziyafet çekti. Çok tütuf'da bulundu. O bin dinarı da Ona orada teslim etti. Ve, «varınca Hazret-i Seyyid'in mübârek ayağını benim için öp» dedi.

Muhammed Mısri tâcirle vedâlaştı. Evliyâullahdan ziyaret edilecek kimseleri ziyaret edip şehirden çıkmaya niyet etti. Bir sokaktan geçerken bir çardağın penceresinde gözü güzel bir kadına ilişti. Sabrı, kararı tamamen elden gidip elinde olmayarak üç gün üç gece hayran hayran orada kaldı. O kadın adam gönderip dedi ki:

— Eğer burada durmaktan maksadı bana kavuşmak ise, istediğimi versin, bana kavuşsun, Eğer dilediğimi vermeye kudreti yoksa, burada beklemesin, gitsin.

68 ÂRİFLERİN MENKİIBELERİ

Adam gelip bunu Muhammed Mısri'ye söyledi. Muhammed Mısri:

— Gözüm gördü, gönlüm sevdi. Mecâlim yok ki buradan bir adım gideyim. Bana bir çare etsin, dedi.

O kimse gidip bunu kadına bildirdi. Bir saat kadar sonra tekrar gelip dedi ki:

— Ey derviş, sen bu sevdadan vazgeç. O seni güldürmez. Zira onun seninle bir gece sohbet etmesi bin dinardır. Bu parayı vermeye de beylerden ve zenginlerden başka kimsenin gücü yetmez.

Muhammed Mısri yanında olan bin dinarı o adama verdi. Aklından da Seyyid Ebül Vefâ'ya:

— Mısır'a gittim. Fakat o nezreden kimseyi bulamadım, demeyi geçirdi.

O adam bin dinarı götürüp kadına verdi. Sonra Muhammed Mısri'yi yukarıya, kadının yanına çıkardılar. Sofra kurulmuş ve çeşitli yemekler hazırlanmıştı. Gece, Muhammed Mısri kadınla başbaşa kaldı. Ve çeşitli yemeklerden yediler. Ve daha sonra hicâbı tamamen ortadan kaldırarak dilediler ki birbirlerine sarilalar...

Hemen o anda gaibden bir el peydah oldu. Bunların göüslerine dokundu. İkisi de kendilerinden geçip birer tarafa düştüler. Kadın daha önce kendine geldi. Gördü ki, Muhammed Mısri henüz yatıyor. Başını dizine alıp lâtufla ovaladı.

Muhammed Mısri'nin yavaş yavaş aklı başına geldi. Kal kıp kadına bakmadan ve aldırmadan kapıya doğruldu. Kadın arkasından gidip parayı iletti. Muhammed Mısri paraya dahi aldırmadan gitti. Kadın arkasından yetişip dedi ki:

— Bu ne hâldir ki, bize vâki oldu?

— O bize dokunan şeyhimin elidir.

Sonra acele ile gitti. Kadın onu çağırdı ve:,

— Ne olur, beni de yanında götür. Tâ-ki varip onun mürbârek elinde ben de tevbe edeyim, diye ricâ etti.

'TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 69

Muhammed Mısri razı oldu. Kadın malımı-mülkünü terketti, gidip yola çıktılar. Hak Teâlâ'nın emriyle Kalmine'ye eriştiler. Şeyh Ebül Vefâ'nın makamına varınca, Muhammed Mısri:

«Acaba kadınla ikimiz beraber mi gitsek, yoksa önce ben gidip Seyyid'le görüşerek izin aldıktan sonra mı onu da götürsem?» diye tereddüt etti.

O, bu düşüncedeyken Şeyh Ebül Vefâ'nın huzüruna geldiklerini anladılar. Seyyid Ebül Vefâ:

— İkisi beraber gelsinler, diye emretti.

Muhammed Mısri ile kadın haşyet içerisinde şeyhin huzüruna geldiler. Hazret-i Seyyid bunlara tebessümle bakıp:

— Yâ Muhammed! dedi, bana daima sorardın, «müridin şeyhi üzerinde ve şeyhin de müridi üzerinde olan hakkı nedir?» diye... Şimdi bu zâhir oldu ve sen de kendi gözünle gördün. Bil ki; şeyhin müridi üzerindeki hakkı şunlardır:

Ne zaman ki şeyh müride, Mısır'a veya başka bir yere seyahate çık, diye emretse, mürid sebebini hiç araştırmadan hemen yola çıkmalıdır. Bu yolculuğu sırasında yiyeceği yemeği ve yol arkadaşı istememelidir. O seyahatten maksadın ne olduğunu bilmemelidir.

Müridin şeyhi üzerindeki hakkına gelince...

Şeyh, müridini doğru yoldan ayırmamalıdır. Mürid bir suç işlediği vakit, şeyhi o suçtan ve o günahtan onu kurtarmalı ve affettirmelidir. Yaptırdığı hizmetten gayenin ne olduğunu ona bildirmelidir.

Şimdi, sen bizim ihlâslı müridimiz olduğun için, sana, «Mr sır'a git, bize neğrolunmuş bir dinarı al, getir» dedim. Hiç suâl sormadan, yiyecek bir şey ve yol arkadaşı istemeden yola düştün. Allah'a tevekkül edip yola revân oldun.

Ben de Allahü Teâlâ'nın yardımıyla seni doğru yoldan ayırmayıp Mısır'a kadar sağ-sâlim ulaştırdım. Bin dinarı nezreden kimseyle görüştürdüm. Bu kadınla aranızda hâsıl olan günahtan seni korudum, biiznillâhi teâlâ.

Ve Tâcü'L-Ârifin Hazret-i Seyyid Ebül Vefâ, o kadını orada Muhammed Mısri'ye nikâhladı.

Râvi rivâyet eder ki;

O kadın Hazret-i Seyyid'in önünde tevbe edip nefsiyle mücâhede eyledi. Yüce mertebelere erişti. Adı Abnen Hâtun'du. Kendisinden meşhur kerametler sâdır olmuştur. (Rahmetullahi teâlâ aleyhimâ ve alâ cemiy'ıl muhibbiyne.)

#*

Şeyh Abdülhamid Sofi şöyle anlatır:

Bir gün Hazret-i Seyyid Ebül Vefâ ile başbaşa oturmuş, konuşuyorduk. Bir ara dedim ki:

— Yâ Seyyid! Sana bâzı şeyler sormak istiyorum. Çok zamandır gönlüme geliyor amma, senin gazablanmandan çekindiğim için soramamıştım. Eğer izin verirsen şimdi sorayım.

Hazret-i Seyyid:

— Ne sorarsan sor, sana izin verdim, dedi.

Ben:

— Yâ Seyyid, dedim, sizi meclisde gördüm. Âdi, küçük büyük demeden sofraya oturup herkesle yermek yiyorsunuz. Ve ehil olsun, olmasın, sâlih veya fâsık olsun, herkesi sohbetinizde bulunduruyorsunuz.

Hazreti Seyyid:

— Yâ Abdelhamid, dedi, sözün tamam oldu mu?

— Evet, dedim.

Ondan sonra bana:

— Şimdi Fâtiha süresini oku, işiteyim buyurdu.

Ben de besmele çekip:

«Elhamdü lillâhi rabbil âlemiyn» diye okumaya başlayınca; Hazreti Seyyid:

— Rabbül alemiyn midir, yoksa Rabbüs sâlihin midir? diye sordu.,

Ben Hazret-i Seyyid'in ne demek istediğini hemen anladım. O şekilde düşündüğüme pişman oldum ve tevbe ettim. Ondan sonra Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri bana şöyle buyurdu:

— Çünkü Hak Teâlâ âlemlerin rabbi ve hâlikıdır Beni de âleme insanları hakka dâvet etmem için gönderdi. Ki, ceddim

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ n

Hazret-i Muhammed Mustafâ (sallâllahü Teâlâ aleyhi ve sellem) Efendimiz'in şeriatı üzere dâvet ettiğim o kimseler, eğer sâlih iseler salâhları ziyâdeleşe; eğer fâsık iseler Allahü Teâlâ onla- Ta tevbe ve tevfik nasib ede.. i

Bizim kimseyi sohbetimizden men edip meclisimizden reddetmemiz revâ değildir. Hepsi de zâhirde yanımda, benimle beraberdir. Anna sâlihler daha çok gönlümdedir. Onlar için gönlümde bir gizli makam kurmuşumdur. Bunu benden başka kimse bilmez.

Râvi rivayet eder ki;

Bu vak'anın delâlet ettiğine göre, Seyyid Ebül Vefâ o zamanın kutbu olmalı. Zira bütün mahlükata mürebbi (terbiye edici) olmak kutbun hâlidir.

Hak Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri bizleri enbiyâ ve evliyâ kirâmın himmet-i âlilerinden mahrum bırakmaya. Âmin, yâ rabbel alemiyn.

* kk

Şöyle rivâyet olunmuştur ki;

Hazret-i Seyyid Ebül Vefâ'nın (Kuddise sirrihul aziz) makbül bir müridi vardı. İsmi Şeyh Askeri-i Şevli idi ve kendisine Sarrah diye de hitab olunurdu. Daha ziyade Sarrah denmekle meşhurdu. Bir gün Seyyid Ebül Vefâ'nın meclisinde maarif-i ilâhiyeden sözler konuşuluyordu. Şeyh Askeri-i Şevli'ye bir vecd geldi. Bir def'a haykırdı ve bir tarafa bakıp ağladı. Aradan bir saat kadar geçti. Yine haykırdı ve ondan sonra güldü.

Meclis sona erip halk dağıldıktan sonra Hazret-i Seyyid'in müridleri Şeyh Askeri-i Şevli'yi aralarına alıp:

— Küstahlık ettin, dediler, bu yolda edebli olmak gerek..

Şeyh Askeri-i Şevii;

— Ey azizler, dedi, bu işte benim bir suçum yok. Zira bu, benin ibtiyârım dışında oldu. Şöyle ki: Bana bir vecd hâli geldi, O anda ruhum âlemi seyretti. Baktım, bir tarafta kâfir askerini gördüm. Saf saf durmuşlar ve müslüman askerlerle harbe tutuşup onlara galib gelmişler. Bana bu hâl gayet ağır geldi; haykırıp ağladım.

Sonra Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri, müslümanlara yardım tim; varıp harbe iştirak etti. Hamleler yapıp nihayetsiz kâfirin canını cehenneme gönderdi. Fakat kâfir askerine arkadan yardım geldi. O kimse kâfir askerinin gittikçe arttığını farketti. Müslümanlara karşı galib gelmelerinden korktu ve:

— Yâ Tâce'LÂrifin! Bana nusret eyle! diye bağırdı.

O anda hemen Seyyid Tâcü'LÂrifin'i gördüm. Geldi, kâfir askerine arslanlar gibi saldırdı. Kâfir askerini bölük bölük dagıttı. Bâzılarını öldürdü, bâzılarını esir aldı. Bâzıları da denize gark oldular.

Fakat kâfir askerlerinden biri Seyyid Ebül Vefâ'ya bir ok attı. Onu sol bileğinden yaraladı. Lâkin bu yaranın Hazret-i Seyyid'e bir tesiri olmadı.

Hazret-i Seyyid kâfir askerini bozguna uğratıp müslüman askerini muzaffer kıldı. Buna da sevinip haykırdım ve güldüm. Ben kendimde olayım da edebsizlik edeyim. Bu olacak şey mi?

Müridler aralarında karara vardılar.

— Hazret-i Seyyid'i abdest alırken görelim. Eğer sol bile-. ğinde ok yarası varsa Şeyh Askeri'nin vecdine inanalım. Aksi takdirde küstahlık ve edebsizlik ettiğine kani olalım, dediler.

Bir müddet sonra Hazret-i Seyyid abdest almak için kollarını sıvadığında, sol bileğinde taze bir yara izi olduğunu gördüler. Şeyh Askeri'ye vecd hâli geldiğine ve yaptığı o hareketlerin vecd hâlinde iken olduğuna kanaat getirdiler. Kendi ihtiyarı dışında vuku bulduğuna inandılar.

Onun bu kerameti çok kimselerin tevbe etmesine sebep oldu. Onun fazla bağırmasından bâzı kimseler incinmişlerdi.

— Ne olur, haykırma! dediler.

Hazreti Seyyid'in de bulunduğu bir meclisde bir gün Şeyh Askeri'ye yine bir hâlet geldi. İçerisi hemen bağırmak, haykırmak istedi. Fakat dost ve arkadaşlarının incindiğini hâtırlayarak sabredip kendisini tuftu, Bu durum birkaç kere tekrar etti. Şeyh Askeri her defasında dişini sıktı, sabretti.

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 13

Fakat bir an geldi, öyle bir hâl oldu; Şeyh Askeri elinde olmayarak öyle bir haykırış haykırdı ki, temiz, güzel, lâtif rühu âlâ-yı ılliyyine uçtu, Şeyh Askeri şühedâ-i aşkdan oldu. (Rahmetullahi aleyhi ve alâ cemiy'ıl âşıkin)

Râvi rivâyet eder ki;

Hazret-i Seyyid, Şeyh Askeri'yi haykırmaktan men eden kimselere:

— Vârislerine diyet veriniz, diye emretti.

Ve Şeyh Askeri'yi Hazret-i Seyyid'in şimdiki türbesi yakınlarında bir yere defnettiler. Kabri büyük bir ziyaretgâhtır,

#*

Şöyle rivâyet olunmuştur ki;

Hazret-i Tâcü'l-Ârifin (kuddise sirruhul aziz) bir gün maârif-i ilâhiyeden va'z u nasihatta bulunuyordu. Mevzü, mâneviyâtla ilgili olması münasebetiyle bâzı kimseleri coşturdu. Kendilerine vecd ve hâlet vâki olan bu kimseler muzdarib oldular,

Orada mânevi zevkten bihaber olan bâzı münkirler de vardı. Dervişlerin sırlarına vâkıf olamamışlardı. İstihzâ ile birbirlerine bakışarak dediler ki:

— Bunlar galiba göğe uçmak istiyor, onun için kendilerinden geçip ızdırab duyuyorlar.

Bu husüs ilhâm yoluyla Hazreti Seyyid'e malüm oldu. Dostlarına, ahbablarına, yârânına, müridlerine:

— Yarın, dedi, tekkenin damı üstünde toplanın. Sohbet orada olacak.

Ertesi gün dostları, yakınları ve müridleri tekkenin damı üstünde toplandılar. O münkirler de onlarla beraber gelmişlerdi. Hazret-i Seyyid konuşmaya başladı ve va'z u nasihat ede ede sözlerini bitirdi. Ondan sonra sohbet başladı. Mâneviyâttan sözler söylendi.

Dervişler dayanamayıp vecde geldiler. Kalkıp semâ etmeye başladılar. Tekkenin damı dar olduğu için dervişler damın üzerinde, aynen yerde dururmuş gibi muallâkda durdular ve hiçbirisi de yere düşmedi.

Orada bulunan münkirler o hâli görüp Hazret-i Seyyid'in ayağına kapandılar. Doğruluk ve ihlâs ile tevbe edip Hazret-i Seyyid'in dervişleri arasına katıldılar. O gün bu kerameti gören pek çok kimse tevbe - istiğfar ederek hidâyet buldu.

Hak teâlâ bütün ümmet-i Muhammed'e hakkıyla tevbe etmeklikler ihsân eyleye ve tevfik bahşedip saâdetler nasib ü müyesser kıla.. Âmin, yâ rabbel âlemiyn.

4 4 #

Rivâyet olunmuştur ki;

Seyyid Ebül Vefâ'nın hanımı Huseyne Hâtun şöyle anlatır:

«Bir gün gayet mühim bir iş için Hazret-i Seyyid'in halvetine girmiştim. Hazret-i Seyyid'in mübârek dili Allahü Teâlâ'yı tevhid ettiğini ve bütün kâinatın her taraftan onun tevhidine cevap verdiğini işittim, Hazret-i Seyyid'in mübârek yüzünü görmeyi arzuladım. Ve gördüm.

, Halvet mübârek vücudu ile dopdoluydu; zerre kadar bile boş bir yer. yoktu. Bu hâleti görür görmez aklım başımdan gitmiş.. Bilmiyorum; nasıl oldu. Bir müddet sonra aklım başıma geldi. Hazret-i Seyyid'e baktım; seccade üzerinde oturuyordu.

© — Yâ Seyyid, dedim, biraz önce gördüm; halvet seninle dopdolu olmuştu. O ne hâldi?

Cevap verdi: — Bu husüsu sen sorma; bu sana söylenmez. Ve bu gördüğünü de ben hayatta iken kimseye söyleme.»

Huseyne der ki;

«Gerçekten Hazret-i Seyyid sağ iken o sırrı kimseye söylemedim, Seyyid âhirete intikal ettikten sonra kardeşinin oğlu Şeyh Matar'a:

— Ben billâhil azim dedim, Hazret-i Seyyid hayatta iken bir gün halvethâneyi onunla dopdolu görmüştüm. Söyle bana bu ne hâldir?

Seyyid Matar bana şöyle dedi:

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ T5

— Ey Huseyne! Bilmiş ol ki, Hak Teâlâ ne zaman dostlarından birine bir feyz eriştirse, o eğer büyük bir sahrada bile olsa, bulunduğu yer onun vücuduyla dopdolu olur. Bu, ilâhi sırlardan bir tanesidir. Bunu çözmek, keşfetınek mümkün değildir.»

Hak Teâlâ bizleri de, kendi sırlarına vâkıf ettiği kullarından eylesin. Âmin, yâ rabbel âlemiyn.

EK OR

Kusende beldesinde Abdül'ehad adında bir kimse yaşıyordu. Büyük bir dileği vardı. Bir gün:

— Allahü Teâlâ bu hâcetimi yerine getirirse, Seyyid Ebül Vefâ'nın müridlerine bin dinar sadaka vereceğim, diye nezretti,

Hak Teâlâ onun bu hâcetini yerine getirdi: O kimse de bin dinarı alıp Hazret-i Seyyid'in önüne götürdü ve durumu anlatu. Hazret-i Seyyid istihâreye vardıktan sonra o dinarları müridlerine paylaştırdı.

Abdül'ehad, Hazret-i Seyyid Ebül Vefâ'dan bir hâtıra, bir yâdigâr istedi. Seyyid Ebül Vefâ ona bir iplik verdi.

— Bunu boynuna tak, dedi; gittiğin, gezdiğin yerlerde bu iplik boynunda bulunsun. Bu, boynunda oldukça inşaallah belâlardan emin olursun.

O kimse Hazret-i Seyyid'le vedâlaşıp memleketine gitmek üzere yola düştü. Giderken bir arslanla karşılaştı. Arslanın gözleri o kadar dehşetli idi ki, sanki ateş saçıyordu. Abdül” ehad onu görünce donakaldı. Ecel terleri dökmeye başladı. İçinden de:

— Bundan kurtuluş yoktur, dedi.

Korka korka arslana yaklaştı. Fakat o sırada Seyyid'in verdiği ipliği hatırladı. Çözdü, arslana karşı tuttu. Arslan ipliği görür görmez Abdül'ehad'ın önüne yattı ve yüzünü gözünü ipliğe sürmeye başladı. Önceki o dehşetli ve celâlli hâlinden hiçbir eser kalmamıştı. Sonra da gerisin geriye dönüp gitti.

Bu hâlleri bir bir müşâhede eden Abdül'ehad döndü, yine Hazret-i Seyyid'in huzüruna varıp tevbe etti. Sıdk u ihlâsla ona mürid oldu. Ondan sonra bütün mühim ve ciddi hastalıkları o

iplikle tedavi eder ve şifâ bulur oldu. Bu böyle ömrünün sonuna kadar devam etti. (Rahmetullahi teâlâ ve alâ cemiy'ıl muhibbiyne.)

>» *

Rivâyet olunmuştur ki;

Hazret-i Seyyid Ebül Vefâ (kuddise sirruhul aziz) bir gün dostları, yakınları ve müridleriyle Kusende sahrasına çıktı. Beraberce güzel güzel yerler gezdiler, gördüler, seyrettiler; ibâdet ve tâatte bulundular.

O sahrada büyük bir akarsu vardı. Gezerken onun yanına geldiler. Su kuvvetli olduğu için geçmek kat'iyyen mümkün değildi. Sadece bir tek köprüsü vardı.

Hazret-i Seyyid dostları ve müridleriyle o köprünün yanına geldi. O sırada bir bölük kürt de köprünün başına gelmiş bulunuyordu. Adamcağızlar karşıdan karşıya geçmek istediler. Fakat köprü harab bir vaziyette bulunduğu için bir türlü geçemediler. Oldukları yerde dönüp kaldılar.

Hazret-i Seyyid o hâli gördü. Müridlerine:

— Taş, kireç ve tahta bulup getirin, diye emretti.

Müridleri kısa bir zamanda bunları hazır ettiler. Hazret-i Seyyid mübârek kollarını sıvadı. Sıdk u ihlâsla «bismillâhirrahmânirrahim» deyip işe başladı. Müridleri harç verdiler. O, köprünün yıkılmış olan harab kısımlarını kendi eliyle yapmaya başladı. Allahü. Teâlâ'nın yardımıyla, Hazret-i Seyyid'in sâyesinde köprü sapasağlam oldu. Hazret-i Seyyid köprü bitene kadar oradan bir yere ayrılmadı.

Şeyh Mâcid-i Kürdi (rahımehullahi teâlâ) der ki;

, «O gün ben orada idim. Hazret-i Seyyid köprünün tamir işini bitirdi. Bu iş bittiği zaman henüz akşam olmamıştı. Köprünün tâmiri bir gün bile sürmedi. Bu, işin azlığından ve ehemmiyetsiz oluşundan değildi. Birçok işçi de yanında olduğu hâl de bu işi başka bir kimse yapmış olsaydı günlerce sürerdi.»

Birkaç günde yapılacak bir işi bir günde, belki bir saatte vapıvermek. evliyâullahın kerametleri arasındadır. Yüzlerce, binlerce kimsenin zor becerebileceği bir işi Allah'ın bir veli ku-

TACÜL ARİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 17

lunun hemen yapıvermesi, denizde yürümesi, havada uçması ve daha bunlara benzer neler, neler... Seyyid Ebül Vefâ Hazvetleri o köprüye elini sürmeden, dilese, Allahü Teâlâ'ya niyâz etmek süretiyle bir, beş, on köprü yaptırabilirdi. Bu, yüce Al lah'ın ona ve onun gibi makbül kullarına bir lütf ü ihsânı, bir hediyesidir.

Şevh Mâcid-i Kürdi der ki:

«Cür'et edip Hazret-i Şeyh'e şöyle sordum:

— Ev Hazret, dedim, siz bu köprüyü kürtlerin geçmesi için yaptınız. Bu münasib olur mu? Zira onların ekserisi şeriate riayet etmeyen binamaz kimselerdir.

Hazret-i Seyyid bana:

— Yâ Mâcid! dedi, gafil olma! Bu köprü yalnız ve sadece kürtler için değil... Onun üstünden herkes geçecek. O köprüde umümun menfaati var. Hem o kürtler arasında, bu köprüyü nasıl geçerse Sırat'ı da öyle geçecek kimseler var. Yine bilmiş olasın ki bu kürtlerde fâsık kimse yoktur.»

Mâcid der ki:

«Hazret-i Seyyid'den bu sözleri işittikten sonra kürtlerin hâllerine dikkat ettim. Şeriata muhalif bir davranışta bulunduklarını görmedim ve işitmedim.»

Onun mübârek himmeti berekâtına Hak Teâlâ Hazretleri bütün Ümmet-i Muhammed'i evliyâullahın bimmet-i âKlerinden mahrum etmeye... Âmin, yâ rabbel âlemiyn.

## k

Şöyle rivâyet olunmuştur ki;

Hazret-i Tâcü'lÂrifin (kuddise sirruhul aziz) Kalmine'de iken, üç kardeş gelip kendisine misâfir oldular. Seyyid Ebül Vefâ bunlara izzet -ikrâm gösterdi. Birkaç gün ziyâfet verdi,

O sırada Hazret-i Seyyid'in bir miktar akçeye ihtiyâcı hâsıl oldu. Hizmetçisini çağırıp:

— Benim dedi, birkaç akçeye ihtiyacım var. Var git, bizim dervişlere bir bak. Akçesi olan versin, al getir.

O üç kardeşten Mikdad adındaki misafirin Hazreti Seyyid'e yakınlığı, ötekilerden daha ziyade idi. Hizmetçi akçe is-

78 ÂRİFLERİN MENKİIBELERİ

temek için dervişlere giderken, çağırıp nereye gittiğini sordu ve söylemesi husüsunda kendisinden and aldı. Hizmetçi o zaman:

— Efendimiz Hazret-i Seyyid'e birkaç akçe lâzım olmuş, dedi; ödünç almak için akçesi olan bir kimse arıyorum.

Mikdad:

— Bende, dedi, bir miktar var. Hacca niyetlendim. Hac vaktine kadar dursun; o zaman Seyyid'den alırım.

Hizmetçi Mikdad'dan akçeleri aldı, götürüp Hazret-i Seyyid'e verdi. Hazret-i Seyyid o akçelerle ihtiyacını giderdi.

Aradan zaman geçti, hac vakti geldi. Hizmetçisi Hazret-i Seyyid'e Mikdad'dan aldığı ödünç parayı hatırlattı. Hazret-i Seyyid:

— Ben söz verdim, dedi; o, hacdan geri kalmaz.

Mikdad bir şey demedi. Kardeşleri Mikdad'a vedâ edip hacca gittiler. Mikdad Hazret-i Seyyid'in sözünü hatırlayıp Arefe gecesine kadar sabretti. Arefe gecesi olunca kendisine bir keder erişti ki târif olunamaz. Kendi kendine:,

— Benim kardeşlerim, dedi, hacca gittiler. Ben ise bundan mahrum kaldım.

Cür'et edip Hazret-i Seyyid'e:

— Hani, beni hacdan geri bırakmamayı va'detmiştin, diye de söyliyemedi.

Onun bu endişe ve telâşı Hazret-i Seyyid'e malüm oldu. Bir adam gönderip onu çağırttı. Mikdad Hazret-i Seyyid'in huzüruna geldi. Seyyid Ebül Vefâ onun eline su dolu bir ibrik verdi:

— Ardımca gel, dedi.

Gittiler, bir sahraya eriştiler. Hazret-i Seyyid o sudan içti, abdest aldı ve iki rekât namaz kıldı. Sonra Mikdad'a:

— Kıbleye karşı otur, dedi.

Mikdad kıbleye karşı oturdu. Seyyid: — Yâ Mikdad, dedi; işte Arefe, işte iki kardeşin!

TÂCÜL ARİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 7

Mikdad baktı, Arefe'yi ve orada iki kardeşini gördü. Ondan sonra ona bir cezbe erişti. Kendisini Arefe'de, hacıların içinde ve iki kardeşinin yanında gördü. Bundan öyle sevinç ve sürür duydu ki, dil ile anlatmak mümkün değildir...

Râvi rivâyet eder ki;

Mikdad Kâ'be'yi tavâfa geldiğinde Hazret-i Seyyid'i görüp ayağına düştü. Ona çok memnun olduğunu belirtti ve haccını edâ etti. Hazret-i Seyyid ona:

— Ey Mikdad, dedi; istersen gel, beraber gidelim. Eğer burada birkaç gün daha kalmak istiyorsan sen bilirsin. Hem kardeşlerinle görüşür, konuşursun; hem de yolculuk zahmetini çeker, daha çok sevaba erişirsin.

Mikdad bir müddet daha kalıp ondan sonra gitmeye karar verdi. Hazret-i Seyyid onunla vedâlaşıp ayrıldı.

Allahü Teâlâ Mikdad'a ve kardeşlerine feth kapılarını açıponların hâllerini yüceliti. Üçü de Hazreti Tâcü'lÂrifin'in makbül müridlerinden oldular. Allahü Teâlâ'ya gayet çok ibâdet ve tâatte bulundular.

Hak Teâlâ Hazretleri bütün ümmet-i müslimini evliyâullahın nazarına erişmiş olan said kullarından eylesin. Âmin, yâ rabbel âlemiyn.

4 i*

Hazret-i Seyyid Tâcü'LÂrifin bâzen seyahat ederdi. Böyle seyahatlerin birinde yolu büyük bir köye uğradı. Oranın halkı sağdan - soldan gelmiş göçmen kimselerdi. Hazret-i Seyyid o gün orada kalıp bir vaaz etti. O insanların kalbini bir parça yumuşattı.

O köyün bir büyüğü vardı. Kendisine İbn-i Kabile denirdi. Hazret-i Seyyid'in huzüruna gelip şöyle dedi:

— Benim bir babam var. Kendisine bir hastalık erişti; kırk yıldır ayağa kalkamıyor. Bir başına evde oturup duruyor. Sizin izin vermenizi ve kendisinin buraya getirilmesini diliyor. Sizin mübârek elleriniz sâyesinde şifâ bulacağını ümd ediyor.

Eğer muradı hâsıl olur da ayağa kalkıp yürüyebilirse, bu köy halkının hepsi de size tâbi olurlar. Zira babam hepsinin büyügü ve köyün en ileri gelen kimsesidir. Onun emrinden dışarı çıkmazlar. Eğer izin verirsen hemen onu alıp getirsinler.

Hazret-i Seyyid bir müddet tefekküre vardıktan sonra: — Getirsinler, bir göreyim, dedi.

Hastayı getirdiler. Hazret-i Seyyid onu şöyle bir muayene edip:

— Diler misin, dedi; Hak Teâlâ sana şifâ versin?

Hasta memnüniyet ve tebessümle:

— Tabii, dedi.

Hazret-i Seyyid:

— Eğer, dedi, bu hastalıktan kurtulmak istiyorsan, önce bu habis mezhebden rücü' edip tevbe kılmalısın.

Kabile:

— Yâ Seyyid! dedi, eğer Hak Teâlâ bana şifâ verirse; bu köyün bütün halkı bana tâbidir. Hepimiz de ayağının tozuna yüzümüzü sürer, tevbe ederiz.

Bunun üzerine Hazret-i Seyyid iki rekât namaz kıldı. Ondan sonra cânib-i Hakka teveccüh etti. Ve daha sonra Kabile'- “ nin eline yapışarak ona:

— Kalk, dedi.

Allahü Teâlâ'nın emriyle Kabile hemen sağ - sâlim ve sapasağlam olarak yerinden ayağa kalktı. O kadar sıhhatte idi ki, sanki o hastalık ona hiç isâbet etmemiş gibi idi. Bunu gözleriyle gören köy halkı Hazret-i Seyyid'in ayağına düşüp tevbe - is tiğfar ettiler.

Ondan sonra Hazret-i Seyyid cemaate hitâben bir va'z u nasihat konuşması yaptı. Onlara, bâtıl mezhebden kurtularak hak mezhebe kavuştuklarmı ve bundan dolayı şükredici olmadarı lâzım geldiğini bildirdi. Ve:

— Mürted olmaktan sakının, dedi. Kabile'ye de:

— Eğer, dedi, bu insanlarda dalâlet eseri görürsen men

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 81

etmeye çalış. Yapamazsan, onlardan sakın. Sonradan dalâlete düşecek olurlarsa onlara tâbi olma. Eğer onlara tâbi olacak olursan tevbeni bozmuş olursun. O hastalık yine sana erişir. Artık senin için ondan kurtuluş olmaz. Artık iki cihanda da kovulmuş, tardedilmiş olursun.

Eğer tevbende sebat edersen saâdet senindir. Sakın ha, tevbeni bozma! Eğer onların sözlerini haklı gibi görecek olursan ve kalbin de onlardan tarafa meylederse, hemen Allahü Teâlâ'nın « Vein udtüm udnâ...»: (Siz avdet ederseniz, biz de avdet ederiz) kavlini yâd et. Zira, eğer sen ahdinden dönecek olursan Allahü Teâlâ seni büyük bir hastalığa giriftar eder.

Kabile, Hazret-i Seyyid'in bütün bu dediklerini kabül ederek xâzı oldu ve ahdinde duracağına dair Hazret-i Seyyid'e söz verdi. Köy halkından çoğu kimse de aynı şekilde tevbelerinde sebat edeceklerine dair söz verdiler. Hazret-i Seyyid onlafın arasından ayrıldı, yoluna devam etti.

O köyün halkı ettikleri bu tevbe üzerine dört yıl o vaziyette kaldılar. Tevbe edişlerinden dört yıl sonra, civar köylerin bütün halkı bunların kendi bâtıl mezheblerini bırakarak tevbe etmiş olduklarını öğrendiler. Ve gayet huzürsuz oldular, Onların büyüğü olan Kabile'ye gelip:

— Eğer, dediler yine eski mezhebine dönmezsen seni öl dürürüz, Gel, hemen tevbenden rücü eti,

Kabile:

— Beni mâzur görün ben ettiğim bu tevbeden dönmem, Kırk yıl süren o müdhiş hastalıktan kurtulmam; yapmış oldu- “Sum bu tevbe sayesinde münkün olmuştur. Ben başlangıçta bu tevbemden dönmemeye söz verdim ve ahdettim. Benim şifâ bulmama sebeb olan Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri de zâten böyle yapmamı emir buyurmuştur, dedi.

O kimseler:

— Bu Seyyid Hazretleri dediğin şerif idi; fakat bir bölük kürdün içinde... Hakikat-i hâli ne bilsin? Sana sıhhati Allah-ü

Teâlâ verdi. Dört yıldır sağ - sâlimsin. Şimdiden sonra o has-

talık sana bir daha gelmez. Annenin, babanın, ceddinin mezhebinden dönmen doğru değildir, dediler.

Kabile en sonunda onların sözüne kanıp hak mezhebden yine bâtıl mezhebe döndü. Neüzü billâhi teâlâ.

O gece yatağına yattı. Ertesi gün bir daha kalkamadı. Kalkmaya kendinde hiçbir kuvvet bulamadı. Tıpkı evvelki gibi... Belki de daha beterdi. Bin pişman oldu. Oğullarını ve halkın ileri gelenlerini huzüruna çağırdı. Onlara durumu anlattı ve çocuklarıyla beraber birkaç kişiyi Hazret-i Seyyid'e yolladı:

— Aman, dedi, bana medet eylesin.

O kimseler gelip Hazret-i Seyyid'e durumu anlattılar. Hazret-i Seyyid onlara:

— Ben, dedi, o zaman ona söylemiştim. Allahü Teâlâ'nın «Vejn udtüm udnâ.»: (Siz avdet ederseniz biz de avdet ederiz) kavlini niçin unutmuş? O ahdini tutmamış Ki, o hastalık onu yine bulmuş. Artık onun hastalığına şifâ ve derdine devâ olmaz. Bir. yazı ki yazıldı, bozulmaz. Erenlerin attığı ok geriye dönmez.

Hak Teâlâ bütün mü'minleri ahdinde daim ve sâbit olan kullarından eylesin. Âmin, yâ rabbel âlemiyn.

Rivâyet olunmuştur ki;

Tâcü'LÂrifin Seyyid Ebül Vefâ (kuddise sirruhul aziz) Hazretleri'nin, Şeyh Sadreddin nâmıyla meşhür bir müridi vardı. O mürid şöyle anlatıyor:

«Sefere çıkmak, yolculuk yapmak için Hazret-i Seyyid'den izin isterdim; vermezdi. Bir gün gene izin istedim, gene vermedi. Bütün servetim, varım - yoğunı hepsi yüzyirmibeş dinardı. Ben sık sık ondan izin istemekten geri kalmıyordum. Nihayet benim bu ısrarlarım üzerine dayanamadı; sefere çıkmama izin verdi, Arna gönül rizâsıyla değil...

Ben yine de çıkmaya karar verdim ve Basra taraflarına yola düştüm. Basra'ya gelip bir müddet orada durdum. Bir gün

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 83

gönlümden, «Şu Basra şehrinin etrafını bir gezeyim. Nasılmış, göreyim» diye geçirdim. Paraları beraberimde götürmeye korktum. Onları kimsenin görmeyeceği tenhâ bir yere gömdüm. Yanına gelince bulabilmek için de nişan ettim, Sonra oradan yü-

Basra sokaklarının birinden geçerken gözüm tâze, genç ve güzel bir kıza takıldı. Onu görmekliğim elimde olmadan beni benden aldı. Onun sevgi ve muhabbeti kalbime doldu. Sabır ve kararım kalmadı. Ne kadar uğraştıysam da nefsimi ondan döndüremedim. O güzel de benim bu hâlimi gördü. Bana:

— Eğer acımayıp kesenin ağzını açarsan visâl bulursun. Böyle bir şeye yanaşmazsan benden de sevgine karşılık bulamazsın, dedi.

Ben ona:

— Para dediğin nedir ki? Uğruna canım, başım fedâ olsun, dedim. Oradan ayrıldım. Çabucak parayı gömdüğüm yere geldim. Koyduğum nişan olduğu gibi duruyordu.

— Demek ki buraya kimse gelmemiş, diye düşündüm.

Toprağı eşeledim. Fakat para namına hiçbir şey bulamadım. Acaba şurada mı, yoksa burada mı? diye toprağı didik didik ettim. Fakat nafile!. Para yoktu.

Toprağı kazmaktan yoruldum, usandım ve gömdüğüm parayı bulamayışıma hayret ettim. Basra'dan çıkıp yola düştüm ve Kalmine'ye geldim. Hazret-i Seyyid beni gördü:

— Merhabâ ey tâcir dedi. Ne kazandın? Getir, görelim! Sen onun uğruna bizim sohbetimizi bırakıp sefere çıkmıştın.

O anda bende bir hacâlet vâki oldu. Utancımdan verecek cevab bulamadım. Suçlu çocuklar gibi başımı önüme eğdim. Sonra başıma gelenleri hiç saklamadan bir bir anlattım.

Hazret-i Seyyid:

— Yâ Sadreddin, dedi; ayağımın altını kaz. Belki buraya gömmüş olursun...

Ve bulunduğu yerden başka bir yere çekildi. O dediği yere birkaç kazma vurdum. Paralarımı, gömdüğüm şekilde ay-

84 ÂRİFLERİN MENKİIBELERİ

nen öylece orada duruyor gördüm. Yüzyirmibeş dinarı, toprağa nasıl gömmüşsem gömdüğüm gibi çıkardın. O zaman bildim hâl ne imiş... Hazret-i Seyyid'in ayağına düşüp tevbe - istiğfar ettim.»

Allahü Teâlâ bütün tâlibleri mürşidlerinin kavli üzere müstakim kılıp nefis ve şeytanın mekirlerinden emin eyleye... Âmin, yâ rabbel âlemiyn.

#* k *

Hazret-i Seyyid Ebül Vefâ (kuddise sirruhul aziz) zamanında Bağdat halifesinin torununa bir hastalık erişti. Çocuğun iki eli ve ayağı tutmaz oldu. Bütün hekimler ilâç bulup ta çocuğu iyileştirmekten âciz kaldılar.

Hazret-i Seyyid Ebül Vefâ da halifenin huzürunda bulunuyordu.

— Çocuğu getirin, bir göreyim, buyurdu.

Çocuğu önüne getirdiler. Hazret-i Tâcü'-Ârifin (kuddise sirruhul aziz) cânib-i Hakka teveccüh eyledi. Bir saat kadar himmet ve azmeyledi. Ondan sonra müridlerinden birine:

— Bismillâhirrahmânirrahim deyip o çocuğun eline, ayağına tükür ve o tükrüklerle elini, ayağını ov! diye emretti.

Mürid söyleneni yaptı. Hazret-i Seyyid ondan sonra müride tekrar:

— Çocuğun elinden yapış ve «Kum biiznillâh!»: (Allah'ın izniyle kalk!) de! diye emretti.

Müridin bu emri de yerine getirmesinden sonra, çocuk Allahü Teâlâ'nın inâyetiyle ve evliyâullahın himmetiyle sağ - sâlim ve sapasağlam olarak derhal ayağa kalktı. Hazret-i Seyyid” in mübârek ellerini öptü. Tâ büyüyünceye kadar Hazret-i Seyyid'in hizmetinde bulundu. Büyüdükten sonra Hazret-i Seyyid:

— Git! Bundan sonra halife dedenin hizmetinde bulun! dedi ve şöyle ilâve etti:

«İlzemhü ilâ mâ veadekellahü ba'dehü yâ melikeş şâmi vel wâki»: (Git, dedene mülâzemet eyle. Tâ ki Hak Teâlâ'nın sana va'deylediği nesne gelinceye kadar. Allahü Teâlâ ondan sonra Şam ve Irak pâdişahlığını sana va'detmiştir.)

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 85

O zaman Şam, şimdi olduğu gibi Irak'a bağlı değildi. Bağdat halifesi Hazret-i Seyyid'in bu sözünü işitince çok sevindi.

— İnşâallah Şam bizim olur, dedi.

Ve bir müddet sonra da üzerine yürüyerek Şam'ı fethetti. Ondan sonra her hâliyle Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'ne tâbi oldu. Böylelikle her iki cihanda mes'ud ve muzaffer kılındı. Bir işe başlamadan evvel Tâcü'-Ârifin Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri ile müşâvere eder, ondan sonra durum neyi gerektiriyorsa ona göre hareket ederdi.

Ondan sonra gelen halifeler de onun izinde yürümüşlerdir. Yâni Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri ile meşveret etmeden hiç büyük bir işe girişmemişlerdir. Saâdet, onun silsilesine yapışıp ebedi devlet bulanlarındır.

Hak Teâlâ bütün ümmeti Muhammed'i bu zâtların himmet-i âl ileri berekâtına doğru yoldan ayırmasın. Âmin, yâ rabbel âlemiyn.

* * *

Hazret-i Seyyid Ebül Vefâ'nın müridlerinden, Şeyh Receb bin İmrân Vâsıti adında bir kimse var idi. Hazreti Seyyidin müridleri arasında makbül bir mevkii var idi. Hilâfet mertebesine erişmişti. İhlâslı bir mürid olarak şöhret bulmuştu.

Birkaç kişi toplanıp Hazret-i Seyyid'i ziyaret etmek istedi. Önce gelip Şeyh Receb'e uğradılar. Şeyh. Receb bunları güler yüz ve tatlı dille karşılayıp misafir etti. Onlar için ziyafet verdi.

Onlar orada bir müddet kaldıktan sonra gitmek istediler. Şeyh Receb'e de:

— Gel, Hazret-i Seyyid'e beraber gidelim, dediler.

Şeyhi Receb:

— Özür dilerim, dedi; gidemiyeceğim.

Bunun üzerine onlar Şeyh Receb'le vedâlaştılar, ayrılıp gittiler. Bulunduğu yere gelip Hazret-i Seyyid'in huzüruna eriştiler. Durumu hikâye edip:

— Buraya gelmezden önce Şeyh Receb'e misafir olduk. Onunla görüştük, dediler.

Hazret-i Seyyid Ebül Vefâ: — Receb nasıl, niye sizinle gelmedi? diye sordu.

Onlar:

— Biz beraber gelmeyi ona teklif ettik. Fakat o gelemeyeceğini söyledi, özür diledi. Biz de ısrar etmedik, dediler.

Bunun üzerine Seyyid Ebül Vefâ:

«Lekad istehakka fi'lüllahi bihi»: (Allahü Teâlâ'nın fiili Receb'e müstehak oldu) buyurdu.

O kimseler Seyyid Ebül Vefâ'nın gazabını görüp başlarını önlerine eğdiler. Süküt ettiler.

Sonra Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri va'z u nasihate başladı. Onları Allahü Teâlâ'ya itâate ve üzerlerine düşen vazifeleri yapmaya dâvet etti. Ondan sonra sohbete geçildi. Sohbet gayet güzel oldu. Meclisin sonlarına doğru onlara bir hâlet geldi. Vecd içinde kaldılar, Âlem-i gaybe sülük edip şöyle müşahede ettiler:

Kendileri Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'nin huzürunda imişler... O sırada meclisin ortasına bir el düştü. Dikkatle bakımca o elin Şeyh Receb Vâsıti'nin eli olduğunu anladılar. Sonra öteki eli de düştü. Daha sonra da başı düştü. Bir ayağı, derken öbür ayağı da arkadan düştüler. En sonunda da parça parça olmuş gövdesi düştü. Bu iki eli, iki ayağı, başı ve parça parça olınuş gövdeyi Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri topladı.

— Yâ Receb, buyurdu, seni bizim sohbetimize dâvet ettiler. Özür beyan edip bizi ziyârete gelen bu kimselerle gelmedin. Şimdi ise parça parça olmuş vücudunla geldin.

O kimseler o hâli görüp gayet mahzun olarak hayran kaldılar. Ondan sonra Hazret-i Seyyid Ebül Vefâ:

«Kum yâ receb biiznillâhi kemâ künte velâ teud ilâ mislihâ»: Yâ Receb! Allahü Teâlâ'nın izniyle kalk! Nitekim önce sağ iken kalkardın. Artık bir daha da bunun gibiye avdet eyleme!) buyurdu.

Ondan sonra Şeyh Receb dirilip önceki gibi ayağa kalktı. Onlar o hâli görünce çok sevindiler. Nihayet sohbet bitti, zikir

TÂCÜL ARİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 87

sona erdi. Onlar vecd hâlinden kurtulup eski hâllerine döndüler. O zaman Şeyh Receb'i gerçekten Hazret-i Seyyid Ebül Vefâ'nın karşısında sararıp solmuş bir benizle el bağlamış, başını

önüne eğmiş, gözlerinden yaşlar akıtıyor olarak gördüler. O hâle hayran oldular.

Hazret-i Şeyh'in ayağına düşüp Şeyh Receb-i Vâsıti'nin afvedilmesini dilediler, Hazret-i Seyyid, Receb-i Vâsıti'nin suçunu afvetti. Fakat makam ve mertebesini, sülükünün başlangıcındaki hâlinden de daha aşağıya indirdi.

Şeyh Receb-i Vâsıti bir nice gayretten sonra evvelki makam ve hâline ancak gelebildi. Fakat daha sonra öyle mertebelere ulaştı ve manevi sahada öyle mesafeler kat etti ki, onun hakkında Seyyid Ebül Vefâ şöyle buyurdu:

— Şeyh Receb-i Vâsıti öyle bir makama erişti ki, Allahü Teâlâ'nın inâyetiyle ve kendisine verilen salâhiyetle istediği kimseyi o makama eriştirir. O makama erişmesini istemediği kimseyi de alıkoyup men eder,

Hazret-i Seyyid Ebül Vefâ'nın ziyaretine gelenlerden biri o meclisde tevbe etti; ve son derece fakir bir kimseydi. Kusende'de de çok zengin bir kimse vardı. Allahü Teâlâ Hazretleri Seyyid Ebül Vefâ'nın velâyeti berekâtına, o fakir kimsenin sevgisini o zenginin kalbine bıraktı. Zengin, Seyyid Ebül Vefâ'ya gelip o kimseyle kardeş olmak için izin istedi. Seyyid Ebül Vefâ da izin verdi ve zengin adamı o fakir kimseyle kardeş yaptı. O kimse bütün malının nısfını (yarısını) o fakir olan kimseye, yâni kardeşine verdi. Sonra ikisi de beraberce Hazret-i Seyyid'in hizmetinde oldular. (Rahımehümüllahü teâlâ.)

* # *

Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'nin makbül müridlerinden Kanber isimli birine bir gün Hazret-i Seyyid:

— Buğday çuvalını değirmene götür, öğütüp getir, dedi.

Kanber, buğday çuvalını aldı, derviş arkadaşlarına götürdu. Her birine bir miktar vererek:

— Bunların taşlarını ve sair yabancı maddelerini temiz- İeyin, dedi; değirmene götüreceğim. Temiz olsunlar.

Arkadaşları aldılar. Zira âdetti; Seyyid Ebül Vefâ'nın zâviyesinde yenen ekmeğin buğdayını müridler temizlerlerdi. Hem de bu işi zevkle yaparlardı. Eğer bunlardan birisine temizlenmek üzere buğday verilmeyecek olursa o, bana verilmedi diye

mahzun olurdu. Kanber değirmene gidecek buğdayları derviş arkadaşlarının hepsine de paylaştırdı. Ondan sonra değirmene götürerek öğütüp getirdi. ** *

Evlâd-ı âliyeden bir kimse Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'nin evsafını işitmiş ve onunla görüşüp sohbetinde bulunmayı cân ü gönülden arzulamış idi. Onun hikmetler saçan güzel sözlerini dinlemek için bir gün kalkıp Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'nin hizmetine geldi. Orada birkaç giin durdu. Ondan sonra Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'nden memleketine gitmek için izin istedi. Hazret-i Seyyid ona o gün izin vermedi. O adam ertesi gün yine izin istedi. Hazret-i Seyyid gene izin vermedi.

Dördüncü gün bir kimse geldi. Hazret-i Seyyid Ebül Vefânın önüne otuz dinar bıraktı. Onun bir dileği vardı. Bir adak adamıştı. Bunun için:

— Eğer falan dileğim yerine gelirse Hazret-i Seyyid Ebül Vefâ'ya otuz dinar nezrolsun, demişti.

Hâceti yerine geldi, işte o zaman nezrettiği otuz altını getirip Hazret-i Seyyid'e verdi. Seyyid ona:

— Senin dedi, dileğin yerine geleli birkaç gün oluyor. Niye adağını daha evvelce yerine getirmedin de böyle geciktin? Bir misafirimiz var ki, üç gündür bekletiyoruz.

Sonra otuz dinarı o memleketine gitmek işteyen misafire verdi. Misafir aldı, fakat kabül etmeyerek geriye verdi. Hazret-i Seyyid ne kadar ısrar ettiyse de kabül etmedi. O zaman Hazret-i Seyyid otuz dinarı fakirlere dağıttı. Sonra o misafirine:

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 88:

— Seni, dedi, fâni bir nesne için üç gün yolundan alıkoyduk. Sen ise bu otuz dinarı kabül etmedin. Sana müjdeler olsun ki; iki cihânın saâdeti sen ve senin gibi kimseler içindir.

Cenâb-ı Hak, Muhammed Aleyhisselâm'ın ümmetine her iki cibânda da saâdetler ihsân eylesin. Âmin, yâ rabbel âlemiyn.

#* *

Kusende'de bir râfızi zâhir olmuştu. Avâmdan ve cahil halktan birtakım kimseler ona tâbi oldular, Kusende'nin sâkinlerinden bâzı kimseler gelip durumu Hazret-i Seyyid'e anlattılar ve o râfıziden şikâyetçi oldular. Hazret-i Seyyid:

«Seyuslihu inşâallahü teâlâ»: (İnşâallah kısa zamanda salâha erer) buyurdu. '

Bunun üzerine aradan bir müddet geçti. O râfızinin hâlinde bir değişiklik olmadı. Kusende müslümanlarından bâzıları tekrar gelip şikâyet ettiler. Hazret-i Seyyid yine önceden buyurduğu gibi buyurdu.

Bir gün Hazret-i Seyyid'in yolu o râfızinin bulunduğu köye uğradı. O köyün bütün halkı Hazret-i Seyyid'e karşı çıktılar. O râfızi de onlarla beraberdi. Hazret-i Seyyid'i alıp götürdüler ve mübârek cemâlinin nürruyla müşerref olmak için orada bir müddet kalmasını ricâ ettiler. Hazreti Seyyid onların dâvetine icâbet buyurdu. Bir yere oturmadan, oradaki müslümanların içinden o râfıziyi velâyet nüruyla bilip tanıdı. Ona:

— Su ibriğini eline al ve ardımca gel, buyurdu.

Râfızi su ibriğini alıp Hazret-i Seyyid'i tâkib etti. Hazret-i Seyyid sahraya çıktı, bir yerde durdu. Rafızinin getirdiği ibrikteki su ile abdest aldı. Hazret-i Seyyid abdest alıp bitirmişti ki hemen bir arslanla bir kaplan çıkageldiler.

Râfızi onları gördü. Korkudan vücudu titremeye başladı. Canından ümidini kesmişti; kaçmak istedi. Hazret-i Seyyid:

— Korkma, dedi, bir şey olmaz.

Arslan yaklaştı. Hazret-i Seyyid'in ayağına yüzünü sürüp

tevazu ile karşısına oturdu. Râfızi bu hâli görüp hayran oldu. Hazret-i Seyyid ona:

— Ey biçâre, dedi; bu, hile dalavere ve çalışmakla olmaz. Cânib-i Hak'dan bir hediye, bir ihsândır; ilâhi bir feyizdir. Hazret-i Peygamber'in (sallâllahü aleyhi ve sellem) sünnetine tâbi olup âl ü ashâbına sevgi göstermenin, muhabbet etmenin semeresidir.

Râfızi sordu:

— Ey Seyyid! Sahâbenin efdali kimdir?

Seyyid Ebül Vefâ cevab verdi:

— Hazret-i Ebü Bekr-i Sıddik, sonra Hazret-i Ömerül Fâruk, sonra Hazret-i Osman Zinnüreyn, daha sonra Hazret-i Aliyyü'-Murtazâ (rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecmeıyn) daha sonra altı sahâbedir; cihâr yâr-i güzin efendilerimiz ile hepsi on olurlar.

Râfızi tekrar sordu:

— Hazret-i Resûl Aleyhisselâm'ın amcası oğlu (yâni Hazret-i Ali) üzerine başka kimseleri takdim eden, yâni onları üstün tutan kimse, yarın âhirette ne cevab verir acaba?

Hazret-i Seyyid cevab verdi:,

— Allahü Teâlâ ve resülünün katında ona cevab şudur: Bir kimseyi Allahü Teâlâ ve Resûl Aleyhisselâm takdim eyleyip bir diğerine karşı faziletli kılmışsa biz de öyle yaparız. Zira Allahü Teâlâ'nın ve resülünün emrine muti olup kitâbullaha ve resülünün kavline boyun eğmek bize farzdır.

Râfızi:

— Sen, dedi; ceddinin üzerine birkaç yabancı kimsenin üstün tutulmasını ister misin?

Seyyid Ebül Vefâ:

— Hakka tâbi olmak evlâdır, buyurdu. Zira aksi hâlde nefsin hevâsına tâbi olup zulmetme ihtimali olabilir.

Bunları işiten Râfızt'ye bir hâlet geldi.

— Yâ Seyyid! dedi, açıkça ve yakinen bildim ki, sözün haktır.

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ gı

Eline yapıştı, tevbe ve istiğfar etti. Sonra dönüp beraberce Kusende'ye geldiler. Râfızi kendisine tâbi olan o kimselere durumu anlattı. Onlar da gelip Seyyid Ebül Vefâ'nın mübârek ayağına düştüler, tevbe ve istiğfar ettiler, Sonraları o râfızi sulehâ-i kibârdan olup vâsıl'ı hak oldu.

kk *

Bir gün Kalmine'ye bir yahudi gelmişti. Kalmine halkından yiyecek bir şeyler istedi. Hiç kimse yahudiye bir şey vermedi. Yahudi aç kalarak Kalmine'den çıktı, yola düştü. Bu durum Hazret-i Seyyid'e velâyet nüruyla malüm oldu. Yahudinin arkasından iki derviş gönderdi. O dervişler yahudiye yetişip onu yolundan çevirdiler.

Hazret-i Seyyid yahudiye leziz yemekler ikrâm etti. Onun karnımı güzelce doyurdu. Ondan özür diledi. — Mâzur gör, dedi; hemen bilemedik.

Yahudi iyice karnını doyurduktan sonra şehirden çıktı; yola revân oldu. Allahü Teâlâ yahudinin gözünden perdeyi kaldırdı. O anda yahudi Hazret-i Seyyid Ebül Vefâ'nın zâviyesinden bir nürun çıktığını ve göğe direk direk çekildiğini gördü. Geri dönüp geldi. Hazret-i Seyyid Ebül Vefâ'nın ayağına düştü, müslüman oldu. Zâviyeden hiç dışarı çıkmadı; hep ibâdetle meşgül oldu. Ölünceye kadar Seyyid Ebül Vefâ'nın hizmetinde bulundu.

* X

Seyyid Ebül Vefâ (kuddise sirruhul aziz) bir gün Bağdat camilerinden birinde va'z u nasihate başlamış, inci ve cevahir gibi sözler söylüyordu. Camide büyük bir müslüman top- İuluk mevcuttu. Bütün meşâyib-ı kirâm ve ulemâ-i ızâm orada hâzır bulunuyordu.

Hazret-i Seyyid'e vaaz esnasında bir hâlet geldi. İlhâm-ı rabbâni ile vâridât-ı âsümâniden çok muğlâk sözler söyledi.

Onun sözlerine avâm ve havas hayran kaldılar. Ma'rifet deryâsı cüşa geldi. Hazret-i Seyyid'den ma'rifet-i ilâhiyeye dair sözler ve onların çok müşkil açıklamaları sâdır oldu.

Zamanın âlimlerinden İbn-i Akil ve İbn-i Hübeyre de ora da hâzır bulunuyorlardı. İkisi hâtırlarından:

— Tâcü'lÂrifin Seyyid Ebül Vefâ özünü Hakka bağlamış, her şeyiyle ona yönelmiş olarak çok sözler söylüyor. Fakat biraz da lisan-ı arabiyi (yâni Arap lisanının gramerini) iyi bilmiş olsa çok daha güzel olurdu, diye geçirdiler.

Meclis sona erdi. Mescidde bulunan cemaat etımiş olduğu bu va'z u nasihatten dolayı Seyyid Hazretleri ile musafaha vaptılar, gelip Hazret-i Seyyid'in elini öptüler.

İbn-i Akil de gelip Seyyid Ebül Vefâ ile musafahada bulundu. Ayrılıp giderken Hazret-i Seyyid onun elinden tuttu. Gitmesine meydana vermedi ve şöyle buyurdu:

«Ekkalbü bite'dibil lisân»

(Ey İbn-i Akil! Fikret, düşün! Görmüyor musun, gönül 1slahı ile meşgul olan bir kavim var. Onlar dillerini ıslah etmekten geçmişlerdir.)

Seyyid Ebül Vefâ bu sözüyle şuna işaret etmek istemiştir:

Derviş olan kimse zâhiriyle meşgül olmayıp bâtınını mâmur etmeye çalışmalıdır.

Hazret-i Seyyid ondan sonra şu şiiri okudu:

«Kişinin gönlü pâk,

Niyeti hâlis olmazsa... Diliyle gayet fasih Söylemesinin faydası yoktur. Gönlü temiz olan kimsenin, Dili (lisanı) doğru olmasa da Zararı yoktur.»

Seyyid Ebül Vefâ'dan bu sözleri işiten İbn-i Akil, hâtırına gelen şeyin Seyyid Hazretleri'ne malüm olduğunu anladı. Ondan özür diledi. Allah'a tevbe-istiğfar etti. Sonra Hazreti Seyyid'e, sohbetinde bulunmak arzusunda olduğunu söyledi.

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 93

Seyyid Ebül Vefâ onun bu dileğini kabül etti. İbn-i Akil sonunda Seyyid Ebül Vefâ'nın mukarreb ashâbından (en yakın arkadaşlarından) oldu. Hak Teâlâ bütün mü'minleri velilerin himmetinden mahrum etmeye... Âmin, yâ rabbel âlemiyn.

* #

Nehr-i Râbe yanında büyük bir kubbe vardır. Ona Mezar-ı Âli de denir. Bir gün Seyyid Ebül Vefâ (kuddise sirruhul aziz) o meşhur kubbeye vardı. O mezarı ziyaret etmeye niyet etti.

Şeyh Abdurrahman Tafsuncu der ki;

O zaman ben de Hazret-i Seyyid'le beraberdim. Seyyid Hazretleri kubbeye girdi, iki rekât namaz kıldı. Arkasını makbereye verip kıbleye karşı oturdu. O mezara hizmet eden, bakımıyla uğraşan bir kimse vardı. Seyyid Hazretleri'nin makbeveye arkasını dönüp oturduğunu gördü. Kendi kendine:

— Ne aceb iştir? dedi; İmâm-ı Ali'nin mezarını arkasına alıp oturmak!. Bu doğru olmasa gerek!

Mezarlık bekçisinin hâtırına gelen bu husüs Seyyid Hazvetleri'ne malüm oldu. Mezarlık bekçisini yanına çağırdı:

— Allah aşkına doğru söyle, dedi; şimdi bâtırından ne geçti?

Mezarlık bekçisi gizlemedi. Doğrusunu söyledi.

Seyyid Ebül Vefâ: '

— Karşıma bak! dedi.

Mezarlık bekçisi Hazret-i Seyyid'in gösterdiği yere bakınca orada İmâm-ı Ali'yi (radıyallahü anh) gördü. Hazret-i İmâm kubbenin mihrâbına dayanmıştı: yönü Hazret-i Seyyid'den yana idi. Ve Seyyid Ebül Vefâ'ya bakıyordu...

Bekçi o hâli görüp hayrette kaldı. Seyyid Ebül Vefâ'nın ayağına düştü.

— Yâ Seyyid, dedi; benim küstahlığıma bakma. Ceddin İmâm-ı Ali'nin (Kerremallahü veche) rühu için suçumu afveyle.

Ondan sonra o mezarlık bekçisi Seyyid Ebül Vefâ'nın ashâbı arasında yer aldı.

* k *

m ÂRİFLERİN MENKİIBELERİ

Hazret-i Seyyid Ebül Vefâ (kuddise sirruhul aziz) âhirete intikal ettikten birkaç sene sonra Mardin vilâyetinden iki kişi, mezarını ziyarete gittiler. O zaman Seyyid Ebül Vefâ zâvivesinin türbedarı, Seyyid Matar oğlu Seyyid Yâkub idi.

O iki kimse Hazret-i Seyyid'in zâviyesine yaklaşınca Hazret-i Ali'nin (radıyallahii anh) kabrini gördüler. Aralarında şöyle konuştular:

— Önce Hazret-i Ali'nin (radıyallahü anh) kabrini mi Z5iyaret etsek, yoksa Hazret-i Seyyid Ebül Vefâ'nın mı?.

— Hazret-i Ebül Vefâ'nın kabri daha yakın.

— Fakat önce Hazret-i Ali'nin (radıyallahü anh) kabr-i şerifini ziyaret etmek daha efdal...

Onlar tereddüt içerisinde o şekilde konuşurken büyük ve heybetli bir atlı belirdi. Onların üzerine doğru at sürdü. Yaklaşınca selâm verdi. O ikisi selâmını aldılar. Atlı onlara:

— Ne konuşuyorsunuz? diye sordu.

Onlar durumu anlattılar. Atlı:

— İki ihtimal öne sürmüşsünüz, dedi; ikisi de doğru ve yerinde!. Hazret-i Seyyid Ebül Vefa'nın kabrini de, İmâm-ı Ali'nin (radıyallahii anh) kabrini de ziyâret etmek iyi ve güzeldir. Fakat bana kalırsa siz önce Seyyid Ebül Vefâ'nın kabrini ziyâret edin, dedi.

O kimseler bildiler ki, o yüce bir zattır. Ondan duâ etmesini dilediler; o zât ta duâ etti, ellerini yüzüne sürdü. O ziyaretçi iki kimse baktılar, hiç kimseyi göremediler. O zâtın hemen kaybolmasına hayret ettiler. Ve ziyaret etmek üzere Hazret-i Seyyid Ebül Vefâ'nın kabrine geldiler.

Seyyid Yâkub orada idi. Onları gördü.

— Merhâba ey sâlih kişiler! dedi. Dünden beri sizi beklerim. Elhamdü Hillah ceddim İmâm-ı Ali (radıyallahü anh) buraya delâlet buyurdu da tereddütten kurtuldunuz.

Onlar bildiler ki, o atlı İmâm-ı Ali (kerremallahü veche) imiş. Ondan sonra:

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 95.

— Her yıl Seyyid Ebül Vefâ (kuddise sirruhul aziz) ve

Ali ibn-i Ebü Tâlib Hazretleri'nin mezarını ziyaret edelim, dive nezrettiler. —

Ve gerçekten de bu nezirlerini yerine getirerek ölünceye kadar her vil Hazret-i Seyyid'in kabr-i şerifini ziyaret eder ol dular.

O iki ziyaretçinin, önce İmâm-ı Ali'nin mi yoksa Hazret-i Seyyid'in mi kabrini ziyaret edelim? diye tereddüde düşme- İeri üzerine Hazret-i Ali'nin (kerremallahü veche) zuhür ederek önce Seyyid Ebül Vefâ'yı ziyaret etmelerini söylemesi tevazu'undan; o iki ziyaretçinin de önce Seyyid Ebül Vefâ'nın kabrini, ondan sonra Hazret-i Ali'nin kabri şerifini ziyaret etmeleri ise edebdendir.

Zira büyüğe ulaşabilmek için önce küçükten başlamak gerekir. Yoksa Seyyid Ebül Vefâ (kuddise sirruhul aziz) Hazretleri, İmâm-ı Ali'den (kerremallahü veche) daha üstün tutuluyor zannedilmesin. Allah indinde hiçbir velinin fazilet ve mertebesi, sahâbe-i kirâm kadar yüksek değildir.

#k *

Seyyid Ebül Vefâ (kuddise sirruhul aziz) Hazretleri'nin Ebül Fazl-ı Vâsıti adında bir müridi vardı. Bir gün gönlünden:

— Mübârek Kuds-i Şerif'e gidip Helilullah'ı ziyaret etme- Ji, diye geçirdi.

Hazret-i Seyyid Ebül Vefâ'dan izin istedi. Seyyid Hazretleri izin vermedi. Ebül Fazlı Vâsıti ısrarla birkaç def'a izin istedi. Nihayet Hazret-i Seyyid, Ebül Fazl-ı Vâsıti'ye izin verdi.

Ebül Fazl-ı Vâsıti, Hz. Seyyid'le vedâlaşıp Kudüse müteveccihen yola çıktı. Kudüs'ün biraz berisinde Nâbülüs dağına gelince, yakında bulunan bir dere içinde, sof bir cübbeye sarılmış bir taşın üzerinde, heybetli bir adamın başı açık olarak ibâdet etmekte olduğunu gördü. O adama yaklaştı.

Adam namazını bitirdi. Ebül Fazl selâm verdi. O kimse Ebül Fazl'ın selâmını aldıktan sonra:

-96 ÂRİFLERİN MENKİIBELERİ

— Yazık sana Ebül Fazlı Vâsıti! dedi; Hazret-i Seyyid Ebül Vefâ (kuddise sirruhul aziz) gibi kimsenin sohbetini terk ettin. Husüsiyle seni bu seyahatten nice def'a men etmişti. Sen bunu dinlemiyerek gene de ısrar ettin ve en sonunda Hazret-i Seyyid'den bir izin kopardın. Şeyhinin himmeti olmadıktan sonra, bir kimseye Kudüs'ün ne faydası olabilir?

Ebül Fazlı Vâsıti! Git, şeyhinin himmetini kazan! Kudüs.seni ziyaret etsin. Senin Kudüs'e gitmene hâcet kalmasın.

Ebül Fazlı Vâsıti:

— Şeyhimin adını ve benim adımı nereden, nasıl bildin? Bu macerayı sana kim söyledi? Buna nasıl muttali oldun? Bana anlat! dedi.

O kimse:

— Bir kimsenin gönlüne ki, envâr-ı ilâhi dolsa, dedi; o kimseye gaybın sırları malüm olsa, acaib mi? Güneş doğsa, gözü olan kimse elbette görür. Tâcü'-Ârifin Hazretleri'ni bilmeyen ârif yoktur. Belki vühüş ve tuyür (vahşi hayvanlar ve kuşlar) bile Hazret-i Ebül Vefâ'yı bilirler. Ve onun muhibbi- -dirler.

Şimdi bir acaib nesne vâki oldu. Onu sana anlatayım.

Burada duruyordum. İki hüdhüd birbiriyle döğüştüler, Kuvvetli olduğu için birisi galib geldi ve hasmını düşürdü. Üzerine şahin gibi oturdu, bir hayli dövdü. O biçâre hüdhüd ne kadar gayret ettiyse de hasmının altından kalkıp kurtulamadı. Nihayet galib olan hüdhüde and verdi ve, «vaktin kutbu olan Hazret-i Seyyid Vefâ hürmetine beni afvet, beni âzad eylel» dedi. Galib olan hüdhüd mağlüb olanından bu sözü işitince:

— Hazret-i Seyyid Ebül Vefâ hakkı için afvettim ve âzad -ettim, dedi ve mağlübu salıverdi.

Ondan sonra o kimse, Ebül Fazlı Vâsıti'ye:

— Yâ Ebel Fazl! dedi, benim nasihatimi kabül et!

Ebül Faz Vâsıti:

— Ne dersen kabül eitim, dedi.

O kimse:

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ g1

— Şimdi, dedi; git, şeyhinin hizmetinde ol! Onun huzürunda olman, senin için niyetine aldığın o şeyden daha efdaldir. Sen şevhinin zâviyesinde iki rekât namaz kıl; sevabını bana bağışla. Ben de Mescid-i Aksâ'da ve İbrâhim Halilullah'ın huzürunda iki rekât namaz kılıp sevabını sana bağışlayayım. Yine, Mescid-i Aksâ'yı ve Halilullah Aleyhisselâm ile evlâdını 2iyaret edip onun da sevabını sana bağışlayayım. Bunu vazife olarak üzerime alayım ki, Hak Teâlâ katında bu amellerim kabul ola...

Bu sözler Ebül Fazl-ı Vâsıti'ye tesir etti:

— Adın nedir senin? Nasıl bir kimsesin? diye sordu.

O kimse dedi ki;

— Beni Tâcü'kÂrifin Hazretleri bilir. Durma, onun hizmetine koş!

Ebül Fazl-ı Vâsıti bu söze itiraz etmedi. Nâbülüs dağından gerisin geriye döndü. Hazret-i Seyyid ile görüşüp onun mübiârek elini öptü.

Hazret-i Seyyid ona:

— Yâ Ebel Fazl! dedi, iki rek'at namaz kıl. Kardeşin, Mescid-i Aksâ'da ve Halilullah Aleyhisselâm'ın mezarında dört rekât namaz kıldı.

Ebül Fazlı Vâsıti der ki:

— Kalkıp iki rekât namaz kıldım. Sonra Hazret-i Seyyid'in huzüruna geldim. Bana:

— Yâ Ebel Fazl! dedi, ikinizin de namazı kabül oldu. Mescid-i Aksâ'da ve Halilullah Aleyhisselâm'ın mezarında namaz kılan kardeşinin ismi Dâvud'dur. Şam'da aracılık eder. Keşf ehlidir. Bâtın yüzünden âlemi seyreder. Fakat zâhir yüzünden Şam'dan bir lâhza ayrılmaz. Hak Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri ona bütün kuşların lisânını öğretmiştir. O kardeşin ilmel-yakin mertebesine erişmiştir.

Hak Teâlâ Hazretleri bütün ümmet-i Muhammed'i evliyâ kirâm hazerâtının yüksek himmetlerinden mahrum kılmaya... Âmin, yâ rabbel âlemiyn.

4k *

98 ÂRİFLERİN MENKİIBELERİ

Şeyh Muhammed Kâmkani (rahımehullahi teâlâ) şöyle anlatıyor:

«Seyyid Ebül Vefâ (kuddise sirruhul aziz) Hazretleri dâr-ı bekaya rıhlet edince Şeyh Mâcid-i Kürdi'de öyle bir elem ve üzüntü hâsıl oldu ki, târifi imkânsız... O ıztırab, elem, üzüntü ve hüzün başka hiçbir kimsede yoktu.

Hazret-i Seyyid'in cenazesi hâzır oldu. Şeyh Mâcid-i Kürdiye baktım; eski hâlinden eser kalmamıştı. Öyle sâkindi ki, orada bulunanlar arasında onun kadar sâkin ve kendi hâlinde olan bir kimse yoktu.

Hayret ettim. «Bu kadar mahzün iken, aradan bir saat bile geçmeden bütün elem, üzüntü, ıztırab ve hüzünden sıyrılarak bu hâle ulaşması acaba nasıl oldu?» diye merak ettim. Ve meydana gelen bu değişikliğin sırrını kendisinden sordum. Bana şunları söyledi:

— Hazreti Seyyid'in mevtinden (ölümünden) bana öyle bir hâlet geldi ki, sabretmeye asla mecâlim kalmadı. Âlem-i hisside, Hazret-i Seyyid'in huzürunda durmakta olduğumu gördüm. Hazret-i Seyyid bana:

— Yâ Mâcid, dedi; dost dostun ziyaretine varınca gayet ferah olması gerekir. Yâ Mâcid, benim ferah olduğuma sen sevinmez misin?

Ben dedim ki:

— Yâ Seyyid, siz ölmediniz mi?

Bana cevab verdi;,

— Yok ölmedim, diriyim. Gayet iyi bir makamda oturmaktayım. Nihayetsiz rahmete ve ni'mete müstağrakım. Yâ Mâcid! Git, âlem-i ecsâmda (cisimler âleminde) sana lâzım olan fiilleri işle. Ve dostları, ahbabları, yârenleri teselli eyle.

Benim için hiç üzülme, gam çekme ve kederlenme, Ben âlem-i ervâhda civâr-ı Rahmân'dayım. Ne vakit bir isteğiniz, bir arzunuz olursa, Allahü Teâlâ Hazretleri'nden taleb edin. Ve «Hazret-i Ebül Vefâ'ya verilen kurb (yakınlık), keramet ve mâ'rifet hakkı içini» deyin. Allahü Teâlâ size isteğinizi, dileğinizi benim velâyetim ve kerametim sebebiyle ihsân eder.

TÂCÜL AÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 99

Mâcid-i Kürdi der ki: — Ben bu hâletten fâriğ oldum. Gönlümdeki gamı, gussayı ve elemi giderdim. Kalbimde hiç elem kalmadı.»

Yine bunun benzeri bir hikâve de aynen şöyledir:

Seyyid Ebül Vefâ (kuddise sirruhul aziz) Hazretleri'nin müridlerinden bir fakir, yâni derviş Hazret'in mevtine (ölümüne) kendini tutamıyarak o kadar çok ağladı ki, anlatmak münkün değildir... Ve defn merasiminden sonra Hazret-i Seyyid” in mübârek mezarından bir yere ayrılmadı. Seyyid Ebül Vefâ'nın dost ve arkadaşlarından çok kimseler ona nasihat ettiler. Fakat bir çaresi olmadı.

Bir gün böyle melül, mabzün bir hâlde kabrin etrafında dolanıyor ve ağlıyordu. Bir atlının zâhir olduğunu gördü. O atlı kabire doğru yöneldi, yaklaştı. Derviş başını kaldırıp atlıya baktı. Gördü ki, heybetli bir kimse, kır bir ata binmiş; o tarafa bakmaya kimse cesaret edemez...

O atlı, dervişe selâm verdi. Derviş onun selâmını aldı ve Dikkatlice yüzüne baktığında o kimsenin Cenâb-ı Seyyid Ebül- Vefâ Hazretleri olduğunu gördü. Hemen atının ayağına düştü. Sonra da kalkıp Hazret-i Seyyid'in ayağını öptü ve yüzünü-gözünü sürdü. Ondan sonra da:

— Yâ Seyyid, dedi sizin için, öldü, diyorlar. Ne dersiniz?

Seyyid Ebül Vefâ:

— Ey oğul! dedi, doğru söylerler.

— Fakat bu ne hâldir?

— Ey oğul! İyi bilesin ki ancak cesedler ölür; ruhlar daima bâkidir, ölmezler.

Hadi, sen şimdi doğru evine git. Bu sırrı da ehil olmayan hiçbir kimseye anlatma. İnşâallahül Aziz, beni ne vakit görmek istersen burada bulursun.

Hazret-i Seyyid böyle söyledikten sonra gözden kayboldu.

Dervişte elem ve hüzünden eser kalmadı. Dönüp evine geldi. — *k *

100 ÂRİFLERİN MENKİIBELERİ

Şeyh Mâcid-i Kürdi (rahımehullahü tsâlâ) anlatıyor:

. Bir gün Seyyid Ebül Vefâ'nın meclisinde oturuyordum.

Bâyezid-ii Bistâmi Hazretleri'nin bâzı kerametleri anlatıldı.

Meclisde dervişlerin biri gönlünden, Hazret-i Seyyid Ebül Vefâ'nın tarikını terkedip Hazret-i Bâyezid-i Bistâmi'nin tarikının şübelerinden birine girmeyi geçirdi.

Bu husüs Seyyid Ebül Vefâ'ya velâyet nüruyla malüm oldu. Dervişin yüzüne bir bakış baktı. O düşünce henüz dervişin hâtırındaydı. O bakıştan gönlüne bir korku düşiü. Bir sayha vurup canını teslim etti.

Dervişin cenazesinde Seyyid Ebül Vefâ'nım müridleri ile Bâyezid-i Bistâmi'nın tarikatına mensub olan mürşidin müridleri arasında anlaşmazlık vuku buldu. Anlaşmazlığa sebeb dervişin cenazesiydi. Seyyid Ebül Vefâ'nın müridleri:

— Bizim arkadaşımız idi. Cenazesini yıkayıp kefenlemek hize düşer, diyorlardı.

Karşı taraf da buna itiraz ediyor ve:

— O bizim tarikimıza geçmişti. Binaenaleyh onu yıkayıp kefenlemek bize âittir, diyorlardı.

Böylelikle iki taraf da dervişin cenazesine sâhib çıkıyorlardı, Sonunda Seyyid Ebül Vefâ:

— Giyimine bakın, giyimi hangi tarikatın giyimi isz ona göre hareket edin. Bir def'a gönül düşürmekle sizden olmaz, dedi.

Bunun üzerine Seyyid Ebil Vefâ'nın müridleri arkadaşlarını yıkayıp kefenlediler ve defnettiler.

Ondan sonra Seyyid Ebül Vefâ'nın dost ve yakınlarıyla öbür tarafın dost ve ahbabları otururken, birden bire uzaktan deveye benzer bir şey zâhir oldu. Onlara doğru gelmeye başladı. Yaklaştıkça küçülüyordu. Küçüldü, küçüldü, nihayet bir serçe kadar oldu ve Hazret-i Seyyid Ebül Vefâ'nın dost

ve müridlerinin karşısında, bir taşın üzerinde durdu. Boynunu uzatıp Seyyid Ebül Vefâ'nın sözlerini dinlemeye başladı. Seyyid Ebül Vefâ da ondan yana döndü; ona bâzı şeyler söykedi. O sözleri insanların anlamasına imkân yoktu. O kuş Haz-

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 101

vet-i Seyyid Ebül Vefâ'nın meclisi dağılıncaya kadar orada durdu. Sonra kalkıp gitti; gittikçe büyüyerek tâ deve kadar oldu. En nihayet gözden kayboldu. Seyyid Ebül Vefâ o zaman:

— Ey kavim, dedi; bu gelen şey nedir?

Onlar dediler ki:

— Bilmeyiz.

Hazret-i Seyyid:

— Bu gelen, Hazret-i Bâyezid-i Bistâmi'nin vühudur. Bizi ziyaret etmeye geldi. O kadar büyük olduğu hâlde, bizim huzürumuza yaklaştıkça gördüğünüz gibi küçüldü, küçüldü, serçe kuşu kadar kaldı.

Tâcü'L-Ârifin Seyyid Ebül Vefâ devamla şöyle buyurdu:

— Her vaktin bir sâhibi ve büyüğü vardır. Bir büyüğün yanına varınca büyük bir edeble hareket edilir,

Bunun üzerine Bâyezid-i Bistâmi'nin hulefâsının müridleri, kalkıp Seyyid Ebül Vefâ'nın elini öptüler ve özür dileyip dediler ki:

— Bizler, eğer izniniz olursa müridlerinizle âhiret kardeşi olmak istiyoruz.

Hazreti Seyyid Ebül Vefâ onların bu dileğini kabül etti. Öbür taraftan yirmi kişi, Hazreti Seyyid'in müridleriyle kardeş oldu.

Şeyh Mâcid-i Kürdi diyor ki;

— O yirmi kişiden bir tanesi de bendim. Abduilah Bistâmi isminde bir derviş ile kardeş olmuştum. Âhiret kardeşim Abduilah Bistâmi ululardandı. Hâİ ehliydi. O beni, ben onu ziyaret eder olduk. Bu böyle tâ vefâtlarımıza kadar devam etti. (Rahımehümullahü teâlâ.)

# *-X Hazret-i Seyyid Tâcü'-Ârifin (kaddesallahü sirrahul aziz) bir gün şeyhinin şeyhi Ebü Bekir Huverâ'nın türbesini ziyarete gitti. O sırada bir kimse daha ziyarete geldi. Türbedar o kişiye çıktı. O kimse türbedara selâm verdi. Ve bir adet tâze balık

hediye etti. Türbedar o balığı alıp kubbeye girdi. Seyyid Ebül Vefâ türbedarın elinde o balığı görünce:

— Bir nesne ki, dedi; pişmez. Onu eline alıp ta ne yapacaksın?

Türbedar Hazret-i Seyyid'in öyle buyurmasından bir şey anlamadı. Ziyaretçiler namaz kılıp gittikten sonra evine geldi. Balığı bir kaba koyarak pişirmek için ateşte tuttu, Fakat balık bir türlü pişmek bilmedi. Ne kadar uğraştıysa balığı pişiremedi. Balıktan bir değişiklik bile görülmedi; olduğu gibi kaldı.

Türbedar sonra balığı kıpkızıl bir korun üstüne koydu. O kıpkızıl kor balığı yakmadı. Yakmak şöyle dursun, rengini bile değiştirmedi. Türbedar düşünürken Seyyid Ebül Vefâ'nın sözünü hâtırladı. Sonra kalkıp Seyyid Ebül Vefâ'nın huzüruna vardı. El bağlayıp önünde edeble durdu.

— Yâ Seyyid, dedi; ne kadar çalıştıysam balığı pişiremedim. Acaba balık neden pişmiyor? Sebebi nedir?

Tâcü'l-Ârifin Seyyid Ebül Vefâ şöyle cevab verdi:

— Ben umarım ki, bir kimse inancı düzgün bir müslüman olarak bu kubbeye gelse ona ateş tesir eder. Her kim ki, ihlâs ve doğrulukla bu kubbeye girip bu azizi ziyaret etse, Allahü Teâlâ onun cismine ateşi haram eder. Ama şu şartla ki, müslüman olduktan başka itikadı düzgün olacak... Yâni tam bir inanç ve ihlâs üzere bulunacak.

Seyyid Ebül Vefâ devamla;

— Bu, dedi; benim üstâdımın üstâdıdır, yâni şeyhimin şeyhi... Ben Allah'dan umarım ki, her kim müslüman olup inancı da temiz ve düzgün olarak gelip elime yapışsa, günahlarma tevbe-i istiğfar etse, Hak Teâlâ o kimseyi cehennem ateşinden halâs eder. Lâkin o kimsenin, müslüman olduktan başka inancının temiz, düzgün ve ihlâslı olması şarttır!

Türbedar dedi ki:

— Yâ Seyyid, size, neslinize ve halifelerinize erişemiyen kimse ne yapsın?

Hazret-i Seyyid cevab verdi:

— Yanında zikroldunduğum veya beni zikreden kimse, Bismillâhirrahmânirrahim deyip Hazret-i Resûl Aleyhisselâm'a

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 103

sıdk u ihlâsla salâvat getirse, elini yüzüne sürse, umarım ki Hak Teâlâ cehennem ateşini ona haram kılar.

Bundaki sır şu olmalı ki, o hâlde o kimse birkaç ameli birden işlemiş oluyor. Şöyle ki:

Önce Allahü Teâlâ Hazretleri'nin ism-i şerifini zikretmiş oluyor.

Sonra Hazret-i Resûl Aleyhisselâm'a duâ etmiş oluyor.

Üçüncü olarak evliyâullaha, husüsiyle evlâd-ı resüle muhabbet etmiş oluyor.

Her kim ki Allahü Teâlâ'yı, Hazret-i Resûlüllah'ı evlâd-ı resülü ve evliyâullahı sıdk u ihlâs ile sevse Hak Teâlâ ona cehennem ateşini haram kılar. Bu, acâib de değildir.

Allahü Teâlâ'dan umarız ki, bizleri, bunları can ve dil ile seven kullarından ruhlarımızı cehennem ateşinden âzad eyleye.. Âmin, yâ rabbel âlemiyn.

# > *

Mekke civarı kabilelerinden Beni Ubâdetü'-Ammâr kabilesinde bir arab vardı. Kendi kavminin içinde büyük bir kimse olarak tanınırdı. Bir gözü olmayan bu adamın gayet iyi bir devesi vardı. Bir gün kayboldu.

Bu arab devesini aramak derdine düştü. Bu, Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri dünyadan göçtükten nice yıllar sonra oluyordu.

Arab sahrada devesini ararken karşıdan bir atlı belirdi. Kendisine doğru yaklaştı. Karşılaşınca araba selâm verdi. Sonra:

— Bu sahrada yalnız gezmekten maksadın nedir? diye sordu.

.Arab başını kaldırıp atlıya şöyle bir baktı. Bildiği, gördüğü ve tanıdığı bir kimse değil...

— Gayet güzel bir devem vardı, dedi; kayboldu. Onu ariyorum. | Atlı;

— Deveni bulmayı mı istersin, yoksa görmeyen gözünün de görür olmasını mı?

104 ÂRİFLERIN MENKİIBELERİ

,Arab dedi ki:

— İsterse bin devem gitsin. Yeter ki gözüm görür olsun.

Atlı o zaman:

— Yürü, dedi; benim şeyhimin şeyhi Ebü Bekir Huvera' rın (rahmetullahi aleyh) kubbesine var. Hak Teâlâ gözünü görür edecektir.

Arab:

— Söyle Allah aşkına, dedi; sen kimsin ve o kubbe nerededir?

Atlı:

— Ben Ebül Vefâ'yım, dedi; lâkabım Tâcü'LÂrifin'dir. Ve o kubbe işte karşında durmaktadır. '

Arab baktı, kubbeyi karşısında gördü. Allahü Teâlâ'ya şükrederek kubbeye girdi. Yatırdan nürlar çıktığını müşâhede etti.

Arab diyor ki;

«Sandım ki karanlıkta ışıklar yandı. Hemen ileri yürüdüm. Yüzüme bir şey dokundu. O dokunan şeyden nefsim bir parça elem duydu. Bu hâldeyken gönlüme, gözümün iyi olma hâceti geldi. Gözümü açtım. Açar açmaz da sahrada karşılaştığım kimseyi gördüm. Kendisi mihrâbda oturuyordu. Onu görür görmez bana bir hâlet geldi. O anda düştüm. Aklım başımdan gitmiş. Aklım başıma tekrar geldiğinde gözlerimin her ikisi de evvelkinden daha iyi olarak görüyordu. Bu hâle binlerce şükrettim. Hazret-i Seyyid Ebül Vefâ'nın tarikıma girip sıdk u ihlâs ile tevbe eyledim. Sonunda yüce bir mertebeye eriştim.»

Evliyâullahdan Şeyh Şihâbüddin Sühreverdi (rahmetullahi aleyh) Hazretleri, o arabın kıssasını anlatıp onun hâlini ve makamını medh ederdi. (Şeyh Şihâbüddin Hazretleri'nin menkrbeleri, kitâbımızın birinci cildindedir.)

Allahü Teâlâ bütün elh-i imâna evliyâ himmetini yetiştirip onların silsilesine ulaşmak cümlemize nasib ü müyesser eyle sin. Âmin, yâ rabbel âlemiyn.

#* *

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 105

Arab tâifesinden Beni Rabia kabilesine mensüb bir cemaat Hazret-i Seyyid Ebül Vefâ'nın mezar-ı şerifi yakınından geçerken, zâviye yanında büyük bir kazan gördüler. Bu kazan o kadar büyüktü ki, içerisinde iri bir sığır rahatlıkla pişebilirdi.

Arablar o kazanın büyüklüğüne hayret ettiler ve aralârında konuştuktan sonra o kazanı oradan alıp götürmeye karar verdiler. İçlerinden iki kuvvetli adam ileri çıktı, o kazanı yüklenerek aldı, gittiler. İçlerinden biri o tâife beyinin amcası oğluydu.

O iki kişi kazanı yolda götürürlerken aralarında anlaşmazlık çıktı. İkisinin de niyeti kazanı diğerine vermemekti. Bu yüzden kavga ettiler; biri diğerini öldürdü. O ölen kimsenin akrabaları gelip de yakınlarının ölmüş olduğunu görünce, tutup onu öldüreni öldürdüler. Kazanı da yol üzerinde bırakıp gittiler.

Seyyid Ebül Vefâ'nın bir dervişi kazanı yol üzerinde buldu. Hazret-i Seyyid'in velâyeti kuvvetiyle kazanı yalnız başına yüklendi. Getirip zâviyeye bıraktı.

Ondan sonra o ölen iki kişinin mensüb olduğu kabileyi diğer kabileler töhmet altında bıraktılar. İki kişinin ölümüne sebeb olan kimseleri yakalamak istediler: Onlar da kaçıp yakında bulunan ağaçların içerisine gizlendiler.

Kabile kadınlarından birisi yemek yapmak için ateş yaktığı bir sırada rüzgâr çıktı. Cenüb tarafından esen rüzgâr, ateşi her tarafa dağıttı. Bir yangın çıktı; gayet büyük bir yangın... O ağaçlık tamamen yandığı gibi, içerisine saklanan o kimseler de külliyen yanarak öldüler. Bu arada mal ve eşyaların hepsi de yandı.,

Bu yangından sadece ve sadece bir- iki kişi kurtulabilmişti. Fakat aradan birkaç saat geçmeden onlar bir hastalığa mübtelâ oldular ve o hastalık sebebiyle ölüp gittiler.,

Arablar arasında Beni Ibâde isminde bir kimse var İdi. Tam inançlı ve düzgün niyetli bir kimse idi. Bu kimse deve üstünde elleri ayakları bağlı bir adam gördü. Deve üzerindeki o kimse ona:

106 ÂRİFLERİN MENKİIBELERİ

— Ey Lütfullah! diye çağırdı, ne olur beni Seyyid Ebül Vefâ'nın elinden kurtar. Eğer sen kurtarmayacak olursan ölece- Bim, dedi ve böyle der demez de öldü.

Beni Ibâde onu o hâlde sokaklarda gezdirdi. Tellâllar: — Seyyid Ebül Vefâ hânedanına söz söyleyen, ona hainlik edenin cezası işte böyle ölümdür, diye bağırdılar.

Beni Ibâde:

— Ey kavim, dedi; sakın Hazret-i Tâcü'lÂrifin hânedanına hıyânet etmeyin. Ben Seyyid Yâkub'un oğlunun mübârek ağzından işittim. Şöyle dedi: «Hiçbir evin halkı bize düşmanlık etmedi; bir tanesi müstesna. O hane halkı da evle beraber kâmilen helâk oldular. Hiçbir kelb bizim hânedanımıza ürümedi. Bir tanesi hâriç... O da uyuz oldu. Her kim ki bunda şübhe ediyorsa, tecrübe etsin; görür.»

Allahü Teâlâ bizleri de bütün ümmet-i müslimin gibi o hânedana dost olanlardan eylesin, Âmin, yâ rabbel âlemiyn.

** *

Şöyle rivâyet olunmuştur ki:

Hazret-i Seyyid Ebül Vefâ'nın (kuddise sirruhul) aziz) mezar- şerifinin kubbesi yıkıldı. O zamanki mütevelli Seyyid Müncah oğullarındandı. Seyyid Müncah, Seyyid Yâkub'un oğludur. Seyyid Matar, Hazret-i Seyyid Ebül Vefâ'nın kardeşinin oğludur. (Radıyallahü teâlâ anhüm.)

Mütevelli Hazret-i Seyyid'in kubbesini yapmakla uğraşmak, ilgilenmek istemedi. Dünyaya meyilli bir kimseydi. O zaman Hazret-i Seyyid Ebül Vefâ'nın üzerinde olan dervişlerden Şeyh Cemâleddin Bedahşi isminde bir aziz vardı. Hazret-i Tâcü'LÂrifin'i rü'yâsında gördü. Hazreti Tâcü'kÂrifin ona:

— Yâ Cemâleddin Bedahışi, buyurdu; git Müncah oğluna selâmımı söyle. Kubbemi düzeltsin, ıslah etsin. Eğer kendi hâlipin ıslah olmasını diliyorsa böyle yapsın. Ve fakirlere -haklarını versin, Hak Teâlâ'ya yönelsin.

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 107

Şeyh Cemâleddin Bedahşi uykudan uyandı. Ertesi günü Müncah oğluna gördüğü rüyâyı anlattı. O da tamir işiyle uğraşarak kubbeyi ıslah etti.

Ondan sonra Allahü Teâlâ ona hoş bir hâl verdi. O, dünya muhabbetini kalbinden silip attı. Menâzili âliyyeye (yüce menzillere) erişti. Merâtib-i kesire (büyük, bol, çok mertebeler) kat etti. Makbülü'd-duâ (duâsı makbül bir kimse) oldu.

Lik iki

Hazret-i Seyyid Ebül Vefâ'nın velâyeti berekâtıyla bâzı hâller vuku bulmuştur. Şunlar gibi ki:

Hazret-i Seyyid Ebül Vefâ'nın kubbesinin yıkılmasıyla evliyâullahdan nicelerinin de kubbeleri yıkılmıştır. Şeyh Ahmed-i Rufai, Şeyh Bakl-i Bemâni gibi... O kubbelerin mütevellileri hemen harekete geçerek kubbeleri Seyyid Ebül Vefâ'nın kubbesinden önce yaptırıp tamir işini bitirdikleri ve tamamladıkları hâlde her iki sağlam kubbe de yeniden yıkılmıştır.

(Rivâyete göre) Seyyid Ahmed Rufai'nin halifesi rüyâsında Hazret-i Rufâi'yi gördü. Ahmed Rufâi Hazretleri mütevelliye gelip çıkışarak onu azarladı ve:

— Niçin benim kubbemi Tâcü'lÂrifin'in kubbesinden evvel yaptınız? dedi. Niçin edebi terk ettiniz? Kubbem onun için işte yine yıkıldı. O kubbe yapılsın; ondan sonra benim kubbemi yaparsınız...

İkinci hâl de şudur:

Hazret-i Ebül Vefâ'nın kubbesini yapıp bitiren mimar, kubbenin yanında durmakta iken birden bire ayağı sürçüp düştü. Hemen:

— Tut beni, yâ Tâce'kÂrifin! diye çağırdı.

Böyle demesiyle hemen o anda havada, muallâkda kaldı. Merdiven getirip mimarı indirdiler. O heybet ve dehşetli andan mimarın aklı gitmişti. Bir müddet sonra aklı başına geldi. Ona:

— Ne oldun? diye hâlinden sordular.

Mimar şöyle dedi:

— Birden bire bir el beni kapıp havaya fırlattı. Ben o zaman:

— Tut beni, yâ Tâce'lÂrifin! diye bağırdım. Hemen bir el gelip beni havada tuttu.

Üçüncü hâl ise şudur:

Yukarda anlattığımız Ahmed Rufai türbedarına, rüyasında şunlar tenbih olunmuştur;

Evliyâullah hayat ve memât hâllerinde terbiye ederler. (Yâni bu dünyada da âhiret âleminde de.) Nitekim Hazret-i Seyyid, «türbemizi ıslah etsin, hâlini ıslah edelim» buyurdu. Neticede kubbenin ıslah olmasıyla mütevvelli de ıslah olmuş oldu; hâlinde büyük bir manevi değişiklik görüldü, kendisinde manevi bir terakki meydana geldi.

Hak Sübhanehü ve Teâlâ biz müslümanların hepsine evliyâ-i kirâm hazerâtının himmetlerini eriştirip bizleri doğru yola irşâd eyleye... Âmin, yâ rabbel âlemiyn.

Şöyle rivâyet olunmuştur:

Azgın bir Arab tâifesi Kusende'yi basıp bütün mallarını yağma etmek diledi. Tâifenin ileri gelenleri bu fikirde ittifak edip Kusende'ye hücum ettiler. Kusende yakınlarındaki Vâsıt şehrinin Mercan Tavâşi isminde bir beyi vardı. Askeriyle kalkıp hemen Kusende'ye geldi. Şehre hücum eden harami arabları kırdı geçirdi. Bözılarını da esir etti.

Arablardan bâzıları yaptıklarına pişman olarak tevbe ettiler. Allâhü Teâlâ Kusende halkını onların şerrinden halâs eyledi. Mercan Tavâşi atından indi, yalın ayak, başı açık bir hâlde Hazret-i Seyyid'in mezar-ı şerifini ziyaret etti. Kusende şehrinin ileri gelenlerinden bâzı kimseler Mercan Tavâşi'ye:

— Biz adam gönderip sizi yardıma çağırmamıştık? Gel mwenize sebeb ne oldu? Harami arabların Kusende'yi bastığını nereden ve nasıl haber aldınız? Esâsen bizim kuvvetimiz o haramileri memleketimizden sürüp çıkarmaya yetecek miktarda değildi. Söyler misiniz bu iş nasıl oldu? dediler.

Mercan Tavâşi şöyle anlattı:

— Hazreti Tâcü'-Ârifin'i rüyâmda gördüm. Bana: Yâ Mercan! dedi, çabuk git, Kusende'ye eriş. Zira Kusendeyi harami

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 109

arablar kuşattı, yağma edecekler... Uyandım. Hemen atıma atlayıp askerimle buraya geldim. Hazret-i Seyyid'in dediği gibi serçekten arablar şehri kaplamışlardı. Bildiğiniz ve. gördügünüz gibi ben de onları dağıtarak şehri ve sizleri kurtardım.

Ondan sonra Mercan Tavâşi emretti. Hazret-i Seyyid Ebül Velâ'nın mezar-ı şerili yakınına büyük bir medrese yapıldı. O civarda bulunan Merih isminde bir köyü öylece o medreseye vakfetti. Türbe şerife mütevelli olan, vakfa ve medreseye de mütevvelli olsun, dedi. Kusende kasabasında bulunan fukaraya in'am, ihsân ederek tasaddukta bulunduktan sonra yine Vasıt'a gitti.

Şöyle rivâyet olunmuştur ki;

Hazret-i Tâcü'LÂrifin'in (kuddise sirruhul aziz) şeyhi Şeyh Şenbeki (rahmetullahi aleyh) va'z u nasihat edip ma'rifet-i ilâhiyeden sözler söylemesi husüsunda Seyyid Ebül Vefâ'ya izin verdi. Hazret-i Seyyid bundan imtina etti. Tâ Cenâb-ı Peygamber Efendimiz rüyâsında görünüp mübârek tükrüğünü ağzına koyarak:

— Halka va'z u nasihat eyle!. buyuruncaya kadar. Bu husüs daha önce belirtilmişti.

Ondan sonra Hazret-i Tâcü'lÂrifin minbere çıktı. Mescidde cemaat arasında başına âmme sarmış, sâlihler libâsi giymiş bir kişi bulunuyordu. Seyyid Ebül Vefâ'ya:

— Yâ Ebel Vefâ, dedi; ceddin Hazret-i Muhammed Mustafâ (sallâllahü teâlâ aleyhi ve sellem: «İtteku firâsetil mü'mini»: (Mü'minin ferâsetinden sakının. Bâzı gizli olan husüslar mü'mine açık, âşikar olur. O, ferâset nüruyla nazar eder de onun aslı. nı görür) buyurmuştur, dedi.

Seyyid Ebül Vefâ:

— Evet, Hazret-i Resûl Aleyhisselâm öyle buyurmuştur ve doğrudur. Nitekim senin müslüman olma vaktin geldiği, görünüp bilindiği gibi... Hemen müslüman ol ki, cehennem ateşinden kurtulasın.

— Eşhedü en lâ ilâhe illâllah ve eşhedü enne muhammeden abdühü ve resülühü ve ente veliyyullahi hakkan: Ben şehâdet ederim ki Allah'dan başka ilâh yoktur. Yine şehâdet ederim ki Muhammed (aleyhisselâm) onun kulu ve resülüdür. Sen ise Allah'ın hakkıyla velisisin, deyip cân ü gönülden müslüman oldu.

O kimse aslmda müslüman değil; bir nasrani idi. Kılık kıyafetini değiştirerek camiye gelmişti. Maksadı şuydu ki, Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri ne şekilde ve nasıl vaaz ediyor, onu görecek ve kendisini bir tecrübe edecekti. Acaba gerçekten velâyet sâhibi bir kimse midir, yoksa değil midir?

İşte bu yüzden kılık kıyafetini değiştirip, tıpkı İslâm büyüklerinden bir kimse imiş gibi camiye geldi. Peygamber Efendimiz'in yukarda geçen hadisi ile Seyyid Ebül Vefâ'yı imtihan etti, Ve bildi ki Hazret-i Seyyid Ebül Vefâ, şeksiz şüphesiz gerçek bir velidir.

Cân ü gönülden müslüman oldu. Tâcü'LÂrifin Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'nin müridleri arasına katıldı; cân ü gönülden ona hizmet eder oldu, Sonunda da yüce bir makama erişti. Sulehâ-i kibârdan keramet sâhibi bir kimse oldu. (Rahmetullahi aleyhi ve alâ cemiy'ıs sâdikıyn.)

#4

Şöyle rivâyet olunmuştur ki;

Hazret-i Tâcü'LArifin'in (kuddise sirruhul aziz) zâviyesi hizmetçilerinden bir kimse vardı. İsmine Müslim Saka derlerdi. Ömrü boyunca işi, zâviyede bulunan dervişlere su ulaştırmaktı. Bir gün mühim bir işi çıktı; Sebbe şehrine müteveccihen yola çıktı. Yolu Veysel Karâni'nin( rahmetullahi aleyh) mezarı yakınından geçiyordu. Kendi kendine:

— Veysel Karâni'yi ziyaret edeyim, diye düşündü.

Biraz ileride bir nehir akıp gitmekte idi. O nehirden abdest alıp ziyaretini abdestli olarak yapmayı arzuladı. Abdest almak için nehrin kenarına gelince, orada, çok güzel bir kadının so-

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ nr

yunmuş ve yıkanmakta olduğunu gördü. Kadın öyle güzel, öyle güzeldi ki, şimdiye kadar hiç öylesi görülmüş değildi. Müslim Saka'nın gözü kadına takıldı, kaldı.

O anda kendisine sar'a isâbet edip düştü. Oralar çok tenha olduğu için kendisini kaldıracak bir kimse de bulunmadı. Müslim Saka orada o baygınlıkla tam iki gün öylece kaldı.

İki gün sonra, civar köylerden birine misafir olarak gelen bâzı kimseler, gezmek için nehir kenarına gelmişlerdi. Orada yatmakta olan bâzı kimseler Müslim Saka'yı gördüler. Baktılar ki, ölü gibi yatmakta! Kımıldamaya hiç mecâli yok..

İçlerinden birisi Müslim Saka'yı tanıdı.

— Bu, dedi; Seyyid Ebül Vefâ'nın zâviyesinde sakalık yapmaktadır.

Sonra onu bir merkebe yükleyip Hazret-i Tâcü'l-Ârifin'in zâviyesine getirdiler. Zâviyede olanların hepsi de gelip Müslim Saka'ya, «halin nedir?» diye sordular. Müslim Saka onların hiç birine hâlinden bir şey söylemedi. Zira hâlini beyân etmeye, başına gelenleri anlatmaya mecâli yoktu; durumu müsait değildi. Dervişler Müslim Saka'nın o hâlini görüp çok üzüldü-

“ler. Ona ne ilâç yapacaklarını bilemediler.

Aradan biraz zaman geçti. Bir Cum'a gecesi nısfulleylde (geceyarısında) Müslim Saka yerinden kalktı. Sağa sola koşmaya ve yüksek sesle bağırıp çağırmaya, bâzı şeyler okumaya başladı. Onun bağırıp çağırmasından dervişler uyandılar. Onu o hâlde görüp bakarlar, merakla neticeyi beklerlerdi. Müslim Saka böyle bağırıp çağırırken yere düştü, bayıldı. Ve aradan biraz zaman geçtikten sonra ayıldığı vakit dervişlere başından geçenleri şöyle anlattı:

— Benim, dedi; başıma gelenler sebebsiz değildir. Sebbe şehrinde mühim bir işim çıktı. Yola düştüm; Sebbe'ye gidiyordum. Yolum Hazret-i Veysel Karâni'nin kabr-i şerifi yakınından geçmekteydi. Gönlüm Hazret-i Üveys'i ziyâret etmek diledi. Yakından bir nehir akıp gidiyordu. Kendi kendime de-

112 ÂRİFLERİN MENKİIBELERİ

dim ki: «Şu nehirden abdest alayım ve Hazret-i Üveys'i abdestli olarak ziyaret edeyim.»

Bu niyetle nehir kenarına geldim. Bir de ne göreyim? Suyun içinde güzeller güzeli bir hâtun soyunmuş, yıkanmakta.. Çâresiz gözüm o kadına takıldı. O anda bende bir sar'a illeti vâki oldu. Ve o sar'anın isâbet etmesiyle düşüp bayılmışım.

Bu Cum'a gecesi nısfulleylde (geceyarısında) benin hâlimde bir değişiklik oldu. Gördüm ki, Hazret-i Seyyid'in mezâr-ı şerifi nür ile dopdolu.. Sonra Seyyid Ebül Vefâ mezârından çıkıp geldi; mihrâba geçip oturdu. Allah'ın yeryüzünde ne kadar velâyet ve keramet sâhibi yüce kulu varsa, hepsi de Hazret-i Seyyid Ebül Vefâ'nın huzür-ı şerifinde toplandılar.

Gelenler o kadar kalabalık ve çoktu ki, mezâr-ı şerif kubbesine kadar tıklım tıklım dolmuş idi. İçerde hiçbir yer kalmadığı gibi dışarda da nihayetsiz bir kalabalık toplanmıştı, Ben yattığım yerden bakıp görmekte idim. Yerimde durmaya ve gördüklerimi söylemeye mecâlim yoktu.

Hazret-i Seyyid benden yana iltifatla baktı. Sonra yanında durmakta olan kardeşi oğlu Seyyid Matar'a:

— Yâ Matar! buyurdu, bu yatan Müslim Saka'dır. Fakat bir bak, ne için yatıyor?

Seyyid Matar gelip yüzüme baktı. — Evet, yâ Seyyid! dedi, bu Müslim Saka'dır.

Sonra Seyyid Matar bana dikkatlice baktı. Beni bir iyice muayeneden geçirdi. Hazret-i Seyyid'in yanına varıp:

— Yâ Seyyid, dedi; Müslim Saka cinni tecâvüzüne uğramış. Hazret-i Seyyid'in yanında oturanlardan birisi meğer cinnilerin pâdişâlm imiş. Hazret-i Seyyid ona döndü:

— Bizim dervişimize sizden elem erişmiş. Dervişi niçin incittiniz? Buna sebeb nedir? diye sordu.

Cinnilerin pâdişâhı şu cevabı verdi;

— Ey Seyyid, dedi; vallahi bu kimse sizin dervişiniz oldugunu bilmiyordum. Benim amcamın bir kızı vardı. Falan yar-

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 113

deki nehirde yıkanmakta iken üzerine bu dervişiniz çıkıp gelmiş. Amcamın kızına bakmaya başlamış. Nâmahremdir, bakmasın, diye onu bu hâle koymuşlar. Sar'ası gelip düşmüş. Dilinin ucu kesilmiş.

Getirip bana teslim ettiler. Bu hareketlerinden dolayı o cinnileri tutup azarlamak, cezalandırmak istedim; fakat kaçtılar. Zira hepsi de iri yarı, çevik, atik cinnilerdir, Durum bu minvâl üzeredir. Artık yüce ferman sizindir.

Seyyid Ebül Vefâ:

— Hani o dil ucundan kesilen parça nerdedir? Getirsinler!. dedi.

Cinnilerin pâdişâhı: — Yanımda! diye çıkarıp verdi.

Hazret-i Tâcü'lÂrifin, Seyyid Matar'a:

— Git, dedi; dilinin ucundan koparılan bu parçayı yerine koy! Kendi ağzından bir miktar tükürük bulaştır. Bismillâhirrâhmânirrahim deyip Hazret-i Resûl Aleyhisselâm'a salâvat getir.

Seyyid Matar yerinden kalkıp Seyyid Ebül Vefâ'nın söylediği, o kopan dil parçasını yerine koydu. Allahü Teâlâ Hazretleri'nin yardımı, Seyyidü'-Kevneyn Hazret-i Muhammed Mustafâ'nın (sallâllabü teâlâ aleyhi ve sellem) mücizâtı berekâtıyle dilimi sapasağlam kılıp bana sıhhat verdi.

Bunun üzerine ben yerimde duramayıp Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'nin ayağına yüz sürmek için kalktım. Elim mübârek bedenine erişti. Ben o zaman sağa sola koşmaya başladım. Buna sebeb, tanımadığım bir kimsenin gelip beni Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'nden uzaklaştırması oldu.

Bu kimse bana kendisinin Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'nin yakın arkadaşlarından olduğunu söyledi. Ve şunları anlattı:

— Bana bir kimse emanet olarak bir miktar mal bırakmıştı. Ben de o malı evimin kapısı önündeki merdivenin dördüncü basamağı altına gömmüştüm. Fakat ölmeden önce çocuklarıma, orada öyle bir emanet mal olduğunu vasiyet etmeyi ÂRİFLERİN MENHIBELERİ — Cild; 2 F.:8

114 ÂRİFLERİN MENKİIBELERİ

unutmuşum. Şimdi mal sâhibi gelip «babanıza bu kadar mal emanet bırakmıştım» diye çocuklarımı sıkıştırır, onları incitir. Ne olur siz kerem ve inâyet edip bu baberi çocuklarıma ulaştrnverin. Benim adım Ebü Müslim'dir.

O kimse bunları anlatıp sözlerini bitirdi. Ondan sonra ben Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'ni varıp ziyaret etmek istedim. Gözlerimle etrafta Hazret-i Seyyid'i aradım. Lâkin Seyyid Hazretleri görünürlerde yoktu. İşte o zaman bir çığlık koparıp Hazret-i Seyyid'i çağırdım. Bağırıp çağırmam işte o yüzdendi.

Orada bulunanlar dediler ki:

— Gelin, Ebü Müslim'in evine gidip çocuklarına bir soralum. O emanet bırakılan mai için hiç gelen olmuş mu? Eğer gelip onlardan emanet mal isteyen olmuşsa, Müslim Saka'nın anlattığı bu hâdiselerin gerçek olduğuna kanâat getirelim.

Kalkıp Ebü Müslim'in evine gittiler. Çocuklarına:

— Hiç gelip te sizden emanet mal isteyen oldu mu? diye sordular.

Ebü Müslim'in çocukları:

— Vallahi, «babanıza şu kadar emanet mal bırakmıştım,.onu verin!» diye birkaç gündür bir adam gelip gidiyor. Bizim ise bir şeyden haberimiz yoktur, dediler.

O kimseler, Müslim Saka'nın anlattıklarını Ebü Müslim'in çocuklarına söylediler. Ebü Müslim'in çocukları merdivenin dördüncü basamağının altını kazdılar. Babalarının koyduğu o malı bulup sâhibine verdiler.

Orada bulunanların hepsi de bildiler ki evliyânın kerameti her zaman vuku bulabilir; öldükten sonra bile inkıtâa uğramaz

Allahü Teâlâ bütün ümmet-i Muhammed'e evliyâullah himmetini müyesser kılıp cümlemizi sâdık kulları zümresine ilhak eylesin; bizlere cân ü gönülden onlara muhabbet besleyen sâlih kimseler olmayı nasib buyursun. Âmin, yâ rabbel âlemiyn.

kk

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD KBÜLVEFA HAZRETLERİ 115

Ebü Bekr-i Kemkâni'den (rahmetullahi aleyh) rivâyet olunmuştur. Şöyle anlatıyor:

— Bir gün bir kerevet üzerinde oturuyordum. Karşıdan bir acemi kimse göründü; gayet heybetliydi. Bana yöneldi, üzerime doğru gelmeye başladı. Yanına yaklaşınca onun heybetinden bana bir hâlet ârız oldu. Ben o korkudan oturmakta olduğum yerden aşağı düştüm. Kalkıp ona karşı yürüdüm. O bana selâmı verdi ve:

— Yâ Ebâ Bekir, dedi; şeyhin Tâcü'lÂrifin Kalmine'dedir.

Ben:

— Evet, oradadır, dedim.

O:

— Ben, dedi; Hazret-i Tâcü'lÂrifin'i ziyarete gidiyorum. Sen de benimle beraber gelirsen birlikte yolculuk yaparız. İkimiz bir gidersek yolculuğun meşakkatini duymayız.

Ben:

— Peki, gidelim, dedim.

Yola düşüp Kalmine'ye eriştik. Hazret-i Seyyid'den haber sorduk.

— Mâverâunnehr'e gitti, dediler.

Biz de Mâverâünnehr'e doğru yola koyulduk. Yolumuz üzerine büyük bir nehir çıktı. Acemi yürüdü, geçti; ben kaldım. Bana:

— Yâ Ebâ Bekir, dedi; ardımca gel!

Ben:

— Yâ Seyyid, dedim; o nehirden ben geçemem. Oradan geçmeye benim gücüm yoktur.

O:

— Korkma! yürü, geç! dedi.

Ben yine korka korka nehire bakınca, nehirin üzeri ayna gibi dümdüz, pürüzsüz ve katı olduğunu gördüm. Ve suya basıp aceminin ardınca giderek sudan geçtim..

Acemi ile biraz gittikten sonra Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'nin bulunduğu yere geldik. Hazret-i Seyyid'i görünce bizde

bir titreme hâsıl oldu. O da bizi görmüştü; sevinç ve tebessümrle bize karşı çıktı. Yanımıza gelip bize selâm verdi. «Hoş geldiniz» dedi. İ'zâz ve ikrâmda bulundu.

Fakat yol arkadaşım acemi, Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri”. nnin huzürunda, bir serçe kartalın yanında nasılsa, o da öyleydi; sanki suçlu imiş gibi süklüm püklüm duruyordu. Fakat Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'nin güzel muamelesi, güleryüzlü oluşu ve hoş sohbetliği dolayısıyla kendini toparladı. Ve:

— Yâ Seyyid, dedi; uzaktan geliyorum. Nice dağlar, nice sahralar aştım, buraya eriştim. Sizi ziyaret etme şerefine erdim. Sizden bir hâcetim var.

Hazret-i Tâcü'LÂrifin:

— Bu yolculuğundan haberim var. Geleceğinizi biliyordum. İnşâallah bu husustaki bütün arzun hâsıl olacaktır, dedi. Sonra oturup konuştular. Fakat o konuştukları sözleri beşer idrâk etmekten âcizdi.

Ondan sonra acemi, Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'nden izin aldı; ayağa kalktı. Seyyid Hazretleri bir tarafa işaret etti, Acemi o tarafa yöneldi, biraz yürüdü. Hazret-i Tâcü'l-Ârifin:

— Kalbinden mâsivâyı çıkar, at ki havada uçabilesin, dedi.

Acemi üç adım daba attıktan sonra havaya yükseldi, uçup gitti.

Ebü Bekir anlatıyor:

— Yâ Seyyid, dedim; bu nice kişidir?

Hazret-i Seyyid cevâben şöyle buyurdu:,

— Bu, erbâb-ı ahvâlden bir kimsedir. Kaf dağının arkasında bulunur. Oradan bizim ziyaretimize geldi. Buna Tümâü'l- Bezdi denir. Havada uçmak istedi. Bizim elimizden izin veril di. Biz izin verdik; maksadı hâsıl oldu.

— Yâ Seyyid, dedim; Kaf dağının arkasında da kimse var mıdır?,— Evet, vardır, buyurdu; fitneden kaçıp oraya gitmişler-

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 117 dir. Orada yüce Allah'a ibâdet ederler. Onların arasında, her gece gelip bizim meclisimizde hâzır olan kimseler vardır.

Ebü Bekir diyor ki; Taaccüb ettim. Tâcü'-Ârifin Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'nin Kaf dağı ardında da müridleri varmış.

Hak Sübhanehü ve Teâlâ Hazretleri, bizleri de, kendisine sıdk u ihlâsla muhib olan kullarından eylesin. Âmin, yâ rabbel âlemiyn.

***

Şeyh Ebül Bedr-i Henderci'den (rahmetullahi aleyh) rivâyet olunmuştur. Şöyle anlatıyor:

— Bir gün Tâcü'lÂrifin Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'nin vaaz meclisinde oturuyordum. Hazret-i Seyyid va'z u nasihatta bulunuyordu. Bir ara mev'ızaya ara verdi. Garb tarafına doğru baktı ve sanki o tarafta bir kimse varmış gibi eliyle işaret ederek şöyle buyurdu:

«Neam kad etâkümün nusretü neam eteytü lehâ neam innellahe kad nasarakiim bikavlihi teâlâ: İnnehüm lehümül mansürüne ve İnne cündenâ lehümül gâlibüne.>

(Evet, tahkik size yardım geldi. Evet! Ben o yardım için geldim. Evet! Allahü Teâlâ tahkik size yardım etti. İşbu kavli sebebiyle ki, Kur'ân'da buyurdu: Müslümanlar mansurlardır. Ve dahi bizim askerimiz «yâni mü'minler» galiblerdir.)

Hiç kimse Seyyid Hazretleri'nin işaretini ve söylediği sözlerin mânasını idrâk edemedi. Fakat o zaman, o günün tarihini ve söylediği o sözleri yazıp bir kenara koydular.

Aradan bir müddet zaman geçti. Bir gün garb tarafından bir kimse çıkageldi. Bana misafir oldu. Oturup bir miktar konuştuktan sonra bana:

— Tâcü'lÂrifin Hazretleri'ni tanıyor musun? diye sordu.

Ben: i

— Evet, bilirim, dedim.

Bana:

— Ne olur, dedi; beni ona götür.

118 ARİFLERİN MENKİIBELERİ

— Götürürüm, dedim; sen şimdilik benim konuğumsun. Gider, Tâcü'LÂrifin Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'ni beraber 2iyaret ederiz.

— Olmaz, dedi; hemen şimdi gidip ziyaret edelim.

Baktım ki bir an evvel Hazret-i Seyyid'i ziyaret etmek is. tiyor ve bunun üzerinde ısrarla duruyor. Merak ettim:

— Tâcü'LÂrifin Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'ni ziyaret etmekte acele edişine ve bunun üzerinde ısrarla duruşuna bakılırsa bunda bir sır olmalı. Bunun aslı nedir? dedim.

Bana:

— Yâ şeyh, bunun hikâyesi uzundur; şimdi vakti değildir. Hazret-i Seyyid Tâcü'LÂrifin'i bana göster. Ondan sonra sana, bu kıssayı başından sonuna kadar bir bir anlatıvereyim, dedi.

Bunun üzerine misafiri alıp Hazret-i Seyyid'in huzüruna götürdüm. Seyyid Ebül Vefâ onu görünce:

— Merhabâ mağribli, dedi; hoş geldin!

— Merhabâ ey Seyyid, hoş bulduk dedi mağribli.

Sonra oturup sohbet ettiler. Hazret-i Seyyid mağribliye:

— Falan nasıldır, falanın hâli nicedir? diye ayrı ayrı tam on kişinin durumundan haber sordu. Mağribli de cevab verdi. O kimselerin hâl ve durumlarını anlattı. Ondan sonra:

— Falanın durumu nasıldır? diye Seyyid Hazretleri bir kimsenin daha hâlinden haber almak istedi.

Mağribli:

— Yâ Seyyid, dedi; ona bir âraz erişti. Bir yerden yara almış. Ne kadar ilâç yapıldıysa fayda vermedi. Zâtınızdan yardım bekler.

Tâcü'-Ârifin Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri hırkasından bir parça kopardı ve mağribliye verdi.

— Bunu yarasına sarsın, dedi; inşâallah iyi olur.

Mağribli o hırka parçasını aldı. Seyyid Ebil Vefâ Hazretleri'nden icâzet ve himmet taleb etti. Sonra vedâlaşıp yoluna

revân oldu. Şeyh Ebül Bedr-i Henderci (rahmetullahi aleyh) der ki:

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 119

Ardından koşup yetiştim. «Ey mağribli! dedim, ahdine vefâ göster, sözünde dur. Hani bana kıssayı bildirecektin!»

Mağribli:

— Haaa!... Evet, anlatayım dedi ve şunları söyledi:

«Bize komşu olan şehrin bir beyi vardı. Adına Firnek denirdi. Gelip büyük bir ordu ile üzerimize yürüdü. Biz duruma baktık ve Firnek'in galib geleceğini ve ailemizi, çoluk - çocuğumuzu, büyük küçük hepimizi ya tamamen kılıçtan geçireceğini ya da esir edeceğini anladık. Bu arada Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'nin hâlini sorduğu kimselerden biri, Firnek'in bizzat kendisiyle karşılaşmak için meydana çıktı. Firnek, bir-iki hamleden sonra vurarak onu atından aşağı düşürdü. O kimse yat tığı yerden:

— «Yâ tâcel ârifiyn, yâ gavse ricâlil gaybi, ağsinâr: (Yâ Tâce'LÂrifin! Bizim feryâdımıza, bizim imdadımıza yetiş!) diye bağırdı.

O anda hemen bir kişi belirdi. Firnek'in ordusu üzerine yürüdü. Ve eliyle kılıç gibi vurmaya başladı. Eli kılıçtan daha keskindi ve ondan daha iyi biçiyor, vurduğunu deviriyordu, Firnek'in ordusunu kısa zamanda darmadağın etti. Biz de ona bakarak onlara daha cesaretli olarak hücum ettik. Kimisini öldürdük, kimisini esir ettik. Firnek kâfirine karşı mansür u muzaffer olduk.

Bu galibiyet üzerine şehrin ileri gelenleri aralarında konuşup görüşerek beni Hazret-i Seyyid'e gönderdiler. Tâcü'l-Ârifin Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'ni ziyaret etmeyi Hak Teâlâ müyesser kıldı. Gelip Hazret'in mübârek cemâlini gördüm. Dost ve ahbabların selâmını ona tebliğ ettim. Seyyid Hazretleri, ismiyle çağırıp kendisinden yardım taleb eden ve Firnek'in karşısına çıkmış olan kimsenin yarasına bağlamak için hırkasından bir parça koparıp verdi.

Ben:

— Tamam dedim; mes'elenin esasını öğrendim; merakım zâil oldu. Ey mağribli, senin esas adın nedir? Sana kim derler? Söyle de duâ ederken seni de anayım.

— Bana Kaysı Bedevi derler, dedi mağribli. O da benim adımı sordu. Ben de ona ismimi söyledim ve

onunla kardeş olduk. O bana dedi ki; — Beni Tâcü'LÂrifin Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'nin huzürunda anasın. Tâ ki, mübarek hâtırından gitmeyeyim.

— Peki, dedim; öyle olsun. Sen merak etme, seni onun huzârunda anarım.

Sonra ondan bizim şehire uğramasını istedim. Kabül etti. şehrimize geldi; bana misafir oldu. Evimde büyük bir ziyafet verdim. Gece bir hayli sohbet ettikten sonra yattık. Sabah olunca bana vedâ edip yola revân oldu. Sonraları birbirimizle mektuplaşır olduk. Kaysı Bedevi, Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'ne selâm ve duâ ederdi. Bu hâl böyle tâ ölünceye kadar devam etti.» (Rahımehümüllahü rahmeten vesiy'aten.)

* * *

Şöyle rivâyet olunmuştur ki;

O mağribli, Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'yle görüşüp konuşması berekâtıyla, pek çok safâ buldu ve ehli hâlden keramet sâhibi bir kimse oldu. Yüce bir makama erdi. Kardeşinin Ali isminde, bu Ali'nin de Ahmed isminde oğulları oldu. Ahmed sâlih bir kimseydi. Nice nice makamlara erdi. Rivâyete göre bu, Ahmed-i Bedevi'dir.

Ahmed-i Bedevi dört kutubdan biridir. Sık sık cezbeye gelirdi. Tarikat silsilesinin Tâcü'LÂrifin Seyyid Ebül Vefâ'ya ulaştığı rivâyet olunmaktadır. Bâzıları onun için şerifdir, yâni Hazret-i Hüseyin evlâdındandır, demişlerdir. (Ahmed-i Bedevi'nin menkıbeleri kitabımızın birinci cildinde tafsilâtlı olarak anlatılmaktadır.)

Hak Teâlâ Hazretleri ümmeti Muhammed'i evliyâli kirâm hazerâtının manevi feyiz ve berekâtından mahrum kılmasın. Âmin, yâ rabbel âlemiyn.

4 X * Râvi şöyle rivâyet etmiştir ki; Hazreti Tâcü'l-Ârifin'i ziyareti berekâtına Allahü Teâlâ

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 121

Kays-ı Bedevi'ye öyle bir hal verdi ki, ona cezbe erişti ve o bir yerde karar edemedi. Sincar vilâyetinden oniki kişi onu o hâlet üzere seyretti. Bir gün o kişiler şöyle bir rüyâ gördüler:

«Tâcü'-Ârifin Seyyid Ebül Vefâ (kaddesallahü teâlâ sirrahul aziz) Hazretleri camide kürsüye çıkmış; kalabalık bir cemaat toplanmış, Seyyid Hazretleri'nin mübârek ağzından inci dânesi gibi dökülen, her biri bir ibret nümünesi olan, hikmet dolu sözleri dinlemekle meşgül...

Seyyid Hazretleri vaaz esnasında bir ara kırk bâdimin ileri gelenlerinden İbn-i Hey'eti'yi yanına çağırdı ve ona:

— Git, Kays-ı Bedevi'yi terbiye et ve onu irşâd yoluna koy! diye emir buyurdu.

İbn-i Hey'eti cezbe hâlinde olan Kays-ı Bedevi'ye vardı. Eliyle vücüdunu sıvazladı ve:

— Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'nin velâyeti sebebiyle sâkin ol! dedi.

Bunun üzerine Kays-ı Bedevi cezbe hâlinden kurtularak mütedil hâle avdet etti. Şeyh Ali, Kays'a, Tâcül'-Ârifin'in hırkasını giydirdi.

Şeyh Ali hayatta iken Kays sâkindi. Şeyh Ali'nin âhirete intikalinden sonra Kays'a yine eski hâli ârız oldu. Kaysı Bedevi yine kendini kaybedip cezbe hâline kapılır oldu. Arkasına büyük bir kalabalık düştü.

Kays-ı Bedevi şehir hâricinde şurada - burada gezerdi. Ve o zaman Müsâ Züvâli isminde bir aziz vardı. Kays- Bedevi

onun bulunduğu vilâyete varmış ve izinsiz olarak toprağına ayak basmıştı.

Müsâ Züvâli'nin yakınları, dost ve müridleri Kays-ı Bedevi'yi Müsâ Züvâli'ye şikâyet ettiler. Şeyh Müsâ Züvâli ile Kays-ı Bedevi arasında dargınlık vuku buldu. Ve bu yüzden aralarında bâtıni bir muharebe oldu. Kays arkadaşlarının yanına geldi ve onlara:

— Şeyh Müsâ Züvâli ile aramızda bâtıni bir muharebe ol-

du. Şeyh Züvâli bana vurdu, ben de ona vurdum. Benim vurduğum ona rast gelmedi. Onun vurdukları ise bana tamamen isâbet etti, deyip şehid oldu. Kays-ı Bedevi'nin arkadaşlarına ve yakınlarına bu durum pek ağır geldi. Hüzün, elem ve ızdırabdan gece - gündüz ağladılar.

Onlar bu hâlde iken içlerinden birisi Tâcü'l-Ârifin Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'ni rüyâsında gördü. Önünde Şeyh Ali bin Hey'eti vardı. O rüyâ gören kimse rüyâsında Şeyh Müsâ Züvâ- Wnin Kays-ı Bedevi'yi şehid etmesinden şikâyetçi oldu. Seyyid Ebül Vefâ'nın yanında şeyhi Şeyh Şenbeki Hazretleri de vardı, Şeyh Müsâ bin Züvâli'nin şikâyet edilmesi üzerine ikisi bir ata bindiler, Onların ata bindiğini gören diğer kimseler de atlara bindiler. Böylece büyük bir ordu vücüda geldi. Başlarında Tâcü'LÂrifin Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri ve onun şeyhi Şeyh Şenbeki Hazretleri bulunuyordu. Şam tarafına müteveccihen yola düştüler.

Karşı taraftan da Şam'ın bütün ricâli atlara binerek başlarında Şeyh Müsâ Züvâli olduğu hâlde onlara karşı çıktılar. Nihayet Dicle kenarında bir yerde iki ordu birbirine girdi. O muharebe esnasında Ali bin Hey'eti, Kays-ı Bedevi'nin şehid olduğunu bağırarak sağa - sola hücüm ediyordu. Karşı taraftan Müsâ Züvâli'nin kardeşi oğlu ile üç makbül hulefâsı öldürüldü.

Bu durum üzerine vaktin ricâli araya girdi. Her iki tarafı da sulh yapmaya zorladılar. Neticede Hazret-i Resûl Aleyhisselâm'ın araya girmesiyle taraflar sulh akdinde bulundular ve bu mes'eleyi böylece halletüler.» i

Bütün bu hâdiseleri rüyâsında gören kimse uyandı. Ve bu gördüklerini böylece anlattı. Dinleyen kimseler hayrete düşüp:

— Acaba dediler, anlattıkları doğru mu ola?. Kardeşi oğlu, Şeyh Müsâ Züvâli'nin halifesi idi. Öldükten sonra yerine o geçecekti. Onu ve bahsedilen o üç kimseyi ertesi

sabah yataklarında ölü vaziyette buldular. Kimin, neden öldürdüğünü bilemediler. Derviş bu rüyâyı anlatınca tereddütsüz

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 123

doğruluğuna inandılar. Ondan sonra Kays'ın arkadaşları ve yakınları sâkin oldular. (Rahımehümüllahü rahmeten vesiy'aten.) *k *

Buna benzer bir hikâye de şöyledir ki, Şeyh Sâlim Acemi anlatmaktadır:

Bir gece Tâcü'LÂrifin Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'nin yakın müridlerinden biri olan Şeyh Ramazan'ın damı üstünde yatmakta idim. Şeyh Ramazan'ın havaya sıçradığını ve;

— Yâ Tâce'kÂrifin!. diye üç kere Kalmine'ye doğru bağırdığını işittim. Şeyh Ramazan sonra yine evine, eski yerine gel di ve kendi kendine söylenmeye, gülmeye başladı. Bir ara:

— Heyhât, yâ Şeyh Mansür!. dedi.

Bir müddet sonra eski hâline avdet etti. Kendisine:

— Yâ Şeyh Ramazan, bu ne hâldir? diye sordum. Şöyle anlattı:

«Erenler arasında gayret olur. Şeyh Mansür, Şeyh Sâlih ve Şeyh Kantar geldiler. İkisinin elinde birer söğüt vardı. Evi min altına koydular. Maksadları evimi yerinden kaldırıp denize atmaktı. Bunlardan korktum ve havaya sıçradım. Tâcü'l- Ârifin'i çağırışım da işte bu yüzdendir.. Benim bu bağırışım üzerine Tâcü'l-Ârifin Ebül Vefâ ile Şeyh Şenbeki geldiler ve onları def'ettiler. Bana da:

— Korkma, dediler; hiç kimseden sana bir zarar erişemez, Ve o kimseler sana zarar vermek için bir yol bulamazlar.

Bunun üzerine, elhamdülillâh, Allahü Teâlâ'nın inâyeti ve erenlerin himmeti bereketiyle halâs buldum.»

Temenni ve niyâzımız odur ki, Hak Teâlâ bizleri evliyâ himmetinden mahrum kılmasın. Âmin, yâ rabbel âlemiyn.

LR Mi

Ebül Bedr vâsıtasıyla Ebü Tâlib ibn-i Necib'den şöyle rivâyet olunmuştur:

Şeyh Ahmed-i Rufai Hazretleri'nin ashâbı ve müridleri arasına Seyyid Ebül Vefâ'nın müridlerinden birisi karıştı. Bir ara Hazret-i Seyyid 'Rufal'nin müridleri semâ etmeye kalktılar.

124 ARİFLERİN MENKİIBELERİ

Hepsi dönüp devrân etmeye başladılar. Aralarına ayrıca, kendisine Rufai Hazretleri'nin müridi süsü veren bir cahil de karışmıştı. Bir ara:

— Bu dönmek nedir? dedi, ne hâsıl olur ondan? Biz kürt oğlanlarından değiliz ki durmadan dönelim?.

Seyyid Ebül Vefâ'nın orada bulunan o müridine bu söz pek ağır geldi. Zira şeyhi Tâcü'LÂrifin Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'nin annesi kürt idi. Semâ ederken o kimse ile karşılaştı. Sabredemedi, kendi kendine:

— Yârabbi, dedi; bu kimse o sözünü benim şeyhimi istilhzâ maksadıyla söylemişse, onun cehâletini gözlerini çıkarmak süretiyle sen izhâr et, bu meclisin içinde ortaya koy.

Seyyid Ebül Vefâ'nın müridinin böyle söylemesi üzerine daha semâ meclisi bitmeden o adamın şeriate muhalif bir hareketi görüldü; meclisde olanların hepsi onun cahil olduğunu anladılar ve o hareketinden dolayı onu ayıpladılar. O, bu durum karşısında orada durmayıp meclisi terketmek zorunda kaldı. Giderken nereden geldiği bilinmeyen bir taş çarparak gözünü çıkardı.

Hak Teâlâ bütün Muhammed (aleyhisselâm) ümmetini evliyâ hânedanını inkâr etmekten korusun. Âmin, yâ rabbel âlemiyn.

# * *

Şöyle rivâyet olunmuştur;

Evliyâullahdan Şeyh Mekki-i Batmani'nin Vâsıt şehrinde Ebü Türâb-ı Mekki adında bir talebesi vardı. Vâsıt şehrinde Tâci'LÂrifin Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'nin de Şeyh Yüsuf Esedi isminde bir müridi vardı.

Bir gün Şeyh Yüsuf Esedi müridleriyle beraber Vâsıt şehrinden çıktı. Niyeti Tâcü'LÂrifin Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'ni ziyâret ederek mübârek ellerinden öpmekti. Yolda Ebü Türab'a rastladılar. Ebü Türab onlara:

— Nereye gidiyorsunuz? diye sordu. Onlar:

— Hazret-i Tâcü'l-Ârifin'i ziyaret etmeye gidiyoruz, diye cevab verdiler. Onların bu cevabına Ebü Türab hayret etti.

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 125

— Sübhânellah, dedi, siz doğanı terketmiş de kuzgunun arkasından gidiyorsunuz.

Onlar:

— Anlıyamadık. Bu sözünle neyi kastediyorsun? Biraz daha açıklar mısın? dediler.

Ebü Türab:

— Doğandan murad şeyhim Şeyh Mekkii Batmani Hazretleri'dir. Kuzgundan maksad ise Seyyid Ebü'-Vefâ'dır, dedi.

Bu husüsda râvi der ki;

Istılahda kuzgun kâmil zata denir. Gerçi Ebü Türab'ın maksadı bu değildi. Ama Allahü Teâlâ onun lisanında bu lâfzı câri kıldı.

Tâci'l-Ârifin Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'nin dervişleri bu sözü işitip gayet huzursuz oldular. Şeyhlerini müdâfaa bakımından hayli gayrete geldiler. İçlerinden bâzıları:

— O ne biçim sözdür öyle? Hiç Seyyid Ebül Vefâ Hazret-. leri'nden korkmuyor musun? Senin sarfettiğin o söz ona elbette malüm olmuştur. Sana bir hışmı dokunmazsa iyidir, deyip gittiler. '

Ebü Türab gece yattığında gayet huzursuz oldu. Kendisine öyle şiddetli bir ızdırab geldi ki anlatmak mümkün değil. Söylediği o sözden pişmanlık duydu ve o vaziyette uyudu. Şöyle bir rüyâ gördü:

Kalmine'ye varmış. Hazret-i Seyyid'in ziyaretine giden o kimseler de kendisiyle birlikte Hazreti Seyyid'in huzurundalarmış. Onlar Hazret-i Seyyid'e bir şey fısıldarlar. Onun üzerine Seyyid Hazretleri kendisine hışımla bakar ve elini üzerine koyar. O zaman Ebü Türab'a bir ağırlık gelir. Zanneder ki canı çıkacak ve hemen ölecek. Tâcü'-Ârifin Hazretleri o zaman kendisine şöyle buyurur:

— Yâ Ebâ türâb! Minkel hatâ ve minnel afv: Yâ Ebâ Türab! hatâ senden, afv bizden.

Hazret-i Seyyid böyle buyurduktan sonra göz ucuyla göğe nazar eder, Allahü Teâlâ bir bulut verir, şiddetli bir yağmur yağar. Tâcü'lÂrifin Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri arkadaşları,

dostları ve yakınlarıyla bir müddet durur, Ondan sonra onları alarak zâviyesine girer. Onların arkasından Ebü Türab da gider. Fakat dışarda kalır, içeri giremez. Zâviyenin yakınında bu-

. Junan bir çamur birikintisine düşer ve gömülür. Oradan çıkıp kurtulamaz. Bütün gayretleri boşa gider.

Nihayet binbir çeşit eziyet, meşakkat ve güçlükle oradan kurtulur. Düşe kalka Kalmine'ye erişir ve Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri ile buluşmadan uyanır. Seyyid Hazretleri ile buluşamamak kendisine çok güç gelir. Yatağından kalkar ve yola düşer. TâcüLÂrifin Hazretleri'ni ziyarete gelen kimselere yetişir. Onlarla beraber yola devam eder.

Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri dostları, yakınları ve arkadaşları ile Meşhed'e gelir. Ebü Türab ile Meşhed'de buluşurlar. Ebü Türab rüyâsında neler gördüyse o hâller aynen vâki olur. Lâkin binbir zahmet, meşakkat ve güçlükle çamur deryâsından kurtulup ta Kalmine'ye gelince Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'yle buluşmak için kendisine izin verilir. İçeri girer, müridleri ve yakınlarının Seyyid Hazretleri'nin mübârek cemâline karşı nüra garkolmuş bir hâlde oturmakta olduklarını görür. O da başını önüne eğip hacâletle onların arkasında durur. Rüyâsında gördüklerine taaccüb ederken Tâcü'-Ârifin Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'nin:

— Yâ Ebâ Türab, beri gel! Vâsıt'ta benim hakkımda ne

Ebü Türab diyor ki;

Hazret-i Seyyid Ebül Vefâ'dan utandım ve yanımda duran o kimselerden korktum. Cevab vermeye kendimde güç bulamadım. Seyyid Hazretleri'nin önünde bir taş vardı. Eline alıp sıkt1. O taş avucunda toz zerreleri gibi ufaldı. Sonra Hazret-i Ebül Vefâ bana:

— Yâ Ebâ Türâb! Hakkımda dün söylemiş olduğun o sözü yine söyle! Sana dokunacak her kim olursa olsun, Hak Teâlânın izzet ve azameti hakkı için, nasıl bu taşı sıkıp avucumda toz gibi yapmışsam, Allahü Teâlâ'nın izniyle onu da öyle yaparım. Binaenaleyh sen hiç korkma ve çekinme!

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 1217

Hazret-i Seyyid'in böyle söylemesi üzerine gönlüm yumuşadı. İçime bir ferahlık geldi. İstiğfar ederek, söylediğim o sözleri yeniden tekrarladım. Sonra özür dileyip yüzümü yere koydum.

Benim böyle yapmam üzerine Seyyid Ebül Vefâ mübârek elini arkama koydu ve şöyle buyurdu:

«Xâ taâmel bâzı minkel hatâ ve minnel afvü ve kad şebbehteni bil gurabi ve hüve lâ yüftiru anit tesbiyhi velâ yüzi nefsen ve fiyhi zekâün müfritün ve ente hâcin mâdihün.»

(Ey doğanın yiyeceği! Senden hatâ, bizden afv. Sen beni kargaya ve kuzguna benzettin. Karga ve kuzgunda birçok hassa vardır. O hassalardan bâzıları şunlardır:

Birincisi: Hiç durmaz tesbih eder; yorulmaz, usanmaz.

İkincisi: İyi düşünecek ve söylediğin sözün mânasını inceliyecek olursan, medheder görünmüş fakat hicvetmişsin; sözünün mânasını bilmemişsin).

Ey Ebü Türab, şeyhine seni sü-i zandan kurtarmasını ve: senin gözünü açmasını söyle. Tâ ki bütün hakikatlere muttali olasın. Her şeyin içyüzünü bilesin ve kurtuluş yolunu müşahede edesin. o

Bunun üzerine ben dedim ki;

— Yâ Seyyid! Bu söylediklerinizin hâsıl olmasını yüce: zâtınızdan umuyorum.

Böyle söylemem üzerine Seyyid Hazretleri lütfedip icâbet eyledi. Ben böylelikle Seyyid Hazretleri'nin tarikına girmiş oldum. '

Râvi rivâyet eder ki;

Ondan sonra Ebü Türab önceki şeyhi olan Şeyh Mekki-i Vâsıti'nin sikkesini mahvedip kalbine Tâcü'-Ârifin Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'nin sikkesini koydu. Halkı Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'nin tarikıma (tarikatına) dâvet etti. Bu hâl böyle ölünceye kadar devam etti. (Rahmetullahi aleyh.)

#k

128 ÂRİFLERİN MENKİIBELERİ

Şöyle rivâyet olunmuştur;

Hazret-i Tâcü”l-Ârifin (kaddesallahü sirrahul aziz) bir gün va'z u nasihat ediyor, gafilleri irşâd etmeye çalışıyordu. Bu va'z u nasihat esnasında Allahü Teâlâ'nın râfıziler için âhiret. teki elim azab ve itâbını, onların âhirette düşeceği rezil ve rüsvâylığı anlattı. Halkı râfıziliğe meyletmekten men'etti. Zira o zaman çok kimseler râfıziliğe meyleder olmuştu. Halka:

. — Sakın.ha râfızi mezhebine yakın olmayın, deyip ağladı.

Sonra gözyaşları içerisinde şöyle buyurdu:

— Ey kavim! Sizden biriniz «Lâ ilâhe illâllah - Muhammedün resülüllah» derken, maazallah bunu terkederek cehenneme girmesi ne güçtür, ne kadar zor şeydir! Allahü Teâlâ buyuruyor ki «Vemâ âtâkümüllahür resüle fehuzühü»: (Hazret-i Resûl'ün (aleyhis salâtü vesselâm) Hak tarafından getir-.diği her şeyi tutun.) Hazret-i Peygamber'in sözüne ittibâ edin. Bu, her mü'min üzerine vâcibdir. O emirleri yerine getirmek, o emrolunan fülleri işlemek herkese lâzımdır. i

Bir gün Hazreti Resûl Aleyhisselâm'a:

— Yâ Resûlâllah! Ashâb ve erenler arasında hazretinize en sevgili olan kimdir? diye soruldu.

Bu suâle Hazret-i Resûl (Aleyhisselâm):

— Erkeklerden Ebü Bekir, kadınlardan Âişe'dir, diye cevab verdi.

Peygamber Efendimiz'in (aleyhis salâtü vesselâm) sevdiği kimseleri cân ü gönülden sevmek, mü'min olan her insan üzerine düşen, ona gerekli olan bir vazifedir. Hâl böyle iken mü'minler içerisinde bâzılarının bunu ihmâl etmesi, — hattâ daha fenası — ona buğz etmesi çok büyük bir hatâ, âhirette elim, şiddetli azâbı gerektiren büyük bir günahtır. Onlara buğz etmek büyük bir fitnedir.

Ey mü'minler! İşte bu husüsu göz önüne getirin ve böyle bir hareketten sakının. Allah'ın resülünü seviniz, Resûlüllah'ın sevdiklerini seviniz. Vazifesini hakkıyla idrâk ve gereği gibi ifa.eden mü'minleri seviniz.

Râvi rivâyet eder ki;

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 129

Hazret-i Ebül Vefâ'nın hizmetçisi, Hazret-i Seyyid'den bu sözü işitince çokça ağladı. Zira onun komşuları râfızi idi. Ağiaması onlara acıdığı içindi. Onun çokça ağladığını gören Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri:

— Yâ Mukbil, dedi; cenneti çok mu seviyorsun? Ya da cehennemden çok mu korkuyorsun? Niçin ağlarsın? Ben Allahü Teâlâ'ya duâ ederim; seni, aileni, çoluk - çocuğunu cennete koymasını dilerim. İnşâallah bu duâm bereketine Hazret-i Rabbü'l-Âlemin sizleri cehennemden halâs ederek cennetine koyar.

Mukbil şöyle dedi:

— Yâ Seyyid! Ey efendim! Benim çokça ağlamam cehennemden korktuğum ve cenneti çokça arzuladığım için değildir. Evet, her ne kadar cehennemden korktum ve cennete de iştiyâkım var ise de ağlamam bu yüzden değildir. Ağlayış sebebim komşularımın tamamen râfızi olmalarıdır. Allahü Teâlâ'dan dileğim, tevbe nasib ederek onları o acıklı ve elemli azâba giriftar eylememesidir.

Seyyid Ebül Vefâ:

— Ey Mukbil, onlar ne kadardır? diye sordu.

Mukbil:

— Hemen birkaç kişidirler, dedi.

Seyyid Ebül Vefâ:

— Yâ Mukbil, dedi; bu gece onlara teveccüh eyle. Umarım ki, senin gözyaşların bereketine Hak Teâlâ Hazretleri onlara tevbe verir...

Sonra onların dalâleti terkederek hidâyete ermeleri için duâ etti. Hak Sübhânehü ve Teâlâ Hazretleri onuri duâsı berekâtma onların gönlünü yumuşattı. O gece râfıziliği terketmek husüsunda kalblerine bir fikir ve hak mezhebe dönmek husüsunda da gönüllerine bir meyil ve muhabbet geldi.

Sabah olur olmaz Tâcü'-Ârifin Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'nin önüne koştular. Tevbe - istiğfar ederek râfıziliği terket-:

tiler. O gün onlarla beraber çok kimseler gelip Seyyid Hazretle-

ri'nin önünde tevbe ederek râfıziliği terk ile hak mezhebe sülük ettiler. O kimselerin arasından biri ayağa kalkir:

— Yâ Seyyid, dedi; devlet başkanı de râfızidir. Umarım ki duâ edesin, o da hak yola sülük ede...

Seyyid Ebül Vefâ onun sözlerine hiç aldırış etmedi. Ona bir cevabda da bulunmadı. O kişi yerine oturdu. Fakat sabredemeyip yine ayağa kalktı:

— Yâ Tâce'l-Ârifin, dedi; duâ et ki devlet başkanı da tevbe eyleye...

Seyyid Ebül Vefâ yine cevab vermedi. O kimse yine yerine oturdu. Biraz oturduktan sonra sabredemeyip tekrar ayağa kalktı, Aynı sözleri yine söyledi. Bunun üzerine Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri: i

— Ey kişi, dedi; ben ona nasıl duâ edeyim? Zira onun başı gövdesinden ayrılmıştır.

Seyyid Hazretleri'nden bu sözü işiten halk hayret edip meclisden dışarı çıktılar. Onlar o hâlde iken:

— Devlet başkanımızın başı kesilmiş, diye haber geldi.

Bu haberi işiten halkın içinden nice nice kimseler gelip Hazret-i Seyyid'in önünde tevbe ettiler.

Hak Teâlâ Hazretleri cümle ümmet-i müslimini evliyâ-i kirâm hazerâtının ve temiz zürriyyetlerinin himmet-i âliyelerinden mahrum kılmayıp tevbe ve tevfik ihsân eyleye... Âmin, yâ rabbel âlemiyn.

LR 1

Şöyle rivâyet olunmuştur ki;

Bir gün Hazreti Tâcü'LÂrifin'e (kaddesallahü sirrahul aziz) bir kimse gelip para kazanmak niyetiyle sefere çıkmak istediğini, bunun için izin taleb ettiğini söyledi. Seyyid Ebül Vefâ ona izin verdi ve şunları söyledi:

— Ticaret maksadıyla çıkacağın bu seferde çok kâr etsen ve sağ sâlim geri dönüp gelsen gerek...

O kimse Seyyid Hazretleri'nin yanından ayrıldıktan sonra, tanıdığı ve sözüne güvenip itimad ettiği başka bir azizin daha

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD BBÜLVEFA HAZRETLERİ 131

yanına gitti. Yapacağı bu sefer için onun da fikir ve düşüncesini öğrenmek ve izin taleb etmek istedi. O aziz ise bu hususta:

— Sen bu sefere gitme. Bu seferde para kazanamadığın gibi, belki sermâyen de elinden gider. Hattâ canın dahi elinden gider; yaralanabilirsin, dedi.

O azizden bu sözleri işiten o kimse hayret etti. Zira ikisinin de sözleri birbirine pek zıt idi. Birisi çok para kazanacağını, gitmesini söylüyordu. Öbürü ise, para kazanamayacağı gibi sermâyesini kaybetmesinin dahi muhtemel olduğunu, hattâ canımı kaybetme tehlikesinin mevcut olduğunu, binaenaleyh gitmemesini söylüyordu.

O adam hangisinin sözüyle hareket edeceğine karar veremedi. Bir müddet tereddüt ve düşünceden sonra Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'nin söylediği şekilde hareket etmeye karar verdi. Ticaret için sefere çıktı ve pek çok para kazandıktan sonra sâlimen memleketine avdet etti. İçinde yaşadığı şehre ve kendi hanesine az bir mesafe kalmıştı. Gece olduğu için orada yattı. Şöyle bir rüyâ gördü:

«Haramiler gelip ona hücum ederler. Ne kadar parası ve malı varsa hepsini alırlar; kendisini de yaralarlar.»

O kimse uykudan uyanır. Parasına ve malına bakar. Görür ki parası ve malı olduğu gibi durmaktadır. Kendisine de hiçbir şey olmamış... Gördükleri sadece rüyâ imiş... Sevinir ve Allahü Teâlâya şükreder. Yola revân olur, şehrine gelir. Seyyid Ebül Vefâ'nın huzüruna çıkar, onunla buluşur.

Kendisi daha ağzını açıp bir tek kelime söylemeden Töâcü'-Ârifin Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri kendisine şunları söyler:

— Yâ kişi! Senin yüzünden hayli zahmet çektik. Bizden sonra gidip bir başkasıyla da meşveret ettin. O kimsenin söylediği hâdiseleri sana rüyânda gösterdik, Hayli zahmetten sonra harâmileri def'ettik. Böylece — elhamdülillâh — mes'ele halledildi; maksad yerine geldi. O azizin söylediği sözler de rüyânda çıkmak süretiyle doğrulanmış oldu.

Ondan sonra Seyyid Ebül Vefâ etrafında olanlara şöyle buyurdu:

— Ey insanlar! Herhangi bir mevzüda tereddüde düştügünüz zaman, o husüsdaki düşüncenizi; fikir ve görüşlerini begenip takdir ettiğiniz hâl ehli bir Allah dostuna söyleyiniz, onunla meşveret ediniz.

Onun fikrini aldıktan sonra sakın ha bir başkasına söylemeyiniz. Olur ya, belki fikir ve düşüncesine müracaat ettiğiniz o ikinci kimse, önce söylenmiş olan sözün hilâfına bir söz sarfedebilir. Bu durum ise, fikirlerine müracaat edilmiş olan her iki muhterem zâtın da sözlerine güvensizliği mücib olur. Kişiyi tereddüde düşürür. İşler müşkil bir hâl alır ve neticede araya bir fitne girebilir.

Görüş ve düşüncesine itimad ettiğiniz bir ârif, «olabilir» ya da «olmaz», «böyle yapma, şöyle yap!» gibi bir söz söylerse, o söz yerine gelse gerektir. Zira o sözleri onun kalbine ilbâm eden, diline söyleme kudreti vererek ona o sözleri söyleten Hak'dır. Ârifden kötü bir söz sâdır olması muhaldir. Zira ârifin her hâl ve hareketi şeriat çerçevesi içerisinde Hak iledir.

LR

Şeyh Mâcid-i Kürdi'den (rahmetullahi aleyh) rivâyet olunmuştur. Şöyle anlattı:

— Şeyh Temmâm adında bir aziz vardı. Bu aziz ehli hâlden kırk kadar kimseyle Tâcü'LÂrifin Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'ni ziyaret etmeye geldi. Fakat Seyyid Hazretleri'nin hâj ve durumunu, onun yüce mertebesini bilmedikleri için kalbleri mutmain değildi ve maksatları da onu tecrübe ve imtihan etmekti,

Bu hâl ve o kimselerin gönüllerindekiler Hazret-i Tâcü'l- Ârifin'e velâyet nüruyla malüm oldu. Onları edeblendirmeyi ve terbiye etmeyi diledi. Bunun için:

— Yâ Temmâm! Şirodi ne vakittir? dedi ve mübârek elini yere koydu.

Temmâm:

TÂCÜL ARİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 133

— Şimdi, dedi; gece vaktidir.

Seyyid Ebül Vefâ mübârek elini yerden kaldırdı:

— Ya şimdi? dedi.

Temmâm:

— Şimdi ise öğle vaktidir, dedi.

Bunun üzerine Seyyid Ebül Vefâ:

— Bir kimse ki, dedi; gece ile gündüzü bilemezse, erenlerin ahvâlini tecrübe etmek ve onların esrârına vâkıf olmak onun ne işine?

Şeyh Temmâm, Tâcü'l-Ârifin Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'nden bu sözü işitince bir nâra vurdu. Aklı başından gitti. Nice zaman sonra aklı başına geldi. Hemen Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'nin önüne varıp diz çöktü. Onun önünde tevbe ve günahı için istiğfar etti. Hizmetinde bulunmak için Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'nden rica etti. Hazret-i Seyyid bu ricâsını ka bül ederek onu hizmetine aldı.

O kırk kişi de yine Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'nin önünde tevbe edip Hazret-i Seyyid'in sâdık müridlerinden oldular ve ebedi saâdete kavuştular. Şeyh Temmâm da Hazret-i Seyyid Ebül Vefâ'nın sohbetinde bulunması berekâtına menâzil-i âliye'ye (yüce menzillere) erişip merâtib-i kesire (çok mertebeler) kat etti. Hepsi de tâ ölünceye kadar Tâcü'lÂrifin Hazret-i Seyyid Ebül Vefâ'nın hizmetinde oldular.

xx >

Şöyle rivâyet olunmuştur ki;

Hazret-i Tâcü'LÂrifin (kaddesallahü sirrahul aziz) bir gün dostları, arkadaşları ve müridleriyle otururken bir güvercin yuvasından çıktı. Onu avlamak için birkaç doğan da arkasına takıldı. Hazret-i Seyyid:

— O doğanlardan güvercini kurtaracak kimse yok mu? diye sordu.:

Şeyh Abdurrahman Tafsuncu yerinden kalktı.

— Eğer izin verirseniz ben o güvercini doğanların hücümundan kurtarayım, dedi.

134 ÂRİFLERİN MENKİIBELERİ

Seyyid Ebül Vefâ izin verdi. Şeyh Abdurrahman yerinden Kalkıp asâsını eline aldı, pabuçlarını giydi. Dışarı çıkıp aradan biraz zaman geçtikten sonra geri geldi. Âriflerin bâzıları hâle vâkıf olup:

— Bârekellah yâ Abderrahmân! diye bağırdılar.

Fakat bâzıları vaziyeti kavrayamadılar. Yakınlarından biri Hazret-i Seyyid'e:

— Yâ Seyyid! dedi, mes'elenin esası nedir? Bize anlatır mısın?

Seyyid Ebül Vefâ şöyle anlattı:

«Bâzı müridleri Adi ibn-i Müsâfir'in tarikından çıktılar. Niyetleri bize bağlanarak yolumuza sülük etmek ve müridlerimiz arasına karışmaktı. Fakat Adi bin Müsâfir hiddet ve şiddet göstererek ayrılıp gitmelerine mâni olmak istedi. Biz de bunun için Şeyh Abdurrahmân'ı gönderdik. Abdurrahman gidip Adi bin Müsâfir'in ayrılan müridlere göstermiş olduğu hiddet ve şiddeti izâle etti.»

Bu sözün üzerinden az bir zaman geçmişti ki Adi bin Müsâfir geldi. Seyyid Ebül Vefâ'nın ayağına düşüp tevbe istiğfar etti.

Hazret-i Seyyid:

— Yâ Adi, dedi; senden kaçan kimselere hiddetlenmen doğru değildir.

Hazret-i Tâcü'LÂrifin ondan sonra Adi bin Müsâfir'e, arkasına kırba bağlıyarak zâviyeye su taşımasını emretti. Adi ibn-i Müsâfir arkasında kırba ile o kadar çok su taşıdı ki, kırbanın ipi sırtını yara bere içinde bıraktı. Hattâ yarasından çıkan kan kaftanın üstünden damlardı. Bu hâl üzere tam yedi yıl su taşıdı.

Ondan sonra Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'nin hanımı Hürseyne Hâtun, Adi ibn-i Müsâfir'e: «Seyyid Ebül Vefâ'nın abdest alacağı zamanı gözet ve ona ibrikle su dök, abdestini alsın. Nazarı sana erişir; bu süretle seni afveder. Senin derdine bundan başka derman olmaz» diye haber gönderdi.

Adi bin Müsafir bunu işitip inemnün oldu. Fırsatını gözledi, abdest alacağı bir zaman Hazret-i Seyyid'in yanında hâzır

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİŞ EBÜLVEFA HAZRETLERİ 135

bulundu. Hemen abdest ibriğini hizmetçinin elinden kaptı. Buna kızan hizmetçi onun Seyyid Hazretleri'nin abdest suyunu dökmesine mâni olmak istedi.

Hazret-i Seyyid:

— Men'etme! Bırak döksün, dedi.

Şeyh Adi «bismillâhirrahmânirrahim» deyip Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'nin abdest suyunu dökmeye başladı. Hazret-i Tâcü'LÂrifin abdestini aldı. Adi bin Müsâfir'in yüzüne tebessümle baktı. Hak (Sübhânehü ve teâlâ) Hazretleri Adi bin Müsâfir'e eski hâlini geri verdi.

Hazret-i Tâcü'lÂrifin:

— Sana böyle yapmayı kim öğretti ey Adi? diye sordu.

Adi:

— Sittü'-fukara Huseyne Hâtun öğretti, diye cevab verdi.

Hazret-i Ebül Vefâ:

— Doğru söylemiş, buyurdu ve:

— Yâ Adi, dedi; Hak Teâlâ'nın sana cennette bir köşk vermesini ister misin?

Adi:

— Evet yâ Seyyid, isterim, dedi.

Seyyid Ebül Vefâ o zaman şöyle dedi:

— İnşâallah duâm berekâtına Allahü Teâlâ bu dilediğimizi yerine getirse gerektir. Ve bu âlemden göçtüğüm zaman kabirde suâl meleklerinin sadâsını çok şiddetli olarak değil de hafif olarak duysan gerektir. Bu istek ve dileğimizi Allahü Teâlâ inşâallah kabül buyura... Âmin, yâ rabbel âlemiyn!. diye duâ etti. ”

Râvi der ki;

Bu kıssada Hazret-i Seyyid'in hâtunu Huseyne'nin velâyetine ve gizli hâllere muttali olduğuna işaret vardır.

*&

Şöyle rivâyet olunmuştur ki;

Hazret-i Tâcü'-Ârifin'in Receb-i Vâsıti adında bir müridi vardı. Gayetle mücahede ehli bir kimseydi. Nefsine o kadar çok

zecr ederdi ki bu bakımdan pek büyük mertebeler kat'etti. Haftada ancak bir def'a iftar ederdi.

Bir gün Şeytan (aleyhi mâ yestehik):

— Senin gibi bir perhiz ehli daha nerede bulunur? Haftada bir kere iftar ediyorsun. Mücahede ve zühdde de yapılsa yapılsa ancak bu kadarı yapılır, diye onun gönlüne vesvese bıraktı; dimağına gurur getirdi.

Hak. (sübhânehü ve teâlâ) Hazretleri Receb'in bu hâlini Hazreti Seyyid Ebül Vefâ'ya bildirdi. Seyyid Hazretleri Receb-i Vâsıti'nin gönlünden bu vesvesenin çıkıp gitmesini, def'olmasını diledi. Bunun için ona:

— Yâ Receb! dedi. Cebeli Lübnan'a git. Orada bizim müridlerimizden Muhammed Lübnâni adında bir kimse vardır. Onu ziyaret et. Cebeli Lübnan Şam'da bir dağdır. Ekseri ehli hâl orada bulunur, ibâdet ederler.

Bunun üzerine Receb-i Vâsıti, Cebel-i Lübnan'a müteveccihen yola düştü. Dağa vardı. İştedi ki bir kimse çıksın da kendisine yol göstersin, kılavuz olsun; ziyarete gittiği Muhammed Lübnani'nin huzüruna kendini götürsün.

Bunun için etrafına bakındı. Nihayet bir ayağı çıplak, yüzünü göğe dikmiş, bir taş üzerine dikilmiş zayıf bir adam gördü. Yanına vardı. Adam o kadar zayıftı ki, incelmiş incelmiş, bu zayıflıkla hilâle dönmüştü...

Receb-i Vâsıti o gün akşam üstü o kimseyle görüştü. Haftanın son günü olduğu için iftar etmesi lâzımdı. Zayıflıktan hilâle dönmüş o kimseye selâm verdi. Fakat hâtırına da:

— Ben buna selâm verdim ama benim selâmımı almaya acaba gücü var mı? şeklinde bir düşünce geldi.

O kimse ise:,

— Ve aleykes selâm ve rahmetullahi ve berekâtühü. Yâ Receb, merhabâ! Ehlen ve sehlen. Ne iyi ziyaret edicisin sen. O sevgili sultandan geldin, dedi.

Receb-i Vâsıti:

TÂCÜL AMIFİN SEYYİD EBÜLVEPA HAZRETLERİ 137

— Doğru söylüyorsun, ama bana söyler misin, benim kim olduğumu, nereden geldiğimi nasıl bildin? dedi.

O kimse:

— Rabbim bildirdi, dedi; seninle Tâcü'-Ârifin Seyyid Ebül Vefâ arasında olanlar dahi bana malüm oldu. Hazret-i Tâcü'l Ârifin benim şeyhim, üstâdım ve delilimdir.

Ondan sonra Receb-i Vâsıti şöyle anlattı:

— Onun yanında tam bir hafta durdum. Bu bir hafta içerisinde bir şey yemedi. Ağzına hiçbir şey koymadı. Bana da yemek için bir şey vermedi. Onbeş gün, nihayet yirmi gün oldu. Ben hiç yemek yememiştim. Gayet zayıflamıştım. O, yâni Muhammed Lübnani ise hiç zayıflamamıştı. Bununla beraber ibâdeti de ziyadeleşmişti. Bana:

— Yâ Receb, dedi; sana zayıflık galebe etti. Bir hayli zayıfladın. Bu ne hâldir?

Ben dedim ki:

— Zayıflık nice galebe etmesin? Nasıl zayıflamıyayım? Eskiden haftada bir kere yemek yerdim. Şimdi ise yirmi gün oluyor, ağzıma bir şey koymadım.

Benim böyle söylemem üzerine Şeyh Muhammed Lübnani:

— Yâ Receb, dedi; acele etmişsin.

Sonra benim hatırım için biraz su içti. Öne doğru elini

uzattı. Dört tane nar aldı. Narlar o kadar tâze idiler ki, sanki dallarından o anda hemen yeni koparılmışlardı. İkisini bana verdi, ikisini kendi aldı. Bana: Yâ Receb, dedi; ben eskiden kırk günde bir iftar ederdim, iki nar gelirdi. Bugün dört tane geldi. İkisi senin içindir. Hak Teâlâ senin müsâfiretin hatırı için bu def'a dört nar gönderdi. Ve bu Hazret-i Tâcü'LÂrifin'in kerametidir. Sen de buraya; haftada bir def'a iftar ediyorum diye nefsine mağrur olmaman için gönderildin.

Şeyh Muhammed ile beraber ibâdet etmeye başladım. Bir ara havadan bir kuş gelip üzerimize yiyecek şeyler saçtı. Biz onları alıp yedik. Şeyh Muhammed bana:

— Yâ Receb, dedi; Hazret-i Tâcü'-Ârifin seni buraya nefsine mağrur olmaman ve edeb, erkân öğrenmen için yolladı. Hazret-i Seyyid'in benim gibi ednâ, aşağı müridini gör, gözünü aç; şeytanın vesvesesine kapılıp ta nefsine mağrur olma.

Bunun üzerine ben dedim ki:

— Yâ Muhammed Lübnani! Seyyid Ebül Vefâ'nın senden başka yüce bir müridi daha var mı ki, ben ednâyım diyorsun?

Bana dedi ki:

— Ey biçâre, gözünü aç. Hazret-i Seyyid'in müridleri içerisinde benden ednâsı yoktur. Ben gayet ednâ ve hakirim.

Ben dedim ki:

— Seyyid Hazretleri'nin bu dağda senden başka müridi var mndır?

Cevab verdi:

— Evet! Bu dağda Seyyid Hazretleri'nin benden başka keşf ve keramet ehli kırk müridi vardır. Onlara göre ben, koskoca deryâdan bir damla gibiyim. Gayet ednâ, hor, hakir olan benim.

O zaman ben ona baktım da kendimin nasıl bir kimse olduğumu anladım. O vesveseyi kalbimden çıkardım ve istiğfar ettim. Ondan sonra vedâ edip gitmek istedim. Bana:

— Yâ Receb, dedi; sana bir emanet ısmarlayacağım. Lütfedip o emaneti yerine götürüver.

— Hay hay, başım üzere. Götürürüm, dedim.

— Benim bir kardeşim vardı, dedi; adına Şeyh Mekkii Batmani derler. Ona selâmımı ilet. Lütfedip benim için Hazret-i Seyyid Tâcü'-Ârifin'den himmet taleb etsin. Zira benim o mertebeye liyâkatim yoktur. Bu bakımdan Hazret-i Seyyid Ebül Vefâ'ya kendimi anıp kendim için himmet taleb etmeye muktedir değilim. Bizzat bunu, lütfedip söylesin. Sakın ha unutmayasın!

— Bu hususda hiç merak etme! Unutmam, söylerim dedim.

Ondan sonra Şeyh Muhammed elimi eline aldı; beni bir iki adım ileri götürdü. Kendisi geri döndü. O zaman kendimi

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZREFLERİ 139

Vâsıt şehrinin köprüsü üzerinde gördüm. Vâsıt'a gelmiş olduğumu anladım. Şeyh Mekkii Batmani durmakta idi. Selâm verdim. Ondan sonra Muhammed Lübnani'nin selâmını ve emanetini, yâni kardeşi Mekki-i Batmani'ye söylemeni için bana neler tenbih etmişse onları söyledim. Şeyh Mekki-i Batmani ağ- Jadı. *

— Yâ Seyyid, dedim; niçin ağlıyorsun?

Şöyle anlattı:

— Şimdi onun yanında idim. Hakkın rahmetine kavuştu. Yıkayıp kefenledim ve defnedip geldim. Ricâli gaybden pek çok kimse ile beraber namazını kıldık.

Bu sözleri işitince bende öyle büyük bir elem ve üzüntü. hâsıl oldu ki, anlatabilmek kabil değil... Elem ve hüzünden az kalsın ölüyordum. Ondan sonra başımı yukarıya kaldırdım. Şeyh Muhammed Lübnâni ile bana Cebeli Lübnan'da havadan yiyecek şeyler atan o kuşu gördüm. Uçarak geldi, Şeyh Mekki-i Batmani'nin önüne düştü. Şeyh Batmani kuşu eline alıp bana:

— Ey Receb, dedi; biliyor musun bu nasıl bir kuştur?

— Evet, biliyorum, dedim ve Cebel-i Lübnan'da Muhammad Lübnani ile aramızda geçenleri ve bu kuşu anlattım. Bana:

— Yâ Receb, dedi; Şeyh Muhammed'e yaptığım gibi bu kuşu da yıkayarak kefenleyip defnetmek benim üzerime vâcib oldu. Zira şeyh Muhammed'in yemeğini getirmek bu kuşun vazifesiydi. Allahü Teâlâ Şeyh Muhammed'in vefatından sonra bu kuşun hayatta kalmasını dilemedi. Bunun ecelini de onun eceline yakın etti.

Ondan sonra o kuşu yıkadı, kefenledi ve gömdü.

Ben oradan dönüp Kalmine'ye geldim. Hazreti Tâcü'lÂrifin'in yanına varıp selâmı verdim. Hazret-i Seyyid selâmımı al dıktan sonra bana:

— Yâ Receb, dedi. Kardeşlerinden ehl-i hâl birini öldürmeyince kalbinden gürur ve kibir gitmedi.

İstiğfar edip Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'nin ayağına düştüm, Özür diledim.

Râvi der ki;

140 ÂRİFLERİN MENKİIBELERİ

Ondan sonra Şeyh Receb terakki edip yüce makamlara erişti. Kurb ve temkin (Allah'a yaklaşarak huzur ve süküna kavuşmak) hâsıl etti.

Evliyâullahın himmeti berekâtına Hak Teâlâ bütün Ünr meti müslimini onların temiz, pâk zürriyetlerinin himmeti âliyelerinden mahrum bırakmaya. Âmin, yâ rabbel âlemiyn.

ik ei

Şöyle rivâyet olunmuştur:

Hazret-i Tâcü'l-Ârifin (kaddesallahü sirrahul aziz) bir gün Dicle kenarına çıktı. Yanında bin kadar müridi ve nihayetsiz halk vardı. Gece olunca da orada kaldılar. Yatsı olunca Tâcü'k- Ârifin Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri herkese, -mertebesine göre ne şekilde ibâdet edeceklerini söyledi. Herkes cânib-i Hakka müteveccih olup ibâdet etmeye başladı.

O sırada uzaklarda, su üstünde bir gemi göründü. Gemi yaklaştıkça içerisinde menhiyâtla dolu, kadınlı- erkekli bir kalabalık olduğu meydana çıktı. Geminin içindekiler Allah'dan korkmadan ve hiç kimseden çekinmeden çeşitli mâsiyetler irtikâb ediyorlardı.

Seyyid Ebül Vefa Hazretleri'nin müridleri ve orada bulunan ahâli o hâli görünce Hazreti Tâcü'lLÂrifin'e gelip:

— Yâ Seyyid, dediler; görüyor musunuz şu hayâsızları? Hiç Allah'dan korkmuyor, kuldan utanmıyorlar!. Husüsiyle hazretiniz de burada olduğunuz hâlde, bu alçaklığı gözler önünde hayâsızca irtikâb etmekten çekinmiyorlar. Bize izin verin; fısk u fücür, günah dolu olan bu insanları edebe dâvet edelim. Ya da siz duâ kılın, Hak Teâlâ bunları Kaahir sıfatıyla kahretsin.

Bunun üzerine Tâcü'l-Ârifin Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri cânib-i Hakka müteveccih olup ellerini kaldırdı ve şöyle duâ etti:

«Allahümme kemâ tayyebte ayşehüm fi hâzihid dâri Fetayyib ayşehüm fi dâril karârı.»

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 141

(Yâ ilâhi! Bunları yeryüzüne nasıl güzel getirmişsen, nasıl dilemiş güzelce yaratmışsan ve bu dünyaya güzel bir yaratılışla salmışsan âhirette de bunları öyle yap)

Orada olanların bâzısına Seyyid Hazretleri'nin bu şekilde duâda bulunması garib geldi, meraklarını mücib oldu. Halkın bâzısı gidip tekrar ibâdetle meşgül oldular; bir kısmı ise gemide bulunanların âkıbetini merakla beklemeye başladılar.

Bu husüsda râvi der ki;

Aradan bir saat geçmedi. O geminin içinde bulunan insanlar yalın ayak-başı açık bir hâlde ağlıyarak Seyyid Hazretleri'nin huzüruna geldiler. Tevbe ve istiğfar ettiler. Hazret-i Tâcü'k Ârifin onların hepsine tevbe telkin etti. Onları doğru yola götürdü. Orada duran ve onların âkıbetlerini merakla bekleyen kimselerden bâzıları:

— Gelip Seyyid Hazretleri'nin önünde tevbe etmenize sebeb nedir? diye sordular.

O kimseler şöyle anlattılar:, — Buraya geldik. Ne Kadar içkimiz varsa su oldu. Ne ka-, dar saz, cümbüş ve sair çalgı âletimiz varsa hepsi bozuldu; kullanılmaz hâle geldi. Geminin kendisi de parça parça olup dağılmaya yüz tuttu. Bizim de kalbimize bir hâlet geldi. Hayrette kaldık.

Sonra geminin içini bir nür kapladı. Sebebini araştırmak için etrafımıza bakınca geminin kenarında durmakta olan Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'ni gördük. Elhamdülillâh tevbe etmemiz müyesser imiş; mübârek cemâlini görüp geldik, elinde tevbe ve istiğfar ettik.

**

Şöyle rivâyet olunmuştur ki;

Tâcü'L-Ârifin Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'nin yaşadığı zamanda hilâfet makamında halife Mu'tasım Billâh bulunuyordu. Halifeler Irak'ta Bağdat şehrinde otururlardı. Resûlüllâh (sallâllahü aleyhi ve sellem) Efendimizin hicretinin dört-

42 ARİFLERİN MENKİIBELERİ

yüz doksan dokuzuncu senesinde Halife Mu'tasım Billâh adamlarını gönderip vakıflara ait ne kadar mal varsa hepsini zabtetti; ehillerine vermedi. Geçimi bu yüzden olan pek çok kimse huzürsuz oldular. Ve Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'ne gelip:

— Bizlerin ve evlâtlarımızın geçimi vakıflardandı. Halife Mu'tasım Billâh ise bütün vakıfları zabtetti. Biz müşkil durumda kaldık. Lütfedip Halife'ye bir haber gönderin. Buna bir çare bulsun. Sizden başkasının Halife'ye sözü geçmez, dediler.

Seyyid Ebül Vefâ o kimselere:

— Müridlerimizden bir pehlivanı bu işle vazifelendirelim. O gidip Halife'nin adamlarını men'etsin, dedi.

Bunun üzerine o kimseler birkaç gün sabrettiler. Halife” nin adamlarının o işten men'olunmaları için birkaç gün beklediler. Fakat Halife'nin adamlarını o işten men'eden kimse çıkmadı.

Halktan bâzı kimseler gelip Seyyid Hazretleri'ne yine söylediler. Hazret-i Seyyid onlara yine aynı cevabı verdi. Nihayet Halife'nin adamları bütün malları tamamen zabtettiler. Alp götürmek için gemilere yüklettiler.

O kimseler Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'ne yine gelip ağladılar:

— Bize medet eyle, dediler.

Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri yine önceki gibi:

— Müridlerimizden bir pehlivanı bu işle vazifelendirelim. O gidip Halife'nin adamlarını men'etsin, dedi.

O kimselerden bâzılarını Seyyid Hazretleri'nin bu cevâbı tatmin etmedi. Onlar çaresiz, muzdarib olarak boyunlarını büktüler. Bâzıları ise Hazret-i Seyyid'in sözüne güvenerek ve itimad ederek sabır ve tevekkülle neticeyi. beklemeye başladılar.

Halife'nin adamları vakıflara ait malları gemilere yükleimeye başladılar. Halk ise, Halife adamlarının malları gemilere yükletişini seyre koyulmuş: bulunuyordu. Halife'nin adamları malların hepsini de gemilere yüklettiler. Ve nihayet gitmeye karar verdiler.

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 148

Fakat çok gayret ettikleri hâlde gemileri asla hareket etmedi. Rüzgâr da gemilerin gideceği istikamette estiği hâlde gemiler yerlerinden hareket edemediler. Yelkenler açıldı, körükler vuruldu; lâkin geminin hareketi bir türlü sağlanamadı. Hareket edip yol almak şöyle dursun, yerlerinden kıpırdamadılar bile... Gemiler sanki suda değil de topraktaydılar da, toprağa çakılmış kalmışlardı!.

Gemiciler âciz kaldılar. Çaresiz Halife'ye adam gönderip durumu anlattılar. Halife:

— Herhalde, dedi; gemilere çok eşya yüklemiş olacaksınız. Malların bâzılarını indirin.

Gemiciler eşyâların bâzılarını indirdiler. Fakat gemiler yine hareket cimedi. Gemiciler Halife'ye yine:

— Malların birazını indirdiğimiz hâlde gemileri yine de hareket ettiremedik, diye haber gönderdiler.

Halife bu sefer:

— Gemiler mâdem ki hareket etmiyor. O hâlde mallarr develere, katırlara ve atlara yükleterek karadan götürün, diye emir verdi.

Halife'nin bu emri üzerine adamları malları gemilerden boşalttılar. Atlara, katırlara ve develere yüklediler. Fakat mal yüklü bu hayvanlara bir adım bile attırmak mümkün olmadı. Yürümesi için hayvanları dövdükleri ve pek çok gayret ettikleri hâlde bir hayvan bile yerinden kıpırdamadı.

Âciz kaldılar ve bu duruma hayret ettiler. Hepsi de bu dur rumda bambaşka, fevkalâde bir hâl olduğunu sezdiler. O sırada Seyyid Hazretleri'nin müridlerinden Şeyh Abdurrahman Tafsuncu (rahimehullahi teâlâ) onlara bakardı. Halife'nin adamları Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'nin:

— Bizim müridlerimizden bir pehlivanı bu işle vazifelendirelim. O gidip Halife'nin adamlarının o malı alıp götürmelerine mâni olsun, dediğini işitmişlerdi.

. Bir mektub yazarak bunu Halife'ye bildirdiler ve: — Bütün halk Seyyid Ebül Vefâ'ya şikâyetçi oldu. O de

müridlerinden birini gönderdi. Onun gönderdiği mürid yanımızda bulunuyor ve bizim yaptıklarımızı izliyor, dediler.

Halife bu haberi alınca biraz düşündü ve gerçeği anladı. O malları yerli yerine vermeleri için adamlarına emretti. Yaptığı hareketlere tevbe istiğfâr etti ve Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'ne bir mektub yazarak ondan özür diledi. «O malı toplamaktan maksadım, onlarla asker devşirip mağrib tarafına gazaya çıkmaktı» dedi.

Bunun üzerine Seyyid Ebül Vefâ:

«O mallar sahiblerine dağılınca onların gönülleri hoş oldu. Hiç o mala ihtiyaç olmadan Hak Teâlâ o mülkü sana müyesser eylese ve sen gazâ edip o mülkü kolaylıkla fethetsen gerek... Binaenaleyh bu bakımdan hiç tasalanma'!» diye haber gönderdi.

Halife mağrib tarafına sefere çıktı ve hayli topraklar fethederek İslâm ülkesinin hudutlarını genişletti.

* * *

Tâcü'-Ârifin Seyyid Ebül Vefâ (kuddise sirruhul aziz) Hazretleri, Halife Mu'tasım Billâh zamanında âhirete intikal eylemiştir. Nitekim vefat tarihi, daha evvelce kitabımızın baş tarafında zikrolunmuştu.

Onun vefat etmesinden on gün kadar evvel de meşhur bir âlim olan İmâm Ebül Meâli Abdülmelik bin Muhammed Cüveyni'ş-Şafii âhirete göçmüştü. Yine çok meşhur bir âlim olan İmâm-ı Gazâli (rahmetullahi aleyh) Hazretleri de Hazret-i Seyyid'in zamanında vefat etmiştir. (Rahmetullahi aleyhim ecmain) e

Şöyle rivâyet olunmuştur ki;

Seyyid Ebül Vefâ, şeyhi Şeyh Şenbeki'nin hizmetinde iken bir gün sabahın erken saatlerinde dervişler balık avlamaya niyet ettiler. Ve yanlarında Seyyid Ebül Vefâ'nin da bulunup kendilerine yardım etmesini istediler. Bu niyetlerini Şeyh Şenbeki Hazretleri'ne arzettiler ve ondan izin taleb ettiler.

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVRFA HAZRETLERİ 145

Şeyh Şenbeki onların bu arzularını muvafık bulup onlara balık avlamaları ve Seyyid Ebül Vefâ'yı da beraberlerinde götürmeleri husüsunda izin verdi. Dervişler Dicle kenarına gidip balık tutmak üzere oltalarını ve ağlarını nehre bıraktılar. Hepsi de balık tutma işiyle meşgül olmaya başladılar. Seyyid Ebül Vefâ ise onlardan ayrıldı. Tenhâ bir yere gidip ibâdetle meşgül oldu. Dervişlerin arasına karışıp onlarla beraber balık avlamadı.

Aradan bir müddet geçti. Dervişler yeteri kadar balık avladıktan sonra gitmeye karar verdiler. Tam gidecekleri sırada Seyyid Ebül Vefâ çıkageldi ve tutmuş oldukları balıkları taşımak süretiyle derviş arkadaşlarına yardımcı olmak istedi. Dervişler onun balıkları alıp götürmesine râzı olmadılar ve onu bundan men'ettiler. Tuttukları balıkları kendileri alarak zâviyeye geldiler. Şeyh Şenbeki'nin huzüruna çıkıp:

— Seyyid Ebül Vefâ bizimle beraber geldi. Fakat oraya varınca bize hiç yardım etmedi, bize karışmadı ve hiç balık avlamadı; yanımızdan ayrılıp gitti. Biz balıkları tutup döneceğimiz zaman ancak yanımıza geldi, deyip ondan şikâyetçi oldular.

Şeyh Şenbeki, Seyyid Ebül Vefâ'ya:

— Söyledikleri doğru mu? Dedikleri gibi mi oldu? diye sordu.

Seyyid Ebül Vefâ:.

— Evet, öyle olmuştur, diye cevap verdi.

— Niçin yardım etmedin?

— Yardım etmemem için bir sebeb vardı. Onun için onlara yardım edemedim.

— Nedir o sebeb?

— Bu husüsu ancak halvette söyleyebilirim.

Bunun üzerine Şeyh Şenbeki Seyyid Ebül Vefâ ile yalnız kaldı ve:,

— Yâ Seyyid, dedi; ne sırra vâkıf oldun? O sebeb ne? Söyle de bilelim.

Seyyid Ebül Vefâ şöyle anlattı:

«Ey Efendimiz! Dervişlerle beraber buradan çıktık, Dicle

kenarına vardık. Onlar balık tutmak için ağ ve oltalarını attılar. Ben de ağ ve olta atarak balık tutmak istedim. Fakat balıklar. dan hangi guruba vardımsa yüce himmetiniz berekâtına hepsinin de yüce Allah'ı zikir ve tesbihle meşgul olduklarını gördüm. Balıkların zikir ve tesbihlerini bozmayı doğru bulmadım. Onları görünce bana da bir gayret geldi. Gittim, tenhâ bir yerde zikir ve ibâdetle meşgül oldum.

Nibayet derviş arkadaşlarımın işi bitti, Onların tuttuğu balıkları alıp getirmek, onlara yardım etmek için yanlarına vardım. Fakat kendilerine yardım etmeme râzı olmadılar, Ben de çaresiz, bıraktım. Eğer izin verirseniz yarın gideyim, zâviyede bulunan dervişlerin hepsine de yetecek kadar balık tutup geti- Teyim.»

Şeyh Şenbeki izin verdi. Sabah olunca Seyyid Ebül Vefâ Dicle kenarına gitti. Pek çok balık tutup getirdi. Onun getirdiği balıkları zâviyedeki dervişler tam üç gün yediler.

LE MK |

Râvi şöyle rivâyet etmiştir ki;

Seyyid Ebül Vefâ Dicle kenarına gittikten sonra, Şeyh Şenbeki'nin sâdık müridlerinden Abdülmecid isminde bir tanesi Seyyid Ebül Vefâ'nın arkasından gitmişti. Gördüklerini şöyle anlatıyor:

— Seyyid Ebül Vefâ Dicle kenarına vardı. Dicle nehrinde su içindeki balıkların:

-—- Esselâmü aleyke yâ ebel vefâ! diye çağrıştıklarını işit tim.

Şeyh Şenbeki, Abdülmecid'den sordu:

— Balıkları nasıl avladı gördün mü?

Abdülmecid:

— Evet, gördüm, dedi; Dicle kenarına vardı. Elini suya soktu. Bir balık geldi, elinin altında durdu. Seyyid Ebül Vefâ incitmeden onu sudan çıkardı. Bir başka balık daha geldi. Seyyid Ebül Vefâ onu da sudan çıkarıp aldı. Balıklar böylece birbirlerini takib ettiler. Seyyid Ebül Vefâ böylelikle, kısa zamanda incitmeden pek çok balık tuttu. Tuttuğu balıklar ancak bir

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 147

hayvan sırtında getirilebilecek kadar çok ve ağırdı. Seyyid Ebül Vefâ onları aldı, bir eliyle getirdi.

Bunun üzerine Şeyh Şenbeki orada bulunanlara:

— Ey dervişler, dedi; bunun gibi himmet ehli nerede bulunur?

Orada bulunanların hepsi de Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'nin kendilerinden daha yüce bir mertebede bulunduğunu kabül ve itiraf ettiler. Hakkında yaptıkları şikâyetten için de istiğfar ettiler.

Ondan sonra Abdülmecid Arapça bir kaside okudu. O kasidede Şeyh Şenbeki'yi Ve Seyyid Ebül Vefâ'yı medh etti. Şeyh Şenbeki de takdirle Seyyid Ebül Vefâ'nın gözlerinden öptü:

Râvi rivâyet eder ki:

Seyyid Ebül Vefâ'nın balık tutmasının ertesi günü tâc hâdisesi vuku buldu. Bu tâc hâdisesi kitabımızın baş tarafında anlatılmıştır.

*& #

Şöyle rivâyet olunmuştur ki;

Hazret-i Seyyid Ebül Vefâ (kuddise sirruhul aziz) büyüğeküçüğe güzel muamele eder, herkese güzel söyler ve hiç kimsenin kalbini incitmemeye çalışırdı. Kendisi ne yerse müridlerine, dostlarına ve yakınlarına da onu verirdi. Kendisini onlardan farklı görmez, yeme-içme, giyim-kuşam hususlarında:

— Ben ne isem siz de aynen benim gibisiniz, derdi.

Bir gün mutfak hizmetçisi Hazret-i Seyyid'in tabağına biraz fazla yağ koydu. Ve bunun için Seyyid Hazretleri incinir diye ondan korktu. Yağın üzerini yemekle örtmek ve Hazret-i Seyyid'in tabağını diğer tabaklarla müsâvi yapmak süretiyle bu özrünü gidermeye çalıştı. Ve yemek tabağını götürüp Hazret-i Seyyid'in önüne koydu.

Yağ yemeğin üstüne çıktı. Seyyid Ebül Vefâ kendi tabağındaki yemeğin yağı diğer tabaklardakinden fazla olduğunu

gördü. O yemeği yemedi. Bütün yemekleri kazana döküp karıştırmaları ve herkesin yemeğini müsâvi yapmaları için emir buyurdu.

Yemeklerin hepsini de kazana tekrar geri boşalttılar. Karıştırdılar ve ondan sonra herkesin tabağına müsâvi olarak yemek konuldu. Bu arada Hazret-i Seyyid Tâcü'lÂrifin aşçıyı yanına çağırdı.

— İstiğfar et, bir daha böyle yapma. Diğerlerine nasıl veriyorsan bana da aynen öyle ver. Hepsi bir ve beraber olsun. Zira Allah'a kul olmak husüsunda hepimiz beraberiz. Ayırım yapmanın bir mânası yok, dedi.

Onun yüce ahlâkı neticesi şöyle bir hâdise cereyan etmiştir:

Hazret-i Seyyid bir gün su içmek istedi. Hizmetçilerden biri maşrabanın iki kulpunu kendi ellerine alarak tutup suyu getirdi, Seyyid Hazretleri'ne verdi. Hazret-i Seyyid dervişin böyle yapmasından hoşlanmadı, huzürsuz oldu. Fakat müridin hatırı incinmesin diye de:

— Ey derviş! Maşrabanın kulpunu suyu içecek kimseye, yâni bana vermelisin! demedi. Dervişin kendiliğinden düşünerek anlamasını, idrâk etmesini bekledi. Fakat derviş anlamadı.

Hazret-i Seyyid yine bir bardak su istedi. Derviş yine iki eliyle maşrabanın kulpundan tutarak suyu Hazret-i Seyyid'e uzattı. Seyyid Ebül Vefâ içinden:

— Maşrabanın kulpu bana lâzım. Kulpu bana uzatsın ki, onu tutup suyu içebileyim, dedi, Fakat utanmasın diye bunu dervişin yüzüne karşı söylemedi. Maşrabanın her iki kulpundan da tutan dervişin uzattığı suyu alıp içti. Sonra da:

— Ey derviş, dedi; buna bir kulp daha lâzım. Tâ ki ondan tutulup kolaylıkla su içilebilsin.

Derviş bundan da yine bir şey anlıyamadı. Gidip ona bir kulp daha taktırdı. Seyyid Ebül Vefâ dervişi imtihan maksadıyla ondan bir su daha istedi. Derviş bu sefer de maşrabayı doldurdu ve iki eliyle iki kulpundan tuttu, suyu Hazret-i Seyyid'e uzattı. Fakat taktırmış olduğu üçüncü külp kendi göğsü tarafına gelmişti.

Hazret-i Seyyid gördü ki, derviş yine anlamamış.

TACÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 149

— Ey derviş, dedi; buna bir kulp daha taktır.

Derviş gidip bir kulp daha taktırdı. Hazreti Seyyid yine içmek için su istedi. Derviş iki eliyle maşrabanın iki kulpundan tuttu. Üçüncü kulp kendi göğsü tarafında olduğu halde suyu uzattı. Hazret-i Seyyid mecbüren dördüncü kulptan tutarak maşrabayı aldı, suyu içti.

Neden sonra dervişin aklı başına geldi. İstenenin, maksadın ne olduğunu hayli geç anladı. Ondan sonra gidip her hususda düşüne düşüne, ne yapması icab ettiğini kavrayarak hareket etti.

Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri, dervişin hatırı incinmesin diye:

— O şekilde su vermen âdâba aykırıdır, demedi. Derviş kendisi anlasın, öğrensin diye belletinceye kadar çalıştı. İşte ahlâkın en yüksek derecesi de ancak bu kadar olur.

kk*

Hiç kimse ondan incinmemişti. Yüce ahlâkının, evsafının ve kerametinin nihâyeti yoktu. Eğer hepsi yazılmak istense çok kabarık ciltler meydana gelir. Fakat çok olan bu kerametlerin çeşnisini ve özünü almak bize kifâyet eder. (Bu bab böylece muhtasar olarak yazılmıştır.)

Hak Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri lütuf ile bütün Ümmet-i Muliammed'i doğru yoldan ayırmasın. Bütün evliyâi kirâmın ve onların temiz, pâk zürriyetlerinin silsilesine dâhil olmak cümlemize nasib eylesin, Onların yüksek himmetlerinden hiç birimizi mahrum kılmasın. Âmin, yâ rabbel âlemiyn.

FASIL

Bu fasıl Tâcü'LÂrifin Seyyid Ebül Vefâ (kuddise sirruhul aziz) Hazretleri'nin Bağdad halifesini imtihan ettiğini, yakınlarının, dostlarının, müridlerinin ve hâdimlerinin isimlerini beyân eder.

Râvi şöyle rivâyet etmiştir ki:

Tâcü'-Ârifin Seyyid Ebül Vefâ (kaddesallahü sirrahul aziz) Hazretleri bütün mertebeleri kat'edip vâsıl-ı ilâllah (Hakka vâsıl) oldu.

Hazret-i Resûl (aleyhisselâm) rü'yâ âleminde gelip Seyyid Ebül Vefâ'nın ağzına mübârek tükrüğünden bir parça koydu. Sonra kalbinde olan bütün hikmetler lisanına câri oldu, Hazret-i Resûl Aleyhisselâm'ın mübârek tükrüğü berekâtına.. Ondan sonra Hazret-i Resûl (aleyhisselâm):

— Va'z u nasihat edip halkı tarik Hakka, Hak yoluna, doğru yola dâvet eyle.. diye emir buyurdu.

Hazret-i Tâcü'l-Ârifin gayet güzel ve fasih Arapça bilip tefsir ve hadisin mânasında «bivechin minel vücüh» (vecihlerden bir vecih..) âcizlik göstermezdi. «İnnellezi emseytü acemiyyen ve asbahtü arabiyyen»: (Ben o kimseyim ki, acem olarak geceledim, arabi (Arapça bilir olduğum halde) sabahladım. Arab diline hakkıyle vâkıf olmaktan uzaktım, ondan gafildim. Çünkü kürtler içinde büyümüştüm. Hazret-i Resûl Aleyhisselâm'ın rü'yamda gelerek ağzıma, ağzından mübârek tükrüğünü bulaştırması ve: Halka ilim ve hikmetle va'z u nasihat eyle! diye emir buyurması üzerine sabahleyin gördüm ki, Arab lisanına tam olarak vâkıfım. Fasih ve beliğ bir şekilde Arabça konuşabilmek-

Denilir ki; Arablar içinde büyümüş ve yıllarca tahsil görmüş nice kimseler bile onun gibi Arapça bilmez, onun kadar

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 151

fesâhat ve belâğatle konuşamazlardı. Nitekim bütün bunlar daha önce kitabımızın baş tarafında anlatılmıştı.

Hazret-i Seyyid daima va'z u nasihat eder, gafilleri irşâda çalışırdı. Onun va'z u nasihatını dinleyip müstefid olabilmek için binlerce dinleyici gelirdi. Onların içinde, hatâlı bir yolda olduğunu anlayıp tevbe edenler de olurdu.

Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'nin sevgisi herkesin kalbinde yer etmişti. Halk ona karşı kalbinde derin bir muhabbet beslerdi. Tarikatına girenlerin haddi hesabı yoktu. O vakit hilâfet makamında Kaim Biemrillâh bulunuyordu. Doğruyu inkâr eden, hasüd ve basiretsiz kimseler:

— Zeynel Âbidin oğullarından bir kimse zâhir oldu. Arkasına büyük bir kalabalık takıldı, ona tâbi oldu. O, hilâfet benimdir diye dâva ediyormuş. Eğer şimdiden onun çaresine bakılmazsa ileride büyük bir fitne olur, başınıza belâ kesilir! dediler. Ona fitne verdiler, kulağını doldurdular.

Bu sözlerden Halife hayli tasalandı, şübheye düştü. Hayatı, yaşaması ızdırablı bir hâl aldı. Adamlarını gönderip Hazret-i Seyyid'i dâvet etti. Nasıl bir kimse olduğunu görecekti. O gönderdiği kimseler Seyyid Hazretleri'ne gelip:

— Halife Hazretleri seni istiyor, dediler.

Hazret-i Seyyid Ebül Vefâ da:

— Dâvete icâbet etmek lâzımdır, deyip gitmeye niyet etti. Halk bunu işitip:

— Sizinle bizler de gidelim, dediler.

Seyyid Hazretleri onları men'etti. Bir gurup insanı men' ederdi. Aradan çok geçmeden başka bir gurup insan daha gelirdi.

Nihayet Seyyid Ebül Vefâ Dicle kenarına erişti. Gelen kimseleri geri döndüremedi. Arkasında muazzam bir insan kalabalığı vardı. O kalabalık için bâzı kimseler «onbin kişi vardı», bâzıları da «onbin kişiden de fazlaydı» demişlerdir.

Râvi der ki:

Gemiciler Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'nin arkasında o kadar çok kalabalığı görünce çekindiler.

— Halifeye bu kadar adamı götürmek doğru olmaz ve ona hoş gelmez, diye korktular. Ne kadar gemi varsa hepsini de alıp kaçtılar. Ne gemicilerden bir kimse, ne de bir gemi kaldı. Sadece bir tanesi hariç: Osman Mi'berâni isminde bir gemici, «Acaba Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri nasıl bir kimsedir? Dedikleri gibi gerçekten keşf ü kerâmet ehli midir?» diye merak ederek bu hususları anlamak niyetiyle diğer gemicilerle kaçmadı. Bekleyip Hazret-i Seyyid geldikten sonra ileri çıktı. Yamına gelip Seyyid Ebül Vefâ'ya selâm verdi ve gemiyi ön ta rafa çekti.

— Yâ Seyyid, dedi; gemi şimdi ücrete tâbidir, ücret vermen gerek.. Ücreti ver ki geçebilesin...

Hazret-i Seyyid, hâdime: — Hazır ne varsa ver! diye işâret etti.

Yanlarında yüzelli dinar kadar para vardı. Hâdim onu gemici Osman Mi'berâni'nin önüne koydu. Osman o parayı almadı:

— Ben böyle bir ücret istemem, dedi.

Seyyid Ebül Vefâ sordu: — Ya nasıl bir ücret istersin?

Osman cevab verdi:

— Yârın kıyâmet gününde Sırat köprüsünden geçmeme kefil olmanı ve buna bir burhân, açık bir delil göstermeni isterim, dedi..

Râvi der ki;

Tâcü'-Ârifin Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri gemici Osman” dan bu sözleri işitince cânib-i Hakka teveccüh etti. Ondan sonra Osman'a dönüp:

— Hak Teâlâ'nın isminde ibret vardır. Sıratı geçersin inşâallah dedi.

Osman:

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 153

— Yâ Seyyid, buna bir burhân, apaçık bir delil istiyorum, dedi.

Hazret-i Seyyid, cânib-i Hakka teveccüh edip, mübârek dudaklarını kımıldattı, bâzı sözler söyledi. Osman'a bir hâlet geldi, nâra vurup yere düştü; aklı başından gitti. Aradan bir müddet geçtikten sonra yine aklı başına geldi. Hemen gemiyi ileri çekti, Geçmek için izin aldı. Bütün halk geçti.

Râvi der ki;

O halk birkaç türlü geçti. Bâzıları su üzerinde yürüyerek, bâzıları da havada yürüyerek geçti. Kimisi bir adımda geçti. İlmi geniş olan bâzı büyük âlimler de gemiye Hazret-i Seyyid'le beraber girip geçtiler.

Râvi yine der ki; Osman Mi'berâni'nin bir oğlu vardı, O şöyle anlatıyor:

«— Sana nasıl bir hâlet vâki oldu da nâra vurup düştün ve aklın başından gitti? O zaman ne gördün? diye babama sordum. Babam şöyle dedi:

— Ey oğul! Gördüm ki kıyâmet kopmuş, halk mahşere toplanmış... Kimi sevinçli, kimi üzüntülü. Hesab, kitab, mizan ortada. Sırat kurulmuş..

Halk Sırat'a sürüldü, insanlar geçmeye başladı. Fakat pek az kimse kurtuldu. Adımını atan çoğu kimseler Sırat köprüsünden aşağıya yuvarlandı, cehenneme düştü. İşte ben o vaziyeti görüp korktum. Benim korkmam üzerine nihayet Hazret-i Seyyid Ebülvefâ yanıma geldi. Elime yapışıp beni Sırat'ın yanına götürdü. Besmele çekti ve:

— Durma, geç! dedi.

Hazreti Seyyid'in bu sözü söylemesi üzerine hemen bir nidâ işittim. Şöyle deniliyordu:

— Tâcü'k-Ârifin Ebül Vefâ hürmetine Osman Mi'berâni ve onun zilrriyyeti geçsin.

Bunun üzerine ben hemen:

154 ÂRİFLERİN MENKİIBELERİ

— Bismillâhirrahmânirrahim, deyip Sırat'a ayak bastım ve yıldırım gibi geçtim. Ardıma baktığım zaman bir bölük kimsenin de ardımca geçtiklerini gördüm. Gaibden bana denildi ki:

— Bunlar senin zürriyetindir. İşte onlar da geçtiler.

Onların da kimi yıldırım gibi, kimi sür'atli koşan bir at gibi Sırat'ı geçtiler. Ben o zaman Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri nin mukarreblerden olduğunu anladım.

Râvi der ki;

Osman Mi'berâni Hazret-i Seyyid'in önünde tevbe etüi, gemicilikten vaz geçti. İtâat ve ibâdetle meşgül olmaya başladı. Yüce mertebeler kat etti, azizlerden oldu. Neticede Şeyh Osman Mi'berâni denilmekle meşhür oldu. Menkıbeleri çoktur. Dicle kenarında türbesi vardır. Oraya defn olunmuştur. Kabri büyük bir ziyaretgâhtır. Bağdat halkının ekserisi dilek ve hâcetleri için gidip onu ziyaret ederler ve ondan yardım isterler. Ve onun Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'yle sohbette bulunması berekâtma mahrum olmazlar.

Râvi yine der ki;

Tâcü'l-Ârifin (kuddise sirrubul aziz) Hazretleri Bağdat'a yaklaşınca bütün halk ona karşı çıktı. Ta'zimle, varıp şehrin kapısından içeri aldılar. Mübârek gözü kime takılırsa o kimse Seyyid Hazretleri'ne muti olurdu. Bâzıları ise gelip önünde tevbe ederdi. Bâzıları da teberrüken onu ziyaret ederlerdi. Bütün Bağdat ehli toplanıp ittifâkla;

— Tâcü'-Ârifin Seyyid Ebül Vefâ evliyâullahdandır, dediler.

Seyyid Ebül Vefâ ve o kimseler Bağdat sokaklarının birinden geçerken bir evin içinde yüksek bir çardaktan bir kadın, Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri için şöyle söyledi:

«Dehalte bağdade ilâ bağdade vesetahrucü bağdade min bağdade velem tedri bağdade mâ bağdadü»: (Bağdat'tan Bağdat'a girdin ve Bağdat'tan Bağdat'a çıkacaksın. Bağdat ne Bağdat'tır bilemedin.)

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 155

Hazret-i Seyyid'den başka hiç kimse bu sözün mânasını idrâk edip anlıyamadı. Seyyid Ebül Vefâ:

— Bize bunları söyleyen bu kadın kimdir? diye sordu.

Kadın:

— Allahın âciz bir kuluyum, dedi. Ne zamandan beri senin gelmeni bekliyordum. Biat etmek için...

Hazret-i Seyyid mübârek elini uzattı. Kolu çardağa kadar uzandı. Hazret-i Resûl (aleyhisselâm) mü'min kadınlara nasıl yapmışsa o vech üzere biat olundu. Bütün halk çardak o kadar vüksek olduğu hâlde Hazret-i Seyyid'in mübârek elinin çardağa kadar uzanmasına hayran oldular.

Ondan sonra Hazret-i Seyyid camiye girdi. Camiye o kadar insan toplandı ki iğne atılsa yere düşecek gibi değildi. O izdiham içinde Hazret-i Seyyid minbere çıkıp va'z u nasihat etmeve, hakikatleri açıklamaya başladı. Anlattı. Anlattı. Sonra halkı geçmiş günahlarından için tevbe etmeye dâvet etti. Hak Teâlâ” nın inâyetiyle halkın kapalı, bağlı olan göz ve gönülleri açıldı.

Çok kimseler gelip tevbe ettiler. Akşam oldu; halk halâ akın akın gelip Hazret-i Seyyid'in önünde tevbe ederdi. Akşem namazı kılındı, tevbe etmeye gelen halkın ardı-arkası kesilmedi. Yatsı namazı da kılındı. Hazreti Seyyid çok yakın dostlarından bâzıları ile Hak Teâlâ'nın zikriyle meşgül olmaya başladı. Hizmetçilere de:

— Halka izin verin, kalabalık yapmasınlar! Lütfedip çekilsinler, diye emir buyurdu. Halkın ekserisi çekilip gitti. Kalıp zikir ve ibâdetle meşgül olanlar da oldu.

Bu durum halifeye tafsilâtlı olarak bildirildi. Halife tebdili kıyafetle geldi, Hazret-i Seyyid'in hâline baktı. Onun nüra gark olmuş olarak oturmakta olduğunu, etrafındaki azizlerin Hak Teâlâ'nın zikriyle meşgül bulunduklarını, kendilerini ilâhi bir ruhaniyetin, bir nürun sarmış olduğunu, onların bu ruha niyet ve nürda mahvolmuş olduklarını gördü. Kendisine bir heybet ve dehşet geldi. Yanında kendisiyle beraber bir kimse daha vardı. Bu, ehli ilimden ve Şâfii ulemâsından Said ibn-i

156 ÂRİFLERİN MENKİIBELERİ

Ebi Nâsır'dı. «Tâ'lik» adındaki müteber kitap onun te'lifidir. Halife onunla meşveret edip:

— Ne dersin, dedi; ben bu Seyyid Ebül Vefâ'yı bir imtihan etmek istiyorum.

Said dedi ki:

— İmtihan etmeye ne hâcet? Zira hak üzere oldukları gün gibi açıktır.

Halife onun sözüne aldırış etmedi. Hazret-i Seyyid'i imtihan etmek ve böylece mutmain olmak istiyordu. Oradan ayrıldı. Sokakları, kalabalık yerleri dolaştı. Bir yerde kadınlar taplanmıştı. Halife onların arasına girdi, onlara karıştı. Bir kadının eline yapışıp sıktı. Kadın:

— Yâ Halife, dedi; benden uzaklaş! Ben Allahü Teâlâ'yı zikirle meşgülüm.

Halife taaccüb etti. Oradan ayrıldı, bir başka yere gitti. Gördüğü bir kızın yanına vardı. Elini eline alıp sıktı. O kız da:

— Ey halife, utanmaz ve Allah'dan korkmaz mısın? Eğer o elini tutup sıktırdığın benim kızkârdeşimden başkası olsaydı; bakın ey müslümanlar, bu mü'minlerin halifesidir, diyerek sehi rezil ve rüsvây ederdi. Yürü, git, bizden uzaklaş! Biz Allah'dan başkasıyla meşgül değiliz, dedi.

Halife hacil oldu. Gayet ızdırablı bir hâl aldı. Hazreti Seyyid'in nürunun satveti halifeyi ihata etti.

Said dedi ki:

— Yâ emire'İsmü'minin! Ben dememiş miydim ki tecrirbeye hâcet yok! Zira onun nüru bütün burada olan kimselere sirâyet etmiştir. Bu kişinin veliyyullah olduğu malümunuzdur. Eğer ille de tecrübe etmek istiyorsanız, ulemâdan, fukahâdan ehil yüce kimseler hâzır olup müşkil mes'eleler üzerinde suâl- İer tertip edip ona sorsunlar. O suâllerle onu cevap veremez hâle getirirlerse, yâni Seyyid Ebül Vefâ onların soracağı suâllere cevap veremezse dâvasında yalan söylüyordur, haksızdır. Eğer soracakları suâllere cevap verebilirse onun arkasını bırakmaktan başka çâre yoktur, dedi.

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 157

Bu söz halifeye hoş gelmedi. Güvendiği hizmetçilerden birini çağırdı. Ona yedi parça hamur tulumu verdi ve dedi ki:

— Bunları al, Seyyid Ebül Vefâ'ya götür. Ona selâmım ol duğunu söyle ve: «Halife sizin için; bir meclis kursunlar ve erkeklerle kadınları bir arada o meclise toplasınlar ve bu hamurdan içsinler. Zira onun gibi bir meclise böylesi gerekir, dedi» diyesin.

Halifenin o hizmetçisine Muhammed Kadiri derlerdi. Zira halifenin atası Kadir-i Billâh'ın adamlarındandı. İalife onu gayet severdi.

Râvi der ki;

Muhammed Kadiri o yedi parça hamur tulumunu alıp Hazret-i Seyyid'in huzüruna gitti. Kendisine dehşetli bir hâl vâki oldu. Çok korktuğu için Seyyid Ebül Vefâ'ya bu sözü söyleyemedi. Halifeye de gidip:

— Buyurduğunuz gibi Seyyid Ebül Vefâ'nın huzüruna gittim. Fakat söylediğiniz sözü cesaret edip bir türlü söyleyemedim, diyemezdi ya. Söyleyip söylememe husüsunda kararsız kaldı.

Bu husüs Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'ne velâyet nüruyla malüm oldu. Bir hizmetçisini gönderip Muhammed Kadiri'yi çağırttı. Ona:

— Yâ Muhammed Kadiri! «Bu tulumlarda yağ ve bal vardır. Ondan başka bir şey yoktur. Bu yağ ve balları halife dervişlere gönderdi» diyesin, dedi. Ve içeriye, dervişlere:

— Ey dervişler, tabaklarmızı getirin; halife sizlere yağ ve bal göndermiş.. diye seslendi.

Dervişler tabaklarını getirdiler. Seyyid Ebül Vefâ Muhammed Kadiri'ye:

— Yâ Muhammed Kadiri, dedi; bunları müsâvi şekilde taksim et.

Muhammed Kadiri tulumlardan birinin ağzını açtı. Gör. dü ki içerisi bembeyaz bal olmuş. Bakan kimse yüzünü göre-

cek. O kadar temiz... Hakkın kudretiyle, Hazret-i Seyyid'in himmetiyle öylece bembeyaz bal olmuş. Dervişlere bu balı tak. sim etti.

Tulumlardan birini daha açtı. Onun da yağ olmuş olduğu. nu gördü. O yağı dervişlerin tabaklarına koydu. Ve böyle böyle bütün tulumları dervişlere taksim etti. Dervişlerin tabakla. rı yağ ve bal ile doldu. O balın misk ü anber gibi güzel kokusundan dimağlar tutuldu.

Muhammed Kadiri bu hâli görüp mütehayyir oldu. Hazret-i Seyyid'in ayağına düştü. Tevbe ederek Hazret-i Seyyid'in hizmetinde kalmayı istedi.

Tâcü'-Ârifin Seyyid Ebül Vefâ bir kap getirip içinin bir tarafına ateş, bir tarafına pamuk; aralarına da kar koydu. Kabın ağzını kapattı, Muhammed Kadiri'nin eline verdi.

— Bunu halifeye götür, dedi.

Muhammed Kadiri kabı alıp halifeye götürdü.

Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri bununla demek istedi ki:

— İşte erkeklerin şehveti ateş gibidir. Kadınların şehveti de pamuk gibidir. Ateşle pamuk bir yerde durmaz. Ama araya şeyhin himmeti girerse, ateşin pamuğu yakmasını men'eder. Nitekim kabın içindeki karın, ateşin pamuğu yakmasını men'ettiği gibi...

Halife kabın ağzını açıp içinde olanları gördü. Onunla Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'nin belirtmek istediği mânayı anladı. Kabı alıp içindekileri boşalttı. Bir yılan yavrusu bulup kaba koydu. Ve ağzını sıkıca bağlayıp Muhammed Kadiri'nin eline verdi ve:

— Bunu alıp Seyyid Ebül Vefâ'ya götür. Bu kabın içinde ne olduğunu sakın kimseye söyleme! diye sıkı sıkı tenbih etti.

Muhammed Kadiri kabı alıp Hazret-i Seyyid'in huzüruna getirdi, selâm verip önüne koydu. Hazret-i Seyyid Ebül Vefâ:

— Ey Muhammed Kadiri, dedi; o mahcub halifeden getirdiğin bu kap nedir? Onun hicâbı hiç gitmez mi?

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 159

Muhammed Kadiri:

— Yâ Seyyid, dedi; halife bunun içinde olanı söylemememi ve senin keşifle bilmeni istedi.

Seyyid Ebül Vefâ: — Halifeniz erenleri bunun gibi âdi bir şeyle mi tecrübe eder? Bu gayet âdi bir mertebedir, buyurdu.

O vakit kardeşinin oğlu Seyyid Matar küçüktü. Ona işaret edip:

— Yâ Matar! Bu kabın içinde ne olduğunu keşifle bunlara söyle, dedi.

Seyyid Matar teveccüh edip şöyle dedi:

— Yâ Seyyid! Ruhum yerleri, gökleri ve bütün makamları seyretti. Bir yılan yavrusunu anasının yanında göremedim. Gitmiş, kaybolmuş. Meğer tutulup bu kaba konmuş imiş. Bu kabın içinde olan odur.

Muhammed Kadiri bu sözü işitince bir nâra vurdu ve düşüp bayıldı. Nice zaman sonra aklı başına geldi. Üzerinde bulunan o işlemeli, pahalı elbiseleri yırtıp ucuz ve yamalı bir elbise giydi. Varını yoğunu fukaraya dağıtıp fakrı tercih etti. Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'nin eline yapışıp sıdk u ihlâs ile tevbe etti. Cân ü gönülden Hazret-i Seyyid'in hizmetinde olmayı arzuladı. Hazret-i Seyyid onun bu arzusunu kabül buyurdu.

Halife bunları işitti, gayet huzürsuz oldu. Huzursuz olmasının sebebi; Muhammed Kadiri'nin gidip Seyyid Ebül Vefâya mürid olduğunu gören diğer yakınlarının da aynı şekilde hareket edecekleri ve dolayısıyla memleketin ve hilâfet makamının elinden çıkacağı endişesi idi. Biçâre bilmiyordu ki onun memleket ve makamı Hazret-i Seyyid'in nazarında hiçbir şey değildir. ”

Halife halâ tereddüt içinde idi. Hazret-i Seyyid'i bir kimse ile daha tecrübe etmek istedi. Bunun için helâl yoldan kazanılmış olan yüz dinarla haram yoldan kazanılan on dinarı birbirine karıştırdı. Ve on dinarı ancak kendisinin anlıyabilece-

160 ÂRİFLERİN MENKİIBELERİ

t ği şekilde işâretliyerek paranın tamamını bir keseye doldur. du. Adamlarından birine vererek Seyyid Ebül Vefâ'ya gönder. di..

— Bunu Seyyid Ebül Vefâ'ya götür; dervişlerine dağıtsın, dedi.

Gönderdiği kimse Hazret-i Seyyid'in huzüruna vardı. Kendisini halifenin gönderdiğini ve o kesenin içindeki dinarları da dervişlere hediye olarak verdiğini söyledi.

Seyyid Ebül Vefâ dinarları getiren adama: — Keseyi baş aşağı çevirip mührünü gider, dedi.

Halifenin adamı Seyyid Ebül Vefâ'nın işâret ettiği gibi keseyi baş aşağı tuttu ve ağızdaki mührü bozdu. Kesenin içindeki dinarları bir kap içine boşalttı.

Hazret-i Seyyid: — Şunu ayır, şunu da ayır! Şunları şunları da ayır, diye halifenin karıştırdığı, haram yoldan kazanılmış olan o on dinarı birer birer ayırdı. Helâl yoldan kazanılmış olan yüz dinarı aldı, kabül etti. Sonra o on dinarı bir keseye koydurdu.

— Bu dinarlar fakirlere nafaka olarak harcanamaz. Götür, kendisi harcasın, dedi ve halifeye geri gönderdi.

Halife alıp baktı, haram yoldan kazanılmış, o işâretli on dinar. O zaman bilip anladı ki Tâcü'lLÂrifin Seyyid Ebül Vefâ”da velâyet vardır. Hazret-i Seyyid veli sıfatını haizdir.

Doğruyu inkâr eden, sapık hasüd bazı kimseler halifeye varıp Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri için:

— Bu kimse uzakta iken bırakmayıp yakına getirdiniz..Şimdi bütün Bağdat halkı ona tâbi oldular. Muhammed Kadiri senin yanında iken senin en yakın adamın, en sâdık hizmetçilerinden biri idi. O bile seni terkeyledi, gidip ona mürid oldu, dediler.

Bu ve buna benzer öyle fitneler verdiler ki onları bir bir anlatmak kabil değildir...

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 161

Muhammed Kadiri, Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri” nin hizmetine girince Seyyid Hazretleri ona:

— Sana bir vazife vereyim ki sen onunla halifeye karşı itihar et ve halife seni o vaziyette görüp niyetini düzeltsin, dedi.

Onu dervişlerin helâsını silip süpürmek ve onun temizliğiyle uğraşmak işiyle vazifelendirdi. Muhammed Kadiri bu vazifeyi kabül edip sıdk u ihlâsla, gönül rızâsı ve hoşnutluğuyla seve seve dervişlerin helâsını temizlemeye başladı. Halifenin yanında, onun yakın adamlarından olmaya, Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'nin yanında bulunarak dervişlerin helâsının temizliğiyle uğraşmayı tercih ediyordu.

Bâzı kimseler halifeye:

— Senin has hizmetçilerinden, yakın adamlarından Muhammed Kadiri Seyyid Ebül Vefâ'ya sokulmuş, onun yakın adamları arasına girmiş ve ona öyle itâatli olmuş ki, senin yanında senin en yakının olmaya, onun hizmetinde bulunup dervişlerin helâsını temizlemeyi tercih ediyor. Senin adamlarını ayartıp hizmetten alıkoyan ve kendi hizmetinde tutan bu gibi kimseleri şehirde bulundurmanız doğru değildir. Eğer birkaç gün daha duracak olursa, kapınızda hiç adam bırakmadan çeker alır, kendine hizmetçi eder. Nitekim Muhammed Kadiri babanızın ve sizin yakınınız, has adamınız idi. Şimdi ona olan itâati o derece ileri ki... dediler.

Bu gibi münkir kimselerin sözleri halife üzerinde te'sirini gösterdi. Havass-ı ekâbiri topladı. Onlarla meşveret eyledi ve:

— Nasıl hareket edelim? diye sordu.

Bâzıları süküt edip bir cevab vermediler. Bâzıları: — Şehirden sürelim, dediler.

Bâzıları da:,

— Camilerde, minberlerde va'z u nasihat etmesine, halkın tevbe etmesi için meclisler tertip etmesine müsaade etmeyiniz, dediler.

162 ARİFLEBRİN MENKIBELERİ

İbn-i Akil (ki daha evvelçe ismi geçmişti):

— Yâ emire'kmü'minin! Ulemâ-i kibâr toplansın. Kendini yüce Allah'ın yoluna adamış ilim sahibi, ehil kimselerin her biri ayrı ayrı gayet güç suâller tertip edip ona sorsunlar. Eğer o bu suâlleri cevaplandırabilirse ne âlâ! Eğer bu suâlleri cevaplandırmaktan âciz ise artık ötesini siz bilirsiniz, dedi.

İbn-i Akil'in bu sözü halifenin hoşuna gitti.

— Ne kadar ulemâ-i kirâm, fukahâ-i ızâm var ise toplansınlar, dedi; içinden çıkılması zor olan ne kadar acaib ve güç mes'ele ve suâl varsa, ona sorsunlar. Eğer bunlara cevab verebilirse onu kendi hâline bırakalım. Şâyet bu suâlleri cevablandıramayacak olursa kürsüsünü başına yıkalım ve kendisini şehirden sürelim. Çıkıp gitsin, dedi,

Ve Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'ne bir adam gönderdi. Adam Hazret-i Seyyid'e:

— Ne dersin? dedi, halifenin de katılacağı bu toplantıda memleket âlimlerinin soracağı suâllere cevab verebilecek misin?

Hazret-i Tâcü'lÂrifin adamın bu sorusuna şu âyet-i kerimeyi okuyarak cevab verdi:

— «Etıy'ullahe ve etıy'ur resüle ve ülül emre minkümül âyete»: (O'nun izzeti hakkı için ki izzet ve azamet onundur.) İmâm Ahmed bin Hanbel, kubbesinin garb tarafına defn olunmuştur. Onun minberi demirdendir. O demir minberi çıkarıp halifenin topladığı âlimlerin bana suâl soracakları yere koysalar, sonra ateş verip kıpkızıl oluncaya kadar kızdırsalar, on-

.dan sonra bana: '

— Çık şu minbere de sordukları şü suâllere cevab ver, deseler, Allahü Teâlâ'nın yardımıyla minbere çıkıp soracakları suğllerin hepsine de cevab verirdim.

Onun bu sözü halifeye bildirildi. Halife emir buyurdu, o yeri kazdılar. Hazret-i Seyyid'in dediği gibi o minberi buldular. Gördüler ki çok büyük bir minber... Binbir zahmet ve meşakkatle onu çıkarıp geniş bir sahraya kurdular. Etrafına ve yakı-.

TÂCÜL ARİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 163

nıma çok büyük bir odun yığdılar. Sonra o odunları ateşe verdiler. Odunlar tamı üç gün üç gece yandı. Demirden yapılı minber ateşin te'siriyle kıpkızıl oldu.

Orada hâzır olan ve Hazret-i Seyyid'e gönül vermiş olan dostlar, yakınlar ve yârenler o hâli görüp: — Allah!. Allah!. sesleriyle yerleri-gökleri inlettiler.

Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri onlara dedi ki: — Allahü Teâlâ'nın avni benimledir. Bu bakımdan rahat ve müsterih olun.

Onun böyle buyurması üzerine dostlarından o hâl gidip hepsi de sâkin oldular. Orada olan hâleti dil ile anlatmak kabil değildi. Bağdat'ın bütün halkı o sahraya çıkıp toplanmışlardı. Şehirde hemen hemen hiç kimse kalmamıştı.

Ondan sonra ulemâdan, fukahâdan ne kadar tanınmış âlim, bilgili kimse var ise halifenin buyruğuyla orada hâzır oldular. Halifenin oturacağı yerin yakınından ateşi giderdiler. Halife minbere yakın bir yerde oturdu. Halkın ekserisi:

— Bu kızmış, kıpkızıl olmuş demire insanın yaklaşabilmesi hiç mümkün mü? Nerde kaldı üzerine çıkıp oturmak ve kendisine sorulan suâllere cevab vermek... dediler.

O arada, halifeye daha önce Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri hakkında fitne veren gıybetçi, münkir, hasüd kişiler de orada hâzır bulundular. Ve istediler ki Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri kıpkızıl minberin üzerinde yana... Yahut kendisine sorulan suâllere cevab vermekten âciz ola... Hazret-i Seyyid'e suâller soracak olan ulemâ ve fukahânın cânibine, onların yakınında bir yere oturdular.

Râvi der ki;

O âlim ve fakih kimselerin sayısı kırk kadardı. Onu Hanefi, onu Şâfii, onu Mâliki, onu da Hanbeli idi. (Rahımehümullahü teâlâ.) Bu dört mezhebde o zaman onlar kadar âlim kimse yoktu. Onlar gelip: yerlerini aldıktan sonra Seyyid Ebül Ve- Tâ Hazretleri'ne:

— Minbere çık!. denildi. Hazret-i Seyyid Ebül Vefâ:

— Nezzelnâ meahüm ve ferraknen nâre: Bunlarla bu makama kadar geldik. Bunlardan bizi ateş ayırdı, buyurdu.

Biraz daha açıklanacak olursa; münkir inkârında ısrar ederse yeri cehennemdir, demek istedi.

Ondan sonra minberin yanına geldi:

— Bismillâhirrahmânirrahim, dedi. Hazret-i Resûl'e salâvat getirdi, minbere çıktı. Orada bulunan halka selâm verdi; hutbe okudu. Ateşin şiddetinden kıpkızıl olmuş demirden minberin üzerinde ayağını hiç kımıldatmadı bile. O kıpkızıl olmuş demirden ayağı zerre kadar incinmedi.

Orâda bulunan halk o durumu görünce öyle bir dehşete kapıldılar ve kendilerine öyle bir heybet geldi ki anlatılamaz. Değil orada bulunan halk, ulemâ ve fukahâ bile mütehayyir oldular ve âciz kaldılar.

Hazret-i Seyyid ondan sonra mübârek ağzını açtı. İlm-i le dünniden ve maarif-i ilâhiyeden her biri bir inci ve cevahir mesabesinde olan bâzı sözler söyledi. Onun o sözlerine başta halife olmak üzere ulemâ, fukahâ ve bütün halk hayret ettiler.

Sonra halife de yerinden kalktı. Birçok nasihatleri muhtevi bir konuşma yaptı. Halifenin Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri hakkındaki kanaat ve tutumu değişti. O durumdan nice kimselere vecd ve hâlet geldi. Bâzı kimseler o manevi durumdan, o vecd ve hâletten ruhlarını teslim ediverecek gibi oldular. Artık hiç kimsede Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'ni inkâr etmeye hâl ve mecâl kalmadı. Başta emirü'-mü'minin halife hazretleri olmak üzere, Seyyid Hazretleri'ni imtihan etmek üzere orada bulunan dört mezhebden kırk seçme âlim ve fakih ile beraber bütün halk, herkes bildi ve anladı ki; Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri hak yolunda yürüyen, yüce bir ermiş ve Allah'ın gerçek bir kuludur. Bunu hep beraber kabül ve tasdik ettiler.

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 163

Esasen böyle bir vaziyet, bâzı münkir ve sapık kimselerin güneşi balçıkla sıvarcasına, Tâcü'L-Ârifin Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'ni -hased ederek- emirü'-mü'minin olan halifenin ve halkın gözünden düşürmek istemelerinden ileri gelmişti.

Râvi der ki;

Ondan sonra Seyyid Ebül Vefâ:

— Kim suâl sormak, münazara etmek istiyorsa gelsin. İşte meydan! diye yüksek sesle bağırdı. Onun bu şekilde bağırıp

münazaraya dâvet etmesine koskoca kalabalık ve bilhâssa o kırk âlim içerisinden hiçbir kimse cevab veremedi.

O münkir ve hasüd kimselerden bâzıları, o kırk kadar âlim ve fakihe:

— Sizleri niye getirdik? Suâllerinizi sorsanıza... dediler,

Onlar:

— Vallahi biz gerçekten cevaplandırılamıyacak kadar zor suâller hâzırlamıştık. Fakat şimdi onların hiç birisi hâtırımıza gelmiyor. Ve her ne biliyor idiysek onları da unuttuk, dediler.

Râvi der ki; O kırk âlim ve fakih kimseden ancak birisi ileri çıkıp: — Meal İslâm? (İslâm nedir?) diye, sordu.

Hazret-i Seyyid: i — Hangi İslâmdan soruyorsun? dedi, senin İslâmından mı soruyorsun yoksa benim İslâmımdan mı?

Suâli soran:

— İslâm iki türlü müdür ki öyle diyorsun?

— Evet, iki türlüdür. Şöyle ki; sen: Hak Teâlâ birdir, eşi ortağı, benzeri yoktur. Muhammed Mustafâ (S.A.V) hak peygamberdir diye dilinle ikrar eder, kalbinle bunlara inanırsın. Allahü Teâlâ'nın ve resülünün buyruğunu tutup onunla 2mel edersin. Ama bizim İslâmı anlayış ve kabül edişimiz bâzı değişiklikler arzeder. Şöyle ki; zâtı mahvedip sıfatı tebdil ederek hiçbir zaman Allahü Teâlâ'dan gafil olmamak İslâmdır, deriz.

166 ÂRİFLERİN MENKİIBELERİ

Sizin orucunuz Ramazan ayında fecrin tulüundan gün dolup akşam oluncaya kadar yemeden-içmeden, kadınlarla cimâ etmekten sakınmak ve akşam olunca da iftar etmektir. Fakat bizim orucumuz dünyadaki bütün şeylerden geçmektir. İbâdet ve tâate güç kazanmak için meğer zaruri olarak yenile... Ve bütün ahlâk-ı rezileden ictinâb etmektir.

Sizin zekâtınız; altından şu kadar, gümüşten şu kadar, keçiden şu kadar, koyundan bu kadar diye her şeyin cinsine ve miktarına göre ayrı ayrı değişiyor. Bizim zekâtımız; vücüddan geçip mevcüd-i hakiki ile ğına (zenginlik) bulmaktır.

Hazret-i Seyyid daha sonra haccı ve diğer emirleri açık açık anlattı. Nitekim bu, evvelki fasıllarda geçmişti. Ondan sonra dedi ki:

— Bu anlattığım İslâma kim kaadirdir?

Hiçbir kimse cevab vermedi. Ondan sonra Tâcü'LÂrifin Hazretleri:

— Ey cemaat! Benim için şiddetli bir ateş kızdırdınız; Hak Teâlâ söndürdü. Bâzı suâller hâzırlayarak onların cevablandırılmasından beni âciz bırakmak istediniz. Hak Teâlâ beni değil sizi âciz bıraktı, Siz istiyordunuz ki, kendiniz fesahat ve belâgatle söz söyleyip suâller sorarsınız. Bende ise fesahat ve belâgatten hiçbir eser olmaya ve sizin suğllerinize cevab vermekten âciz kalayım... Gördünüz ya fesahat ve belâğatle söz söylemeye muktedir imişim...

O kendilerini fasih ve beliğ âddeden kimselerde, Allahü Teâlâ'nın kudreti berekâtına, ağızlarını açmaya mecâl kalmadı. Sonra Seyyid Ebül Vefa:

— Hani bana sormak için suâl hâzırlayanlar neredeler? Gelsinler, sorsunlar suâllerini! diye üç def'a yüksek sesle çagırdı. Hiç kimse cevab vermedi. Seyyid Ebil Vefâ:;

— Bana sormak için hâzırladığınız hâlde Allahü Teâlâ tarafından size unutturulan suâlleri Hak Teâlâ'nın yardımıyla sizlere ben sorayım ve cevablarını da kendim vereyim, dedi.

Suâller tertib eden kırk âlim ve fakihden birincisine:

TÂCÜL ARİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 107

— Yâ falan! Senin sormak için hazırladığın sual şu değil miydi? diye sordu.

Onun:

— Evet yâ Seyyid, o idi, demesi üzerine:

— İşte cevabı da budur, diyerek o suâli cevabıyla birlikte

söyledi. Bu cevab çok güzel bir cevabdı. Bu cevabı orada bulunan herkes beğendi.

Hazret-i Seyyid orada bulunan diğer otuz dokuz âlimin suâllerini de cevablarıyla birlikte bir bir söyledi. Bu cevablar gayet açık anlaşılır cevablardı.

Onun kendisine sorulacak. suâlleri bir bir açıklaması ve onlara çok güzel cevablar vermesi başta halife hazretleri ve o kırk âlim, fakih olmak üzere herkesi hayrette bıraktı. Orada bulunan herkes Seyyid Hazretleri'ne hayran oldu.

Seyyid Ebül Vefâ ondan sonra:

— Ey âlimler, ey fakih kişiler! buyurdu; bilmiş olun ki medresede öğrenilen ve kâğıt üzerine yazılan ilim zamanla unutulur. Fakat ledün mekteb ve medresesinde öğrenilen o ilmin yâni ilm-i ledünninin kâğıdı gönül sahifesidir. O, gönül sahifesine yazılır ve unutulmaz. Gayret edin, ilm-i ledünniyi öğrenin; iki cihanda said olur, saâdete erer ve mes'üd, bahtiyar yaşarsınız.

Sonra şu âyet-i kerimeyi okudu:

«Fettekullahe mesteta'tüm vesmeü ve etiy'ü:

(Gücünüz yettiği kadar ittika ediniz, işitiniz ve itâat ediniz.)

Râvi der ki:

Orada hâzır olan âlimlerden birisi de İbn-i Akil idi, nitekim İbn-i Akil'in zikri daha evvelce geçmişti. Birisi de Şeyh Ebül Hasen-i Cevzi idi. İkisi de ilim sâhibi, güvenilir kimselerdi. Şeyh Ebül Hasen-i Cevzi'nin Kur'ân tefsiri de vardır. Bunların ikisi de Seyyid Ebül Vefâ Hazretlerinin -gerek gramer ve gerek-

168 ÂRİFLERİN MENKİIBELERİ

se tefsir etme bakımından- Arapça bilgisinin o kadar çok olmadığını zannediyorlardı. Zira Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri küri olarak doğmuş ve kürt kavmi arasında büyümüştü. Bu bakım dan fesahat ve belâğatinin olmadığını sanıyorlardı.

Onun fasih ve beliğ bir şekilde, yerli yerinde, inci tanesi gibi konuştuğunu ve ilmin her nev'inden bahsettiğini görünce hayran oldular ve yakinen bildiler ki, Tâcü'k-Ârifin Seyyid Ebül Vefâ.Hazretleri'nin ilmi medresede çalışıp kazanmakla elde edilmiş olmayıp keşfidir. «Errahmânü allemel kur'ân» medresesindendir.

Onlar o hayranlıkta iken Hazret-i Seyyid onların gönlünden geçen şeyleri bildi. Onlara bakarak Arapça bir kaside okudu. Okuduğu o kasidenin bir benzeri daha yoktu. İki beyti şöyledir;

Sırrıhul fesâhati kaminün fil meâdiyni Biserâiril ervâhi lâ fil elsüni

«Bu fesahat ve belâğatin sırrı madenlerde gizlidir. Onun madenleri dillerin değil, ruhların seriridir.». Belki müteber olan fesahat candan olan ve candan gelendir.

Râvi der ki;

Hazret-i Seyyid artık minber üzerinde konuşmayı bıraktı. İnerek iki rekât namaz kıldı ve oturdu. Orada olan halktan bâzıları onun yakınma geldiler. Etrafını çevreleyip oturdular.

İbn-i Akil ile İbn-i Cevzi de Hazreti Seyyid'in yanına geldiler ve ondan medet taleb ettiler. Seyyid Ebül Vefâ onlara:

— Siz beni fesâhat ve belâğatten haberi olmayan acemi bir kimse mi zannetmiştiniz? diye sordu. Onlar:

— Evet, öyle zannediyorduk. «Yemhullahü mâ yeşâü ve yüsbitü>: (Allahü Teâlâ dilediğini mahveder ve dilediğini de sâbit kılar) diyorduk. Fakat şimdi bildik ki o zannımız inne bâ'dez zanni ismün kabilindenmiş ve fâsid imiş, dediler.

Hazret-i Seyyid:

— Bilin ki Hak Teâlâ'nın inâyeti kime erişmişse, o kimse

TACÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 169

eğer nâkıs ise kâmil olur. Dilsiz ise dillenir, konuşması düzgün değil ise fasih olur. Kör ise gözleri görür. Hâsılı, ne eksiği varsa giderilir, hiçbir eksiği kalmaz.

Hak Teâlâ ben kuluna da inâyet etti. Ceddim Muhammed Mustafâ (salâvatullahi aleyh) gece rüyâmda görünüp ağzıma mübârek tükrüğünden bulaştırdı; işte o sabahtan sonra gördüm ki fasihin fasihi, beliğin beliği olarak konuşmaktayım.

Ondan sonra İbn-i Cevzi'ye bir hâlet geldi. Vecd içinde kal. dı. Eski hâline avdet edince Hazret-i Seyyid'in mübârek ellerine sarılıp tevbe etti. Mertebeler kazanıp yüce azizlerden oldu.

Râvi der ki;

İbn-i Cevzi'nin bir oğlu vardı. İbn-i Cevzi hayatta iken henüz küçüktü. Babasının vefatından sonra o da büyüdü, bulüğa erdi. Babasının silsile-i tarikından olanlara bir gün:

— Babam kimin önünde tevbe etmiş ve kimin tarikat silsilesine girmişti? diye sordu. Dediler ki:

— Senin baban bizzat Tâcü'LÂrifin Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'nin önünde tevbe etti ve onun tarikına girdi.

İbn-i Cevzi'nin oğlu rüşd sâhibi olduğu o zamanda Hazret-i Tâcü'l-Ârifin âlem-i ecsâmdan âlem-i ervâha gitmiş, bu âlemden öbür âleme göçmüş bulunuyordu. İbn-i Cevzi'nin oğlu:

— Tâcü'LÂrifin Seyyid Ebül Vefâ'nın zamanında yetişmedim. Ne olurdu onun zamanında yetişip babam gibi ben de bizzat onun önünde tevbe edeydim, diye çok üzüldü, gayet müteessir oldu.

Seyyid Ebül Vefâ'nın makbül halifelerinden o zaman İbni Hey'eti (kuddise sirruhul aziz) vardı. İbn-i Cevzi'nin oğlu ona varıp önünde tevbe etti. Sonra:,

— Elhamdülillâh Hak Teâlâ beni ve babamı Tâcü'lÂrifin Seyyid Ebül Vefâ'nın silsile-i şerifesine lâyık gördü, diye daima şükreder oldu. Onun ismine Ebül Ferec denirdi. Gayet fâzıl bir kimseydi. (Rahmetullahi teâlâ aleyh.)

Râvi der ki;

Bir gün Ebül Ferec'den:

— Sizin tarikat silsilenize girmenize sebeb ne oldu? diye sordular. Şöyle anlattı:

— Babam Tâcü'LÂrifin Seyyid Ebül Vefâ'nın önünde tev. be eylemiş. Ben de ondan tevbe eylemek isterdim. Fakat zamanına yetişemedim. Bana: «Eğer muradın onun silsilesine gir. mek ise İbn-i Hey'eti onun makbül halifelerindendir. Onun.önünde tevbe et, Hazret-i Seyyid'in silsilesine ulaş» dediler. Ben ise tereddüt ettim. Onlara; «Ben bir istihâreye varayım, bakalım Hak Teâlâ ne gösterir?» diye cevab verdim.

Gece oldu, yattım. Rüyâmda kıyametin koptuğunu, Arasat meydanının dopdolu olduğunu, mizan terasizinin ortaya geldi gini, Sırat'ın kurulduğunu, bir tarafta cehennem ateşinin kızgn alevlerini ve diğer tarafta cennetin bezenmiş olduğunu, iyi, güzel, sâlih amelli olanların said sayıldığını ve bir yerde toplandıklarımı, çirkin ve kötü amelli bulunanların da gözleri ağlamaktan giryân, ciğerleri pişmanlık ve acıdan püryân olarak bir tarafta durduklarını, saidlerden sayılarak kurtuluşa eren büyük bir topluluğun bir yerde durmakta olduklarını ve içlerinde buraka binmiş bir kimsenin bulunduğunu, o kimsenin yüzü nürundan bulunduğu yerin aydınlık içinde olduğunu gördüm.

Bu mübârek bölüğü ve aralarında olan o nür yüzlü zâtı merak ederek yanlarına vardım. Baktım, aralarında babam da vardı. Hem de o nür yüzlü zâtın yakınında bir yerde durmak: taydı. Anladım ki babam da kurtuluşa eren bu kimselerin içindedir...

Çağırıp: «Ey baba, dedim; ben de sizin tâifenize gireyim mi?» Bana; ey oğul! Sen bu silsileye girmek busüsunda tereddüt ettin. Ama seyyidim, senedim, efendim Hazret-i Ebül Vefâ'dan bir sorayım. Bakalım ne buyuracak? Eğer izin verirse gelirsin, dedi.

Gidip Hazret-i Seyyid'e sordu. O da kerem edip izin verdi. Ben de onların içerisine girerek halâs buldum. Babamın sözünden anladım ki, yüzü nürlu o kimse onların büyüğü Tâcü'k

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 111

Ârifin Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'dir. O yanında bulunanlar da ona inanarak önünde tevbe eden yakınlarıdır.

Yakinen bildim ve anladım ki, sıdk u ihlâs ile bu silsileye giren kurtuluşa erecek... Sabah olur olmaz Şeyh İbn-i Hey'eti'nin evine gidip önünde tevbe ettim. O mübârek silsileye dâhil oldum.

Hak Sübhânehü ve Teâlâ Hazretleri, keremiyle bütün üm:met-i Muhammedi onların silsilesine girmeyi müyesser edip kurtuluşa erenlerden kılsın. Âmin, ya rabbel âlemiyn.

LR

Râvi der ki;

Tâcü'LÂrifin Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri, o zamanlarda ikinci def'a va'z u nasihat eyledi. O sırada halifenin kalbinde henüz daha inkâr kokusu vardı ve henüz hicâbı gitmiş değildi. Zira müfsid, münkir ve münâfık kimseler halifenin kulağına Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri için, gece-gündüz türlü türlü kötü sözler söylüyor, hakkı bâtıl şeklinde göstermeye çalışıyorlardı.

O meclisde mü'minlerin emiri halife hazretleri de bulunuyordu. Bir ara halifeye bir hâlet geldi. Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'nin va'z u nasihatına yakından kulak verdi. Onun sözlerini işitti ve:

— Ahsente yâ tâcel ârifin! diye bir nâra vurdu, düşüp yere yığıldı. Bu hâlde de birkaç def'a yine bu sözü söyledi. Halifenin yakınları onun böyle söylemesine taaccüb ettiler ve etrafına oturdular. O hâl kendisinden gittikten sonra halife eski hâline avdet etti. Yakınları:

— Sizinle Seyyid Ebül Vefâ arasında henüz bir yakınlık mevcut değil iken ona bu şekilde seslenmienize sebeb nedir? diye sordular.

Halife söyle cevab verdi:

— Vallahi o sözü ben isteğimle söylemedim. Belki zaruri olarak ağzımdan kaçırıverdim. Zira minberin üzerinde yeşil bir kuş bulunuyordu. O kuş «ahsente yâ tâcel ârifin» diye bağırdı.

172 ARİFLERİN MENKİIBELERİ

Ben de onun dediğine bakarak o sözü söyledim ve kendimden geçtim. Yoksa bilerek ve isteyerek söylemiş değilim, dedi. Râvi der ki; Ondan sonra Hazret-i Seyyid gelip minberin aşağı ayağına oturdu. Büyük ve kalabalık bir halk topluluğu gelip önünde

tevbe etti. Sonra emir buyurdu, huddâmlar ellerine mıkraslar alıp durdular. Gelip tevbe edenlere mıkras vurdular.

Onların başın makinaya tutup traş ettiler. O kadar çok kimse tevbe etti ki kesilen saç bir hayli çoktu.

Seyyid Hazretleri'nin kuvve-i câzibesi taş gibi gönülleri cezbedip yumuşatırdı. Gönülleri yumuşayan kimseler dalâletten halâs olup tarik-ı hakka ulaşırlardı. Her iki âlemde gerçek saâdet o silsileye ulaşıp ebedi saâdete kavuşanlaradır.

ak

Râvi der ki;

Kendisine ızdırab gelen halife hayrette kalarak Seyyid Hazretleri'nin emrinde oldu. Gönlü yumuşadı ve hasüdların söylediklerine bakmayarak Hazret-i Seyyid Ebül Vefâ'ya biat etmek istedi. Tenhâ bir yerde vaaz kürsüsü kurmaları için adamlarına emir buyurdu. Sonra:

— Gelip bize tenhâ bir yerde va'z u nasihat eylesin. Lütfedip bizi şereflendirsin, diye Hazret-i Seyyid'e haber gönderdi. Hazret-i Seyyid:

— Hay hay, canla-başla... dedi. Gelip va'z u nasihat etti. Meclisde o kadar ilm-i ledünni ve feyz-i ilâhi saçtı ki anlatılamaz. Avâmdan, havâsdan ve hâss-ı havâsdan herkes hissesini aldı. Halife ve hâzır olan bütün âlimler, fakihler hayran kaldılar. Tâcüll-Ârifin Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri için:

— Bu kadar ilmi nereden öğrendi? Bu kadar çok kitaba nasıl mâlik oldu ve onları nasıl mütalâa edebildi? O kadar çok ve büyük şeyhlere, âlimlere ve fakihlere ne zaman ve nerede nasıl hizmet eyledi ki, zâhiri ve bâtıni ilimlerde misli yoktur... diye hâtırlarından geçirdiler.

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 13 Bu husüs Seyyid Ebül Vefâ'ya velâyet nüruyla malüm ok du. Buyurdu ki:

— Ey kavim, bilin ve anlayın. Hak Teâlâ Hazretleri bir ku- luna ihsân buyurup feyz bahşetse, o kimseye zâhiri ve bâtıni öyle bir hâl erişir ki, sizin âlimlerinizin nice yıllar çalışarak elde ettikleri çok ilmi, onun verdiği ilme nazaran denize nisbetle damla gibidir. Bir tarafın ilim öğreticisi insan olsun, diğer tarafın ilim öğreticisi de insanın yaratıcısı Allah olsun... Artık hangi tarafın ilmi daha tutarlıdır, kıyas olunsun... i

Orada bulunanlar Seyyid Hazretleri'nin bu sözünü işitince ağlaştılar. O konuşmadan, mertebesine göre berkeste bir vecd hâsıl oldu. Nice kimseler düşüp baygın vaziyette kaldılar. Halifeye de dehşet gelip vücüdunu bir titreme aldı. Sıhhatten ümidini kesti. Kalbinde Allah korkusu yer edip evliyâullah muhabbeti hâsıl oldu.

Tâcü'L-Ârifin Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri minberden inerek mübârek elleriyle halifenin vücüdunu sıvazladı. O elem ve wztırab halifeden zâil oldu. Sonra:

— Yâ Seyyid, dedi; bana hâssaten vaaz et.

Seyyid Ebül Vefâ:

— Yâ emire'İ-mü'minin! dedi, sen gerçeği gördün ve nefsin kaç def'a sana vaaz etti. Amma sen bir inat yüzünden bunu anlamadım, ya da anlamak istemedim. Bir kimseye kendi nefsinin vaazı te'sir etmezse, başkasının vaazı nasıl te'sir eder? Ama sana bir hikâye anlatayım. Ondan bir hisse çıkar.

Şöyle bilesin ki; bir çoban güttüğü koyunlara şefkatli ve merhametli davransa, onları dövüp incitmese ve zayıf-sağlam demeden her birini iyi, otlu yerlerde otlatsa, çok sıcak bastığı vakitlerde ağaç altlarına götürüp onları gölgelendirse, ağaç yapraklarını indirip onlara yediriverse, ve susadıklarında onları güzel, berrak akarsulara iletip sulasa, hulâsa; hâli hâlince her birinin yemine, suyuna, istirahatine dikkat ederek ihtimam gösterse, o koyunlar besli olur ve sürü çabucak artar. Ko-

yunların sütleri de çok olur. Koyunları böyle olan sürü sâhibi de çobandan memnun olarak ücretini ve itibarını artırır.

Çoban koyunlara şefkat göstermezse, onlara merhametli davranmazsa, kendi hevâ ve hevesinde olup sürüden ayrılan koyunu tutup getirerek sürüye katmazsa, zayıfının, sağlamımn bakımlarına ayrı ayrı dikkat etmezse, koyunları kurttan ve sürüye gelecek her türlü tehlikelerden korumazsa, onları yok yere döverek incitirse ve otlu, sulu yerlere götürmezse; o zaman da önceki durumun tam aksi olan bir durum meydana gelir. Koyunların sütleri ve sayısı azalır, sürü gündengüne eksilir. Böyle bir vaziyette de netice malüm... Koyun sâhibi çobandan memnun kalmayarak onu azarlar, icabında cezalandırır ve sürüyü elinden alarak işine son verir, yerine başka bir çoban getirir..

İşte bu böyle olduğu gibi, ey halife; bir bakıma sen de o çoban gibisin. Sana itâat eden tebaan da bir bakıma o koyunlar gibidir... Sen insaf ve adaletle hareket ederek tebaana zulmetmezsen, Hak Teâlâ (C.C) Hazretleri de raiyyet sâhibidir, adaletle hareket ettiğin için seni makamında devamlı tutar ve sen bu süretle ülkeni günden güne genişletebilirsin. Hem bu dünyada hem de öbür âlemde saâdete erer, mes'üd, bahtiyar olursun.

Eğer tebaana şefkat merhamet göstermeyip onlara eza, cefa ve zulmedersen Allahii Teâlâ seni bu sürüye çoban olmaktan, memleket pâdişahlığından ve hilâfet makamından alır, azleder. Böylece hem bu dünyada, hem de öteki âlemde merdüd (tardedilmiş, kovulmuş) olursun. '

Şimdi ey halife! Düşün ve gözünü aç! Kendi durumuna dikkatle bak. Hangi taraftasın? Ona göre amel et, durumunu düzelt. Hiç kimseye güvenme; âhirete yarayacak işi kendin gör.

Halife dedi ki:

— Ey Seyyid! Allahü Teâlâ seni ve âbâ ü ecdâdını bütün mü'minlere yardım ve onların faydalanmaları için gönderdi. O yardım ve faydadan bugün husüsıyle ben istifade ettim. Böyle-

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 115.

si, âlemde kimseye müyesser olmamıştır. İdarem altında bulunan mülkiye âmirlerine, halka adalet üzere muamelede bulunup kimseye zulmetmemeleri husüsunda mektup göndereceğim. Söylemek benden, dediğimi yerine getirmek de onlardan... Eğer emrimi tutmazlarsa günah benden gider, yarın Hakkın huzürunda kendileri mes'ül olurlar.

Seyyid Ebül Vefâ:

— Ey halife, dedi; güzel söylüyorsun ama, adalet etmek sadece dil ile söylemekle olmaz. Yapılan işi tartıya vurmak ve her hâl ü kârda adalete riayet etmek lâzım... Ey halife! Günün birinde ölüm erişse gerek... Bunda asla şübhen olmasın, Bugün öyle bir amel işle ki, yarın o amelin sana faidesi dokunsun. Günün birinde seni yüce bir varlığa, bir hazrete götürecekler. O öyle bir hazret ki, ona her şey âşikârdır. Küçük-büyük hiçbir şey ona gizli değildir. Burada işlediğin her şeyin karşılığımı - iyi veya kötü - orada göreceksin.

Şunu da bilmiş olasın ki Allahü Teâlâ Hazretleri seni zayıf bir nutfeden yarattı. Sana can verdi, akıl verdi, göz, kulak, ayak ve dil verdi. Bunlara benzer daha nice âzâlar ve saymakla bitmeyecek kadar sayısız ni'metler verdi. Bütün bunları insan oğlunun emrine musahhar kıldı. Nitekim Kur'ânı Kerim'de buyurur: «Ve in teuddü ni'metallahi lâ tuhsühâ»: (Cenab-ı Hakkın ni'metlerini saysanız bitiremezsiniz.)

- Böyle ni'metler verdiği insanlar üzerine, hükmedesin, emir veresin diye Allahü Azimüşşan seni hâkim kıldı, halife yaptı. Sana tâbi olan insanların hâlleri senden sorulacaktır. Bu bakımdan makamınla övünüp mağrur ve gafil olmayasın. Allahü Teâlâ'yı unutmayasın ve bu âyet-i kerimeyi hatırından çıkarmayasın.

Allahü Teâlâ bir başka âyet-i kerimede de şöyle buyurmuştur: «Vemâ halâktül cinne vel inse illâ liyâ'büdün: (Ben cinleri ve insanları ancak beni bilip bana ibâdet etsinler diye yarattum.)

116 ÂRİFLERİN MENKİIBELERİ

Râvi der ki;

Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'nin bunları anlatmasından sonra halife o kadar ağladı, o kadar ağladı ki, gözünün yaşı damla damla sakalından aşağıya döküldü. Halifenin şevk ve harareti ziyadesiyle arttı. İçmek için su istedi. Bir maşraba ile su getirdiler. Halife maşrabayı eline aldı, içmek için ağzına götürdü. O zaman Seyyid Ebül Vefâ:

— Ey halife, suyu içme! Sabret! diye bağırdı.

Halife maşrabayı elinde tuttu, suyu içmedi. Seyyid Ebül Vefâ'ya muntazır, onun söyleyeceklerini beklemeye başladı. Hazret-i Tâcü'LÂrifin:

— Ey halife, buyurdu; gayet susamış bir hâlde bir sahrada bulunsan ve etrafında bir damla bile su bulunmasa... Sen susuzluktan ölmek derecesine gelsen. Bir kimse şu elindeki maşrabayla bir maşraba dolusu buz gibi soğuk su getirse, senin karşında tutsa ve sana: «Eğer saltanatının yarısını bana verirsen şu suyu sana vereceğim» dese ne yaparsın?

Halife cevab verdi:

— Susuz ölmektense diri kalıp yaşamak iyidir. Bu bakımdan beyliğimin yarısını verir, o bir maşraba dolusu buz gibi s0- 'guk suyu alırdım.

Bu sefer Hazreti Seyyid Ebül Vefâ:

— Suyu içtiğini kabül ettim. O içtiğim su bir müddet son ra idrar olarak yol bulup çıkmak istese, fakat yüce Allah bir kimsenin eline imkân verse de o kimse seni işemekten men'etse, ve sen işeyemesen; o zaman o kimse sana; «Eğer memleketinin yarısını bana verirsen seni işetirim. Eğer vermezsen idrarının dışarı çıkmasına mâni olurum. Sen de o vaziyette kalırsın» dese ne yaparsın? dedi. i

Halife:

— Eğa, cefa içinde çaresiz kalmaktansa dirlik iyidir. Memleketimin yarısını ona verir, o zahmetli durumdan kurtulurdum, dedi.

TÂCÜL ARİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 10

Seyyid Ebül Vefâ bir şey söylemedi. Halife suyu içti. O zaman Seyyid Ebül Vefâ başını kaldırıp:

— Ey halife, buyurdu; bilmiş olasın ki, yarısı bir içim suya, yarısı da bir def'a işemek karşılığı elden çıkacak olan bir

devlete, bir makama ârif olan kimse hiç tamah eder mi? Onun

gibi beylik ve makamın beninı yanımda zerre kadar bir değeri yoktur.

Halife: — Ey Seyyid, dedi; beni mâzur gör. Senin asıl hâlini bilememiştim. Bilirsin ki, nefis kâfirdir. İnsana türlü türlü endişeler verir ve kişinin kendisine iğvâlar veren herkesin sözüne uyar.

Halife sonra:

— Estağfirullahe ve etübü ileyh, deyip Hazret-i Seyyid'in elini öptü. Pek çok özürler diledikten sonra:

-— Ey Seyyid, dedi; şimdiden sonra senin emrinden dışarı adımımı atmıyacağım. Ne yapmak istersem önce seninle müşâvere edeceğim, ondan sonra o işi yapacağım.

Seyyid Ebül Vefâ:

— Yâ emire'-mü'minin! Ben senden fâriğ oldum, sen de benden fâriğ ol. Fakat ne yaparsan Allahü Teâlâ'nın emrinden dışarı çıkma. Hazret-i Resûl'ün (aleyhisselâm) sünnetini bırakma. Daima Allah'tan kork, resülünden utan, dedi.

Halife: — Ey Seyyid, dedi; bana bir nasihatta bulun. O nasihat

sebebiyle gönlüm dünyaya karşı aşırı ve fazla bir hirs göstermesin.

Seyyid Ebül Vefâ buyurdu:

— Dünyanın lezzetlerine bakarsan onların üç şeyde toplanmış olduğunu görürsün. Bunlardan birisi yemek-içmek, öbürü giymek, üçüncüsü de cimâdır. Şimdi düşün. Yiyeceklerin en tatlısı baldır. O küçük, zayıfca bir hayvancıktan hâsıl olur.

O hayvancığı insan dilerse kolaylıkla helâk edebilir.

ın ÂRİFLERİN MENKİIBELERİ

Giyeceğin en iyisi ipektir. Onu da bir böcek yapar. O böcek de gök gürültüsünü işitse helâk olur. Cimâ ise bir bevl'i yerli yerine ulaştırmaktır. Bunca açıklığıyla hemen bir lâhza lez. zettir ki, o lezzet gusül abdesti almaya değmez. Dünyanın insan için geçen müddetinin kadr ve kıymeti olmadığı malüm oldu. Kâmil ve ârif olan kimse dünyaya gönül bağlamaz. Onlar gö. nöllerini Hazret-i Hak'dan asla ayırmazlar.

Seyyid Ebül Vefâ bunları söyledikten sonra bir müridine işaret etti. Mürid hâl ehlinden bir kimseydi. Şeyhinin ne mânada işaret ettiğini hemen anladı. Elini arkasına götürdü. Seyyid 'Ebül Vefâ onun eline büyük bir inci bıraktı. Öyle bir inci o zamana kadar görülmüş değildi. Parıltısından her taraf ışıl ışıl olmuştu. Bakanm gözleri kamaşıyordu. Halife onu görüp Hazreti Seyyid'e:

— Yâ Seyyid! Müsaade buyursunlar bir bakayım, dedi.

Seyyid Ebül Vefâ onu halifeye verdi. Halife elinde evire çevire baktı. Ancak bu basit bir taş parçasından başka bir şey değildi. Hazret-i Seyyid'in eline geri verdi.

Seyyid Ebül Vefâ o taş parçasını eline alınca, yine o taş parıl parıl parıldayan bir inci oluverdi. Bakan gözleri kamaştıracak derecede bir parlaklığa ve göz alıcılığa sâhib bulanan bu inciyi halife tekrar aldığı zaman onun gene basit bir taş parçası olduğunu gördü:

Halife o taş parçasını Hazret-i Seyyid'e gene geri verdi. Fakat hayret!. O taş parçası gene gayet parlak ve câzip bir inci tanesi oluvermişti. Halife hayrette kaldı. Bunun neden ileri geldiğini o zaman anladı. Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'nin mübârek eline yapışıp cân ü gönülden tevbe etti. Adalet üzere hareket edeceğine, kimseye zulümkâr davranmayacağına cân ü gönül den ahdeyledi.

Ondan sonra emirü'lmü'minin halife hazretleri çeşitli yemekler hazırlamaları için adamlarına emir buyurdu. Tâcü'LÂrifin Seyyid Ebül Vefâ Hazretlerine ziyafet verecekti. Adamları gyet çok- ve çeşitli yemekler hazırladılar. Sofralar. kuruldu, o

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 119

yemekler getirilip üzerlerine konuldu, Halife de geldi, Seyyid Ebül Vefâ ile beraber o sofralardan birine oturdu. Hazret-i Seyyid'in bütün dostları, yârenleri ve müridleri gelip o sofraların başına oturdular. Hazret-i Seyyid müridlerine:

— Ramazan-ı Mecnün aranızda mı? diye seslendi.

Ramazan-ı Mecnün:,

— Buradayım, diye ayağa kalktı, Seyyid Ebül Vefâ, halifeye:

— Yâ emire'kmü'minin, önce bu mecnünun karnını doyur. Ondan sonra Allahü Teâlâ nasıl buyurursa öyle ola... dedi. Halife:

— Hay hay, dedi yemeğin nihayeti yoktur. Ne kadar isterse yesin.

Seyyid Ebül Vefâ, Ramazan-ı Mecnün'a işaret etti. Ramazan-ı Mecnün kırk erbâb-ı ahvâlden birisiydi. İleri yürüdü, orada ne kadar yemek varsa hepsini de yedi, bitirdi. Ondan sonra:

— Ey halife, daha yemek yok mu? Karnım doymadı, dedi.

Halife duruma baktı da:

— Bağdat'ta ne varsa yesen sen gene doymâzsın. Ben sana ne bulayım? dedi. Hayrette kaldı ve hâl ne demekmiş anladı.

Ramazan sofradan ayrıldı. Halifeye:

— Bugün dedi, xızkımı senden taleb ettim; aç kaldım.

Halife özürler diledi, tevbe - istiğfar etti.

Râvi der ki;

Hazret-i Seyyid halife ile vedâlaştı. Halife ona şehirden çıkıncaya kadar refakat etti. Hazret-i Seyyid müridleriyle beraber Bağdat şehrinden uzaklaştıktan sonra halife, Mâcid-i Kürdi'yi istedi. Seyyid Ebül Vefâ Mâcid'e izin verdi. Mâcid geldi, halife ile buluştu. Halife, kâtibine:

— Kusende'nin etrafında olan bütün köylerin hâsılâtını Seyyid Ebül Vefâ'ya yazasın, diye emir buyurdu. Kâtip halifenin bu buyruğunu yazdı. Halife onu alıp Mâcid-i Kürdi'ye verdi ve:

" — Bunu al, Mâcid-i Kürdi'ye götür. Fakat Hazret-i Seyyid yerine varmayınca bunu verme ve gösterme, dedi.

160 AÂRİFLERİN MENKİIBELERİ

Mâcid-i Kürdi peki, diyerek mektubu aldı ve Seyyid Ebül Vefâ'nın arkasından gitti. Ona yetişti. Seyyid Ebül Vefâ'ya hiçbir şey söylemedi. Hepsi de gemiye bindiler, Gemi hareket edip yol aldı. Suyun ortasına varınca durdu ve hiç hareket etmez ol du. Ne kadar çalıştılar, gayret ettilerse hareket ettiremediler. Kürek vurdukları hâlde gene yerinden oynatamadılar. Giderken birdenbire durmasına ve çivilenmiş gibi hareket etmemesine neyin sebeb olduğunu bilemediler.

Seyyid Ebül Vefâ cânib-i Hakka teveccüh eyledi. O zaman geminin hareket etmeyiş sebebini anladı.

Mâcid-i Kürdi'yi yanına çağırdı. Ona:

— Ey Mâcid, buyurdu; sende bir nesne var.

— Evet yâ Seyyid, var.

— Nedir 0?

— Bende halifenin size gönderdiği mektup var.

— Bana daha evvelce niye vermedin?

— Yerinize varıncaya kadar vermememi ve ondan bahsetmememi halife vasiyet etmişti; onun için vermedim.

— Yâ Mâcid; görüyorsun gemi durdu, hareket etmiyor. Ne yapmamız lâzım?. Getir mektubu bir göreyim.

Mâcid-i Kürdi mektubu cebinden çıkarıp verdi. Seyyid Ebül Vefâ mektubu okudu: yırttı, parça parça edip suya attı. Gemi kendi kendine bareket etti. Yol aldı ve gayet sür'atle varacağı yere doğru gitti. Yolcular sâlimen varacakları yere eriştiler.

Bâzı kimseler o hâle vâkıfdı; — Seyyid Hazretleri ne acaib bir iş işledi, Kendisi kabül etmezse bâri zürriyetine, ya da dervişlerine vereydi, dediler.

Bu hâl Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'ne malüm oldu. Dedi ki:

— Ey kavim, derviş olan kimsenin Allah'dan başka şey istemesi doğru değildir. Ben, benim zürriyetimin, benim silsilemin tâ kıyâmete kadar Allahü Teâlâ'nın kendisinden başka

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 18)

hiç kimseye muhtaç olmayacağına ve bütün âlemin onlara muhtaç olacağına inanıyorum.

Her iki âlemde saâdet ve devlet, zürriyetinden olan veya mübârek silsilesine giren o kimsenindir. O kimse bütün âlem den müstağnidir.

Tâcü'l-Ârifin Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'nin kerametleri hadsiz, hesapsızdır. Eğer hepsini yazmaya kalksak sonu bulunmaz. Bu kadarla yetindik.

Hak Sübhânehü ve Teâlâ Hazretleri bütün ümmeti Muhammedi Hazret-i Tâcü'lÂrifin'in ve nesli âlisinin ve zürriyyât- tâhiresinin himmet-i âliyelerinden mahrum kılmaya... Bu mübârek silsilenin feyzinden, fazl ve keremiyle hiç birimizi hâriç bırakmaya... Âmin, yâ rabbel âlemiyn.

2e—

FASIL

Bu fasıl, Seyyid Ebül Vefâ'nın bâzı müridlerinin isimlerini beyân eder ve Hazret-i Seyyid'in müridlerini imtihan ettiğini bildirir.

Bilmiş olun ki, Tâcü'-Ârifin Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri nin müridleri gayet çoktur. Saymakla nihayet bulmayacak de. recede fazladır. Amma içlerinde öyle bâzıları vardır ki bütün tarikı (tarikatının inceliklerini) “görmüşlerdi.

Bunlar kırk kişiydiler. Hepsi de erbâb-i ahvâldendi. Gece gündüz Seyyid Hazretleri'nin hizmetinde olurlardı. Her birinin nice nice menkıbeleri vardır. Kitabımızda daha evvel isimleri geçmişti. Şimdi de onların isimlerini teberrüken tekrar zikredelim. Eğer menkıbelerini yazmaya kalkışsak ciltlere sığmaz. Müridlerinin isimleri şunlardır:

1. Şeyh Ali ibn-i Hey'eti.

2. Şeyh Beka ibn-i Batu.

. Şeyh Abdurrahman Tafsuncu.. Şeyh Matar (Seyyid Ebül Vefâ'nın kardeşinin oğlu.). Şeyh Mâcid-i Kürdi.

. Şeyh Ahmed-i Bakli.

, Şeyh Abdüssemiy'ıl-Kureyşi. Şeyh Ramazan-ı Mecnün.

Şeyh Muharımed Mısri.

. Şeyh Muhammed Kemhani,. Şeyh Mahmud Keyyâl.

12. Şeyh Şerafüddin Ebül Abbas. 13. Şeyh Ali ibn-i Üstâd.

14. Şeyh Ebül Bedr-i Hendenci. 15. Şeyh Receb-i Vâsıti.

16. Şeyh Ebü Bekr-i Busti.

17. Şeyh Mukbil Hâdim.

aI MÜ pu

—ve

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 183

18. Şeyh Askeri-i Şevli.

19. Şeyh Hebuna.

20. Şeyh Ebül Izzi Kalânisi,

21. Şeyh Muhammed Türkmâni. 22. Şeyh Hâmid-i Süfi.

23. Şeyh Huseyni Râti.

24. Şeyh Ali ibn-i Aster.

25. Şeyh Bârilin.

26. Şeyh Pürhayât.

27. Şeyh Selmân Bedrâj,

28. Şeyh Şihâbüddin ibn-i Akil. 29. Şeyh Muhyiddin-i Mendelci. 30. Şeyh Ebü Bekr-i Zinharân. 31. Şeyh Firece Makbur.

32. Şeyh Abdül'aziz-i Ferâwi. 33. Şeyh Mikdad.

34. Şeyh Abdurrahman Düceyli. 35. Şeyh Allân.

36. Şeyh Zeymi.

37. Şeyh Osman Mi'berâni.

38. Şeyh Yüsuf Betaih,

39. Şeyh Sarım.

40. Şeyh Ebü Said Kılur. (Rahmetullahi aleyhim ecmâin.)

AK Râvi der ki; Hazret-i Seyyid Tâcü'lÂrifin'in (kuddise sirruhul aziz) alemi altında onyedi sultan vardı. Sultandan maksat dünya pâdişâhı değildir. Belki maksat” şudur ki, tamamı târifi tekmil ettikten sonra Seyyid'in hizmetinde olurken hâl-i hayatlarında tevbe vermeleri için kendilerine müsaade olunmuştur.

O onyedi kişiye sultan denilmesine şu husüs sebeb olmuştur:

Irşâda izin verildikten sonra müridler tebaa, kendileri pâdişâh oldu. Ona iki cihanın sultanı nazarıyla bakıldı, O onyedi

muhterem zât tamamen kâmil ve mükemmeli kimselerdi. Geri kalan öbür kişiler de gerçi kâmil kimselerdi. Fakat tevbe vermeye ve başkalarını terbiye etmeye onlara izin verilmemişti.

Malüm olsun ki, işbu onyedi sultan o kırk makbül halifedendir, Bunların diğerlerinden farkı, bunlar kâmil ve mükenmil kimselerdir; öbürleri ise sadece kâmil kişilerdir.

O onyedi sultanın isimleri şunlardır:

Şeyh Ali ibn-i Hey'eti.

Şeyh Beka ibn-i Batu.

Şeyh Abdurrahman Tafsuncu. Şeyh Matar (Hazret-i Seyyid'in kardeşinin oğlu.) Şeyh Mâcid-i Kürdi.

Şeyh Ahmed-i Bakli.

Şeyh Muhammed Türkmâni.

. Şeyh Hebuna.

. Şeyh Ebül Izzi Kalânısi.

10. Şeyh Abdüssemiy'ıl-Kureyşi. * 11. Şeyh Şerafüddin Ebül Abbas. 12. Şeyh Ramazan-ı Mecnün.

ERA ENE

Şeyh Ramazan'a Mecnün denilmesinin sebebi şudur:

Sık sık kendisine vecd hâli gelen bir kimseydi. Ekseri vakitler meczüb olduğu hâlde yatardı. Eğer:

— Çoğu zamanlar meczüb olarak yatan bir kimse irşâd vazifesini nasıl yerine getirebilir? Daha doğrusu irşâd etmeye nasıl vakit bulabilir? Zira meczüb kimsenin çoğu vakti cezbe içinde geçer. Bu durumda onu mürşid ve mükeminil addetmenin mânası var mı? diye sorulacak olursa, buna cevabımız şu olacaktır:

Meczüb olmak irşâd etmeye mâni değildir. Meczüb kimse kendisinden cezbe hâli gittiği zamanlar, eski hâline avdet ettiği vakitler irşad eder.

Rivâyet olunduğuna göre Şeyh Bâyezid-i Bistâmi (rahmetullah aleyh) bâzen bir hafta kadar, bâzen daha fazla bihuş olup

'TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 18b.

yatardı. Bu müddetin daha fazla olduğu da olurdu. Hattâ bâzıları, Hazret-i Bâyezid yedi yıl kendinden gaib oldu diye nakletmişlerdir. Bunda hiç şek ve şüphe yoktur ki, irşâd ederdi. Netice olarak; vecd ve hâlet irşâda mâni olmaz.

Yine mevzuumuza dönelim ve kaldığımız yerden devam edelim.

13. Şeyh Huseyn-i Râi. 14. Şeyh Askeri-i Şevli.

Bu ikisi Sarrah denilmekle meşhur idiler. Sarrah denilmesinin sebebi, meclisde çok nâra vurmalarıdır.

15. Şeyh Ali ibn-i Üstâd.

16. Şeyh Ali ibn-i Asfer.

17. Şeyh Yüsuf Betaih.

Râvi der ki;

Yukarıda isimleri zikredilen bu onyedi sultan kıyamet gününde Seyyid Ebül Vefâ'nın alemi dibinde nurdan bineklere binip yine nurdan nikablarla Arasat meydanına geleceklerdir.

İlâhi! Onların himmetinden fazl ve kereminle ümmeti Muhammedden hiçbir kimseyi mahrum bırakma. Âmin, yâ rabbel âlemiyn.

*#*

Râvi der ki; Bu zikrolunan şeyhler Hazret-i Seyyid Ebül Vefâ'nın asla

ve kat'a hizmetinden ayrılmamışlar, bütün tatikını tekmil eylemişlerdi. Hazret-i Seyyid'in sohbetinden ayrı kalmamışlardı.

Ama şu aşağıda zikredeceğimiz azizler tarikı tamam görmüş ve makamlarına varmışlardır. Bunlar müteber seksen iki şeyhtir. İsimleri şunlardır:

1. Şeyh Muhammed Hırğfi. 2. Şeyh İbrahim Arabi. 3. Şeyh İbrahim Haddâd.

ÂRİFPLERİN MENKİIBELERİ

4. Şeyh İbrahim Semin.

5. Şeyh İbrahim Lek.

&. Seyh Abdülmahmud Bakali. 7. Şeyh İkbâli.

8. Şeyh Mahmud Zeki.

9. Şeyh Muflih-i Hâdim.

10. 11. 12. 13. 14. 15. 16. 17. 18. 19. 20. 21. 22. 23. 24. 25. 26. 21. 28. 29, 30.

31, 32. 33. 34. 35. 36. 37.

Şeyh Ranni.

Şeyh Kutbü'lÂrifin. (Basra'da medfundur.) Şeyh Bavarkan.

Şeyh Süsüil-Bezzâr. Şeyh Mâtuk.

Şeyh Utbe.

Şeyh Mansür-i Kimyâi. Şeyh Cebrâil Mekki. Şeyh Salâhuddin Belevi. Şeyh Halife.

Şeyh Kâtibi,

Şeyh Hâmid-i Tavli. Şeyh Dabbas.

Şeyh Bahtiyar.

Şeyh Aliyy-i Rustan. Şeyh Hasen-i Cevzi. Şeyh Temim.

Şeyh Gafrun Binebril Melik,

Şeyh Ebül Huccâc-ı Mısri,

Şeyh Abdül'aziz Bakli.

Şeyh Çakar. (Halife Kaim Biemrillâh'ın makbüllerindendi.)

Şeyh Ebül Mekârim Nehri Hâlisi,

Şeyh Ali ibni İdris-i Y&'huni,

Şeyh Ömer,

Şeyh Muhammed Sekran,

Şeyh Ebül Hâdid.

Şeyh Arab.

Şeyh Selmân-ı Kahhâl,

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 187

38. Şeyh Ermvek-i Süleymani.

39, Şeyh Dehleki. 40. Şeyh Aliyy-i Gaazi. 41. Şeyh Yahyâ. (Cevz şehrinin pâdişâhıydı.) 42, Şeyh Revâh-ı Gufrâni, 43. Şeyh Aliyyi'-Museydi. 44. Şeyh Tuhan. 45. Şeyh Ebü Müslim-i Mekki.

46. Şeyh Mifdam.

47. Şeyh Mikdad.

Şeyh Mifdam ile Şeyh Mikdad kardeştirler.

48. Şeyh Yunus.

49. Şeyh Abdullah Sâmid. 50. Şeyh Reyhan.

51. Şeyh Safâ.

52. Şeyh Lenkin.

53. Şeyh Câmi".

54. Şeyh Ebül Gamâm.

55. Şeyh Aliyy-i Cersâki, 56. Şeyh Süleyman Rudeyni. 57. Şeyh Muhammed Esved. 58. Şeyh Mahfüz.

59. Şeyh Mushağ.

60. Şeyh Zeyd bin Ömer, 61. Şeyh Melâmet.

62. Şeyh Ebü Tâlib.

63. Şeyh Rıdvan.

64. Şeyh Sâbit,

65. Şeyh Abdül'aziz.

66. Şeyh Mahınud Cebeli, 67. Şeyh Ahmed Müzeyyen. 68. Şeyh Temkin.

69. Şeyh Şebib.

70. Şeyh Burhân.

71. Şeyh Takıyy-i Nüşci.

188 ÂRİFLERİN MENKİIBELERİ

72. Şeyh Muhammed.

73. Şeyh Abdülmuhsin.

74. Şeyh Abdürreşid.

75. Şeyh Abdülvâhid-i Muğri.

76. Şeyh Ahmed-i Kureyşi.

77. Şeyh Ebü Nasri Kirmâni.

78. Şeyh Ebü Hâşim.

79. Şeyh Ebül Haseni.

80. Şeyh Abdüssamed-i Vâsıti. (Rahmetullahi teâlâ aleyhim ecmain.)

İsimleri zikredilen bu azizlerin her birisi bir memleketin büyüğü olmuşlardır. Her birinin sayısız müridleri vardır. Bunların hepsi de Tâcü'lÂrifin Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'nin terbiyesinden geçmiş, bu mertebeye öyle gelmişlerdi. İşte bundan Hazret-i Seyyid'in nasıl yüce bir sultan olduğu bilinmeli ve anlaşılmalıdır. O, âlemi ihata etmiştir. Bütün âlemi onun nüru tutmuştu. Hazret-i Resûlüllah'ın (sallâllahü aleyhi ve sellem) şer'i şerifini ihyâ etmiştir.

Hak Teâlâ'nın rahmeti tâ kıyamete kadar ona, onun zürriyetine ve mübârek silsilesine dâhil olanlar üzerine olsun. Âmin. yâ rabbel âlemiyn.

kk

Şöyle rivâyet olunmuştur ki;.

Hazreti Tâcü'lÂrifin (kuddise sirruhul aziz) o onyedi müridini tecrübe ve mertebelerine mağrur olmamaları, seyr ve cevelân göstermeleri için te'dib etmek istedi. O onyedi azizi halvetine topladı. Onlara şöyle dedi:

— Her biriniz birer mertebeye eriştiniz. Bu husüsda herkes, eksik ve fazla söylemeden makamını bildirsin... buyurdu.

Şeyh Ali ayağa kalktı, şöyle dedi:

— Yâ Seyyid! Elhamdülillâh hazretinizin yardımıyla Hak Teâlâ ben kulunu, bütün âlemde ne varsa onları bilmeye muttali kıldı. Hattâ, zifiri karanlık gecede kara taşın üzerinde yürü-

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 189

yen kara karıncanın ayağını kaldırıp indirmesinin sesini, Kaf dağının arkasında bile olsa işitir ve bilirim.

Seyyid Ebül Vefâ:

— Yâ Ebel Hasan, buyurdu; erenlerin makamı bundan daha yücedir. Cehd et, gayret göster ki bu makamda kalmayasın.. Makam-ı kurb'a (yakınlık makamına) erişesin.

İkinci olarak Şeyh Abdurrahman Tafsuncu (rahımehullah) verinden kalkıp şunları söyledi:

— Yâ Seyyid! Senin yardımın ve feyz ü berekâtına ve terbiyen nüruyla Allahü Teâlâ ekseri mahlükatın hâlini bana bildirdi. Hattâ denizin dibinde olan balıkları bile bilirim. Her birinin yuvalarını, ne yiyip ne içtiklerini de bilirim.

Hazret-i Seyyid:

— Yâ Abderrahman, dedi; ehl-i husüsun makamı bundan daha yücedir. Cehd et, gayret göster ki, bu makamda kalmayarak daha yükseğe erişesin.

Ondan sonra Hazret-i Seyyid'in kardeşi oğlu Şeyh Matar (rahımehullah) yerinden kalktı; şöyle dedi:

— Yâ Seyyid! Elhamdülillâh senin yardımın, inâyetin ve nür-i velâyetinle Allahü Teâlâ beni gizli şeyleri bilmeye muttali kıldı. Meselâ, âlemde ne kadar kuş varsa, onları, ne kadar yavruları olduğunu ve onların yuvalarını, yediklerini ve içtiklerini

Hazret-i Seyyid ona da:

— Yâ Matar! Vâsıl olacağın makam bundan daha yücedir. Bunları biliyorum diye mağrur olma. Cehd et, gayret göster ve bundan daha yüce bir makama eriş, dedi.

Ondan sonra Şeyh Ahmed-i Bakli (rahımehullah) yerinden kalktı:

— Elhamdülillâh yâ Seyyid! Senin yardımın ve mübârek nefesin berekâtına Hak Teâlâ ben kulunu ne kadar bulut varsa onları bilmeye, anlamaya muttali kıldı. Ben onların nereden gelip nereye gittiklerini, nerede yağmur yağıp nerede yağmayacağını ve nerede nasıl otlar biteceğini bilirim.

190 ÂRİFLERİN MENKLBELERİ

Hazret-i Seyyid:

— Yâ Ahmed, dedi; erenlerin mertebesi bundan daha yücedir. Sen bununla mağrur olma. Cehd ve gayret et ki, bundan daha yüce mertebeye erişesin...

Ondan sonra Şeyh Muhammed Türkmâni (rahımehullah) yerinden kalktı:

— Elhamdülillâh yâ Seyyid, dedi; senin yardımınla ve nürunun feyz ü berekâtıyla Hak Teâlâ bana güç, kudret verdi. Ben bu güç ve kudretle baktığım zaman yedi kat gökte ve yedi kat yerde ne varsa hepsini görürüm. Âlem-i melekütta ne varsa

Seyyid Ebül Vefâ ona da:

— Yâ Muhammed! Erenlerin menzili bundan daha âlâdır. Sen de cehd et, gayret göster ve bundan daha yüksek makama eriş, dedi.

Ondan sonra Şeyh Hebuna (rahımehullah) ayağa kalktı:

— Yâ Seyyid! Senin yardımın ve feyz ü berekâtınla, elhamdülillâh Hak Teâlâ bana karada ve nehirde olan sığırları, onların yemelerini, içmelerini ve her hâllerini bildirdi, dedi.

Seyyid Ebül Vefâ: — Yâ Hebuna! Bu makam durulacak makam değildir. Gayret et, bundan daha yüksek makamlara vâsıl ol, dedi.

Ondan sonra Şeyh Ebül Izzi Kalânisi (rahımehullah) yerinden kalkıp:

— Yâ Seyyid, dedi; senin inâyetin berekâtına Hak Sübhânehü ve Teâlâ bana cinnilerle görüşüp konuşma imkânını bahşetti. Cinnilerden çok kimse Kur'ânı benden öğrenip okudular ve hatmettiler. Ahmed ve Muhammed adlı yüz çinniye Kur'ânı hatmettirdim. Bunların sayısı belirsizdir.

Hazret-i Seyyid ona da: w

“ — Yâ Ebel Izzi Kalânisi, dedi; erenlerin mertebesi daha yücedir. Cehd ve gayret et, bundan âlâsına eriş.

Ondan sonra Abdüssemiy'ıl-Kureyşi (rahimehullah) yerinden kalktı: '

TÂCÜL ARİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 191

— Yâ Seyyid, elhamdülillâh senin yardımınla Hak Teâlâ bütün vahşi hayvanları, yırtıcı canavarları emrime müsahhar kıldı. Ben nasıl istersem onlar bana öyle itâat ederler, Ben hepsinin hâllerini bilirim, dedi.

Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri ona da: — Yâ Abdüssemi, cehd ve gayret et. Tâ ki maksadına erişesin, dedi.

Ondan sonra Şeyh Şerafüddin Ebül Abbas (rahımehullah) yerinden kalkıp:

— Yâ Seyyid! Senin yüce himmetin berekâtına, elhamdülilâh Hak Teâlâ bütün yırtıcı kuşları benim emrime musahhar kıldı. Hepsinin yuvalarını ve. yavrularını bilirim. Hepsi de benim emrime itâat ederler; ne söylersem hemen yaparlar, dedi.

Seyyid Ebül Vefâ: — Yâ Şerafüddin, cehd ve gayret et ki bundan daha yüksek makama erişesin, dedi.

Ondan sonra Şeyh Ramazan-ı Mecnün (rahımehullah) yerinden kalktı:

— Yâ Seyyid, senin yardımın ve feyz ü berekâtınla Hak Sübhânehü ve Teâlâ Hazretleri, yeryüzünde ne kadar keçi varsa, hepsinin yeme-içme, yatıp kalkma ve bütün hâllerine beni vâkıf kıldı. Onların her hâli bana malimdur. Hepsi de benim emrim altındadırlar, dedi.

Hazret-i Seyyid:

— Yâ Ramazan, bu makam kalınacak, durulacak makam değildir. Cehd ü gayret et, daha yüce bir makam olan menâzil-i mukarrebin makamına eriş, dedi.

Ondan sonra Huseyni Râi (rahımehuliah) yerinden kalktı:

— Yâ Seyyid, elhamdülillâh senin feyzin nüruyla yeryüzünde büyük-küçük ne kadar koyun varsa Hak Teâlâ beni onların yemelerini, içmelerini, ne kadar süt vereceklerini ve bütün

192 ÂRİFLERİN MENKİIBELERİ

hâllerini bilmeye muttali kıldı. Ben onların insanlara nasib mi voksa hayvanlara yem mi olacaklarını bilirim, dedi.

Seyyid Ebül Vefâ:

— Yâ Hüseyin, dedi; âriflerin menzilleri bundan daha yüksektir, Sen de cehd ve gayret et. Tâ ki bundan daba büyük bir makama erişebilesin. Bu makamınla öğünme ve buna mağrur olma. Bu, durulacak bir makam değildir.

Ondan sonra Şeyh Askeri-i Şevli yerinden kalktı:

— Yâ Seyyid! Senin yardımın ve feyz ü berekâtınla gökyüzünde ne kadar melek varsa, onların hepsinin de tesbih ve tehlilleri Hak Teâlâ tarafından bana günde beş def'a bildirilir ve işittirilir. Ve ne zaman melekler beni görseler bana izzet, ikrâm ederler, dedi.

Seyyid Ebül Vefâ ona da:

— Yâ Askeri! Erenlerin bundan daha âlâ makamları vardır. Sen de cehd ü gayret et. Tâ ki şimdi bulunduğun makamdan daha yüksek bir makama erişesin, dedi.

Ondan sonra Şeyh Ali ibn-i Üstâd (rahımehullahi teâlâ) yerinden kalktı:

— Yâ Seyyid! Elhamdülillâh senin yardımın, ihsânın ve tasarruf kudretinle, Alahü Teâlâ bana öyle bir güç ve kuvvet verdi ki, ben istersem dilediğim herhangi bir kimseyi Allah'ın birliğine cezbedip çekerim ve senin huzüruna getiririm. Bu kimse Kaf dağının arkasında bile olsa.. dedi.

Seyyid Ebül Vefâ:

— Yâ Ali, dedi; ehl-i kurb'un makamı bundan daha âlâdır. Sen de cehd ü gayret göster; tâ o makama erişesin, dedi.

, Ondan sonra Şeyh Aliyy-i Asfer (rahımehullah) yerinden kalktı;

— Yâ Seyyid! Senin kuvve-i câziben ve himmet-i âliyen sebebiyle Hak Teâlâ bütün nebatların, ağaçların tesbih ve tehlillerini bana işittirir. Ben onlardan ker birinin türlü türlü dik lerle tesbih ettiklerini, tesbihleri esnasında dediklerinin hepsini ve onların dillerini bilirim, dedi.

TÂCÜL ÂRİPFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 193

Seyyid Ebül Vefâ:

— Ya Ali, erenlerin bundan daha âlâ makamları vardır. Bu makama mağrur olma. Cehd ü gayret et ve daha yükseğini iste, dedi.

Ondan sonra Şeyh Yüsuf Betaih (rahımehullahi teâlâ) yerinden kalktı:

— Yâ Seyyid, elhamdülillâh denizin dibinde balık cinsinden ne kadar hayvan varsa onların tesbih ve zikirlerini Hak Teâlâ bana işittirir. Onların yediklerini, içtiklerini, hangisinin hangi denizde bulunduğunu, nasıl yüzdüklerini ve nerede öleceklerini bilirim, dedi.

Seyyid Ebül Vefâ ona da:

— Yâ Yüsuf! Has kulların makam ve menzilleri bundan daha yücedir. Cehd ü gayret göster; tâ ki bundan daha âlâ bir makama erişesin, dedi.

Ondan sonra Şeyh Baka ibn-i Batu (rahmetullahi teâlâ) yerinden kalktı:

— Yâ Seyyid! Senin feyz ü ihsânın berekâtına, elhamdülillâh Hak Teâlâ bana bütün hayvanların, nebatların ve cansızve taşa benzer cansız şeylerin ve yeryüzünde bütünüyle ne varsa hepsinin zikir ve tesbihlerini işittirir, dedi.

Hazret-i Seyyid:

— Yâ Baka! Cehd et, tâ ki makam-ı âliyeye erişesin, Zira makam-ı kurb (yakınlık makamı) bundan deha âlâdır. Sen bununla mağrur olup bu makamda kalma, dedi.

Ondan sonra Şeyh Mâcidi Kürdi (rahimehullahi teâlâ) ayağa kalkıp:

— Yâ Seyyid! Senin sohbetinin nüru berekâtına Hak Teâlâ beni hâmile kadınların döl yataklarındaki çocukların durumunu bilmeye vâkıf kıldı. Ben hâmile kadınların karınlarındaki çocukların erkek mi, kız mı olacaklarını, bir aylık olduklarında da sağ mı yoksa ölü mü olarak doğacaklarını bilirim, dedi. Hazreti Seyyid:

— Yâ Mâcid! Cehd eyle ki bundan daha yüksek bir makama erişesin. Zira taleb olunan daha âli bir makamdır, buyurdu.

Râvi der ki;

Seyyid Ebül Vefâ'nm maksadı onlara telkinde bulunmaktı. Nitekim ârif olan kimseler bilirler ki, hiçbir mürid veya mürşidin bulunduğu hâl ve makamla mağrur olmaması, o mertebede karar kılmayarak daima daha yücesini taleb etmesi gerekir. Böyle yapmayıp da yerli yerinde kalanlar için matlub ile aralarında bir hicâb, bir perde bulunur. Yâni, arzu ve isteklerine o kimseler erişemezler.

Bundan sonra Şeyh Ali ibn-i Hey'eti (rahımehullahi teâlâ):

— Yâ Seyyid, ey efendimiz! dedi, Hak Sübhânehü ve Teâlâ, hazretlerinize büyük, acaib ve devamlı bir kudret ihsân etmiştir ki, bunun had ve nihayeti yoktur.

Seyyid Ebül Vefâ:

— Ey Ali, benim neyime muttali oldun ki böyle söylüyorsun? dedi.

Şeyh Ali cevab verdi:

— Ey efendimiz, zâtınızın havaya seccade sererek tıpkı yeryüzündeki gibi namaz kıldığınızı, üzerinde oturduğunuzu ben kaç def'a gördüm.

Seyyid Ebül Vefâ buyurdu:

— Yâ Ali, Allah'ın küçücük yaratıkları olan kuşlar da havada uçar. Onların makamı bundan yücedir?

© Şeyh Ali cevab verdi:

— Yâ Seyyid, ey efendimiz! Nice def'a hazretlerinizin tıpkı yeryüzünde yürür gibi denizin üzerinde yürüdüğünüzü gördüm. Ayağınız ıslanmamıştı bile...

Seyyid Ebül Vefâ buyurdu:

— Yâ Ali, su kuşları da suyun üzerinde yürürler. Ayakları hiç ıslanmaz. Erenlerin makamı bundan yücedir.

Şeyh Ali dedi ki:

— Ey efendimiz, hazretinizin beş vakit namazı. hem Mekke-i Mükerreme'de hem de burada cemaat hâlinde bizimle beraber kıldığınızı kaç def'a gördüm.

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 195

Seyyid Ebül Vefâ buyurdu:

— Yâ Ali, bir güvercin bile sabahleyin Mekke-i Mükerreme'de olur, öğle üzeri Bağdat'ta bulunur. Bu mertebe erenlerin makamına nisbetle bir zerre bile değildir; bir hiçtir.

Şeyh Ali yine cevab verdi:

— Ey efendimiz, kaç def'a vâki oldu. Hazretiniz Hindisten'da, Mısır'da ve sair yerlerde olan ceng ü cidâli haber verirdiniz. Sonradan bu haber verdiklerinizin aynen dediğiniz gibi, gerçek olduğu öğrenildi.

Seyyid Ebül Vefâ buyurdu:

— Yâ Ali, sen de başkaları da gece rüyâda çok yerleri gezip görüyorsunuz.

— Fakat rüyâ başka, sizin görmeniz, bilmeniz başka... Sizin buyurduğunuz aynen oluyor.

— Yâ Ali, Allah bana bildirirse ben ancak o zaman bilebilirim. Bu ve buna benzer şeyleri bilmek büyük bir iş değildir. Erenlerin makamı bundan daha yücedir.

— Yâ Seyyid, kaç def'a gördüm ve vâkıf oldura ki, hazretiniz meşrıkdan bakıp mağribde olan ahvâli görürdünüz. Uzattığınız zaman eliniz Kaf dağının ardına erişirdi.

— Bu mertebe güneşte de vardır. Güneş meşrıkdan doğuyor, mağribe erişiyor ve batıyor. Erenlerin makamı bundan daha yücedir..

— Yâ Seyyid, ey efendimiz! Ehl-i kurb'un menzili nasıldır?.

Hazret-i TâcivL-Ârifin o zaman şöyle buyurdu:

— Yâ Ali, kudret Hakkındır; bir veli Allahü Teâlâ'nın izniyle istediği zaman bütün gökleri ve içindeki melekleri omuzunda bir top gibi götüre... Ve kürrei arz onun nazarında bir portakal gibi ola... Önünü nasıl görüyorsa arka tarafını da öylece göre. Hak Teâlâ Hazretleri ile kendi arasında bir hicâb, bir perde bulunmaya. İşte mertebe-i kurb budur.

Hak Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri, Tâcü'LÂrifin Seyyid Ebül Vefâ'nın ve temiz, pâk zürriyetinin himmeti âliyelerinden hiçbir. müslüman kulu mahrum bırakmasın. Âmin, yâ rabbel âlemiyn.

FASIL

Bu fasıl Hazret-i Tâcü'LÂrifin'in (kuddise sirruhul aziz Kutbü'aktab idiğini beyân eder,

Şimdi malüm olsun ki, Hazret-i Seyyid Ebül Vefâ'nın kutub olduğunda şek ve şübhe yoktur. Buna delâlet eden hikâye ve haberler çoktur. Hepsini bir kenara bırakıp içlerinden kısa bir hikâyeyi anlatarak maksadımıza geçelim.

Kıssa şudur;

Evliyâ-i kirâm hazerâtından bir aziz vardı. Adı Ebü Naim” di. Hayli yüce mertebeler kat etmişti. Her nasılsa bir gün tarikat âdabında bir kusur işledi. Mertebesini aldılar. Ondan sonra Ebü Naim ne kadar gayret ettiyse de eski mertebesine erişemedi. Eski makamından ayrı olmanın hasretiyle günlerce gezdi. Her nerede evliyâullahdan bir kimse görse, yahut haberini alsa veya sezse varıp ondan medet isterdi.

Bu sevda ile aradan tam on yıl geçti. Sonunda Ebü Naim Cebeli Lübnan'a erişti. Orada kâmil bir aziz ile buluştu. Hâlini arzedip ondan medet istedi. O aziz:

— Ey kardeşim, dedi; senin hâlini geri getirmeye, sana iade etmeye ben muktedir değilim. Arma sana bir kimse söyliyeyim. Ona kadar zahmet et. Senin derdine olursa ondan derman olur. O, bu zamanın kutbudur.

— Ey kardeşim, dedi; kerem senden! Lütfet, o yüce kişinin nerede bulunduğunu söyle bana!

O aziz:,, © — Şimdi Mekke şehrinde (şerrefallahü teâlâ) mukimdir, dedi.

— Mekke'nin neresinde bulunur? Vardığımda onu henön nasıl bulabilirim?

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 197

— Birinci safta, altın oluk altında bulunur,

Ebü Naim o azizle vedâlaşıp Mekke'ye revân oldu. Dağ, tepe aştı, vâdi ve çöller geçti; Mekke'ye erişti, varıp Kâ'beyi tavâf eyledi. Sonra altın oluk denilen yere gitti. Oraya vardığı zaman yedi kişinin saf bağlamış oldukları hâlde durduklarını gördü. Yüzlerinin nüru ışıl ışıl parıldıyordu. Ebü Naim:

— Aradığım yüce zât burada olmalı, diye onların karşısına geçti. Gözyaşları içinde hâlini anlattı.

Onlar Ebü Naim'e maksadının ne olduğunu sordular.

Ebü Naim olanları başından sonuna kadar bir bir anlattı. Bir yandan da gözyaşlarını tutamayarak ağlamaya başladı. O arada kalbi;

— Taleb, taleb! diye atıyordu.

Ebü Naim o kadar çok ağladı ki gözyaşı seller gibi aktı.

Nihayet onların arasından biri çıktı. Hepsinin de teveccühü onaydı. Ebü Naim'in ağlamasına baktı da merhamet etti. O zaman Ebü Naim'in kalbine:

— Acaba vaktin kutbu olan zât bu mu ola? diye geldi. Kendisini onunla buluşturduğu için Allahü Teâlâ'ya şükretti ve bu durumdan ziyadesiyle memnunluk duydu. Biraz ileri varıp:

— Yâ Seyyid, dedi; senden, eski hâlimi bana iade etmeni ve derdime derman bulmanı istirham ederim. Tam on yıldır sergerdân (bâşı dönmüş) olmuşum.

Bunun üzerine o aziz Allahü Teâlâ'ya teveccüh edip dudaklarını kımıldattı. Ondan sonra Ebü Naim'e baktı. Onun nazarı Ebü Naim'e erişir erişmez, onun elinden alınan eski hâli kendisine iade edildi.

Ebü Naim Cenâb-ı Allah'a hamdetti, Sonra o yüce zâttan müsaade istedi. O yüce, ona izin verdi. Ebü Naim ellerine sarılarak onunla musafaha etti. Sonra da onun mübârek elini öptü. O yüce zât, Ebü Naim'in elini tutarak:

— Ey Ebü Naim, dedi.

— Buyur yâ Seyyid!

198 ÂRİFLERİN MENKİIBELERİ

— İstersen, dedi; hâlini sana iade etmeye sâyesinde muktedir olduğum kimseyi sana delâlet eyliyeyim? Onu sana tanıtmamı arzu eder misin?

— Tabii isterim yâ Seyyid, onu bana tanıt.

— O öyle bir kimsedir ki, bu zamanda onun gibisi bulunmaz. Sen ona erişsen o seni kemâle erdirir. Onun makamının sonu yoktur. Üç yıldan sonra kutbü'aktab olsa gerektir. Benim ona bir emanetim var. Senden, bu emaneti ona iletmeni dilerim. Bu emanetim şudur ki, onunla buluşunca kendisine selâmım olduğunu ve beni duâdan unutmamasını söyle...

Ebü Naim:

— Yâ Seyyid, dedi; onunla buluşunca emanetini ona elbette iletirim. Fakat onu nerede bulabilirira?

— Irak memleketinin Kusende dağında bulunur.

— Onu nasıl tanıyabilirim?

— O, evlâdı resülden Zeynel Âbidin oğullarındandır. Adı Ebül Vefâ'dır. Lâkabı Tâcü'-Ârifin'dir.

Bu konuşmadan sonra Ebü Naim o yüce kişiyle vedâlaştı. Neş'e ve sevinç içerisinde memleketine vardı. Orada üç gün kaldıktan sonra Irak'a müteveccihen yola çıktı. Irak toprağına basar-basmaz herkesin Hazret-i Tâcü'LÂrifin'in makamından, mertebesinden ve kerametlerinden bahsettiğini işitti. Onun şöhretinin âleme yayılmış olduğunu ve bütün kalblerin ona meyyâl bulunduğunu gördü. Kusende'ye erişti. Zâviyesine vararak Hazret-i Seyyid'in mübârek cemâlini gördü. Kalbi Hazret-i Seyyid'in cemâli nâruyla doldu. İleri varıp Seyyid Ebül Vefâ'nın mübârek elini öptü. Hazret-i Seyyid ona:,

— Ey Ebü Naim, buyurdu; rahımehullahü limen redde aleyke hâleke alâ yedeyhi. (Ey Ebü Naim! Allah rahmet eylesin o kimseye ki, senin hâlini Allah onun elinde sana reddeyledi.)

Ebü Naim dedi ki:

— Yâ Seyyid! Allah'ın birliği ve ceddin Resûlü Ekrem Aleyhisselâm'ın hakkı ve seni bana bildiren kimsenin hürmeti için, himmet ederek beni kemâle erdir.

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 199

Seyyid Ebül Vefâ buyurdu:

— İnşâallah aziz, kâmil olasın; nâkıslıktan halâs bulasın.

Ebü Naim:

— Lütfedip bana izin verin; hizmetinizde olayım, dedi.

Seyyid Ebül Vefâ izin verdi; Ebü Naim onun mübârek elinde tevbe edip tarikatına girdi ve hizmetleriyle meşgül oldu. Hak Teâlâ'nın hikmeti ve Hazret-i Seyyid'in sohbeti, himmeti berekâtıyla yüce mertebelere ve makamlara erişti. (Allahümmerzuknâ mea cemiy'ıl müslimiyn.)

**4# Rivâyet olunmuştur ki;

Bir zamanlar yılın birinde ay görülmedi. O vakit Ramazan ayının girip girmediği bilinemedi; ihtilâfa düşüldü. Zira gökyüzü bulutlarla kaplıydı. Kimi «Ramazan ayı girdi,» kimi de «yok, henüz girmedi» dediler.

Ramazan ayının henüz girmediğine kanâat getirerek o vakit Bağdat halkının ekserisi oruç tutmadılar. Sonradan o gün Hazret-i Tâcü'LÂrifin'in oruçlu olduğu haberini aldılar. Onlar da oruç tuttular ve adam gönderip Hazret-i Seyyid'e sordular:

— Biz Ramazan ayının henüz girmediğine kani idik. Hazretiniz ne buyurur; yoksa Ramazan ayı girdi mi?

Seyyid Ebül Vefâ:

— Evet, bugün Ramazan ayının başlangıcıdır, buyurdu.

Bütün mü'minler Hazret-i Seyyid'den bu sözü işitip oruç tuttular. Fakat bâzı kimseler de:

— Halk Ramazan ayını göremedi. Hazreti Seyyid Ramazan ayının girdiğini nereden bildi? Biz şübheye vardık, dediler.

O gün akşam oldu. Şübheye düşen o kimseler gece bir rüyâ gördüler. Rüyâlarında Seyyid Ebül Vefâ onlara:

— Benim Ramazan ayının girdiğini nereden bildiğimi mi soruyorsunuz? Bakın şuraya! dedi.

200 ÂRİFLERIN MENKİIBELERİ

O kimseler Hazret-i Seyyid'in işaret ettiği tarafa bakınca levh-i mahfüzu gördüler. Orada Hazret-i Seyyid'in oruçlu bulunduğu gün Ramazan'ın başlangıcı olarak kaydedilmiş... O işaretten sonra Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'nin herhangi bir husüsda sağlam malümat sâhibi olmadan kat'i bir hükme varmayacağı herkes tarafından yakinen bilinmiş oldu.

e Şöyle rivâyet olunmuştur ki;

Hazret-i Tâcü'-Ârifin'in (kuddise sirruhul aziz) müridlerinden bir aziz vardı. İsmine Şeyh Ahmed-i Medeni derlerdi.

Ahmed-i Medeni bir gün abdest almaya başlamıştı. O sırada gayet şiddetli bir rüzgâr esti; Ahmed-i Medeni'yi rahatsız etti. Ahmed-i Medeni:

— Ey rüzgâr, Hazret-i Tâcü'LÂrifin'in kerametleri hakkı için sâkin ol, dedi.

Rüzgâr o anda hemen sâkin oldu.

Şeyh Ahmed-i Medeni anlatıyor;

— Ben abdestimi aldım. Göğe bakınca havada, muallâkda bir adam gördüm.

— Bu adam kim ola? diye yüzüne baktım, tanıyamadım. O kimse bana selâm verdi. Selâmını aldım ve:

— Seni bu mertebeye kim eriştirdi? Bu makama erişmene sebeb ne oldu? Allah hakkı için bunu bana söyler misin? diye sordum. O, şöyle cevab verdi:

— Allah hakkı için diyerek ortaya Allah adını koydun; bana büyük bir and verdin. Eğer böyle dememiş olsaydın sana söylemezdim. Ve rabbim eğer sırrımı sana bildirmeyi dilemese, bildirmezdim. Bilmiş ol ki, bu mertebeye ben bir yüce hazretin vesilesiyle eriştim. O yüce kişi, Hazret-i Tâcü'LÂrifin'dir.

Şeyh Ahmed-i Medeni:

— Billâhil azim, bunun nasıl olduğunu da bana tafsilâtıyla anlat! dedi.

O kimse şöyle anlattı:

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 201

-— Bir gece tenhâ bir yerde ibâdet ediyordum. Allahü Te. âlâ'dan başka kimse hâlime muttali değildi. O anda kulağıma şu avaz geldi: «Allahümme bihakkı ebil vefâ ve kurbihi minke sebbitni alel hevâi: Yâ Allah! Ebül Vefâ'nın senin katında olan yakınlığı ve mertebesi hakkı için, bana havada durmayı müyesser eyle.»

Şeyh Ahmed-i Medeni diyor ki;

— Etrafıma bakındım, hiç kimseyi göremedim. Yukarı baktım, sanki yeryüzünde secde ediyormuş gibi havada secde eden bir kimse gördüm. Onun bu hâlinden bana büyük bir gayret geldi. Ben de onun söylediği gibi söyledim ve o kadar zilletle Hakka yöneldim, tazarru ve niyâz ettim. Zari zari ağladım.

Hak Teâlâ Hazretleri Tâcü'LÂrifin'in yüzü suyu hürmetine dileğimi kabül buyurdu. Beni havada muallâkda durdurdu. O vakitten beri ne zaman Allahü Teâlâ'dan bir şey isteyecek olsam, Tâcü'-Ârifin Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'ni vesile eder, isterim. Onun himmetiyle bu dilek ve isteklerim hemen hâsıl olur.

Şeyh Ahmed-i Medeni devam ederek diyor ki;

— O kimse nasıl bir kimseydi, biliyor musun? diye sordum.. O kimse:

— Hazret-i Seyyid'in onun gibi müridi çoktur. Hangisini bileyim? dedi.

Sonra şu şiiri okudu;

«E yümkinü hasra mevcil bahri kellâ velâ adeder rimâli limen yeuddü ve kem min mislihâ fil insi ehdâ bibi kel cinni hümlül hakkı yehdü.»

(Bahr-i mevcinin adedini, yeryüzünde olan kavimlerin sayısını bilmek kimseye mümkün değildir. Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'nin müridleri o kadar çoktur ki, insden ve cinden sayılamıyacak derecede fazla müridi vardır.)

Şeyh Ahmed-i Medeni ilâve ediyor;

Ben dedim ki: — Seyyid Ebül Vefâ'nın cinnilerden müridi var mıdır?

O cevab verdi:

— Evet vardır. İşte tıpkı şunlar gibi...

Bir cemaatin avazını işittim. Fakat kendilerini görmüyor. dum. Onlar çağırıp şöyle diyorlardı:

— Gerçeksin yâ Eben Nür.

O avazı işitince aklım başımdan gitti. Az kaldı, canım çıkıyordu. Sonradan öğrendim ki o avaz cinnilerin avazıymış. Baktım, gördüm ki Ebün Nür gaib olmuş.

Râvi der ki;

Bu hikâyeden anlaşılacağı üzere Hazret-i Seyyid'in âli ve yüce mertebelere erişmiş müridlerinin nihayeti yoktur. İşte onlardan birisine de Ebün Nür derler. Yine anlaşıldığı üzere, her kim cân ü gönülden zilletle Hazret-i Tâcü'LÂrifin'den yardım istese, Hak Teâlâ o kimseyi rif'ate eriştirir. Yâni dileğini yerine getirir.

Yine anlaşılacağı üzere Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'nin cinnilerden müridleri vardır. Sâlihlerden, evliyâullahdan, husüsiyle Hazret-i Tâcü'-Ârifin'den istimdat eden kimseler mahrum kalmazlar.

Hak Teâlâ Hazretleri lütf ü keremiyle cümlemizi, Hazret-i Seyyid'den ve onun temiz, pâk zürriyetinden yardım isteyip bütün arzu ve isteğine kavuşan kullarından eylesin. Âmin, yâ rabbel âlemiyn. '

Lik 1 Şöyle rivâyet olunmuştur ki; i

Irak ülkesinde bir aziz vardı. Gayet sâlih ve âlim bir kimseydi. Seyyid Ebül Vefâ'yı cân ü gönülden sevenlerdendi. Hazret-i Seyyid'in vefatından sonra onun mübârek silsilesine girip Şeyh Ali ibn-i Hey'eti'ye gönül bağlamıştı. Adına Şeyh Ebül Hasen denirdi. Şöyle anlattı;

Bir gün beytullahı tavâf ediyordum. Mağribli birisi gelip Irak'dan gelecek olan kafileyi sordu. Beni gösterdiler. Yanıma gelip:

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 203

— Irak'dan gelen kimselerden misin? diye sordu.

— Evet, dedim.

— Hiç bu kafilede Tâcü'LÂrifin silsilesinden bir kimse var mıydı? Tanır mısın?

— Tanırım, dedim; ben onun hulefâsından Şeyh Ali ibn-i Hey'eti denilmekle meşhur olan zâtın müridlerindenim.

— Doğru söylüyorsun, gerçektir. Zira sende Hazret-i Ebül Vefâ'nın râyibasını duydum. Ayrıca Hazret-i Tâcü'-Ârifin'in kerameti nüru elinde zâhirdir, dedi.

Sonra benimle biraz konuşmak, sohbet etmek azrusunda olduğunu söyledi. Kabül ettim; ayrılıp gidinceye kadar onunla bir hayli sohbet eitik. Ona Tâcü'LÂrifin Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'nin menkıbelerinden anlattım. O, anlattıklarımı hıfzetti, sonra bana:

— Ebül Vefâ Hazretleri'ni ziyaret edişlerinden birini bana bağışla; ben de sana bir hac sevabı vereyim, dedi.

Kabül etmedim, artırdı. Kabül etmedim, tekrar artırdı. Yine kabül etmedim; sonunda kırk haç sevabı vereyim, dedi. Ben yine kabül etmedim ve merakımı yenemiyerek:

— Ey kardeş, dedim; kaç def'a hacceyledin ki, Seyyid Ebül Vefâ'yı bir def'a ziyaret karşılığı bana kırk hac sevabı vermeyi teklif ediyorsun?

— Mağrib diyarından gelmek süretiyle kırktan fazla hacceyledim, dedi.

Ona şöyle söyledim:

— Değil kırk, bin hac sevabı da vermiş olsan Hazret-i Seyyid'i ziyaretten hâsıl olan sevabımı vermem. Zira dervişler arasında böyle bir iş olamaz. Hiçbir derviş şeyhini ziyaret etmekten hâsıl olan sevabı başkasına bağışlamaz; isterse ne karşılığında olursa olsun... Böyle bir alış-veriş vukuunda şeyhin müridi üzerindeki feyz ve istimdâdı kesilir.

Sonra mağribliye:

— Sen Seyyid Ebül Vefâ'yı gördün mü ki, onu ziyaret etme sevabını bu kadar şevkle arzuluyorsun? diye sordum.

204 ARİFLERİN MENKİIBELERİ

— Zâhir gözüyle görmedim, ama bâtın gözüyle gördüm, dedi.:

Şöyle anlattı:

— Bir gün Mağrib diyarında gemiyle denizde gidiyordum. Büyük bir balığın bir küçük balığı yakalayıp yutmak için kovaladığını gördüm. Dikkatle baktım; o küçük balık dönüp büyük balığa: «Kusende'deki Hazret-i Tâcü'lÂrifin Ebül Vefâ hakkı için beni incitme!» dedi. Küçük balıktan bu sözü işiten büyük balık hemen kayıp gitti, gözden kayboldu.

Bunu görünce bildim ki Seyyid Ebül Vefâ ululardan gayet yüce bir hazrettir. Fakat ne yazık ki onu ziyaret etmek müyesser olmadı. Sen de ziyaret sevablarından birini bana vermedin, dedi.

Onunla vedâlaşıp döndüm, Irak'a geldim Kusende'ye eriştim. Şeyh Ali ibn-i Hey'eti beni görür görmez:

— Yâ Ebâ Hasen, mağribli ile Mekke'de aranızda geçenleri bana anlat, dedi.

Ben de kıssayı tamamen anlattım. Bana dedi ki:

— Yâ Ebâ Hasen, eğer Hazret-i Tâcü'lÂrifin'i ziyaret sevabını kırk haccın sevabıyla değişseydin, şeyhini ucuza satan bir mürid olurdun. Mağriblinin maksadı seni tecrübe etmekti. Sâdık bir müride yakışan hareket ve üzerine düşen en mühim bir vazife; bütün âlemi de verseler şeyhini vermemektir. Zira müride her şey şeyhinin himmetiyle hâsıl olur. Şeyhi himmet edince müride kudret gelir, her yıl haccedebilir. Belki bütün farz namazları Mekke'de kılar. Ve böyle bir makama erişmeye sebeb olan ziyaret yüzbin hacdan daha efdaldir. Nerde kaldı kırk hac... Husüsiyle, o hacların ekserisi gaflet ile olursa... Velinin her haccı ve her namazı kalb huzüru ve gönül gözüyle olur. Bu hac ile o hac arasında pek çok fark vardır.

Hak Sübhânehü ve Teâlâ Hazretleri bizleri ve bütün ümmet-i Muhammedi, ihlâs ile şeyhini seven, ona gönülden bağlanan ve husüsiyle Ebül Vefâ hânedanına mu'tekid olup saâdet bulan kullarından eylesin. Âmin, yâ rabbel âlemiyn.

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 205

«Burada Peygamber Efendimiz (aleyhis salâtü vesselâm ) ile Seyyid Ebül Vefâ (kuddise sirruhul aziz) mukayese ediliyor ve Seyyid Ebül Vefâ üstün tutuluyor gibi görünüyorsa da böyle bır durum -haşâ- vâki olamaz. Belirtilmek istenen husüs şudur ki, hangi mürid olursa olsun, üzerine düşen vazife; mürşidine tam bir bağlılıkla bağlanmaktır. Bu kıssada müridin bu vazifesi anlatılmak ve belirtilmek istenmiştir.» kA

Şöyle rivâyet olunmuştur ki;

Seyyid Ebül Vefâ'nın (kuddise sirruhul aziz) ilk zamanlarda şöhreti yaygın ve kerametleri zâhir olmamıştı.

Bir gün huzüruna bir kimse geldi. O kimse;

— Bu zamanda benden sâlih bir kimse yoktur. Müridini benim kadar terbiye edebilecek salâhiyetli bir şeyh bulunmaz, zannediyordu.

Onun bu zan ve inancı evliyâullahdan bâzı kimselere malâm oldu. Bu durum kendisine malüm olan kimselerden bir şeyh öyle dâva eden o kişinin yanına geldi. Selâm verip oturduktan sonra:,

” — Yâ Şeyh dedi; bu âlemde müridlerini senden daha iyi ve daha güzel terbiye edebilecek, salâhiyetli ve ehil bir kimse var mıdır?

O kimse: — Yoktur, diye cevab verdi.

O aziz o zaman: i

— Yâ Şeyh, buyurdu; henüz sen de terbiyeye muhtaçsın.

— Yok, hayır! Ben bu âlenide müridlerini terbiye edip salâha kavuşturmak husüsunda kendimden daha salâhiyetli bir kimsenin var olduğunu sanmıyorum. Eğer mevcud olduğunu bilsem böyle iddiada bulunmazdı.

Böyle söyleyen ve böyle dâvadâ bulunan kimsenin ismi.Münevver idi. Münevver'in öyle söylemesi üzerine evliyâullabdan olan yanındaki o kirise kalkıp gitti. Fakat onun gitmesiy-

le birlikte Münevver karanlık ve zulmet içinde kaldı. Feth tarikı bağlandı; hiçbir şey ona boyun eğmedi.

Münevver gayet huzürsuz oldu. O hâle hayran kaldı. Söylediği söze ve ettiği dâvaya bin pişman oldu. Eski durumunu kaybetmenin verdiği bu dert ile yanıp tutuşarak o diyarı terketti. Dağlara ve sahralara düştü. Derdine derman aramaya başladı.

O halde gezerken bir kimse ile karşılaştı. O kimsenin nür-i velâyeti ışıl ışıl parlamakta, her tarafı aydınlatmaktaydı. O kimse selâm verdi; Münevver selâmını aldı. Sonra o aziz, Münevver'e:

— Ey oğul, dedi; sen niye boyundan büyük söz söyledin. Allahü Teâlâ'ya senden daha yakın olanlar bile böyle söz söylememişlerdir. Sen işi Allahü Teâlâ'ya tefviz eyleseydin ya... Allahü Teâlâ'nın sevgili kulları çoktur. Onların hiçbiri böyle bir dâvada bulunmamış ve işi Cenâb-ı Hakka ısmarlamışlardır.

Münevver:

— Ey Seyyid, dedi; bir hatâdır vâki oldu. Buna, bu derdi me hiç derman var mıdır?

O aziz cevab verdi:

— Olur; ama yolu başlangıçtan tutmak gerek, işi evvelinden sağlam yapmalı...

— Olsun yâ Seyyid, senin elinden mi sülük etmem lâzım, yoksa başka birisinden mi?

— Benim elimden sana feth yoktur. Belki bu zamanın kutbu ve feridi elinden sana feyz erişir.

Münevver sordu:

— Asrın feridi olan o kişi kimdir?

— Bunu sana ancak benden daha yüce bir zât haber verebilir; ben bunu bilemem. i

Böyle söyleyen aziz hemen gözden kayboldu. Ondan sonra olanları Münevver şöyle anlatıyor:

— O gece rüyâmda Hazret-i Resûl Aleyhisselâm'ı gördüm. Bana bir kimseyi gösterip:

— Bunun ardınca git... buyurdu.

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 2

Ben o kimsenin ardı sıra gittim. O kimse bir müddet sonra arkasını dönerek bana baktı ve:

— Sen Tâcü'LÂrifin'i bilir misin? dedi. Bu zamanın kutbu ve asrın ferididir.

— Bilmem, dedim.

— Ebül Vefâ denilmekle meşhurdur.

— Bilmem...

Şöyle anlattı;

«Hazret-i Zeynel Âbidin evlâtlarındandır. Şimdi Kusende'de bulunur. Hak Sübhânehü ve Teâlâ Hazretleri ona öyle bir âli makam ve keramet vermiştir ki, anlatılabilecek ve açıklanabilecek gibi değildir. Ona tâbi olan ve onun silsilesine dâhil olan said olsa gerektir.»

Ondan bu sözleri dinledikten sonra hemen Kusende tarafına yola koyuldum. Kusende'ye gelerek Hazret-i Seyyid'in mübârek elinden tevbe ettim. Tarikatına sülük edip kısa zamanda hayli yüce mertebelere eriştim. Tâcü'LÂrifin Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'nin nür-i velâyeti sebebiyle Allahü Teâlâ'ya yakın olan kullardan oldum.

#** *

Şöyle rivâyet olunmuştur ki; © — Şam'a müteveccihen Irak'tan hareket etmiş büyük bir kafile yolda gidiyordu. Bir müddet yol aldıktan sonra karşılarına bir harami çetesi çıkıp kafileyi ortalarına aldı. Kafiledeki herkes haramilerin elinden âciz kalıp malından ve canından ümidini kesti.

O sırada kafilenin içinden bir kimse atının başını meşrik tarafına çevirdi ve:

— Yâ Seyyid, yâ Tâce'-Ârifin! Bize derman et, bizi kurtar!

O kimse bu sözü söyler söylemez hemen şu avaz geldi:

«Lebbeyk, yâ men deânâ»; (Ey beni çağıran, yardım isteyen kimse! Geldim, yetiştim.)

Hemen meşrık tarafından bir toz koptu. Az sonra hepsi de gayet heybetli olan bir bölük atlı kimse geldi. Önlerinde

20$ ÂRİFLERİN MENKİIBELERİ

bir kır ata binmiş, eli süngülü bir kişi vardı. Onları görünce haramilerin hepsi bir tarafa dağıldı.

Ehli tâife bildiler ki, bu gelenler gayb erenleridir. Hak Teâlâ tarafından, Tâcü'-Ârifin'in (kuddise sirruhul aziz) kerametiyle kafile ehlini haramilerin elinden kurtarmak için gönderilmişlerdir. Hazret-i Seyyid'den yardım isteyen o kimseye sordular:

— Sen Seyyid Ebül Vefâ'yı yardıma çağırdın; onun kerametiyle gelip bu gayb erenleri bizi haramilerin elinden kurtardılar. Seyyid Ebül Vefâ'nın bunları yardımımıza göndermesine bir sebeb var mıydı? Hazret-i Tâcü'l-Ârifin niye yardım etti bize?

O kimse şöyle anlattı:

— Ey kervan ehli! Kafileyle yola çıkmadan birkaç gün önce, gece bir rüyâ gördüm. Rüyâmda haramiler aynen gelip böyle bizi çepeçevre sarmışlardı. Ben Hazret-i Seyyid'in fukarasından, yâni onun dervişlerindenim. Onuh daima söylediği şu söz hatırıma geldi:

«Haysü eyistüm fatlübüni üncidküm ve men lem yüdrikni felyülzim bikabri ve men kâne bâıden an kabri felyetevecceh ilâ cihetin ve lev kâne biaksel ğarbi fel yed'üni bismi ev bikünyeti ev bilâkabi selâse merratin bikalbin sâdikın ve azmin hâ- Tisin feinnallahe teâlâ yüheyyiti lehü kasdehü ve yakzi hâce- 'tehü»

(Ne zaman başınıza bir vak'a gelir de sıkıntı içinde kalırsanız beni isteyiniz. Ben sizi o kötü durumdan kurtarırım. Bir kimse benim zamanıma erişemezse kabrimden yardım istesin. Eğer kabrime uzak olursa, kabrim tarafına dönüp üç def'a ismimi çağırsın, İsmim Muhammed'dir. Veya künyemi çağırsın; künyem Ebül Vefâdır. Ya da lâkabımı çağırsın. Lâkabım Tâcü'l Ârifin'dir. Bütün bu beni çağırmalarında sıdk u ihlâs üzere bulunsa; benim kabrim ile o kimse arasında mağrib ile meşrik arası kadar mesafe olsa bile, yine de Hak Teâlâ o kimsenin mak-.sadını bâsıl eder, dilediğini yerine getirir. Ve o kimse bütün korktuğu şeylerden kurtulur.)

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 209

İşte bu bakımdan ben de çağırdım, ondan yardım istedim. Ve gördüğünüz gibi o atlılar gelip bizi o kötü durumdan kurtardılar, Önce gelen ve elinde süngü bulunan, kır bir ata binmiş o heybetli kişi Hazret-i Tâcü'l-Ârifin'e benziyordu. O gördüğüm rüyâ şimdi zâhir oldu.

Aradan bir müddet geçtikten sonra o haramiler dönüp geldiler, Silâhlarını atıp tevbe ve istiğfar ettiler. Ve hepsi de ehli salâh oldular. Haramiler de beraber olmak üzere, kervanda bulunan kimselerin tamamı Hazret-i Seyyid'in önüne geldiler. Onun mübârek elini öpüp önünde tevbe ve istiğfar ettiler. Saâdet bulup hidâyet ehli oldular, Hazret-i Seyyid'in velâyeti berekâtına...

Ek *

Şöyle rivâyet olunmuştur ki;

Şeyh Ebül Kays adında bir aziz vardı. Beni Esed tâifesindendi. Fakat Horasan'a gelip oraya yerleşmişti. Tevbe ederek Hazret-i Seyyid'in mübârek silsilesine dâhil oluş sebebini kendisinden sordular.

Şöyle anlattı:

— Ben önceleri bir bezirgândım. Pek çok servetim, hayli fazla mal ve mülküm vardı. Bir gün hatırıma şöyle bir düşünce geldi: Eşten-dositan ödünç para ve mal alayım. Büyük bir sefere çıkayım. Çok para kazanayım, malıma mal katayım, dedim.

Hakikaten de öyle yaptım. Hırs ile ödünç para ve mal toplayarak sermâyemi, mal ve servetimi bir hayli artırıp genişettim. Ve ticaret edip çok paralar kazanmak maksadıyla gemi ile sefere çıktım. Yolda aksi istikamette bir rüzgâr esti. Gemimiz O rüzgâra dayanamayarak sallanırken dalgalar arasında battı.

-Benim malım ve gemideki yolcuların bütün malları denize garkoldu. Ben bir tahta parçasına tutundum ve bir hayli mücadeleden sonra bitap vaziyette ancak kurtulabildim. Binbir meşakkatle evime döndüm.

ÂRİFLERİN MENEJBELERİ — Cild: 2 F:14

Alacaklılar geldiler. Onlara gemimizin battığını, bütün mal ların denize garkolduğunu söyledim. Fayda etmedi.

— Biz geminin battığını falan bilmeyiz. Sana ödünç verdigimiz malları, paraları geri isteriz, dediler ve üzerime yürüdüler.

Ne kadar durumu izaha çalıştıysam da hiçbir te'siri olmadı. Canımı ellerinden güç kurtardım ve bu belâdan için başımı alıp gittim. Yuvamdan ayrılmış olmanın hasret ateşiyle, muzdarib vaziyette yabanlarda ve tenhâ yerlerde gezmeye başladım. Evlâd ü ıyâl ve vatandan ayrı olmanın verdiği elem ve ızdırab bir yana... O kadar mal kaybetmiş olmanın hüzün ve kederi de bir yana...

Borç yüzünden insanlar arasından çıktım, dağlarda hayvanlar gibi ot yiyerek vakit geçirdim. Bir gün bir sahrada giderken karşıdan bir kervan gördüm. Onların yanına varıp yolcu. larla görüşmeyi düşündüm. Fakat yiyecek bulamamak, gıda alamamak yüzünden o kadar zayıf düşmüştüm ki, yanlarına varmaya bende mecâl kalmamıştı. Birazcık ilerimde bir su parçası vardı. Güçlükle oraya kadar gidebildim. Varır-varmaz da hemen yere düştüm, kaldım.

Meğer o kervan ehlinin suları tükenmiş imiş. Kervandan birkaç kişi su almak için su kenarına gelmişler. Ben onları tanımadım; fakat onların içinden bir kimse beni tanıdı. Atından inip arkadaşlarına:

— Tutun götürelim, dedi.

O zaman bütün gücümü topladım. Gözlerimi açtım, dikkatle yüzlerine baktım. Onların arasında, arkadaşlarına: Tutun götürelim, diyen kimsenin borçlu bulunduğum kişilerden biri olduğunu gördüm. Büyük bir mahcübiyet içerisinde, beni br- Takması için ona yalvardım.

O, benim yalvarışıma aldırış etmedi. Ben kendi vaziyetime baktım da biç beğenmedim. Kendi kendime; gerek bu hâlsizlik ve dermansızlık ve gerekse borçlusu olduğum kimsenin yapacağı ezâ ve cefâdan muhakkak sürette kurtulamaz, ölürüm, dedim.

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 21

Sonra da nasıl olduysa, Cenâb-ı Hakka teveccüh edip sıdk u ihlâsla:

— Yâ Tâce'lÂrifin Ebül Vefâ, imdat!. diye bağırdım.

Daha ismini söyleyip bitirmeden hemen karşımda bir kimse belirdi. Borçlu olduğum kimseye beni bırakmasını ricâ etti. Alacaklım onun bu ricâsını hiç nazar-ı itibâra almadı.

O kimse ona:

— Sana olan borcu ne kadardı? diye sordu.

Alacaklını:

— Bin dinardı, diye cevab verdi.

O kimse dönüp bana:

— Doğru mu söylüyor? O kadar mı borcun var? diye sordu. Ben:

— Evet, o kadardır, dedim.

Çıkardı, bana bin dinar verdi.

— Bunu alacaklına ver, dedi.

Ben o bin dinarı alacaklıma verdim. Onlardan kurtuldum. Fakat sonra da hâtırıma şu geldi:

— Bu adam bin dinar verip bana bu ihsânı yaptı. Beni onların elinden kurtardı. Fakat acaba maksadı nedir? Beni niçin kurtardı? diye aklımdan 'bir düşünce geçti.

Benim böyle düşünmem üzerine o, bir kere benim yüzüme baktı: i

— Şimdi, imdat!. Yetiş yâ Tâce'lÂrifin diye bağıran sen değil miydin? diye sordu.

— Evet, bendim, dedim.

— Şiredi bilesin ki, dedi; her kim sıkıntıda olup ta sıdk u ihlâs ile beni çağıracak olursa ben onun yardımına herhâlde yetişirim. Senin öteki alacaklıların olan Horasanlı kişileri de râzı ettik. Bunun için hiç üzülme, Borçtan emin oldun. Şimdi hemen evine git, ehl ü ıyâlinle görüş,

Ben dedim ki:

— Ey Seyyid! Ben gayet zayıf düştüm. Sonra Horasan'da

212 ÂRİFLERİN MENKİIBELERİ

ne malım vardır, ne mülküm. Ne de yiyecek bir şey... Hiçbir şeyim yoktur. Ben mânen ve maddeten müflisin biriyim. Ben oraya nasıl, hangi yüzle varabilirim? dedim.

Bana: — Gam çekme, yürü, Horasan önünde durmaktadır, bı yurdu.

Ben baktım, gördüm ki; Horasan hemen önümde durmaktadır. Hazret-i Seyyid'in ayağına düştüm.

— Yâ Seyyid, dedim; Allahü Teâlâ'dan dilerim ki, eğer evimin kapısına varayım, hazretimizin hizmetinden hiç ayrıl mayacağım.

— Şimdi git, ehlini, çoluk-çocuğunu gör, onların birkaç gün hâtırını hoş tut. Ondan sonra dönersin, bizimle beraber olursun, dedi.

İki gece Hazret-i Seyyid'in hizmetinde oldum. Sonra onunla vedâlaştım. Giderken çıkarıp bana bin dinar verdi:

— Bununla çoluk-çocuğuna bir şeyler alırsın. Bu parayı onların ihtiyâcı için harcarsın, dedi.

Ben o bin dinarı aldım. Horasan'a geldim, evimde çoluk-çocuğumla görüştüm. Evde gayet neş'eli bir hava esti. Hepimizde sevinç ve sürür hâsıl oldu. Benim geldiğimi duyan hısım ve akrabalarım geldiler, Onlarla da görüştük. Diğer alacaklılarım da geldiler. Onlarla da buluştuk. Onlar benim döndüğüme gayet sevinmişler. Görüşüp konuştuktan sonra müsâade isteyip çekilip gittiler. Ben büyük bir merakla ehlime:

— Ben bu kişilere borçlu vaziyetteyim. Hepsi de ziyaretime geldiler. Üstelik hepsi de sevinçli ve neş'eli idiler. Beni görünce daha da memnun ve mesrur oldular. Fakat hiçbirisi de alacaklarından söz etmedi, dedim.

Ehlim şöyle anlattı; İki gece evvele kadar gayet ızdırablı günler geçirdik. Bu bir taraftan senin gam, keder içerisinde başını alıp çıkıp git-

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 213

menden, bir taraftan da alacaklıların gelip alacaklarını istemeleri, bu yüzden beni tazyik etmelerinden ileri geliyordu. Nihayet iki gün evvel akşam üzeri birisi kapıyı vurdu.

— Kimsin? dedik.

— Bir garib kimseyim. Ebül Kays, borçlularıma versinler diye benimle bin dinar kadar para ve bir miktar da mal gönderdi, dedi.

Gayet sevindik. Kapıyı açtık, gönderdiğin malı aldık. Borçlulara haber saldık. Hepsi de geldiler; eksiksiz hepsine de borçlarımızı ödedik. Onlar alacaklarını alıp memnuniyetle bırakıp gittiler.

Parayı ve malları gönderdiğin kimseye:

— Ebül Kays kendisi ne zaman gelecek diye sorduk. Bize:

— İnşâallah iki gün sonra kendisi de burada bulunur, deyip gitti. Söylediği gibi iki gün sonra da sen geldin.

— O parayı getiren nasıl bir kimseydi? dedim.

Bana, şöyle söyledi, diye onun hâlini vasfını anlattı. Ben bildim ki; Tâcü'LÂrifin Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'dir. Ben de onlara başıma gelenleri, su kenarında düşüp bayıldığımı, su kenarına geler birkaç kimse arasında alacaklımın da bulunduğunu, onun zorla alacağını kurtarmak isteyişini, ondan kurtulmak için Seyyid Hazretleri'nden yardım istediğimi, Hazret-i Seyyid'in imdâdıma yetişip beni onların elinden kurtardığını, ona olan bin dinar borcumu ödediğini, bana da bin dinar verdiğini, ayrıca borçlu olduğum diğer kimseleri de hoşnut eylediğini, hâsılı başımda geçen bütün macerayı bir bir anlattı.

Olanları tekrar yaşar gibi oldum. Hazret-i Seyyid'in feragatini, faziletini, yardıma koşmasını, imdada yetişmesini tekrar tekrar takdir ettim. O anda beni Hazret-i Seyyid'in şevki aldı. Onu cân ü gönülden arzuladım.

Daha fazla kararım kalmadı. Evirade birkaç gün daha durduktan sonra çoluk-çocuğumla vedâlaştım. Hazret-i Seyyid'i ziyaret maksadıyla tekrar yola revân oldum. Sâlimen Hazreti Tâcü'-Ârifin'in bulunduğu şehre eriştim. Önünde tevbe ettim,

tarik-ı Hakka girip Allahü Teâlâ Hazretleri'ni zikirle meşgül oldum. Hazret-i Seyyid'in mübârek himmeti berekâtına kısa zumanda yüksek mertebelere eriştim. Şeyh Ebül Kays denilmekle meşhur bir aziz oldum. RK * *

Şöyle rivâyet olunmuştur ki;

Şeyh Abdülkadir-i Geylâni (rahmetullahi teâlâ aleyh) Hazretleri şöyle anlatıyor:

— Henüz Hak yoluna sülükumun sonuna erişmemiştim. Bu yolun başlangıcında olduğum günlerin birinde Geylân'da çarşı içinde gidiyordum. Çıplak bir kimse gördüm. Adam çıplaktı. Sadece avret mahallini örtmüştü, o kadar... Benim ardı. ma düştü. Ben nereye gittiysem ardım sıra o da geldi.

Nihayet ben çarşıdan çıktım, evimin yolunu tuttum. O, peşimi bırakmayarak yine ardım sıra geldi. Evimin bahçe kapısından girdim. Bahçeden geçtim, merdivenlere ayak bastım. Birkaç basamak çıkmıştım ki ardımda ayak sesleri işittim. Baktım; o çıplak kimse ardımdan gelmiş ve merdivene ayak basmış, çıkmakta idi. Hatırıma:

-— Herhâlde bunun maksadı çıplaklığını örtmek için, üzerine giyecek bir şeyler bulmak, diye geldi. Sırtımdan çıkarıp kaftanımı verdim. Bana:

— Yâ Abdelkadir, benim sana giyecek bulmak için mi gel diğimi zannediyorsun? Beni yaratan benim rızkımı ve giyeceğimi verir. Seni takip edip gelişim bunun için değil; maksadım başka, dedi.

— O hâlde maksadın nedir? diye sordum.

— Bir müjde, sevindirici bir haber görünüyor. Onun gü: zel kokuları âlemi tutacaktır, Şimdiden gelmeye başladı.

— Sen kimsin? Önce onu söyle.

— Ben Seyyid Ebül Vefâ'nın müridlerinden biriyim. Adım Ramazan-ı Mecnun'dur.

— Peki, müjden ve sevindirici haberin nedir? Âlemi tutacak olan ve şimdiden gelmeye başlayan güzel kokular nedir?

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 215

— Bu müjde, sevindirici haber ve o güzel koku, sen Sey. yid Ebül Vefâ ile buluşmayınca hâsıl olmaz. Bunu sen önun mübârek ağzından işitsen gerek...

— Bu nasıl olur? dedim; ben Geylân'da, Tâcü'-Ârifin Bağdat'ta. Arada kaç günlük yol var. Nasıl buluşup görüşebiliriz?

— Bağdat işte gözünün önündedir, dedi; parmağıyla işaret etti. Parmağının işaret ettiği tarafa baktım. Hazret-i Tâcü'l Ârifin'in büyük bir minber üzerinde vaaz etmekte olduğunu gördüm.

Şeyh Ramazan-ı Mecnün:

— Minbere çıktığı vakit beni' sana göndermişti, dedi.

Seyyid Abdülkadir Geylâni Hazretleri devamla şöyle anlatıyor:

Ondan sonra Şeyh Ramazan-ı Mecnün beni kucakladı, biraz sıktırdı. Ben zannettim ki, aklım başımdan gitti. Gözümü açıp baktığım zaman kendimi Bağdat sokaklarında buldum. Bir kimseye:

— Hazret-i Tâcu'L-Ârifin'in va'z u nasihat eylediği cami-i şerife nereden gidilir? diye sordum. O kimse bana:

— İşte şuradan gidilir. Cami de biraz ileridedir, diye tâcif etti.

Yürüdüm, camiye yaklaşınca: — Allah, Allah! nidâlarımı işittim.

Bu sesler Hazret-i Tâcü'LÂrifin'in vaaz meclisinde bulunan ve ara sıra cüş u hurüşa gelen mü'minlerin sesleriydi. Camiye vardım. Ramazan-ı Mecnün bana yer gösterdi. Cami, daha evvelce ben Geylân'da iken Ramazan-ı Mecnün'un gösterdiği gibi kalabalık bir cemaatle doluydu. Hazret-i Tâcü'L-Arifin de vaaz kürsüsünde tıpkı az evvel Geylân'da gördüğüm gibi

halkı irşâd ile meşgüldü.

Râvi der ki;

Seyyid Abdülkadir-i Geylâni (rahmetullahi aleyh) Hazretleri Bağdat'a geldiğinde henüz daha çocuk denecek kadar genç-

ti ve o zamana kadar Bağdat'ı daha hiç görmemişti. Camiye girer-girmez, minber üzerinden Hazret-i Tâcü'l-Ârifin parma- &yla Seyyid Abdülkadir'i göstererek:

— Bunu camiden çıkarın, dedi.

Halk, Hazret-i Seyyid Abdülkadir'i tutup camiden çıkardı. Seyyid Abdülkadir biraz dışarda bekledi. Sonra yine içeri girdi. Seyyid Ebül Vefâ:

— Bunu çıkarın, diye yine emreyledi.

Cemaat te tekrar tutup Seyyid Abdülkadir'i dışarı çıkardı.

Seyyid Abdülkadir yine içeri girdi. Seyyid Ebül Vefâ yine:

— Dışarı çıkarın, diye emir buyurdu.

Onu yine çıkardılar. O dışarıda biraz bekledikten sonra duramayıp tekrar içeri girdi. O zaman Tâcü'LÂrifin Seyyid Ebül Vefâ:

— Ey Bağdat ehli, buyurdu; Allahü Teâlâ'nın sevgili dostu geldi. Kalkın, hizmet edin! i

Sonra kendisi de minberden aşağı indi. Hazret-i Seyyid Abdülkadir ile kucak kucağa görüştü ve şöyle dedi:

— Ey Bağdat ehli! Bunu camiden dışarı çıkarın, deyişim; ona ihânet için değildi. Öyle yapmaktan maksadım bütün Bağdat ehlinin onu tanımaları, bizim sâdık dostumuz olduğunu bilmeleri içindi.

Ondan sonra Hazret-i Tâcü'l-Ârifin Seyyid Abdülkadir'e baktı:

— Yâ abdelkadir, vehebükel wâke: Ey Abdülkadir, sana Irak memleketini verdiler, dedi. Yine devamla şöyle buyurdu:

«Yâ abdelkadir, küllü diykin yesıyhu ve yeskütü illâ diyküke feinnehü yesıyhu ilâ yevmil kıyâmeti»: (Yâ Abdelkadir, her horoz öter, sonra sâkit olur, Fakat senin horozon tâ kıyâmet gününe kadar ötse gerektir...)

Bu söz biraz açıklanacak olursa Seyyid Abdülkadir Gey. lâni Hazretleri'nin nasihatleri kıyamet gününe kadar dillerden düşmeyeceği, mübârek sözleri, kerametleri kıyamet gününe kadar konuşulacağı anlaşılabilir.

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 217

Daha sonra Seyyid Ebül Vefâ seccadesini, gömleğini, tesbihini ve çanağını Seyyid Abdülkadir-i Geylâni'ye verdi. Aynı şekilde asâsını da ona verdi.

Etrafta olan halk dediler ki:

— Yâ Seyyid, Hazret-i Abdülkadir-i Geylâni'ye bu kadar himmet ettiniz. Bâri bir de ona tevbe veriniz.

Hazret-i Seyyid Ebül Vefâ buyurdu:

— İnne aleyhi leda'ğul mihrâmiyyi: Hazret-i Seyyid Abdükkadir'in üzerinde Mihrâmi'nin damgası vardır. Yâni Allahü Teâlâ'nın iradesi gereğince Seyyid Abdülkadir'e tevbe elini Şeyh Mihrâmi verecektir.

Daha sonra Seyyid Abdülkadir'e:

— Şimdi git, Şeyh Mihrâmi ile sohbet et. Sana feth yolu onun eliyle olacaktır, dedi. Ona çok nasihat etti. Birçok vasiyetlerde bulundu.

Daha sonra aynı minbere çıktı. Vaazını bitirdi, meclisi tamamladı. Minberden inip Seyyid Abdülkadir'in eline yapıştı:

— Leke vaktün fe izâ câe fezkür hâzihiş şeyhati: Yâ Abdelkadir, senin bir vaktin vardır. O vakit gelince bu piri anarsın, dedi.

Hazret-i Tâcü'L-Ârifin, Seyyid Abdülkadir'e bir tesbih vermişti. O tesbih kimseye değmeden durduğu yerde dönmeye başladı. Küçük Abdülkadir o hâli gördü, ona hayret etti. Seyyid Ebül Vefâ ona dedi ki:

— Yâ Abdelkadir, o tesbihin her tânesi üzerine o kadar çok mahbüb adı zikrolunmuştur ki sayısını ancak Allah bilir. Onun için o biihtiyar, yâni elinde olmadan safâsından semâ eder, Onun bu semâsı hiç durmadan mahbüb şevk ve aşkına tâ kıyamete kadar sürse gerek...

Yâ Abdelkadir, ârifin kalbi de tesbih tanesinden aşağı değildir. Ne zaman mahbübuyla üns tutsa, yâni yakınlık peydâ edip manevi zevke varsa; mahbüb şevkine, onun aşkına dönse gerek. Bu tesbihin dönmesi sana bir tenbihtir. Gafil olma. Ben

bu hâlimden geçip cansız gibi bir hâlde iken mahbub şevkine, onun aşkına dönerim. Sen bir insansın. Mahbübun hakiki şev. ki, onun gerçek aşkı için niye hareket etmeyesin, dönmeyesin? Eğer mahbüb şevkini bilmeyecek olursan iaş, toprak gibi cansız şeylerden daha aşağısın.

Tâcü'l-Ârifin Ebül Vefâ Hazretleri'nin bu sözlerinden küçük Seyyid Abdülkadir pek çok hisse alıp, nihayetsiz faydalar hâsıl etti.

Râvi der ki:

O tesbih Seyyid Abdülkadir Geylâni Hazretleri'nden sonra Şeyh Ali ibn-i Hey'eti'nin eline girdi. Ondan sonra Şeyh Muhammed bin Gait'in eline geçti. Ondan sonra ortadan sır oldu. Nereye gittiğini, kimde olduğunu hiç kimse bilemedi.

Râvi der ki;

Tesbih ve bâzı şeylerle beraber, Hazret-i Tâcü'l-Ârifin, Seyyid Abdülkadir Geylâni'ye bir de çanak, yâni yemek kabı vermişti. Seyyid Abdülkadir Geylâni Hazretleri'nden başka her kim o çanağı eline alsa ya da yapışsa, eli tâ omuzuna kadar titrerdi. O sebeble Seyyid Abdülkadir-i Geylâni Hazretleri'nden başka hiç kimse ona el süremezdi.

Bir rivâyette de şöyle denilmiştir;.

Bir gün Hazret-i Tâcü'L-Ârifin (kuddise sirruhul aziz) Kal mine'de mübârek zâviyesinde otururken bir ara müridlerinden birine:

— Kalk, zâviyenin kapısını sürgüle. Yabancı bir yiğit gelecek olursa onu zâviyeden içeri bırakma, dedi.

Mürid, Seyyid Ebül Vefâ'nın buyurduğu şekilde zâviyenin kapısını sürgüledi, Bir müddet sonra kapı vuruldu. Mürid, sürgüsünü çekerek kapıyı açtı. Baktı ki şeyhinin söylediği gibi bir yabancı yiğit gelmiş. Ona:

— Ey yiğit, içeri girmeye sana izin yoktur, dedi.

O yiğit kalbi kırık, muzdarib bir hâlde zâviyenin etrafında

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 219

hayran hayran dolaştı durdu. Aradan bir saat kadar bir zaman geçtikten sonra Seyyid Ebül Vefâ:

— O yiğidi içeri al, diye müridine izin verdi.

O yiğit zâviyeden içeri girdi. Hazret-i Seyyid Ebül Vefâ'nın karşısına çıktı; kucaklaştılar. Sonra Hazret-i Tâcü'l-Ârifin:

— Merhaba yâ Abdelkadir, hoş geldin. Zâviyenin kapısını sürmek süretiyle seni girmekten men'etmemiz sana ihânet olsun diye değil... Belki tenbih etmek içindi. Senin tarikın bizden fetholmaz. Ve bizim tarikımızda sana nesne yoktur. Ben göçüp gittikten sonra meydan senindir, dedi; nasihatlar etti. (Rahmetullahi teâlâ aleyhim rahmeten vesiy'aten)

A NE 4

Şeyh Ebü Bekr-i Bağdâdi'den (rahımehullah) rivâyet olunmuştur. Şöyle anlatıyor;

Âlem-i menâmda Hazret-i Resûl'ü (sallâllahü aleyhi ve sellem) gördüm. Yüce bir tahtın üzerinde oturuyordu. İleriye varıp selâm verdim. El bağlayıp karşısında edeble durdum. Dedim ki:

— Yâ Resûlâllah! Amcanız Hazret-i Abbas'dan mervidir ki, siz buyurmuşsunuz; Men reâni fil menâmi fekad reâni hakkan. Feinneş şeytâne lâ yetemesselü alâ süreti: Kim beni düşünde görse, gerçekten beni görmüştür. Zira zeytan benim süretime giremez.)

Kâinatın efendisi: — Evet, buyurdular; bu hadisi ben söyledim.

Ondan sonra ben yine:

— Yâ Resûlâllah, şunu da mı siz söylediniz, dedim; men sallâ aleyye merraten vâhideten sallâllahü teâlâ aleyhi bihâ aşren ve men sallâ aleyye aşren sallâllahü teâlâ aleyhi mieten ve men sallâ aleyye mieten sallâllahü aleyhi bihâ elfen ve men sallâ aleyye elfen zahame kıtfi kıtfehü yevmel kıyâmeti: Her kim bana bir kere salâvat getirirse Hak Teâlâ azametiyle ona on

kere salâvat ede. Her kim bana on kere salâvat getirirse Hak Teâlâ ona yüz kere salâvat ede. Her kim bana yüz kere salâvat getirirse Hak Teâlâ ona bin kere salâvat ede. Her kim bana bin kere salâvat getirirse kıyamet gününde onun Omuzu benim omuzuma dokunur.

— Evet, bu hadisleri de ben söyledim, buyurdu. Benden de amcam Abbas işitti, Ben bunu Cebrâil'den işittim, Cebrâil (A.S) ise izzeti bol olan Allahü Teâlâ'dan haber verdi, buyurdu.

Ebü Bekr-i Bağdadi diyor ki;

Bu habere gayet sevindim, Peygamberimizin karşısında durdum. Hazret-i Resûl (aleyhisselâm) kaftanının altından bir elma çıkardı. (Bir rivâyette bu bir salkım hurmadır.) İkiye bölerek yarısını sakladı ve yarısını da bana verip şöyle buyurdu:

— Bunu da hâzır olan cemaate taksim eyle.

— Yâ Resûlâllah, dedim; bunun yarısını kim için sakladınz?

— Ebül Vefâ için sakladım, buyurdu.

Hak Sübhânehü ve Teâlâ Hazretleri bütün ümmeti Muhammede Tâcü'LÂrifin Hazretleri'nin mübârek silsilesine girmeyi ve o hisseden mahzüz olmayı müyesser eyleye... Âmin, yâ rabbel âlemiyn.

#4

Ebü Bekr-i Bağdadi anlatıyor.

— Yâ Resûlâllah! Tâcü'lÂrifin Seyyid Ebül Vefâ mukarrebinden midir? diye sordum.

— Evet, buyurdular.

Ondani sonra meşhur evliyâdan birisini andım. — Filân kimse hakkında ne buyurursunuz? dedim. — Evliyâullahdandır. Ama sen Ebül Vefâ'dan şaşma! bu

yurdu.

Ondan sonra bir kimse daha andım. Onun için de: — Evliyâullahdandır, buyurdular; ama sen Ebül Vefâ'dan

şaşma.

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 221

Velhâsıl, evliyâullahdan on kadar kimse zikrettim. Her seferinde de: — Ebül Vefâ'dan şaşma! buyurdular.

Sonra devamla:

— Bu zamanda ondan daha iyi, daha sâlih, müttaki, zâhid, etka (dinde kavi, sağlam) kimse yoktur. Kıyâmet gününde onun alemi altında ondört ulu sultan bulunsa gerek... buyurdular,

Ondan sonra bana:

— Yâ Ebâ Bekir, buyurdu; yürü, git, Ebül Vefâ'nın hizmetine eriş. Onun kırk günlük sohbetini ganimet bil. Zira kırk günden sonra bize ulaşsa gerektir.

Ebü Bekir diyor ki;

Hemen uyanıp Kalmine'ye eriştim. Zira bildim ki gördügümde asla hilâf yok, hepsi de hakikat. Hazret-i Seyyid'in zâviyesine geldim. Hazret-i Seyyid'le buluşup selâm verdim. Tâcü'l Ârifin bana şöyle dedi:

— Merhabâ biebi bekrin muhibbi resülen minel habibi: Merhabâ ey Ebü Bekir ki muhibbimizdir ve habibimizdir, yâni

Resûlün elçisidir.

Hazret-i Seyyid bu sözüyle rüyâda geçenlere işâret eyledi. Daha sonra şöyle buyurarak daha açık bir şekilde izah etti:

— Yâ ebâ bekri ba'de erberyne yevmen yekünül kudümü ilâllahi teâlâ: Yâ Ebâ Bekir, kırk günden sonra cânib-i Hakka: sefer vardır.

Ebü Bekr-i Bağdadi anlatıyor;

Başımı aşağı indirip süküt eitim, Hazret-i Seyyid:

— Yâ Ebâ Bekir, niçin bana gördüklerini söylemiyorsun? diye sordu. Ben dedim ki:

— Yâ Seyyid, bana haber ver demediler. Eğer denilmiş ol sa söylerdim. Ama hazretinize her şey olduğu gibi malüm ol muş. Hiçbir şey eksik değil ki... Ben ne söyliyeyim?

Ondan sonra beni halvete koydu. Yedi gün durdura ve Hazret-i Seyyid'in himmeti berekâtına hayli makam ve mertebeler

222 ÂRİFLERİN MENKİIBELERİ

kat ettim. Kırk gün tamam olduktan sonra Hazret-i Seyyid as. hâbını topladı. Onlara vasiyet etti. Bana da bâzı şeyler vasiyet. te bulundu. Esrâr-ı ilâhiyeden (ilâhi sırlardan) çok söz söyledi, Onun en son sözü şu oldu: Yâ ebâbekri sadaka resülüllahi sal. lâllabü aleyhi ve sellem.

— Evet, yâ Seyyid! dedim, ve hüves sâdikul müsaddiku: Hazret-i Resûl (aleyhisselâm) gerçektir ve gerçeklenmiştir. O öyle buyurmuştu, öyle olacaktır.

— Evet, buyurdu; şöyle ilâve etti: İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râclüne âibüne tâibüne lirabbinâ hâmidüne: Evet, biz Cenâb-ı Hak içiniz ve ona dönücü, tevbe edici ve hamdedici oldugumuz hâlde rücü ediciyiz.

Bu sözlerimizden maksadın ne olduğunu kimse bilmezdi. Orada hâzır olanlar bu sözlerden mütehayyir oldular (hayrette kaldılar.)

Tâcü'-Ârifin Seyyid Ebül Vefâ'nın temiz rühu cânib-i ıl liyyine uçup civar-ı rahmânide mekân tuttu.

Mübarek cismini defnettikten sonra Hazret-i Seyyid'in buyurduğu o sözlerin mânasını ve o gördüğüm rüyâyı Hazret-i Seyyid'in dostlarına, yakınlarına, müridlerine söyledim. Hazret-i Seyyidin belirtmek istediği husus, işâret onlara malüm oldu. Nevverallahü teâlâ merkadehü.

. b

Şöyle rivâyet olunmuştur ki;

Bir gün bir kimse Şeyh Ahmed bin Hasen-i Rufaf'nin vaaz meclisinde bulunuyordu. Şeyh Seyyid Ahmed Rufai o sırada Şeyh Mansur'un menkıbelerinden ve onun hâllerinden bahsediyordu. O kimse gayet taaccüb etti. Ve şöyle söyledi.

— Yâ şeyh, evliyâullahdan Mansur gibi kimse daha gelmiş midir?

Seyyid Ahmed Rufai cevab verdi:

— Ey kişi, bilmiş olasın ki evliyâullahdan bir kimse vardır. O, kıyamet gününde Arasat'a gelecek ve alemi altında bin

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 223

müridi bulunacaktır. Onların her birinin mertebesi Mansur'un mertebesi gibidir. Belki daha ziyadedir.

O kişi bu haberi işitince rikkate gelerek ağladı. Kendisinin iflâsda olduğunu mülâhaza etti. Hatırına, Seyyid Ahmed Rurfai'nin bir kimse'den maksadı acaba kendisi midir, yoksa bir başkası mıdır, diye geldi. Böyle bir şübheye düştü. Bu şübheyi gidermek için:

— Yâ Seyyid, dedi; O dediğiniz kimse kimdir? Hazretiniz. mi, yoksa bir başkası mı? diye sordu.

Seyyid Ahmed Rufâi:

— O bahsettiğim kimse, Hazreti Tâçü'-Ârifin Seyyid Ebül Vefâ'dır, buyurdu.

*#*

Şöyle rivâyet olunmuştur ki;

Şeyh Seyyid Ahmed-i Rufai (rahmetullahi teâlâ aleyh) Hazretleri bir gün va'z ü nasihat ediyordu. Dersinin mevzuu ilm-i rabbani idi. Bu arada bâzı evliyâullahın menkibelerini de anlattı. Sonunda da Tâcü'LÂrifin'in bâzı merikıbelerinden bahsetti. Onun makam ve mertebesini anlatırken Seyyid Rufâi Hazretleri'ne bir vecd ve hâlet geldi. Yüksek sesle üç kere:

— Yâ Tâce'rÂrifin!. diye çağırdı ve ondan sonra aklı başına geldi.

Halk bu hâle hayran ve mütehayyir oldu. Hiç kimse bu sırra vâkıf olamadı. Şeyh Seyyid Ahmed Rufai'nin has müridlerinden bâzıları şeyhlerinden bu vecd ve çağırmanın sebebini sordular. *

Şeyh Ahmed-i Rufai şöyle anlattı:

— Evliyâullahın mübârek menkıbelerini anlatıyordum. Her birini mertebesine göre güyâ suya batırıp çıkarıyordum. Kimisinde topuğuma kadar suya batardım; kimisinde dalar, yine çıkardım. Sıra Hazreti Tâcü'LÂrifin'in menkıbelerine gel di. Onları anlatırken nihayeti olmayan bir denize daldım. Batmaktan korktum ve o korkudan dolayı:

— Yâ Tâce'rÂrifin!. diye üç kere bağırdım.

O denize daldım. Üç gün gece ve gündüz gittim. Nihayet bin türlü zahmetle giderken bana doğru bir elin geldiğini gör-

— Yâ Tâcel Ârifin!. deyip ele yapıştım. O el beni denizin kenarına bıraktı. Kendime geldim.

O müridler:

— Hazret-i Ebül Vefâ'nın böyle yapması ne aceb?. dediler ve istiğfar ettiler. Seyyid Ahmed Rufâi onlara:

— Sakın hatırınıza buna benzer şeyler gelmesin. Siz hiç bilmezsiniz Hazret-i Ebül Vefâ'nın ne yüce mertebesi vardır, dedi.

Sonra yine şöyle anlattı; Bir gün benim de hâtırımdan:

— Hazret-i Tâcü'l-Ârifin nasıl bir kimsedir? Mertebesi ne dereceye kadardır; bilsem... diye geçti.

Bir gece teveccüh edip yattım. Şöyle bir rüyâ gördüm.

Kıyamet kopmuş, mizan kurulmuş. Bütün enbiyâ ve melekler hâzır olmuşlar... Nihayet bir nür peydah oldu. O nürun altında bir alem zâhir oldu. Kalabalık bir halk o alemin dibine geldiler. Ben, bu ulu bir peygamberdir, ümmetiyle geliyor sandım.

, — O yüce zât Hazret-i Resûl'e (aleyhisselâm) yaklaştı. Karşısında tevazu ile durdu. Ben bir kimseye:

— Bu hangi peygamberdir? diye sordum.

O kimse bana şöyle cevab verdi: — Bu kimse peygamber değildir; Muhammed ümmetinden bir kuldur. Buna Tâcü'l-Ârifin Ebül Vefâ derler.

Şyeh Seyyid Ahmed Rufai buyurur ki; İleri varıp selâm verdim. Selâmımı aldıktan sonra bana:

— Merhaba yâ Ahmed, dedi; git Hazret-i Resûl'ün (aley. hisselâm) önünde tevazu' ile dur.

TÂCÜL ÂRİPİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 225

Ben de denilen şekilde Hazret-i Resûl'ün (aleyhisselâm) önüne vardım, selâm verdim. Hazret-i Resûl (aleyhisselâm) se- Tâmımı aldı.

— Merhaba yâ Ahmed!. Git, Tâcü'LÂrifin'i çağır; gelsin... buyurdu.

Gidip Tâcü'L-Ârifin'i çağırdım. Geldi, Hazreti Resûl'e (aleyhisselâm) selâm verip önünde durdu. Hazret-i Resûl (aleyhisselâm) ona hayli i'zâz ve ikrâm ettikten sonra iki gözünün arasını ÖptÜ.

Şeyh Ahmed-i Rufai diyor ki;

Hazret-i Resûl'ün (aleyhisselâm) öptüğü yeri henüz daha görür gibiyim.

Şöyle rivâyet olunmuştur ki;

Meşâyih-ı kibârdan bir aziz vardı. İsmine Şeyh Yüsüf Sağdi denirdi. Muhammed Kürâni isminde bir müridi vardı. Bir gün halveite iken Muhammed Kürâni'ye bir hâlet ârız oldu. O anda onun gördüğü manzara şu idi:

Bütün âlem nür ile dopdolu olmuş. Birtakım insanlar... Kimi secdeye varmış, kimi de tesbih, tehlil ve sair ibâdetle meşgül.

Muhammed Kürâni uykudan uyandı. Gidip bu rüyâsını bir şeyhe arz eyledi. O şeyh:

— Bu şeytani bir rüyâdır; bunun arkasına düşme, ilgilenme ve gayretle yoluna devam et, dedi.

Muhammed Kürâni:

— Bunun gibi bir rüyâ nasıl şeytani olabilir? diye düşündü. Şeyhin öyle demesine taaccüh etti. Şeyhin o sözleri onu tatmin ve teselli etmedi.

Muhammed Kürânt gördüğü o rüyâyı ve ondan duyduğu merakı dervişlere anlattı. Dervişlerin içinde Rüstem Kırvâni adındaki derviş de bir rüyâ görmüştü. O da onu anlattı. Hazret-i Tâcü'-Ârifin'in müridlerinden olan Rüstem Kırvâni şun- İarı söyledi:

— Bir gün halvette iken bir vak'a oldu. Gelip Hazreti Seyyid'e:

— Yâ Seyyid, dedim; halvetim nür ile dopdolu oldu. Sor ra o nür halvetimden çıktı. Onun beyazlığı, parlaklığı âlemi tuttu, Bütün eşya ona secde ettiler. Ben de ona secde etmek istedim. Fakat muvaffak olamadım. Zira demirden bir direk benim secde etmeme mâni olmuştu. O direğin bir ucu yerde, bir ucu da kalbimde idi.

Ben bu rüyâyı anlatınca Hazret-i Seyyid: — Bu rüyâ şeytanidir. Eğer sende sırr-ı tevhid olmasaydı secde edip azar ve helâk olurdun, dedi.

Rüstem Kırvâni bundan sonra yine halvete girdi. Şeybinin emrini ifa ile meşgül olmaya başladı. Ve aradan bir müddet geçtikten sonra Rüstem Kırvâni yine bir rüyâ gördü. O rüyâsını da gelip Hazret-i Seyyid'e şöyle anlattı:

— Yedi kat yeri, yedi kat göğü, arşı, kürsi'yi, cenneti ve cehennemi gördüm. Onların hepsi kalbimde hâsıl oldu. Büyük bir sahrada bir hardal tanesi ne kadar yer işgal ederse, onların hepsi de benim kalbimde o kadar bir yer tutuyorlardı..

Hazret-i Seyyid, Rüstem'in eline yapıştı, onu sıktı ve:

— Yâ Rüstem, dedi; henüz mahcübsun. Allahü Teâlâ ile aranda hicâb (perde) vardır. Yürü, halvetine gir ve gayretle vazifene devam et. Ve bil ki, bu hicâblar senden gidinceye kadar maksüda erişemezsin. Yâ Rüstem, yürümen gerek!. Hiçbir makamda durmadan yürümelisin. Tâ ki menzil ü maksüda erişesin... Yâ Rüstem, bir hadis-i kudside şöyle buyurulmuştur:

«Ennehü sübhânehü ve teâlâ yekulü: Mâ veseani ardi velâ semâi velâkin yeseuni kalbü abdil mü'mini.»

(Hak Sübhânehü ve Teâlâ buyurur ki; yerlerime, göklerime sığmam; lâkin mü'min kulumun kalbine sığarım.)

.Yine buyurur ki;

«Ene ımdel münkesireti kulübühüm: Hak Celle ve Alâ bu yurur ki; ben şol sınık gönüllerde olurum.»

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 221

Yine buyurulmuştur ki;

<İnnellahe lâ yenzuru ilâ suveriküm velâ ilâ lbâsiküm ve lâkin yenzuru ilâ kulübiküm ve busni niyyetiküm.»

(Hak (C.C.) Hazretleri sizin süretlerinize, elbiselerinize ve mallarınıza bakmaz; velâkin kalblerinizin ve gönüllerinizin safi

olup olmadığına, niyetinizin bütünlüğüne ve düzgünlüğüne bakar.)

Yine bir hadis-i şerifde buyurulmuştur ki;

«İnnel melâikete lâ yedhulü beyten fiyhi kelbün ve süretün: İçerisinde süret, yâni resim ve köpek olan eve melekler girmez.»

Bundan anlaşılacağı üzere Hak Teâlâ'nın tecelli ettiği makarı, kalbdir. Nasıl içerisinde resim ve köpek bulunan eve melekler girmezse; bunca bulanıklık, gam, tasa, kaygı ve bozuk fikir ve düşüncelerle dolu olan kalbde de Hak Teâlâ tecelli etmez. Cehd et, gayret göster; gönül evini yabancı nesnelerden temizle, Onu arı, duru hâle getir. Tâ ki sultanı selâtin makamı ola, dedi ve Rüstemi yine halvete koydu.

Rüstem Hazret-i Seyyid'in verdiği vazifeyi ifa ile meşgül oldu. Aradan bir müddet geçti. Yine halvetin içi nür ile dopdolu olduğunu gördü. Âlem o nür ile bembeyaz ve ışıl ışıldı. Bütün eşyalar secdeye varmıştı. Kendisine de:

— Secde et, denildi.

Rüstem de diledi ki, secde ede... Hemen Tâcü'LÂrifin gelip Rüstem'in halvetine girdi. Tâcü'lÂrifin Seyyid Ebül Vefâ'nın Rüstem'in halvetine girmesiyle o nür zulmete döndü. Hazret-i Tâcü'LÂrifin ileri yürüdü, Rüstem'in yanına vardı. Karnına yapışıp Rüstem'i iyice sıktı, sonra da kuvvetlice çekti.

Rüstem der ki;

— Seyyid Hazretleri'nin öyle yapmasıyla bütün 'bağırsaklarımın dışarı çıktığını zannettim. Fakat içimden çıkan bağır. saklar değil, kapkara bir nesneydi; tıpkı canavar gibi... Hazret-i Seyyid o nesneyi içimden çıkarmış, önüme bırakmıştı.

228 ARİFLERİN MENKİIBELERİ

Sonra Tâcü'LÂrifin'den bir nür çıktı. O, içimden çıkan ve canavara benzeyen nesneye dokandı, onu yaktı, kül eyledi.

Hazret-i Seyyid bana yine:

— Halvete gir ve verdiğim vazifeyi ifa ile meşgul ol!. diye emreyledi. Ben de halvete çekilip dediği şekilde hareket ettim. Hak Teâlâ'nın izni ve Seyyid Ebül Vefâ'nın himmeti berekâtina bütün nesneler bana keşfoldu. Ve ben maksüda ulaştım. #4 *

Şöyle rivâyet olunmuştur ki;

Hazret-i Tâcü'LÂrifin Seyyid Ebül Vefâ (kuddise sirruhul aziz) bir gün Kalmine'de, zâviyesinde oturuyordu. Irak memleketinden bir tâcir Hazret-i Seyyid'i ziyaret etmeye geldi. Seyyid Ebül Vefâ o kimseyi görünce sabra delâlet eden birkaç âyet okudu. Zira tâcir, ticaret yapmak ve çok para kazanmak maksadıyla sefere çıkacağı için Hazret-i Seyyid'den izin isteyecekti.

Hazret-i Tâcü'l-Ârifin'in âyetleri hangi maksatla okumuş olduğunu idrâk edip anlıyamadı. Şöyle dedi:

— Yâ Seyyid, büyük bir sefere çıkmak için izin istiyorum. Bu husüsde ne buyurursunuz.?

Seyyid Ebül Vefâ:,

— Haysü lâ büdde felâ büdde: Olacak olan şol bir nesne ki, o mutlaka olur. Onun olmamasına çare yoktur.

Tâcir, Seyyid Ebül Vefâ'ya vedâ edip gitti. Niyetine almış olduğu sefere çıktı. Bir gün yol aldı. Ertesi günü yoluna devam ederken karşısına haramiler çıkıp bütün mallarını aldılar.

Tâcir dönüp Hazreti Seyyid'e geldi, başına gelenleri anlattı. Hazret-i Seyyid:

— Seni men'ettik, anlamadın. Allah böyle takdir etmişti; böyle oldu, dedi.

Tâcir ağlayarak:

— Yâ Seyyid, dedi; benira hâlim nice olur? Bana yardım. eyle!.

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 224

Hazret-i Seyyid:

— Bu mal bâki kalacak bir nesne değildir. Elbette gider. Sen onu kaybetmenin, ondan ayrı olmanın elemini nasıl olsa çekecektin; şimdi çekiyorsun. Artık bundan sonra dünya malına meyl edip muhabbet besleme. Yine eline geçse tekrar zevâli vardır. Ama Allahü Teâlâ'ya teveccüh edersen, o hepsinden iyi, menfaatli ve güzeldir.

Tâcir dedi ki:

— Yâ Seyyid, o malın arkasına düşmemin sebebi şudur ki,

onunla hacca gidecek, sonra da ticareti bırakıp ibâdetle meşgül olacaktım.

Hazret-i Seyyid: — Eğer haccetmeye karşı büyük bir arzun varsa ve bundan büyük bir safâ bulacaksan benimle get, dedi.

Tâcir, Hazret-i Seyyid'in ardına düştü. Beraber sahraya çıktılar. O gün arefe günüydü. Seyyid Ebül Vefâ, tâcire; — Ayağını benim bastığım yerdeki izlere bas, dedi.

Tâcir şöyle anlatıyor;

— Hazret-i Seyyid birkâç adın yürüdü. İzine basarak onunla beraber ben de yürüdüm. O sırada kulağıma bir vaaz geldi. Başımı kaldırıp etrafıma bakınca kendimi Mekke'de, hacıların içinde gördüm. Büyük ve kalabalık bit hüccâc topluluğu vardı. Meğer biz Hicaz'a gelmişiz. Seyyid Ebül Vefâ bana âdab ve erkâninı öğretti. Haccı beraberce tamam eyledik. Sonra altin oluk altında durdük: Bana:.

— Evliyâullahdan bâzı kimseleri görmek ister misin? dedi.

— Evet, dedim.

Hazret-i Seyyid:

— Şu tâife evliyâullah tâifesidir, diye bir topluluğu işaret etti.

O kimseler Harem-i Şerif'in içinde oturuyorlardı. Hazret-i Seyyid'den izin aldım. Yanlarına varıp onlara selâm verdim. Selâmımı aldılar.,

— Merhaba!.. dediler. — Merhaba...

Konuşmaya başladık. Bana:

— Hazret-i Seyyid'i terkedip bize mi geldin? dediler.

— Hazret-i Tâcü'l-Ârifin sizleri hayli medh etti, dedim.

“— Allah hakkı için aramızda Hazret-i Tâcü'l-Ârifin'e tâbi olmayan bir kimse yoktur. Hepimiz de ona tâbiyiz. Eğer tarik- Hakka kavuşmak istiyorsan onun hizmetinden ayrılma. Onun gibi bir kimse daha yoktur, dediler.

Bunun üzerine ben geri dönüp geldim. Fakat Hazret-i Seyyid'i bulamadım. Gayet huzürsuz oldum. Hâtırıma türlü çeşit, kötü, karma- karışık düşünceler geldi.

Bu esnada hâtifden şöyle bir nidâ geldi: «Bize sıdk u ihlâs ile gelen kimsenin hiç tereddüt edip kötü düşünceler. taşımaması gerekir»

Bu, nidâ üzerine Kâbe" nin duvarına yapıştım. Hak Teâlâ ya tazarru eyledim, zârilik gösterdim ve yalvardım. Yüzümü Kâbe'nin duvarına sürdüm.

— Yârabbi! Beni Tâcü'LÂrifin'e eriştir, diye yalvardım. Çokça ağladım ve böyle niyâzda bulundum.

Ben bu hâlette iken büyüklerden bir aziz geldi, beni devesine bindirdi. Ben Hazreti Seyyid'in hizmetine erişip tevbe ettim. Hak yoluna girip yüce mertebeler kat ettim. Tâ ölünceye kadar Hazret-i Tâcü'l-Ârifin'in. hizmetinden ayrılmadım.

Râvi der ki;

O kimse Tâcü'-Ârifin Seyyid Ebül Vefâ (kuddise sirvuhul aziz) Hazretleri sâyesinde hayli müteber bir kimse oldu. Nice kimseleri irşâd eyledi, nice azmışları yola getirdi.

Ebül Bedr-i Henderci'den (rahmetullahi aleyh) rivâyet olunmuştur. Buyurur ki;

Bütün meşâyiha «bedr» derler. Bedr, ayın ondördüncü gecesidir. O gece, ayın en parlak olan zamanıdır.

TÂCÜL AÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 231

Ama iki şeyh var ki, bunlar meşâyihın kutbudur. Birisi Şeyh Ebü Muhammed Şenbeki, öbürü Şeyh Seyyid Ebül Vefâ'dır. (kuddise sirruhum).. Tıpkı güneş gibidirler. Zira, nitekim ay nürunu güneşten alır, Geri kalan meşâyih da bu iki şeyhten istimdât ederler. (Yardım isterler.)

Ebül Bedr anlatıyor;

Ramazan ayının ilk Cum'a.gecesi Hazret-i Resûl Aleyhisselâm'ı rüyâda gördüm. Bana:

— Yâ Ebel Bedr, buyurdu; sana bir vasiyet edeyim, kabül eyle.

— Buyurun yâ Resûlâllah, dedim.

— Herhangi meclisde ve herhangi makamda olursan ol, iki cevheri dilinden düşürme..

— Yâ Resûlâllah, o iki cevher kimlerdir? dedim.

— Birisi Şeyh Şenbeki ve birisi de Tâcü'LÂrifin'dir. Allahü Teâlâ katında ve benim nazarımda onlardan daha makbül bir kimse yoktur. Bunların makamı ve derecesi gayet yücedir.

Ebül Bedr diyor ki;

— Bir kimsenin medh ü senâ edicisi Hazreti Resûl Aleyhisselâm olursa, onun nasıl bir kimse olduğunu ve ne mertebede bulunduğunu ona göre siz kıyâs edin...

** *

Şeyh Mâcid-i Kürdi'den (rahmetullahi teâlâ aleyh) şöyle rivâyet olunmuştur:

Hazret-i Hızır'ı (salâvatullahi alâ nebiyyinâ ve aleyh) Basra mescidinde gördüm. Yâ Hızır Nebi, dedim; bana Tâcü'Lârifin'in hâlinden ve makamından haber ver.

Bana söyle dedi:

— Tâcü'LÂrifin tahkik ehlinin sultanıdır ve bütün evliyânın serveridir. Eğer tarik-ı hakkı taleb ediyorsan Ebül Vefâ'"nın hizmetinden ayrılmayasın. Zira'Hak (sübhânehü ve teâlâ) Hazretleri ona hidâyet yolunu tevfiz etmiştir. Ve ken-

dinin havassından kılmıştır, o bütün sâlihlerin muktedisidir ve bütün selâtin onun yanında zebündur. Bütün şeytanlar onun heybetinden korkarlar. Dairesine asla gelemezler. Eğer yaklaşacak olurlarsa yanıp kül olurlar. Benden ona selâm söyleyesin,

Hazret-i Hızır Aleyhisselâm bunları söyledikten sonra gözden kayboldu.

a * *

Garba denilmekle meşhur Şeyh Ahmed ibn-i Hüseyin'den rivâyet olunmuştur. Şöyle anlatıyor;

Bir gün Şeyh İbrahim:

— Meşâyıh içinde yedi sultan vardır. Âlem yaratılalıdan beri evliyâullah arasında o yedi sultan gibi kimse gelmemiştir, dedi.

— Bu yedi sultan kimlerdir? Bana bildir!. dedim.

Dedi ki:

'— O yedi sultanın dördü Mekke ve Medine (şerrefehümallakü teâlâ) diyarındandır. Üçü de başka memleketlerdendir. Meselâ o üçün biri, Tâcü'l-Ârifin Seyyid Ebül Vefâ Bağdat sultatiıdır. Bit diğeri Ebü Bekr-i Hemedâni'dir. Bu da Cebel'in suk tatıdır. Üçüncüsü de Sehli Tüsteri'dir, Basra'nın sultanıdır. Bir diğeri Ebü Bekr-i Hemedâni'dir. Bu da Cebel'in sultanıdır. Fakat bu yedi sultanın da en büyüğü, en güzidesi Hazreti Tâcü'-Ârifin'dir. (Kuddise sirruhul aziz.)

** *

Seyyid Ahmed Rufai'den (rahmetullahi teâlâ aleyh) rivâyet olunur ki, şöyle buyurmuştur:

— Şeyh Mikdad'dan işittim. (Şeyh Mikdad, Haddâdiye şeyhlerindendir ve Hazret-i Tâcü'l-Ârifin'in elinde tevbe etmiştir. Hazret-i Tâcü'l-Ârifin'le çök sohbette bulunmuştur.) Diyor ki;

— Evliyâullah içerisinde Tâcü'l-Ârifin gibisi ne gelmiştir, ne de gelecektir. Bir gün rüyâmda şöyle gördüm: Kıyamet kopmuş, halkın hepsi de hesap yerine toplanmış. Tâcü'LÂrifin'in

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 233alemi dibinde onbin kadar kimse gördüm. Bunlar kendisinden tevbe eden müridleri imiş... Hazret-i Seyyid'e müyesser olan “devlet hiç kimseye nasib olmadı.

* kA

Seyyid Ahmed Rufai'nin dayısı ve şeyhi Şeyh Mansur'dan (rahımehullahi teâlâ) rivâyet olunmuştur. Buyurur ki:

— Tâcü'lÂrifin gibi birkaç kimse daha olsa, cehenneme. pek az kimse girer. ** * Şeyh Şenbeki'den (kuddise sirruhü) rivâyet olunmuştur. Buyuruyor ki;

Dört büyük meşâyıh vardır. Bunlar:

1. Abdülvecid-i Neâmi,

2. Gazi Şemsüddin Abdullahi'r-Reciy'ıl-Bağdadi,

3. Şeyh İmâm Hamidüddin ibn'iş-Şerik,

4. Seyyid Şerif Ebül Meâli Ahmen bin Şeyh Ruknüddin”dir, Bu, Seyyid Ganim oğullarındandır. Hazret-i Seyyid Ebül Vefâ'nın kardeşi oğludur.

İşte bu dört meşâyıh buyurmuştur ki;

Şeyhülislâm, hâtimetü'lmutahhirin, sultânü's-selâtin Kutbüddin ki, şârih-ı Şemsiye ve Teyârih ve sâhib-i Muhakemet'tir. İşte bu azizin ağzından işittik. Bize Şemsiye'ye ve başka te'lif eserlerine icâzetnâme yazarken şöyle dedi:

— Allahü Teâlâ'ya hamdolsun, bir tarika (tarikata), bir silsileye yapıştım ki, bütün tarikların ve silsilelerin seçilmişi, en güzelidir. Hüsn-i zannım şudur ki, bu tarikata intisab etmem sebebiyle Hak Teâlâ bütün günahlarımı afvetse ve beni bütün korktuğum şeylerden kurtarsa, dünyada ve âhirette saidlerden etse gerek... O tarikatın sultanı; gerçeği araştırıp bulanların ve aynıyla, açık olarak bir yere mekân tutup.yerleşenlerin sultanı, kutbü'laktab-i evliyâ vel vâsılin Tâcü'LÂrifin Seyyid Ebül Vefâ'dır. (Kuddise sirruhul aziz)

Yine buyurdu ki;:

Ben tarik: (tarikatı) Tâcü'LÂrifin Seyyid Ebül Vefâ'nın has müridlerinden Şeyh Ahmed-i Bakli'nin ağzından işittim. Şöyle dedi:

— Hak Teâlâ beni bütün evliyânın divanına muti kıldı. Tâcü'HÂrifin hepsinden yücedir. Zamanında, onun makam ve mertebesine hiçbir veli erişemedi. Mücâhede ettiğim günlerde sık sık, Tâcü'-Ârifin evliyanın ferididir, avazını işitirdim. Bu avaz benim şevkimi daha çok artırırdı. Gayret ettim; bir makama eriştim. O makam evliyânın pek çoğuna nasib olmayan yüce bir makamdı. Her iki âlemde de gerçek saâdet Tâcü'-Ârifin Seyyid Ebül Vefâ'nın tarikına intisab edenlerindir.

Hak Teâlâ bütün ehl-i imanı iki cihanda said olan kullarından eylesin. Âmin, yâ rabbel âlemiyn.

4 * *

Şeyh Abdünnür ibn-i Ebi Fezdân'dan rivâyet olunmuştur. Şeyh Abdünnür ibn-i Ebi Fezdan zamanının büyüklerindendi. (Rahmetullahi teâlâ aleyh.)

Şöyle anlatıyor;

Bir gece Hazret-i Resûl Aleyhisselâm'ı rüyâmda gördüm.

— Yâ Resûlâllah! Evliyâullahdan Allahü Teâlâ'ya en ziyade yakın olan hangisidir? Ben hangi veliye intisab edeyim? diye sordum.

Hazret-i Resûl Aleyhisselâm:

— Hazret-i Tâcü'LÂrifin'i bilir misin? buyurdular.

— Bilirim, dedim.

— Biliyorsan sormaya ne hâcet!. Zira Ebül Vefâ zamanının kutbudur. Hâl ve makamı bütün evliyânın mertebesinden yüksektir. Allahü Teâlâ'ya onu tarikatı bütün tarikatlardan daha yakındır. Hak Celle Celâlühü katında ondan hürmetli veli yoktur. Ebül Vefâ benim ümmetimin hayırlısıdır. Ve ben kıyamet gününde başka peygamberlere:

— Sizin ümmetleriniz içerisinde Ebül Vefâ gibi kimse var mıdır? diye onunla iftihar etsem gerek...

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 235

O benim neslimin hulâsasıdır. Her kim ona tâbi olursa, bana tâbi olmuş demektir. Her kim onun tarikatından, ya da tarikatına tâbi olan tarikattan, yâni şü'belerinden ictinâb ederse, benden ayrılmış demektir. O, benim veresemin büyüğü ve zürriyetimin âlâsıdır. Bir gece daha sizde misafirdir. Ondan sonra bize gelecek ve bizimle beraber olacaktır.

Şeyh Abdünnür diyor ki;

— Uykudan uyandım. Hazreti Tâcü'T-Ârifin'in yanına gitmeyi arzuladım. Kalkıp zâviyesine gittim, Hazret-i Seyyid'i sordum. Bana:

— Ağır hasta, vasiyet edecek, dediler.

Bütün dostları, yakınları ve müridleri etrafına toplanmışlardı. Ben de huzüruna girdim. Seyyid Ebül Vefâ gayet zayıflamıştı. Hazret-i Resûl Aleyhisselâm'ın, bir gün daha sizde misafir kaldıktan sonra bize kavuşur, demesinin sebebi meğer Hazret-i Seyyid'in irtihâlinin yakın olması imiş.

Gönlüm Hazret-i Seyyide müteveccih oldu. O tarafa baktm. Maksadım Hazret-i Seyyid Ebül Vefâ (kaddesallahü sirrahul aziz) âhirete intikal etmeden bana bir kere inâyet nazarıyla bakması idi. Bana inâyet nazarıyla bir kere bakmasını çok arzuluyor ve bunu düşünüyordum. Ben bu düşüncede iken Hazret-i Tâcü'LÂrifin gözünü açtı. Bana baktı ve mübârek eliyle yanına daha çok sokulmam için işaret etti. Yanına vardım; aynen şunları söyledi:

— Gerçek, buyurdu. Aslım ve saâdetim şu an için, gider ayak burada bir anlık daha misafirim. Ondan sonra Hakka sefer edeceğim. O'na kavuşacağım.

Ben haberi işitince:

— Yâ Seyyid, dedim; benim hâlim nasıl olur? Yakınlarından, dostlarından kime iktida edeyim?

— Ben ceddim Hazret-i Muhammed Mustafâ'nın (sallâllahü aleyhi vesellem) halifesiyim. Yine benim dostlarım, yârenlerim de onun ashâbının halifesidir. Hazret-i Resûl Aleyhisse-

lâm da ashâbı hakkında; ashâbi ken nücümi bieyyihim iktedeytüm ihtedeytüm: Benim ashâbım yıldızlar gibidir. Hangisine iktida etseniz hidâyet bulursunuz, buyurmuştur.

Şimdi benim ashâbım, yâni dostlarım, yakınlarım da onların halifesi olunca; herhangisine iktida etsen hidâyet bulur. sun.

Böyle söyledikten sonra temiz ve pâk rühu cânib-i Hakka uçup gitti. (Rahmetullahi teâlâ aleyhim rahmeten vesiy'aten.)

Abdünnür diyor ki;

Sıdk u ihlâs ile yola girip sülük ettim. Herhangi tarikatta bir müşkil mes'ele olsa bir nür gelirdi. O nür Hazret-i Seyyid'in yüzüne benzerdi. O müşkil mes'ele de hallolurdu.

Râvi der ki;

Şeyh Abdünnür meşhurdur; makâm ve mertebesi hayli yücedir. Zamanındaki meşâyihın büyüklerindendir. Yüzyedi yaşında vefat etti. Allah kabrini pürnür etsin.

*# *

Şöyle rivâyet olunmuştur ki;

Şeyh Seyyid Abdülkadir Geylâni Hazretleri (rahmetullahi aleyh) çoğu kere şöyle buyururlardı:

— Hak Teâlâ'nın dergâh-ı âliyesinde ve bârigâh-ı celiyyesinde evliyâullahdan Tâcü'lÂrifin Seyyid Ebül Vefâ gibi kimse yoktur.

Yine buyurdu ki:

— Evliyâullah içerisinde, ne kendisinden önce ve ne de kendisinden sonra onun gibi bir kimse ne gelmiştir ve ne de gelecektir. Saâdet onun tarikatına sülük edenler içindir. Zira o, ehl-i tarikatın sultanıdır, ehl-i hakikatın seçilmişidir. Hak Teâlâ Hazretlerine de onun tarikatından yakın tarik yoktur.

Cenâb-ı Allah bütün ümmet-i Muhammedi onun ve temiz, pâk evlâtlarının himmetinden ve onun yüce silsilesinden mahrum bırakmaya, Âmin, yâ rabbel âlemiyn.

# k *

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 237

Şöyle rivâyet olunmuştur ki;

Tâcü'l-Ârifin Seyyid Ebül Vefâ'nın (kuddise sirruhul aziz) müridlerinin had ve hesabı yoktu. İnsanlardan ve cinnilerden onun müridleri vardı. Onların acaib, garaib menkıbeleri vardır. Eğer onların hepsini anlatacak olursak kitabımızın hacmi büyüyecektir. Onların içinden birkaçının hangi sebebden ve ne şekilde tevbe ettiklerini anlatıp böylece kitabımızın Tâcü'LÂrifin Seyyid Ebül Vefâ'nın menkıbeleri bölümünü bitirmiş olalm.

Râvi der ki;

Mâcid-i Kürdi (rahmetullahi aleyh) Bağdat halifelerinden Seyfü'd-Devle'nin zamanında, onun havassındandı. Fakat Hazret-i Seyyid'e muhib ve ona gönül bağlamış bir kimseydi. Ekseri vakitlerde Seyyid Ebül Vefâ'nın sohbetine gelirdi. Sohbetinde bulunduğu bu vakitlerde de niyetinden, Hazret-i Seyyid'in önünde, onun elinden tevbe ederek hizmetinde bulunmayı geçirirdi.

Bir seferinde bu niyetini Seyyid Hazretleri'ne arzetti. Hizmetinde bulunmak husüsunda kendisine izin vermesini diledi. Seyyid Ebül Vefâ ona o zaman:

— Yâ Mâcid! Sabret, henüz vakit gelmedi... diye izin vermedi.

Bir gün Mâcid-i Kürdi Seyyid Ebül Vefâ'ya:

— Yâ Seyyid, beni herhâlde hizmetinizde bulunmaktan men'etmeyin. Bana izin verin, hizmetinize girip sülük ile meşgül olayım, dedi. Hazret-i Seyyid'den izin vermesini istedi.

Seyyid Ebül Vefâ yine:

— Vakti değildir yâ Mâcid, diye izin vermedi.

Mâcid-i Kürdi:

— Yâ Seyyid, dedi; o dediğiniz vakit ne zaman gelir?

Seyyid Ebül Vefâ şu cevabı verdi:

— Seyfü'd-Devle'yi öldüreceklerdir. Onu ne zaman öldürürlerse senin tevbe etme vaktin de o zamandır.

Seyyid Ebül Vefâ'dan bu sözü işitince Mâcid-i Kürdi'ye, Hazret-i Seyyid'e hizmet ve tevbe etmek biraz müşkil gibi göründü. Zira Seyyid Ebül Vefâ'nın o sözü imkânsız gibiydi. Bunu şu sözlerle açıklamak, Hazret-i Seyyid'e duyurmak istedi:

— Şimdiki zamanda Seyfü'd-Devle'yi yenecek, ona galib gelecek bir kimse daha yoktur. Çünkü Seyfü'd-Devle çok kuvvetlidir. Onun mâlik olduğu kuvvetli ordulara hiçbir hükümdar sâhib değildir. Gerek ordu ve gerekse ahali, her ikisi de, bir devlet idarecisi ve yönetici olarak Seyfü'd-Devle'den memnundurlar. Hâl böyle olunca benim hazretinizin önünde tevbe ederek hizmetinizde bulunmam bendenize imkânsız gibi görünmektedir.

Seyyid Ebül Vefâ, Mâcid-i Kürdi'ye şu cevabı verdi:

— Yâ Mâcid! Allahü Teâlâ'nın izniyle Sultan Mes'üd askerini çekip gelecek; Seyfü'd-Devle'nin ordusunu yenecek, kendisini de öldürecektir, dedi.

Mâcid-i Kürdi bu sözden gayet elem ve acı duydu, bırakıp gitti. Aradan bir müddet geçtikten sonra, Seyyid Ebül Vefâ'nm buyurduğu gibi Sultan Mes'ud ordusuyla geldi. Seyfü'd-Devle'nin ordusunu yendi. Mâcid-i Kürdi Seyfü'd-Devle ordusunun saflarındaydı. Kaçtı. Çok parası vardı. Bunu bilen birkaç kişi Mâcid-i Kürdi'nin ardına düştüler; onu tuttular.

Mâcid gördü ki kurtülmaya çare yok, kendisini öldürecekler... Yakında büyük bir ırmak vardı. Atından inip kendisini ırmağın. azgın sularına'attı. Aklı başından gitti.

Gözlerini açtığı zaman kendisini ırmağın kenarında buldu. Kalktı, etrafına bakındı. Beyaz bir at üzerinde bir kimse bır unuyordu. O kimse onu görünce:

— Yâ Mâcid, dedi; durmaya mecâlin var mı?

Mâcid cevab verdi:

— Hiç tâkatim yok!

O kimse geldi, Mâcid'in elinden tuttu; onu ata bindirdi, alıp gitti. Yakında büyük bir köy vardı; Mâcid'i o köye götürdü. O köyün halkı râfızi idiler. Mâcid'e:

TÂCÜL ÂRİPİN SEYYİD EBÜLVBFA HAZRETLERİ 239

— Adın ne senin? diye sordular. Mâcid korkusundan:

— Adım Ali'dir, diye cevab verdi. Onlar Mâcid'e izzet ve ikrâm gösterdiler, onu misafir ettiler. Yalnız başına yaşayan bir kadın vardı; götürüp onun evine bıraktılar. O kadına da Mâcid'den için:

— Buna bak, yediriçir; bitkinliği gidip kendine gelsin, dediler,

Kadın Mâcid'e baktı, ona ihtimam gösterdi. Mâcid'de bitkinlik ve yorgunluktan eser kalmayarak eski gücü, kuvveti yerine geldi.

Sultan Mes'üd, Seyfü'd-PDevle'yi yendi, topraklarının bir kısmını eline geçirdi. Aradan fazla bir zaman geçmeden de o râfızi köyünün mevcüdiyetinden haberdar oldu. Adamlarına emir verdi; Sultan Mes'üd'un adamları o râfızi köyüne giderek ne buldularsa aldılar.

Mâcid'e bakan kadının bin tane koyunu vardı. Mâcid onlarım hepsini de ağıla kapattı. Kendisi de girip onların yanında yattı. Sultan Mes'üd'un adamları o eve girdiler, arama yaptılar; fakat ne alacak bir mal bulabildiler, ne de bir kimse görebildiler. Kendi kendilerine:

— Bu evin adamları kaçmışlar; giyecek elbiselerini bile alıp götürmüşler, dediler. O

© Sultan Mes'üd'un adamları daha birkaç gün o köyde kaldılar, Çadırlarını da Mâcid'in bulunduğu evin önüne kurdular. Allahü Teâlâ'nın kudretiyle ne Mâcid'i, ne kadını ve ne de koyunları görebildiler.

Sultanın adamları o köyden çekilip gittikten sonra sağasola dağılan köy ahalisi yine köylerine döndüler. O kadının mallarından hiçbirinin zâyi olmadığını görüp:

— Yâ hâtun, dediler; senin malına ve davarına hiç dokunmamışlar, bu keramet meden?

Kadın cevab verdi:

— Bende bir şey yok! Ne olduysa bu misafir sayesinde ol muştur.

Mâcid şöyle anlatıyor;

Kendime geldikten, eski gücümü, kuvvetimi topladıktan sonra Seyyid Ebül Vefâ'ya geldim. Hazret-i Seyyid beni görün-.ce:

— Tevbe etme vaktin şimdi yaklaştı. Hazret-i rabbe teveccüh edip tevbe et. Cennet yoluna yakın ol, dedi.

Hazret-i Seyyid'in mübârek elini alıp tevbe ettim. Gidip ehlimi getirmek için ondan izin istedim. Ehlim yâni eşim Sencer'de bulunuyordu. Sencer'e gittim. Onlar öldüğümü zannedip benden tamamen ümitlerini kesmişlermiş. Beni görünce çok sevindiler. Ben onlara başımdan geçenleri ve Seyyid Ebül Ve- Jâ'nın önünde tevbe ettiğimi anlattım. Benim bu şekilde Hazret-i Seyyid'in önünde tevbe etmeme ayrıca sevindiler. Ben ora-.da birkaç gün durdum. O diyârın halkı geldiler. Bana:

— Yâ Mâcid, dediler; bu diyârda yırtıcı bir arslan peydah oldu. Birçok davarımızı ve içimizden bâzı kimseleri parçaladı. Çoluk-çocuk, hepimiz korku içinde yaşamaktayız. Lütfen bu durumumuzu Hazret-i Seyyid'e bildir. Ve onları bu diyâra dâvet eyle. Hak Teâlâ onların hayır duâları berekâtına 0 canavarın şerrinden biz müslüman ahaliyi kurtarır. Hepimiz de onun elinde tevbe ederiz.

Ben dönüp Seyyid Ebül Vefâ'nın yanına geldim. Hazreti Seyyid beni görünce tebessüm etti:

— Yâ Mâcid, buyurdu; gittiğin belde halkı yırtıcı bir ars- İandan mı şikâyet ediyor? Beni dâvet mi ettiler? Tevbe etmek ini istiyorlar?

Mâcid-i Kürdi diyor ki;

— Bu söze hayret ettim. «Evet yâ Seyyid» dedim.

Ondan sonra Seyyid Ebül Vefâ:

— Yâ Mâcid, dedi; Seyfü'd-Devle'nin ordusundan ayrıldıiğın zaman Sultan Mes'ud'un bâzı askerleri seni arkandan tâkib ettiler. Sen onların elinden kurtulamıyacağını anlayınca ken- «dini ırmağa bırakmıştın. Su seni kenara çıkardı. Gözünü açıp

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ -2al

etrafa bakınca beyaz ata binmiş bir kimse görmüştün. O kimse gelip seni kurtarmıştı. O adam ve râfızi köyündeki kadının koyunlarını Sultan Mes'üd'un adamlarının GÖZEMEEN kaçıran kimdi, biliyor musun? Ben:

— Sultanımızın himmeti ve kerametiydi, dedim.

Ondan sonra Seyyid Ebül Vefâ dostlarından, yakınlarından, müridlerinden bâzılarını yanına alarak Mâcid'in hâtununun bulunduğu, kendisini dâvet ettikleri köye müteveccihen yola çıktı.

O kimseler bunu haber alıp Seyyid Ebül Vefâ'yı ve dostlanm, müridlerini i'zâz ve ikrâmla karşıladılar; alıp köylerine getirdiler. Köy halkından pek çok kimse gelip tevbe ettiler, O köy ahalisi Seyyid Ebül Vefâ'ya, dostlârma ve müridlerine üç gün ziyafet verdiler. Sonra:

— Yâ Seyyid, dediler; bir yırtıcı hayvan peydah oldu. Bize pek çok zarar eriştirdi. Hayvanlarımızdan birçoğunu, hat-. tâ köyden birkaç çocuk ve adamı parçaladı. Ondan korktuğumuz için köyümüzden dışarı çıkamaz, uzaklara gidemez olduk. Bu derdimize derman sizden olur; lütfedin bu belâyı bizim üzerimizden giderin.

Hazret-i Seyyid:

— Yâ Mâcid, buyurdu; o canavardan hiç korkma, Git o hayvana: Ey Allah'ın yaratığı! Bundan böyle buralarda dutmayacaksın. Gideceksin ve bir daha da buralara gelip görünmeyeceksin. Bu beldenin halkına kat'i sürette bir zararın erişmeyecek. Bunu Tâcü'rÂrifin Seyyid Ebül Vefâ böyle söyledi, de, dedi.

Macid şöyle anlatıyor;

Hazret-i Seyyid'in böyle buyurması üzerine kalkıp halkın söylediği o canavarın bulunduğu yere geldim. Acaib ve heybetli bir canavarla karşılaştım. Onu vasfetmek, anlatmak kabil degil... Beni görünce yerinden kalktı, bana doğru hamle etti. Ben:

— Ey canavar, ey yırtıcı arslan! dedim; ben Seyyid Ebül

242 ÂRİFLERİN MENKİIBELERİ

Vefâ'nın elçisiyim. Beni Seyyid Ebül Vefâ gönderdi. Sana om. dan haber getirdim.

O canavar bu haberi işitince derhal kalktı. Tâzimle be. ni dinlemeye durdu. Ben Hazret-i Seyyid'in bana söylediklerini aynen ona söyledim. Ve dönüp Hazret-i Seyyid'in yanına gel dim. O köyün ahalisi uzaktan beni seyrediyorlardı. Yanlarına vardım. Canavarı gördüğümü, Hazret-i Seyyid'in dediklerinin hepsini ona söylediğimi anlattım. Onlardan birisi ardına bakıp:

— Canavar geliyor, dedi.

Ben de dönüp baktım. O canavar ardım sıra gelmekteydi. Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'nin meclisine. geldim. Halk canavarı görüp iki tarafa ayrıldılar. Canavar geldi, iki dizinin üze rine çöktü. Tâcü'lÂrifin Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'nin ayagına yüzünü sürdü. Hazret-i Seyyid ona şöyle dedi:

— Yâ kelbüllahi izheb min hâzihil arzı biselâmin feleyse leke fi hâzihil arzı ba'del yevm makamün: (Ey Allah'ın kelbi, ey canavar! Bu diyardan sağlığınla var git. Bu günden sonra sana burada durmak yoktur.

O canavar bu sözü işitir işitmez dönüp gitti. O diyarda bir daha onu hiç gören olmadı. Nereye gittiğini kimse bilemedi.

Seyyid Ebül Vefâ'nın bu kerametini gören o belde sâkinleri buna çok sevindiler. Yüzlerini yere koyup şükür secdesine vardılar. Hepsi de Hazret-i Seyyid'in önünde, onun elinden tevbe edip saâdet buldular. Ondan sonra Macid-i Kürdi yedi yıl Hazret-i Seyyid'in abdest ibriğini taşıdı. İbriği hiç bırakmazdı. Uykusu gelince yatar, ibriği de yakınına bir yere koyardı.

Bir gün Ali ibn-i Hey'eti, Mâcid'in ibriğinden Seyyid Ebül Vefâ'nın ibriğine su aldı. Hazret-i Seyyid abdest almaya hâzırlandı. Mâcid kapı aralığından bakmaktaydı. Seyyid Ebül Vefâ mübârek amâmesini yukarı kaldırdı. Altından bir direk gibi nür zâhir oldu. Mâcid o nüru görünce dayanamadı. Bir kere nâra vurdu ve düştü. Başı kapıya dokundu; bayıldı. Hazret-i Seyyid Ebül Vefâ:

— Yâ Ali, kimdir? diye sordu.

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 43

AH ibn-i Hey'eti:

— Mâcid'dir, dedi. — Bizim Mâcid mi? — Evet yâ Seyyid.

Bu konuşma sırasında Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'nin, bizim Mâcid mi? deyişi Mâcid'in kulağına erişti. Mâcid'de büvük bir vecd hâsıl oldu; Mâcid safâsından semâya başladı. Bir müddet semâ yaptıktan sonra gelip Hazret-i Seyyid'in mübârek ayağına düştü. Hemen o saatte feth erişti. Mâcid'in bütün dileği tamamlandı Kâmil ve mükemmil bir aziz oldu. Gökyüzünde olan bütün meleklerin tesbihini işitti ve bütün nebâtâtın, hayvanatın tesbihleri ona malüm oldu.

Sonra... tam otuz üç yıl Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'ne cân ü gönülden hizmet etti.

Râvi der ki;

Mâcid-i Kürdi yüzyirmi yıl yaşadı. Kırk yıl Bağdat halifelerinden Seyfü'd-Devle'nin hizmetinde bulundu. Kırk yıl da Tâcü'-Ârifin Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'nin hizmetinde oldu. Kırk yıl da şeyh olup gafilleri irşâd eyledi. Ders okuyan, ilim öğrenen nice talebeye yardımcı oldu, onların elinden tuttu, Nice azmnışları yola getirdi. Sonunda Cebeli Hamdin'de vatan tuttu, Hicretin beşyüz atmış birinci yılında vefat etti. Kabri büyük bir mezarlıktadır. (Rahmetullahi teâlâ aleyh.)

* k* *

Şeyh Ebül Bedr.i Henderci'nin (rahmetullahi aleyh) tevbe etmesinin sebebi.

Rivâyet olunmuştur ki;

Ebül Bedr'in tevbe edişinden evvel kendisine cüzzam hastalığı ârız olmuştu. Cenâb-ı Allah bütün müslümanlara sıhhat ve Afiyet ihsân eylesin. Ebül Bedr Bağdat âlimlerindendi. Hayli haseb-neseb tutardı. Bu hâlet (yâni cüzzam hastalığı) kendisine ârız olunca son derece huzursuz oldu. Kavim-kabilesi de hu-

24 ÂRİFPLERİN MENKİIBELERİ

zursuz oldu, elem çektiler. Ebül Bedr etıbbâdan çare bulamadı. Tabibü'-kulübe (kalblerin doktoruna) yâni yüce Allah'a niyâz etti, kendisini cüzzam illetinden kurtarması için yalvardı.

Bir gece o illet yüzünden gayet muzdarib bir hâl aldı. Dayanamayarak pek çok ağladı. Cenâb-ı Rabbü'l-Âlemin'z tâ sabah oluncaya kadar yalvardı. Sabah vakti uykusu geldi. Maddi ve manevi yorgunluk sebebiyle gözlerini yumunca rüyasında Hazret-i Ali'yi (kerremallahü veche) gördü. Varıp karşısına durdu, ağlıyarak:

— Yâ emire'kmü'minin, bana derman eyle! dedi.

Hazret-i Ali (kerremallahü vechej):

— Sana müjdeler olsun ki Hak Teâlâ sana inâyet eyledi. Ağlamana merhamet ederek duânı kabül buyurdu. Senin derdinin devâsını, hastalığının şifâsını, bizim neslimizden Tâcü'l Ârifin Ebül Vefâ'nın eline verdi.

Ebül Bedr anlatıyor;

Uykudan uyandım, vakit kaybetmeden hemen Tâcü'LÂrifin Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'nin memleketine müteveccihen yola koyuldum. Kusende'ye yaklaşınca bir kalabalık gördüm. Meğer Tâcü'lÂrifin Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri dostları, yakınlayı ve müridleri ile beraber sahraya çıkmış imiş, Bu kalabalık ondan ileri geliyormuş...

Hazret-i Seyyid Ebül Bedr'i görünce ona karşı çıktı. Şeyh Selmân adında bir müridi vardı. Onun orada bulunan böstanı yanında Ebül Bedr ile Seyyid Ebül Vefâ karşılaştılar. Seyyid Ebül Vefâ o bostandan bir soğan kopardı, Ebül Bedr'in eline verdi:

— Bu soğanı ye, dedi.

Sonra avucuna biraz su aldı.

— Bismillâhirrahmânirrabim, deyip Ebül Bedr'in vücüduna saçtı. Hemen o anda Ebül Bedr illetinden kurtuldu. Vücüdu hasta olmazdan evvelki hâlinden daha sağlam ve güzel oldu.

TÂCÜL ÂRİPİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 248

Ebül Bedr bu hâli görünce hemen Seyyid Ebül Vefâ'nın ayağına düştü. Tazarru' eyledi, mübârek elinden tevbe etti. Kendi kendine:

— Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri mâdem ki hayattadırlar. GC hâlde kendilerine elbette hizmet etmem lâzım gelir, diye düşündü.

Bu düşüncesini Hazret-i Seyyid'e açtı ve hizmetinde bulunması husüsunda kendisine müsâade buyurmasını istirham etti. Hazret-i Seyyid onun bu dileğini kabül buyurdu. Ebül Bedr böylece Seyyid Ebül Vefâ'nın hizmetine girmiş oldu. Onun yüce himmeti berekâtına âli mertebelere erişti, yüce menziller kat etti.

Hak Sübhânehü ve Teâlâ Hazretleri bütün ümmet-i Muhammedi evliyâ-i kirâm hazerâtının himmeti âliyelerinden mahrum bırakmaya. Âmin, yâ rabbel âlemiyn.

ke *

Şeyk Ebü Bekr-i Büsti'nin (rahrmehullah) tevbe etmesinin

sebebi.

Râvi der ki;

Ebü Bekr-i Büsti meşâyih-ı kibârdandır. Yâni evliyâullahın ve şeyhlerin büyüklerinden, ileri gelenlerindendir. Tâcü'l- Ârifin'in yakın müridlerinden birisidir. Onun için derler ki, zamanın pâdişahının oğluydu. O pâdişâhın oğulları hep düzgün niyetli, ihlâs sâhibi kimseler olmuşlardı. Terbiye olunduktan sonra isteseler de onları yolundan döndüremezlerdi. Dünyevi

makam ve mertebeye önem vermez, beylik dairesine uğrama;lardı.

O pâdişâh o durumdan âciz kalmış, bizar olmuştu. Zira kendisinden sonra yerine geçecek, pâdişâh olacak bir kimsenin bulunmayışı kendisini çok üzüyordu, endişelendiriyordu.

Nihâyet bir oğlu dünyaya geldi. Pâdişâh buna çok sevindi ve adını Ebü Bekir koydu. Onu çok sevdiği ve gözünden bile kıskandığı için saraydan dışarı çıkmasına müsaade etmezdi.

Bir gün sarayda, tahtta otururken pâdişâhın yüreği ağrıdı. Pâdişâh bundan büyük bir elem ve ızdırab duydu. Meğer bu hâl ona oğulları kendi makam ve mertebesine, tâc ve tahtına bakmayarak karşı tarafa, yâni mâneviyâta, doğru yola mevl düşürünce olmuş imiş, Pâdişâh:

— Yine bana bir hâl olacak, dedi. Adamlar gelip:

— Sultanım, Ebü Bekir kaybolmuş, dediler. Pâdişâh:

— Çabuk etrafı arayın ve onu bulun, diye emir verdi.

Bütün adamları seferber olup Ebü Bekir'i aradılar, lâkin bulamadılar. Pâdişah buna çok üzüldü, ızdırabı arttı. Nihayet kazaya rızâ gösterip teslim oldu.

— Emir'Hak'tandır; ne gelirse ondan gelir. Ne olursa ondan olur. Hak Teâlâ ne yapacağını, ne edeceğini daha iyi bilir. Kullarına olan lütfu, rahmeti boldur. Biz ise onun kullarıyız ve elimizden hiçbir şey gelmez, dedi.

Beri taraftan küçük Ebü Bekir'in kalbinde olan ince duygular, güzel düşünceler, manevi bir parıltıyla kendisini Seyyid Ebül Vefâ'nın zâviyesine götürdü. Hazret-i Seyyid onu müridlerinden birine ısmarladı. O mürid Ebü Bekir'e Kur'ân okumayı ve dini bilgileri öğretti. Ondan sonra onun terbiyesini Seyyid

. Ebül Vefâ bizzat üzerine aldı. Bu süretle Ebü Bekir azizlerden oldu ve yüce mertebelere erişti.

Ebü Bekir, Tâcü'-Ârifin Seyyid Ebül Vefâ bu dünyâdan âhirete göçtükten sonra Tebriz'in bir köyüne yerleşti, orada vatan tuttu. Bir zâviye yaptırıp irşâd ile meşgül oldu. Kabri büvük bir mezarlıktadır. (Rahmetullahi teâlâ)

## * Şeyh Ebü Nasr-i Kirmâni'nin (cahumehullah) tevbe etmesinin sebebi. Râvi şöyle rivâyet eder ki; Şeyh Ebü Nasr-i Kirmâni Kirmân vilâyetinin beyi idi. Bir gece sâlimen, vaktinde yatağa girdi. Sabah olup da uyanınca kendisine nüzül indiğini, elinin-ayağının tutmadığını gördü. Be-

TÂCÜL ÂRİFİN SEYYİD BBÜLVEFA HAZRETLERİ 4

vi bulunduğu Kirmân vilâyetinin hudutları içerisinde ne kadar kâmil bilgin, hâzık tabib varsa hepsini çağırdı, konağında toptadı. O tabibler, bilginler ilâç ettiler. Lâkin yaptıkları ilâcın hiç faydası olmadı. Tıb ilmiyle iştigâl eden o kadar tabib, hekim ve âlim kimse âciz kaldılar. Ve Kirmân vilâyetinin beyi Ebü Nasr-i Kirmâni'nin iyi olmasından kat'i olarak ümidlerini kestiler.

O bilgin kişilerden Kirmân beyinin yakınlarından olan bâzıları şöyle dediler:

— Ey efendimiz! Derdinize tabiblerden bir devâ olmadı. Buna manevi bir devâ aramak lâzım. Bu derdinize ancak evlivâullahın ve sâlihlerin mübârek duâları berekâtına bir derman bulunabilir. Onun için zâtınızı alıp Mekke-i Müşerrefe'ye götürelim. O belde mübârek bir beldedir. Oralarda evliyâullah ve sâlihler çok bulunur. Bir azizin mübârek nazarı erişir de bu illetten; bu hastalıktan kurtulursunuz.

bi

Kirmân beyi bu fikri gayet beğendi ve son derece yerinde buldu. Beşyüz yakın has adamıyla Mekke'ye müteveccihen yola çıktı. Vâsıt şehrine gelince hep beraber Hazret-i Tâcü'LÂtifin'i ziyaret etmek istediler. O zaman için Hazreti Tâcü'kÂrifin Vâsıt'ta bulunuyordu.

Hazret-i Seyyid Ebül Vefâ'nın zâviyesine yaklaşınca Kirmân beyini binit üzerinden indirip Hazret-i Seyyid'in zâviyesinin bir köşesine koydular. Hazret-i Tâcü'kÂrifin gelip gördü ki ağır bir hasta yatmaktadır.

— Bismillâhirrahmânirrahim, dedi ve Peygamber Efendimiz'e (sallâllahü aleyhi ve sellem) salâvat getirdi. Sonra Kirmân beyinin elinden yapıştı ve:

«Kum biüiznillâh: Allah'ın izniyle kalk!» dedi.

Hazret-i Seyyid'in böyle söylemesi üzerine hemen akabinde Kirmân beyinde hastalık namına bir şey kalmadığı görüldü. Bey ayağa kalktı, sonra yine oturdu. Sapasağlamıdı ve sevincine nihayet yokiu. O hastalıktan kurtulması sebebiyle ne kadar köle ve cariyesi varsa hepsini âzad etti. Beyliği terketti;

bütün malını fakirlere sadaka olarak dağıttı. Tâcü'LÂrifin Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri'nin önünde tevbe etti. Tarik-ı hakka sülük eyledi. Hazret-i Seyyid'in yüce himmeti berekâtına mad. di, fâni, geçici beylikten manevi ve ebedi beyliğe erişti. Bu beylikte âli mertebeler kat etti.

Seyyid Ebül Vefâ bu âlemden öbür âleme göçtükten sonra bu Kirmân beyi Karave adında bir köye yerleşti. Orada mekân tutup irşâd ile meşgül oldu. Şimdi kabri ulu bir mezardır. (Rahımehullahi teâlâ.)

* &

Şeyh Hüseyn-i Râi'nin (rabımehullahi teâlâ) tevbe etmesinin sebebi.

Râvi der ki;

Tâcü'-Ârifin Seyyid Ebül Vefâ Hazretleri bir gün müridle. riyle beraber sahraya çıkmıştı. Öğle vakti sofra kurulup yemek yenirken üzerlerine bir yolcu geldi. Hazret-i Seyyid o kimseyi yemek yemeye çağırdı. O kimse:

— Karnım toktur, dedi.

Hazret-i Seyyid: — Bâri şu elimdeki lokmayı ye, dedi.

Yolcu geldi. Hazret-i Seyyid elinde tuttuğu lokmayı o yolcunun ağzına koydu. Yolcu lokmayı yedi ve vedâlaşıp oradân ayrıldı, Uzaklaştıktan sonra Hazret-i Seyyid Müridlerine:

— Bu kişinin yediği bu lokmadan bir oğlu olsa, onun ismini Hüseyin koysa, o oğlan büyüdükten sonra evliyâullahdan velâyet ve kerâmeti açık, belli bir zât olsa gerektir, dedi.

Meğer o kimsenin. oğuldan ve kızdan evlâd namına bir şeyi yokmuş. O adam evine varınca karısıyla sohbet ettikten sonra yattı. Kadın o gece hâmile kaldı. Vakti gelince bir oğlan çocugu doğurdu. Adını Hüseyin koydular.

Babasının sığırları çok olması münasebetiyle, büyüyünce Hüseyin'i sığır gütmekle vazifelendirdiler. Kendisine Râi denil

YTACÜL ARİFİN SEYYİD EBÜLVEFA HAZRETLERİ 241

mesinin sebebi işte bu yüzdendir. Zira Arapça Râi, çoban demektir.

Hüseyin çoban olunca o sığırların bir tanesi olsun kaybolmadı. Bilâkis bereketlendi, arttı ve her biri besli oldu.

Hüseyin'den bâzı kerametler görülmeye başladı. Halkın da ona karşı olan sevgisi, muhabbeti ve hüsn-i zannı günden güne arttı. ”

Onun kerametlerinden bir tanesi şöyledir;

Bir gün bir kadının oğlu hacca gitmişti. O kadın oğluna gayet düşkündü. Oğlu hacda olduğu sırada helva pişirdi ve halka dağıttı. Ve o sırada oğlunun da orada bulunup helvadan yemesini o derecede arzuladı ki:

— Ahi. Keşke oğlum burada olsaydı da bu helvadan o da yiyebilseydi... dedi.

Hüscyn-i Râi:, — Ey valide, dedi; oğlunun bu helvadan yemesini çok arzu ediyor musun?. — Evet, bu helvadan o da yeseydi ne iyi olurdu!. — O hâlde ben ona helvayı ulaştırırım.

Kadın bir tepsinin içerisine bir miktar helva koydu, Huseyin'e verdi.

Aradan bir müddet zaman geçti. Hacıların dönme mevsiminde kadının oğlu da geri geldi. O tepsi de beraberinde idi. Annesine:

— Bana bu tepsiyle biraz sıcak helva geldi. Getiren kimse o anda kayboldu. Görür görmez hemen tanıdım; tepsi bizimdi. Fakat bu iş nasıl oldu, o sıcak helva bizim tepsiyle nasıl geldi, bir türlü anlıyamadım, dedi.

Annesi olanları oğluna anlattı,

O günden sonra, artık kerametleri görülmeye başlayan Hüseyn-i Râi gayet şöhret buldu.

Hüseyn-i Râi bir gün sığır gütmeyi terkedip Hazret-i Tâcü'-Ârifin'e gitmeye niyet etti. Sığırları ve çocukluğunun geçtiği beldeleri bırakıp Hazret-i Seyyid'in yanına geldi. Tâcü'L

250 ÂRİFLERİN MENKİIBELERİ

Arifin Seyyid Ebül Vefâ'nın yanına geldiği zaman Hazret-i Sey. yid dostları, müridleri ve yârenleriyle oturmaktaydı. Hüseyin'i görünce:

«Hâzâ eserül lukme: Bu, o yolcuya verdiğim lokmanın ese. ridir» buyurdu.

Hazreti Seyyid'in dostları, yârenleri, müridleri Seyvid Ebül Vefâ'nın senelerce önce söylemiş olduğu sözün vâki ol muş olduğunu o zaman anladılar.

Huseyn-i Râi geldi, Seyyid Ebül Vefâ'nın elini öptü. Eline yapışıp önünde tevbe etti, onun tarikına girdi. Ve günden güne terakki ederek yüce mertebelere erişti. Kâmil ve mükemmili oldu. Hazret-i Seyyid Ebül Vefânın himmeti berekâtına...

Hazret-i Seyyid Ebül Vefâ âhirete intikal edinceye kadar hizmetinde ve sohbetinde bulundu. Seyyid Ebül Vefâ'nın âhirete göçmesinden sonra o civarda bulunan Rahmân ismindeki köye büyük bir zâviye yaptırdı, oraya yerleşti. Tâ ölünceye kadar halkı ve gafilleri irşâd ile meşgül oldu. Nice azmışları yola getirdi. Derman arayan nice dertlilere yardım elini uzattı, Seyyid Ebül Vefâ'nın yüce himmeti berekâtına.. Kabri büyük bir ziyaret mahallidir. Ziyaret ederek Cenâb-ı Allah'a hâcetini arzeden kimsenin dileği yerine gelir.

Hak Sübhânehü ve Teâlâ Hazretleri bütün ehl-i imanı evliyâ himmetinden mahrum bırakmaya. Husüsiyle Seyyidü's- Sâdât ve Minhâcü's-Saâdet, Kutbü'rEvliyâ ve Senedü'l-Asfiyâ Hazret-i Tâcü'l-Ârifin Ebül Vefâ'nın (kuddise sirruhul aziz) ve nesli âlisinin ve zürriyet-i tâhiresinin ervâh-ı mukaddeselerinden istimdat ve istifâde etmek müyesser kılıp daima âsâr-ı himmetlerini bu kitaba rağbet edip yazdıranın ve yazanın üzerine ede. O mübârek silsileye teşebbüs edip saâdet-i dâreyn müyesser olan kullarından eyleye.. Bilütfihi ve bifazlihi ve bikeremihi.. Âmin, yâ rabbel âlemiyn ve yâ hayru'n-nâsırin ve yâ ekreme'-ekremin ve yâ erhame'r-râhımin ve sallâllahü alâ seyyidinâ muhammedin hayra halkıhi ve âlihi ve sahbihi ecmeıyn. Velhamdü lillâhi rabbil âlemiyn.

ŞİİR

Bu kitâbı yazdıranın rühu dâim şâd ola, Geçe mizanı, sıratı; gussadan âzâd ola, Kim okursa himmet ede bu kitâba yâdigâr Yazdıranın rühuna bihad duâ et âşikâr,

Kim ederse yazdırana sıdk ile hayır duâ Dilerim ki rüz-i mahşerde kabri içine nür doğa. Bunu yazana her kim eylerse bir duâ

Rüz-i mahşerde şefâat kıla ona Mustafâ.

Hayr'a yazsın onun şerrini Kirâmen Kâtibin Kim duâdan yâd ederse işbu hattın kâtibin. Diler isen bulasın sen âmâli sâliha,

Bunu yazan, yazdıranın rühu için el-Fâtiha.

— — 0 e ———

HAZRET-İ VEYSEL KARÂNİ (K.S)

Adı, Üveys'dir.

Künyesi; Üveysü'-Kareni veya Üveys'el-Kareni olup halk tarafından Veysel Karâni diye bilinir.

Lâkabı; Rih-ı Rahmân'dır. Rahmân olan Allah'ın kokulu esintisi demektir. Diğer bir lâkabı da Halilü'r-Resûl'dür, yâni Peygamber Efendimiz'in sevgili dostu mânasına gelmektedir. Bundan başka, Murad oğulları kabilesinden. olduğu için Muradi diye de bilinir. Tam olarak söylemek gerekirse ondan şöyle bahsedebiliriz.

Cenâb-ı Peygamber Efendimiz'in sevgili ashâbını gören, tabiinden Murad oğullarından, Yemen'in Karen mevkiinden Şeyh Üveys...

Pederı; Karen oğlu Amr'dır. Amr, Murad oğulları kabilesinin ileri gelenlerindendir. Üveys Hazretleri pek küçükken vefat etmiştir.

Validesi; ismi bilinmeyen hasta, alil bir kimsedir.

Doğduğu yer; Yemen'in Karen köyüdür. Bu köye Karen odı verilmesi, Üveys Hazretleri'nin Karen adındaki dedesine izâfetendir.

Karen köyünün bulunduğu yer husüsunda şu rivâyetler vardır;

Karen köyü Yemen'in kuzeyinde, Hicaz'a sınır olan yerdedir.

Karen köyü Yemen'in Aden bölgesindedir.

Karen köyü Necef halkının hac için ihrâma girdikleri bir konak yeridir.

Doğumu; M.S. 555-560 yılları arasında, yâni Hazret-i İsa'nın doğumundan 555-560 yıl sonradır. Cenâb-ı Peygamber Efen-

Okuma notu

Bu metin gelenek içinde aktarılan bir menkıbedir. Tarihî bir tutanak gibi değil; yolun hafızasını, değerlerini ve anlatı dilini taşıyan bir rivayet olarak okunmalıdır.