HAZRET-İ ZÜNNÜN MISRİ (K.S.)
Melâmet ehlinin önderi, kıyametde cem olanların ışığı, yalnızlık mertebesinin burhanı, Tevhid marifetinin sultanıdır.
Adı Sevban Bin İbrahim'dir Künyesi Ebülfeyz, lâkabı Zünnündur. Hicri ikinci ve üçüncü asırda Mısır'da yaşamıştır. Dedeleri Kureyş'in kölelerindendi. Şeyh Zünnün Malik Bin Enes Hazretlerinin mezhebini ihtiyar edip onun talebesi olmuştur. Hazret-i Malik Bin Enes'den Ilm-i Fıkıh okumuş ve meşhur «Muvatta» yı da kendilerinden dinlemiştir. Piri Mağrıp'da Şeyh İsrafil idi.
Zünnün Mısri, tevhid sırlarıyla mücahedede zamanında eşsiz bir dehri idi. Fakat böyle olmasına rağmen Mısır ahalisinden bazı kimseler onun zındık olduğu inancında idiler. Bu kimseler onu vefatına kadar inkâr ettiler. Vefatına kadar kimse. onun yüce şanını bilip kadrini idrak edemedi. Zamanındaki Evliyaullahın ekserisi dahi bunun emsali töhmetden kurtulamadı. N
Bazıları da zındıklık isnad edilen Zünnüna şüphe ile bakarlardı.,
Fakat Evliyaullahın bir nişanı da ölünceye kadar sırrını kimseye bildirmemekdir.
rt
Nakildir: Rivayete göre irşad olmaları şöyle olmuşdur:
Bir gün Hazret-i Zünnün hilkatin Halikına yakın olmak kastıyla kıra çıkıp etrafı temaaşa ederken gördü ki yakınındaki bir ağacın dalından iki gözü de kör bir kuşcağız yere indi, gagasıyla yeri eşdi. Ve altın bir kutu çıkardı. Gagasıyla kapağını açıp kutunun içindeki soyulmuş susamdan doyuncaya kadar
yedi. Tekrar yeri eşerek altın bir kutu daha çıkardı. Kapağını gagasıyla açtı. İçindeki sudan kanasıya içti. Her iki kutunun da kapaklarını gagasıyla örterek çıkardığı yere gömdü. Ve indiği,dala gidip kondu. Kutuları gömdüğü yer dahi dümdüz belirsiz oldu.
Bu hali bir bir gören Hazret-i Zünnün cam-ü gönülden bir kere ah! dedi. Ve Cenâb-ı Bariye kat'i tevekkül oldu. Oradan ayrıldı, bir miktar yol aldı. Bir viranhaneye geldi. Orada dervişler gördü. O gece orada yattılar. Sabah olduğunda Zünnün viranhanede bir küp altın buldu. Ağzının kapağı üzerinde Al lah (C.C.) ism-i şerifi yazılıydı. Altınları dervişlere dağıttı. Küpün kapağını kendi aldı. O gece de orada yattı. Uyandıkça kapağın üzerindeki Allah ism-i şerifini öpüp başına koyar, gözlerine sürerdi. Düşünde hatifden bir nida geldi. Kulak verdi:
— Ya Zünnün! Yaranların altın ve cevher aldılar. Sen benim adımı aziz tutdun. Öpüp başına koydum. Ben de seni dünya ve-âhiretde aziz kılarım, buyruğuydu.
LK iki
Bu nida ile uyandı. Gönlünde gara ve gussadan eser kalmadığını gördü ve bir hafiflik, bir berraklık, bir şâdlık müşahede etti. İçi tamamen nur oldu.
” *k*
Zünnün öyle ululardandı ki, onu ne kerametle bezenmiş edebilirler, Ve ne de makam ile medh kılabilirler.
Zira, makam, hal ve vakit, onun elinde sahre olmuş ve aciz kalmıştı, Vaktin imamı, günün bir tanesi ve o taifenin başıydı. Hepsinin nisbeti onadır. i
Gerçi ondan evvel meşayih vardı. Lâkin Hazret-i Zünnün işareti ibarete getirenlerin ve bu yolda söz söyleyenlerin ilkidir. Daha sonra Cüneyd-i Bağdadi zuhura geldi. Yolun esrar ilmini ifade kalıplarma daha fazla döktü. Kitapların beyaz yapraklarina koydu, Nihayet Şibli belirdi. Bu ilmi minberler üzerinde söyledi ve büsbütün açığa vurdu. Cüneyd Hazretleri:
HAZRET-İ ZÜNNUN MISRİ 397
pe
— Biz bu ilmi hanenin izbe köşelerinde, yer altlarında gizli söyledik. Şibli geldi, minberlere çıkıp halka âşikâr kıldı, dedi.
k#*
Hazret-i Zünnün diyor ki:
Üç sefer ettim, üç ilim getirdim. Birinci seferde getirdiğim ilmi hem avam ve hem havas kabul etti. İkinci seferde getirdiim ilmi avam kabul etmedi. Yalnız havas kabul etti. Üçüncü seferde getirdiğim ilmi ise ne avam kabul etti ve ne de havas.
Zamanın Şeyhülislâmı der ki: Evvelki ilim tevbe ve pişmanlık ilmi idi. Onu avam ve havas kabul etti.
İkinci ilim: Tevekkül, muamele ve muhabbet ilmi idi ki onu havas kabul etti, avam kabul etmedi.
Üçüncü ilim: Hakikat ilmi idi ki, buna kimsenin anlayışı kifayet etmedi.
kk
F” Zünnün Mısri bir gün bir çeşmeden abdest alıyordu. Karşı tarafda bulunan bit köşkün penceresinden aşağıya nazar etmekde olan güzel libaslar giymiş güzel bir kadına gözü ilişti. Âniden ağzından:
— Kimdir bu? sözü işitildi.
Zünnün'un alâkasına taaccüb eden güzel kadın:
— Ya Zünnün, dedi. Seni uzaktan görüp uslu, âlim ve âbid sandım. Bana baktın, ağzından çıkan sözleri işittim. Hakkı bilmeyen, deli ve cahil imişsin.
Güzel kadına, Zünnün:
— Bu sözleri neden söylüyorsun? diye sordu.
Kadın:
— Deli olmasaydın abdestsiz yere basmazdın. Âlim ve âbid olaydın nâmahrem yüzüne bakmazdın. Eğer ârif olaydın başka yerde gözün olmazdı, dedi ve kayboldu.
Zünnün:
— Benim edebsizliğimi başıma kakdı, içime korku düştü,
dedi ve oradan ayrıldı.
#4*
398. ÂARİFLERİN MENKİIBELERİ
Zünnün Mısri bir mes'ele sormak için Mağrib'e sefer etti. Şeyhinin katına varıp el öptü.
Şeyhi meşayihın ileri gelenlerindendi. Zünnün'a;
— Ne için geldin? dedi. Eğer evvel ve âhir ilimleri öğrenmek için geldiysen; o müyesser değildir. O ilmi Allah Teâlâ'dan başka kimse bilmez, Eğer O'na tâlip olmak için geldiysen O, tam yola çıkmak üzere ayağını kaldırdığın yerdeydi.
*##*
Zünnün Mısri seyahat ederdi, Yine bir seyahat esnasında bir gence rastladı. Gencin üzerinde şevk ve hâlet vardı. Ona:
— Nerelisin ey garip? diye sordu.
Gencin, Zünnün Hazretlerine cevabı şu oldu:
— Kalbi O'nunla olan hiç garip olur mu ki? *
Hazret-i Zünnün diyor ki:
— Onun bu cevabı üzerine ben hemen bir kere âhl edip düşmüş ve bir zaman bihud kalmışım. Kendime geldiğimde, genç:, '
— Sana ne oldu? diye sordu. — O'nun derdinden.. diye cevap verdim.
#*4#
Zamanın Şeyhülislâmı diyor ki:
O'nun, yâni Hakkın hastası O'nu görünce deli divâne olur. O ki gurbette olanların vatanı, iflâsta olanların sermayesi, tenhada kalanların arkadaşı! O'nu gören göz, uyku tutmaz, kendi rahatına düşman olur. O darda kalanların enisi, dehşet içinde olanların tesellisi ve hasretde kalanların arzusu..
kk
“ Zünnün Mısri Kaddesallahü Sirrahul âli şöyle anlatıyor: Bir gün kürkçüler pazarında dolaşıyordum. Ahmed Ceşti ki: (Ak sakalını benim ayağıma sürmüştü.) Ve Ebü Said Muallim ki: (Parsda Ebu İshak Şehriyar'ın türbesi garbinde medfundur.) İkisi birbiriyle: — Mürid mi üstündür, yoksa murat mı? diye münazara ediyorlardı. Beni gördüler;
HAZRET-İ ZÜNNUN MISRİ 399
— İşte hüküm sâhibi geldi, dediler ve:
— Mürid mi üstündür, murat mı? diye bana sordular.
Ben onlara:
— Ne mürid, ne murat. Ne haber, ne haberleşme. Ne sr nır, ne çerçeve. O bir bütündür, Bütünüyle beraber, dedim.
Ebu Said'in arkasında bir merkaı vardı, hemen çıkarıp bıraktı. Birkaç kere avaz etti ve merkaını alıp yürüyüverdi.
Ahmed Ceşti ise, ayağıma kapanıp ak sakalını ayağıma
LR
Zünnün Mısri buyuruyor ki:
Perdelerin en kalını ve çetini nefsi yenmek ve onun tedbirini görmektir. (Ettefekkürü fi zâtillâhi cehlün vel işaretü ileyhi şirkün ve hakikatul marifeti hayretün) Allah'ın zâtını düşünmek cehil, işaret etmek şirk, mârifetle hakikat ise sadece hayret etmektir.
Zamanın Şeyhülislâmı diyor ki; Hayret ikidir, Avamın hayreti, Havassın hayreti. Avamın hayreti dalâletdir. Havassın hayreti bulmaktan ibaretdir. Yâni mârifetin aynıdır.
#AK
Zünnün Mısri şöyle anlatıyor:
Bir gün Şam dağlarında geziyordum. Bir takım müptelâ kimseler gördüm, Kimi gözsüz, kimi elsiz ayaksız. Hepsi bir yere toplanmışlar.
— Burada ne duruyorsunuz? diye sordum.
— Bana:
— Burada, mağara içinde Allah'ın sevgilisi bir âbid vardır. Bu âbid yılda bir kere mağaradan dışarı çıkar. Müptelâlara nazar eder, dua kılar, müptelâların cümlesi de onun sayesinde iyi olurlar, Ondan sonra bu âbid tekrar mağaraya girer ve bir yıl müddetle hiç çıkmaz, dediler.
Dediklerini görmek için beklemeğe başladım. Nihayet magaradan bir pir çıktı, Gördüm -ki sararıp solmuş, vücudu zayıf, gözleri çukurlaşmış,
Bir gözünün ucuyla dertlilere nazar etti. Yüzünü göğe tuttu. Hepsi de hemen birden iyi oldular. Ben, hemen koşup eteğine yapıştım. Döndü yüzüme baktı. Ona şöyle dedim:
— Allah için hastaların zâhir dertlerine keffâret eyledin. Benim gizli derdime de ilâç eyle!
Bana:
— Ey Zünnün, dedi. Elini çek eteğinden. Hak Teâlâ seni gördüğü halde onu bırakıp benim eteğimi tuttun. İkimiz de helâk oluruz.
* # *
Zünnün-u Mısri anlatıyor: Her asır ve zamanda varını-yoğunu mahbubu uğruna feda
“ eden, her şeyini bu yolda harcayan kullarıyla; halk arasından biri çıkar da alay eder, eğlenceye alır. Bunun sebeb ve hikmeti: Onların bu sahada, sabır ve sebat uğrunda peygamberleri tâkip etmeği bilip bundan ecir ve sevap kazanmalarıdır.
Halkın benimle de eğlendiği, alay ettiği zamanlar oldu. Bir keresinde ihtiyar bir kadın yanıma geldi. Acınacak bir hâli
vardı. ' — Biricik oğlumu, ciğerpare evlâdımı Nil'de timsah kaptı. Ne olur bu derdime bir çâre bulun, evlâdumı kurtarın, diye yalvardı.
Kalkıp beraber Nil'e gittik. Orada elimi açıp:
— Ya Rabbi!.. Şu timsahı açığa çıkart, diye yalvardım.
Hemen su üzerinde bir timsah göründü ve yanımıza çıktı geldi. Ağzını açıp çocuğu sağ salim çıkardım. Bu durumu gözleriyle gören kadın hem sevindi hem de hayret etti ve:
— Esasen size inanmamıştım ve ciddiye de almamıştım. Hattâ timsahın gelmesini isterken güleceğim gelmişti, Fakat durumu gözlerimle gördükten sonra yanıldığımı anladım. Cenâb-ı Hakka hatâmı bağışlaması için tevbe ediyorum..
Demekten kendini alamadı. Benden de hakkımı helâl etmesini diledi ve çocuğunun elinden tutup alıp gitti. '
4 * *
HAZRET-İ ZÜNNUN MISRİ 401
Zünnün-u Mısri buyuruyor ki:
Ârif için hüzün ve sürür devamlı değildir. Ârif olan zat başında keramet tacı olduğu halde çıkıp kürsü üzerine oturur. Fakat o; o hâliyle iki korkunç manzara karşısında titrer durur. Onun başının üzerinde bir kılıç asılı durmaktadır. Öyle ki; o kılıç bir kılla tutturulmuştur. Kapının önünde de iki yırtıcı hayvan beklemektedir.
O, bir tarafta başında bulunan keramet tacını ve kurulduğu tahtı görüp sevinir. Diğer yandan da başının üstünde asılı durmakta olan kılıcı ve kapının önünde beklemekte olan yırtıcı hayvanları hatırlar da, ürperir.
İşte böylece ârif olan zat bu iki hal ortasında bocalar. Hali sevinç ve üzüntü üzerinedir.
Onun başı ucunda asılı olan kılıç şer'i hükümlerdir. Kapıda beklemekte olan yırtıcı iki hayvan ise; emir ve nehiydir.
* * *
Hazret-i Zünnün Mısır'dan Bağdat'a getirilişini şöyle anlatıyor:
Beni demir zincirlerle bağlayıp Mısır'dan Bağdat'a getirdiler. Halifenin huzuruna çıkmazdan önce ihtiyar bir kadınla karşılaştım. Kadıncağız kötürümdü, ayağa kalkamıyordu. Yanından geçerken durdurtup bana dedi ki:
— Şimdi sen Halife Mütevekkilin yanına çıkacaksın. On-
.dan sakın korkma ve onu kendinden üstün görme, Ve orada nefsinden yana olup kendini haklı göstermeye çalışma. Bununla beraber kendini kötülemeye de kalkışma. Asıl korkulması gereken Allahü Teâlâ'dır. Eğer onu bırakıp Halifeden korkar:
san sana musallat olur. Nefsinden yana olmaya çalışırsan bu
hareketin sana sadece vebal getirir. Böyle bir hareketi işlemekle Hak Teâlâ'nın bileceği bir şeyi söylemiş olursun. İlm-i ilâhi herkes gibi ona da gizlidir, O, bu durumu bilmeden inkâr eder.
Lâkin sen bildiğin için vebal yüklenmiş olursun. İç âlemini bir sen, bir de Allah Teâlâ bilir. O nereden bilebilsin? Yapılan ithamlar dışında isen, sana haksızlık yapılmışsa Cenâb-ı Hakka
402 ÂRİFLERİN MENKİIBELERİ
yalvar seni kurtarsın, Senden yardımını esirgemesin. Sen nefsine yardım etmeye kalkışma; sonra seni nefsin eline teslim
eder, kurtulamazsın.
İhtiyar kadının o sözlerini dinledikten sonra:
— Peki, dediğin gibi yapacağım, dedim.
Beni alıp halifenin yanına götürdüler. İçeri girdik. Halife. ye verilmesi âdet olan selâmı verdim. Halife bana hemen:
— Sana zındıktır, kâfirdir diyorlar. Hakkında yapılan ithama, söylenen bu sözlere ne dersin? diye sordu.
Ben sustum, bir cevap vermedim. Hemen veziri ileri atılıp dedi ki:
— Bana sorarsanız bu sözler, hakkında yapılan isnatlar doğru ve yerindedir.
Fakat Halife onun bu sözlerine aldırış etmedi. Bana doğru dönüp:
— Niçin konuşmuyorsun? Diye sordu.
O zaman konuşmamın gerekli olduğunu anladım. Dedim ki:, 3 — Ya Emirel Mü'minin, ne söyliyeyim, Hayır, değilim desem; bana bu isnadı yapmış olan müslümanları itham etmiş ve onların yalancı olduklarını söylemiş gibi olurum. Evet, öyledir desem; sadece Hakkın bileceği bir şeyi söylemiş olurum. Böyle söylemekle belki de yalancı hükmünü almış olurum. Her ne türlü anlatmış olsam yine de hakikatı açıklamam mümkün değildir. Bu bakımdan siz kendi re'yinize müracaat ediniz. Ve görüşünüz ne şekildeyse hükmünüzü öyle veriniz. Ben nefsimden yana olup onu müdafaa edecek değilim.
Böyle söylemem üzerine halife biraz düşünüp: — Bu kimse yapılan itham ve isnatlardan uzaktır, dedi ve Ben oradan ayrıldım. Doğru o ihtiyar kadının yanına geldim, Dedim ki:, — Sen bana bir iyilik yaptın. Ben, sana bu iyiliğin için Cenâb-ı Haktan seni mük$fatlandırmasını niyaz ederim. Dedik-
HAZRET-İ ZÜNNUN MISRİ 403
lerini yaptım ve kurtuldum. Sen bunu nereden öğrendin; bana anlatır mısın?
— Hüthütden, dedi ve şöyle anlatmaya başladı:
— Süleyman Peygamber Aleyhisselâm hüthütü cezalandıracağı zaman ona bazı sualler sordu. Hüthütün ifadesi böyle olduğu için onu affetdi.
Hazret-i Zünnün buna işaret eder ve:
— Kim tevhid halinin esasını bulmak dilerse; kim gerçek mânada tevekkül halini bulmağı arzularsa; beni Bağdat'da karşılamış olan o ihtiyar kadın gitsin, Ondan edep, erkân öğrensin, derdi.
* k *
Rivayet olunur ki bir gün Zünnün Mısri'nin yanına dostları gelince onun ağladığını görüp sebebini sordular. Zünnün şöyle buyurdu:
— Bu gece mâna âleminde Hak Tealâ ferman buyurdu: Ya Zünün! Halkı yarattım, on bölük oldular. Dünyayı bunlara gösterdim, Dokuz bölüğü dünyayı istedi. Bir bölüğü dahi on bölük oldu. Cenneti bunlara gösterdim, dokuz bölüğü cenneti dileyerek onunla müteselli oldular. Bir bölük kaldı, Onlar dahi on bölük oldu. Cehennemi gösterdim, dokuz bölüğü tamudan korkup dağıldılar. Bir bölük kaldı. Bu bir bölük ne dünyaya, ne cennete aldırdılar ve ne de tamudan korktular. Ey kullarım! Ne dilerseniz fermanıma cümlesi, dileğimizi sen bilirsin dediler. Şimdi ben hangi bölükten olayım bilmiyorum. Mahrum bölüklerden olurum korkusuyla ağlıyorum, dedi.
LE 3
Zünnün Mısri şöyle buyuruyor:
— Dağlarda bir zenci gördüm. Yanında Allah dendiği zaman, O'na olan muhabbetinden yüzü bembeyaz oluyor, sonra yine eski halini alıyordu. İşte o ki, O ismi duymasıyla âniden renk değiştiriyordu. O isim ki ehlinin yanında belli oluyor, takdir ediliyordu., i
Günlerden bir gün, bir Ramazan bayramı günü. Zünnün dostlarından biriyle kalabalık insan toplulukları arasında on-
404 ÂARİFLERİN MENKİIBELERİ
ları temaşa etmekte. Kalabalık halk, neşe ve sürür içinde. Zünnün dostuna dürttü, Kalabalık halkı gösterip dedi ki:
— «Bak, dedi. Neşe ve sürürundan âdeta uçacak gibi olan şu insanlara bak, Onlardaki bu neşe, bir aylık borçlarını yerine getirmenin neşesi. Borçlarını ödemenin sevinci içindeler. Fakat, acaba onlârın bu ödeyişleri makbul müdür, ınd-i ilâhide kabul edildi mi? Bunu ne.düşünen var, ne de soran. Gel kardeşim gel, seninle bir tarafa çekilip bunların bu hali için ağlaşalım!»
## *
Hazret-i Zünnün caminin bir köşesinde kendi halinde oturmakta olan bet-benzi solmuş zayıf bir genç gördü.
— Yaradan ile aran ne derece yakındır? diye.onu yokla-
Genç ona bet nazarla bir kere baktı ve şöyle dedi:
— «Bilmez misin ki, yakınlığın mihneti, uzaklığın derdinden daha şiddetlidir. Zira yakınlıkda mahremlik, zeval korkusu var. Ya kaybedersem., Uzaklıkta ise belki kazanırım diye ümid var. Zeval korkusu can yakar, Kavuşmak için ümid beslemek ise tahammül verir.»
ki *
Zünnün Mısri'ye
— Mürid kim, Murat kim? diye sordular.
Hazret-i Zünnün cevaben şöyle buyurdu:
(El müriydü yadleb vel muradu yabreb) Yâni: Mürid yaklaşmak isteyen, murat ise kaçandır.
# kk Zünnün Mısri buyuruyor ki: — Bu yolun evveli özleyip ulaşmaktır. Ahiri ne özlemektir
ve ne de ulaşmaktır.
*i*
Zünnün Mısri Hazretleri şöyle anlatıyor:
“Günün birinde gemi ile Mısır'dan Cidde'ye gidiyordum. Kalabalık yolcular arasında yerimi almıştım. Gemide yolcular arasında bir genç vardı ki bidayetden dikkatimi celbetmişti.
HAZRET-İ ZÜNNUN MISRİ 405
İçimde onunla sohbet etmek arzusu vardı. Fakat ondaki heybet ve vakar beni bundan çekindiriyordu. Ona bir şey söylemeğe dahi kendimde cesaret bulamıyordum. Zira hiç boş kalmayıp hep ibadetle meşgül oluyordu. Bir hayli zaman o gençle sohbetde bulunamadı. Ta şu zamana kadar ki: Bir gün yolculardan birinin bir kese cevahiri kayboldu, Aradılar, bulamadılar. Mal sahibi ve gemi halkından bazı kimseler ittifakla gencin aldığına karar verdiler, Ona eza ve cefa etmek istediler. Ben onlara::
— Bu şekilde muamele etmeyin. Ben kendisine rica tarikıyla bir sorayım, dedim ve gencin yanına varıp lütufla:
— Şu kimseler ki senin için sü-i zanda bulunuyor ve sana eza, cefa yapmak istiyorlar. Ben onları bu halden men ettim. Şimdi ne tedbir etmek gerekdir, dedim.
Hemen o genç yüzünü göğe tutdu. Ve bir şeyler söyledi. Hemen gördük ki; Deryanın balıkları suyun yüzüne geldiler. Her birinin ağzında birer cevahir vardı. O cevahirden birini alıp o kimseye verdi. Ve ayağını su üzerine basıp gitti, gözden kayboldu.
Bu hal üzerine keseyi alan kimse geminin bir tarafına keseyi bırakıverdi. Bulup sahibine verdiler.
Bu halden gemi halkı pek ziyade pişman ve perişan oldu.
#4 *
Bu şiirin Türkçe tercümesi;
Hakka doğru yönel
Kalbinden buğzu çıkar, at.
Böyle yaparsan
Evliyaullah hakkındaki husumeti Kalbinden çıkar, at.
Zira böyle yapmazsan
Bu seferde menzil alamazsın, Senin İmansız olmana
Doğrusu yazık.
Rahmanın kovduğu
Şeytan gibi olursun. Evliyaullahsız kimseler
Fisk-u fücur ehlidir. Cehennemin dibine düşeceklerdir. Kardeşim!
Bundan başka yol yoktur. Bundan başka bir yol tutarsan Yolun çıkmaza varır. Dervişlerin cümlesi de
Bu yoldan
Silsile silsile gittiler
İşte
Hasan Basriler
İşte
Beyazıd-i Bistamiler
Sen ise
Bu kafileden geri aldın.
e Bir başka şiirin tercemesi.:
Âlimin kalbini kıran
Her iki âlemde de
Kendini rezil etmiş olur,
Haksız yere kimseyi incitme İncitecek olursan
Dünya ve âhiretde yüzün kara olur. Âlimleri memnun etmeğe cehdeyle! Ki cennetin kapıları sana açılsın. Bunu bilmiş ol
Ki bir kalp kıran
Cümle gönülleri yaralamış olur,
LK EV
HAZRET-İ ZÜNNUN MISRİ 407
Hazret-i Zünnün Mısri buyuruyor ki;
Kulu, Halikına eriştiren sıdk ve halvetdir,
Üç nesne ihlâs alâmetidir. Birincisi: Meth ve zemm onun yanında beraber olur, İkincisi: Amellerini unutur, günahlarını anar. Üçüncüsü: Hak Tealâdan gayrısını gönlünden çıkarır.
LR ER |
Yine buyuruyor ki; Kul, kul değildir. Hak Tealânın emrine itaat etmedikçe.. Talebe dahi; itaat etmedikçe üstadlarının erorine, Üstad
olamaz. * * *
Şöyle menkuldür:
Zünnün Mısri Kaddesallahü oSirrahü dünyadan âhirete göçtü. O gece Evliyaullahdan yetmiş kişi Hazret-i Fahri Kâinat Efendimizin Peygamberlerle karşı geldiklerini ve:
— Hak Teâlâ dostu geliyor, istikbal edelim, diye karşıladıklarını gördü.
* a4
Yine menkuldür ki;
Zünnün Hazretlerinin cenazesi götürülürken hava çok sıcaktı. Bir bölük kuşlar gelip cenazenin üstünde kanatlarını çatarak gölge yaptılar ve cenaze ile beraber yürüdüler. Halkdan o zamana kadar, o kuşları hiç gören olmamışdı.
Kuşlar, cenaze kabre konuncaya kadar cenaze üzerine kanatlarıyla gölge düşürdüler. Cenaze kabre defnedildi. Ertesi gün kabir üzerinde şöyle bir yazı yazılmış buldular:
«Zünnün, Hak Teâlâ'nın dostu ve onun sevgilisiydi, O'nun aşkına can verdi.»
Her gün bu yazıyı yok ettikleri halde ertesi gün kabir üzerinde aynı yazıyı yine yazılı bulurlardı.
Bu sırada ezan okunuyordu. Müezzin şehadet kelimesini söylerken, cenaze şehadet parmağını çıkarıp kaldırdı. Bütün halk o anı görünce feryad-üi figân ettiler ve ne kadar uğraştı-
Bu hal üzerine bir çok münkirler tevbe ettiler. *#** *#
Zünnün-u Mısri Hazretlerinin bazı hikmetli sözleri; buyuruyorlar ki; Muhabbetullah'ın nişanı, Habibullah'ın ahlâkına ittiba etwnekdir.
* * *
Halkla temasda gereken şey, tamah düşüncesiyle hareket etmemek ve mâsiva fikrini söküp atmaktır. Bunun aksi hareketde bulunanlar; Allahı sevip ona âşık olamazlar ve kendilerini de Allaha sevdiremezler.
* k &
Her şeyin ukubeti vardır, muhabbetin ukubeti ise Haktan fil olmaktır. ve * * Arif olan her saat mütevâzı ve muti olur. Zira her saat İlâçi sırların marifetine daha yakındır.
LR ki
Ârif İlâhi nurlara bağlıdır. Güneş, kendisini ışığı ile gös- * 4 *
Zahidler âhiretin padişahlarıdır. Ârifler de zahidlerin pa- «dişahlarıdır.
İki kısım tevbe vardır. Biri inabet tevbesi, öbürü isticabet tevbesi, İnabet tevbesi: Kulun Allahın cezasından korktügu için tevbe etmesidir. İsticabet tevbesi: Kulun Hâlikina kar- «şı utandığından dolayı tevbekâr olmasıdır.
4 *
"Her bir âzanın tevbesi vardır. Kalp ve gönül tevbesi: Şehveti terk niyetlidir, Gözün tevbesi: Harama karşı bakmayıp gözü yummaktadır. Dilin tevbesi: Fena söz söylemekden, adam. çekiştirmekden, kovuculuk yapmakdan çekinmektir. Kulağın
#kk &
HAZRET-İ ZÜNNUN MISRİ 409
tevbesi: Fena ve yaramaz sözleri dinlememektir. Ayağın tevbesi: Fena şeylere ve yasak edilen yerlere gitmemekdir. Ağızın
tevbesi: Haram yemekten kendini korumaktır. Tenâsül âletijnin tevbesi: Fuhuştan beri olmaktır.
kk *
Sadık o kimsedir ki; dili hak sözü konuşa ve sevap söyleye. Sâdık, Hak Tealânın kılıcıdır, Kılıca karşı kim durabilmiştir ki, kılıca karşı durmak isteyen iki pâre olur.
* *
(Gönlün hakikatı nefsi unutmaktır.
*#&
Sabır, emin olunan, kanaat getirilen şeyin semeresidir. * * *
İhlâsın alâmeti üçtür. Birincisi, cümle eşyadan münkatı' olup Hakka nazar etmektir. İkincisi, cümle işten kesilip Hakka
raci olmaktır. Üçüncüsü, bütün hallerde Haktan medet um- 4 maktır.
* * &
Kim korkuyorsa Allaha sığınsın. Kim Allaha sığınırsa o çnecat bulur.
* ik
Her şeyi bırak Rabbına dön. Bundan başka felâh yol yokçtur. 4k *
Marifet bab'ında bir iddiaya kapılma, zühdü kazanç vesiçesi etme, yaptığın ibadete bakıp da aldanma.
ak»
Öyle kalpler vardır ki; daha günah işlemeden tevbe eder. VVE bir hayır işlemeden defterinin sevap hanesine hayır yazılır. 4 * * Eline iki ekmek geçip de bunların hangisi helâldır diye araştırmak istemeyen kimse Hak yolda felâh bulamaz.
»* *
. (Halkın ayıplarıyla uğraşan kendi ayıbını göremez.
4k *
"Eline geçen bir parça ekmeğin yanında, ayrıca katık olarak duz aramaya kalkan kirase veliler katında umduğunu bulamaz. LR Aİ
İlim tahsiliyle uğraşıp âlim olan bir zat amel yolunu tutmazsa ve üstelik birtakım fâni hazlar peşinde koşarsa ona uakıllı denmez. * * #
İbadet ve tâ'at zamanında Allahı hatırlamayan, yalnız sıkışdığı ve bazı dara geldiği zaman, Aman Allah! diyen kimseye
«gkıllı denmez.
Bir kul ki: Allah-ü Tealâ'yı anmıyor, boş şeylerle uğraşıyor, vaktini boşa geçiriyorsa, bilinsin ki; Allah-ü Tealâ ona yüz igevirmiştir.
kt