SEYYİD ABDÜLKADİR GEYLÂNİ
Kutburrabbâni, Gavsussamedani, Hazret-i Şeyh Seyyid Abdülkadir Geylâni Kaddesallahü Sirrahul Aziz Hazretleri, Hicret-i Celile-i Nebeviyyenin 470 nci yılında, Hazer denizinin güneyinde, Geylân kasabasının Nayf köyünde dünyaya teşrif buyurdu.
Annesinin ismi Fatıma, babasının ismi Musa'dır. Künyesi Ebü Salih'tir. Neseb yönünden şu süretle Resûl-i Ekrem (S.A. V.) efendimize ulaşır: Musa, Abdullah, Yahya, Zâhid, Muhammed, Dâvud, Musa, Abdullah, Musa Cun, Abdullah Muhsin, Hasan Müsennâ, Hz. Hasan, Hz. Ali bin Ebü Tâlib radıyallahü aleyhim ecmain. i
Rivayete göre, Hicretin 470 nci yılı Ramazan ayının birinci gecesi, Seyyid Musa şöyle bir rüya gördü:
Bir yer ki.. Resûl-i Ekrem Sallâllahü Aleyhi ve Sellem, ashabı ve bütün evliyâ-i kiram hazeratı, o yere toplanmışlar.. Hazret-i Fahr-i Kâinat efendimiz Seyyid Musa'ya dedi ki:
— Ya Musa, ya benim evlâdım! Ne mutlu sana ki; her şeye kaadir olan ve her şeyin sahibi bulunan Hak Teâlâ Hazretleri, sana bu gece bir erkek evlâd ihsan eyledi. Ki; müstesnâ bir varlıktır ve benim evlâdımdır. Rütbe ve derecesi bütün evliyâ-i kiram hazeratının üstündedir.
Sabah oldu. Seyyid Musa uyandığında kalbi sevinç ve sürur, gökyüzü nur içindeydi. İşte o gün Seyyid Abdullahil Savmi'nin kızı Seyyide Fatıma, Hazret-i Abdülkadir'i dünyaya getirdi.
Ene baz Sultanirricâl Câe fi aşk tevfiki kemâl Şairler onun için:
8 ARİFPLERİN MENKİIBELERİ
«AŞK İLE GELDİ, KEMAL İLE ÖMÜR SÜRDÜ, KEMALİ AŞK İLE HAKKA KAVUŞTU», demişlerdi. Ebced hesabından onun doğuş tarihi olan 470, AŞK, Ömrünün müddeti olan 91 de, KEMAL kelimesine işaret eder,
Annesi, Ümmülhayr lâkabıyla meşhurdu. Annesinin babası Abdullah Su'mai Hazretleri ise; Geylân kasabasının büyük şeyh ve zâhidlerinden olup melek gibi bir zattı.
Hazret-i Abdülkadir'in muhterem annesi şöyle anlatıyor:
Abdülkadir'im henüz birkaç aylıkdı. Mübarek Ramazan-ı Şerif Ayı geldi. Birinci gün, şafak söktükten güneş batıncaya kadar, bütün gün hiç süt emmedi. İkinci gün 'de aynı hal tekerrür edince anladım ki, Abdülkadir oruç tutuyor.
İkinci sene, Şaban Ayı'nın sonlarına doğru, hava fazla bulutluydu. Halk, ay'ı göremediği için, Ramazan'ın iptidaisini kat'i olarak tesbit edememişti. Abdülkadir'imin bu meziyetini bilenler bana geldiler. Abdülkadir'in süt emip emmediğini sordular,
Bu gün şafaktan beri hiç süt emmedi.
Cevabını verdim. Sonra anlaşıldı ki; o gün Ramazan'ın iptidâsı imiş.
Abdülkadir hiç bir çocuğa benzemiyordu. Ramazan günleri, iftardan evvel meme almıyordu. © daha doğar doğmaz Hak yolunda yürümeye başlamış, muhitini hayranlık içinde br rakmışdı.
Sultan Abdülkadir on yaşında iken de, yine validesi şu hi-
Seneler evvel bir gün, bir çölde gidiyordum. Karşıma siyah bir bedevi çıktı, üzerime saldırdı. O zaman ben feryadü figân etmeye başladım. Birdenbire gökyüzünde beyaz bir dogan peyda oldu ve bedevinin tepesine çullandı, başına vurmağa başladı. Nihayet bedevi çaresiz kalıp kaçıp gitti. Doğan da benim başımdaki örtüyü alıp semaya karıştı. O kuşa şimdi dahi hâlâ hayret ediyorum.
Bunun üzerine Abdülkadir tebessiim edip validesinin yamından ayrılmış, bir müddet sonra da elinde bir başörtüsü ile gelmiş ve validesine şöyle demişti:
ABDÜLKADİR-İ GEYLÂNİ 9
— Anneciğim! İşte bu senin başörtün, o gördüğün kuş da
(Baz) bendim. i LR 3
Seyyid Abdülkadir küçük yaşta iken, diyar diyar gezmeği, şehirleri dolaşıp ekabir-i ulemanın yüce meclisine girmeyi can-ü gönülden arzuluyor, ilim tahsil aşkıyla yanıyordu. Bir gün annesine:
— Anneciğim! Müsaade edersen sefere çıkmak istiyorum. Dedi. Bu Dar-i dünyada Abdülkadir'inden başka kimsesi olmayan annesi, Abdülkadir'in yüzüne acı acı baktı ve:
— Ey benim gözümün bahtı ve gönlümün tahtı evlâdım, Abdülkadir'im! Senin ayrılmana dayanamam, sensiz hiç duramam. Bu bakımdan müsaade etmiyorum, dedi. Genç Abdülkadir sefere çıkmağa kat'i azmetmişti. Annesine yalvararak dedi ki:
— Ey benim canım annem! Senden ayrı olmak bana dahi elem verir. Lâkin gönlüm ilim tahsil aşkıyla yanıp tutuşuyor. Sana gereken: Sefere çıkmama müsaade etmek..
Annesi bu sözleri işitti.
— Gitme!
Diyemedi. Abdülkadir'in sefere çıkmasına razı oldu. Babasından miras olarak kalan paradan 40 altın ayırarak bir kese içine koydu. Kendisine vermek için Abdülkadir'i çağırdı. 40 altını göstererek:,
— Bu para babandan miras olarak kaldı. Şimdi sen ayr lıp gitmek üzeresin. Bari bunları yanında götür. Dedi.
Abdülkadir razı oldu. Annesi gözyaşları ile kese içindeki altınları ciğer pâresi Abdülkadir'inin koltuğu altında iyice dikti. Sonra gözünün içine bakarak şöyle dedi:
— Gözümün Nüru, gönlümün sürüru evlâdım, Abdülkadir'im! Allah rızası için olmasaydı kat'iyyen bırakmazdım, Huzur ve esenlik içinde sefere çık. Yolun açık olsun. Seninle belki ebedi olarak ayrılıyoruz. Sana son olarak nasihatım şudur ki; Eğer beni ve Allah-ü Teâlâ Hazretlerini memnun etmek istiyorsan kat'iyyen yalan söyleme, doğruluktan asla ayrılma. Al lah her zaman ve her yerde doğrularla beraberdir.
Seyyid Abdülkadir annesine söz verdi ve ağlayarak elini öptü. Sefere çıkmak için arkadaş arıyordu. Tesadüfen Bağdad'a gitmek üzere bulunan bir kervana rast geldi ve aralarına. katıl dı. Hemadan'ı geçmişlerdi. Bir müddet yol almış, Arz-ı tetrenk denilen mahalle varmış ve dar bir geçite girmişlerdi ki; hemen o anda kervanda bir vaveylâ koptu ve önlerine âniden bir sürü harami çıkıp kervana saldırdılar. Bir anda sandıklar yere yıkıl dı. Eşyalar yağma edilmeğe başladı. Haydutlar kervan ehline birer birer sual edip üzerlerinde her ne buldularsa aldılar. Sıra Seyyid Abdülkadir'e geldi. Haydutlardan biri lâtife olsun diye Abdülkadir'i önüne çekip şöyle sordu:
— Söyle bakalım senin neyin var fakir çocuk?
Abdülkadir:
— Yalnız 40 altınım var.
Diye cevap verdi. Harami güldü, inanmamıştı. Bırakıp gitti. İkinci bir harami sual edip o da aynı cevabı alınca vaziyeti reislerine bildirdiler, bu çocuk «40 altınım var» diyor dediler.
Bu defa reisleri Abdülkadir'e sordu:
— Senin üzerinde ne var?
Abdülkadir cevap verdi:
— Hırkamda dikili 40 altın var.
Reis adamlarına;
— Açın bakın!..
Diye buyurdu, Adamları seğirtip Abdülkadir'in üstünü aradılâr ve içinde 40 altın bulunan keseyi bulup reislerine uzattılar.
Reis hayretle sordu:
— Peki evlât, sen neden üzerinde altın olduğunu söyledin?
Abdülkadir:
— Ben annemden ayrılırken asla yalan söylemiyeceğime ahdetmiştim. 40 altın için ahdimi bozar mıyım?
Bu temiz ve yürekten gelen sözleri duyup hakikate şahit olan haramibaşının gözleri yaşardı, Abdülkadir'in hakikat dolu gözlerine bakıp onunla kendi yaşını ölçtü. Kendisinin bu yaşa kadar nice hıyanet ve şerler işlediğini, bir gün Hakka yönelme-
ABDÜLKADİR-İ GEYLÂNİ uu
diğini acı acı düşündü ve o güne kadar yaptıklarından nâdim olup ellerini başına vurarak şöyle haykırdı:
— Eyvah!. Biz de Allaha ant vermiştik. Bunca zamandır şeytana uyup ahdimizi bozduk, Fenalık yaptık. Yarın Hak huzurunda acaba bizim halimiz nice olacak?
Haramibaşı devam etti:
— Arkadaşlar, dedi. Bana bakınız, beni dinleyiniz! Ben bunca senedir Allaha karşı olan ahdimi bozdum, O'na isyan ettim. Bu çocuk, çocuk olmasına rağmen, annesine vermiş oldu ğu ahdi bozmuyor, ona hainlik etmek istemiyor. İstemediği için de bütün sermayesi olan 40 altının yerini saklamadan dosdoğru söyledi. Sizler şahit olun! Şu anda bu çocuk, benim dalâletden kurtulmama sebeb oldu. İçimden gelen bir nedâmetle bütün günahlarıma can-ü gönülden tevbe ile Rabbımın dergöhına iltica ediyorum. Bundan böyle inşaallah Hak Teâlânın razı ve hoşnut olmadığı bir şeyi yapmıyacağım.
'Reislerine pek ziyade bağlı olan baramiler, hep bir ağızdan şöyle dediler:
— Efendimiz, reisimiz! Biz de senden ayrılmayız. Sen hangi yoldan yürürsen biz dahi oradan yürürüz.
Bunun üzerine kervan ehlinden her ne alınmışsa iğne dahi zayi edilmeden sahiplerine iade edildi. Bir sürü harami Seyyid Abdülkadir Geylâni Hazretlerinin önünde tevbe edip islâh-ı nefs ettiler. Seyyid Abdülkadir Bağdad'a vardı, ilim tahsiliyle meşgul oldu. Az bir müddet içinde zahiri ve bâtıni bütün ilimlerde dünyaca meşhur oldu. Onun sayesinde Bağdat şehrinde 60 harami tevbe ederek müridi oldular.
Seyyid Abdülkadir Bağdatta Burcul acemide 25 yıl müddetle itikâfa çekildi. Kalbi şerifleri Hak Teâlâ'nın feyz-i kereminden nur ile doldu, Müddet-i zamanın tamam olmasına 40 gün kala;
— Yarabbi! Sen yedirmeyince yemeyeceğim ve içirmeyince içmeyeceğim.
Dedi. Bir zaman sonra ricâl-i gaypden bir zat-ı kerim aş, ekmek ve su getirdi. Abdülkadir hazretleri kendinden geçtiği halde ahdinde sadakat gösterip yemedi ve içmedi.
O zaman, zamanın büyük âlimi ve kutbu Şeyh Ebu Sait Mahzümi, Seyyid Abdülkadir'i hanesine götürmek istedi ise de, Seyyid Abdülkadir kabul etmedi. İşte o zaman Hazreti Hr zır Aleyhisselâm peyda olup Allahın emri ile Hazret-i Şeyh Mahzümi'ye uymasını bildirdi.
Bunun üzerine Seyyid Abdülkadir, Şeyh Mahzümi'nin hanesine gitti. Hazret-i Şeyh Mahzümi ona çok ikramı izzet etti. Kendi eliyle yedirip içirdi. Güzel libaslar giydirdi ve ona hilâfet verdi.
Seyyid Abdülkadir, 8 yıl riyazet ve taatde kaldı.
a4»
Seyyid Abdülkadir Geylâni fakir ve çocuklarla oturmayı çok sever ve onlarla konuşmaktan zevk duyardı. Yolda kime rast gelirse ona selâm verir, ondan selâm alırdı. Rast geldiği kimse fakir ise üzerindeki elbisesini çıkarıp ona verir ve daha başka ne gibi ihtiyaçları olduğunu sorardı.
Kibirli ve gururlu kimselerden asla hoşlanmaz, onlarla asla ülfet etmezdi. Devlet kapısında çalışan kimselerle pek dost olmaz ve onlardan uzak kalmağa çalışırdı. Hayatında vezir veya sultanın kapısına bir defa olsun gidip onlardan bir istekde bulunmadı. Onlara yaranmak için hiç bir çare ve desi seye başvurmadı. O, sadece Cenâb-ı Hak ve ekmelittahiyya Hazreti Fahr-i Âlem Efendimizin rızasını tahsil için çalıştı.
Şöyle anlatıyor:
Irak'ın çöl ve harabelerinde yirmibeş yıl tek başıma kal dım. Hiç kimseyle tanışmadım ve tanışmak da istemedim. Zaten kimse de beni tanımazdı. Ara sıra gaipden yanıma bazı kimseler ve cinniler gelir, gerçek yolu sorarlardı. Ben de onlara HAK'ka giden yolu tarif ederdim. Irak'a ilk girdiğimde Hazreti Hızır Aleyhisselâm ile karşılaştım. Ben onu tanımıyordum. Fakat o, bana kendisini tanıtdı. Ve kendisine muhalefet etmememi bildirdi. Kabul ettim, Sonra bana:
— Şurada otur ve beni bekle, dedi.
ABDÜLKADİR-İ GEYLÂNİ 13
Dediği yerde oturdum ve üç yıl bekledim. Bu üç yıl zarfında bana üç defa uğradı, Fakat bu uğrayışları çok kısa oldu. Her gelişinde bana:
— Ben gelinceye kadar beni bekle, derdi.
#* kk
Seyyid Abdülkadir, Taylasan bırakır ve kumaşın iyisinden elbise giyerdi. Dişi katıra biner, eğer örtüsünü kaldırtırdı. Yüksek kürsü üzerinde hitap buyurur, yüce hitapları süratli olur. du. Ağzından bir kelime çıkacak diye herkes pür dikkat kesilir, dinler, bir şey emir buyurduğunda derhal ifa edilirdi.
Gavsül Âzam Sultan Abdülkadir Hazretlerinin Cuma günü camiye gidecekleri saatte halk sokaklara dökülür ve onu vesile ederek Cenâb-ı Haktan hâcetlerini isterler, dileklerine delâlet buyurmasını süret-i mahsusada rica ederlerdi.
Hazret-i Gavsül Âzam için Cenâb-ı Hak indinde bir derece şöhret, heybet, hasene ve dileğini kabul etme var idi ki; tarifi mümkün değil. Gavsül Âzam Abdülkadir Hazretleri bazı hallerde aşk-ı ilâhiye gark ve envar-ı ilâhiye müstağrak idi ki; Mevlânâ Nureddin. Abdurrahman Canai'nin telif eseri olan «Nefahatül Üns Min Hazeratül Kudsx» adlı kitapta beyan buyruldu-
“gu üzere meselâ kırk kile buğday ekmeği ile iki öküz etini yiyip kuvvet-i kudsiyeleri ile hazm ve mahvederdi. Ve iki sene hiç bir şey yemeyip ayak üzerinde Cenâb-ı Hakkın huzurunda durmuş ve sonra Hazret-i Hızır Aleyhisselâm gelip beraber süt içmişlerdi.
Hazret-i Abdülkadir ekseri gün oruçlu olurdu. Erbabının malümu olduğu üzere Tarikata girmiş, bir yol tutmuş kimselerin kalplerinin duygu ve hassaları LÂ HAVLE VELÂ KUVVE- TE İLLÂ BİLLAH iledir. Ve âşıkların kalplerinin duygu ve hassaları da LÂ ilâhe illâllah iledir. Gavsül A'zam Sultan Şeyh Abdülkadir Hazretleri bir sene kadar ayak üzerinde ibadet ve batıni ilimlerle meşgül iken Cenâb-ı Hakdan şu merkezde emir ve ferman geldi:
— Ya Gavsül A'zam! Bunca zamandır meşakkat ve eziyete nefsini alıştırmış, kıyama durmağı âdet haline getirmişsin. Bu-
4 ARİFLERİN MENKİIBELERİ
nun sebebi nedir? Hazret-i Bazül Eşhep Sultan Abdülkadir şu yolda münacaatda bulundu:
— Her şeyi bilen ve hacetleri yerine getiren Ya Rabb! Zat-ı ulühiyetine ne malüm değildir ki; zatı ecellü sübhaniyenin mahbub ve âşıklarıyla âlemin yüzü uzun uzadıya doludur. Buna binâen ayağımı uzatmam edebe aykırı olduğundan utanıyorum. Bu hal üzerine Cenâb-ı Hak o vakit:
— Ya Gavsül Âzam ayağını diğer Evliyâ-ı Kirâm kaddesallahü esrarehiim hazeratının omuzları üzerine koy!
Diye kat'i ferman buyurdu. Cümle evliyâ-i kirâm hazerâtı omuzlarını uzatıp Şeyh Abdülkadir Hazretlerinin mübarek ayaklarını kendi omuzlarına koymâlarını arzuladılar.
#4 *
Cenâb-ı Gavsül Âzam Hazreti Sultan Şeyh Abdülkadir Geylâni hiç nâzırı, benzeri olmayan bir büyük veli idi. Kendisinde ilim, tevâzuu, aşk, harikulâde haller görünürdü. Aktab-ı erbaa (Dört kutup) dan biri idi. Bunlar: Abdülkadir Geylâni, Ahmed-i Rufai, İbrahim Düsüki, ve Ahmed-i Bedevi'dir.
Hazret-i Ahmed-er Rufâi'den keramet, İbrahim Düsüki”den ilim, Ahmed-i Bedevi'den aşk tecelli etmiş idi. Cenâb-ı Gavsül Âzam Hazreti Abdülkadir Geylâni'den ise ilim, keramet, aşk olmakla beraber imdada koşma, koruma, dediğini kabul etdirme kuvveti fazlaydı. Kendisini imdada çağıranlara kuvve-i ilâhiye ile bir hızır gibi yetiştirdi. Bugün bile ruhaniyetinden istimdat olunur. i
4k #
Ebi Medyen Şuaybül Dekali Radıyallahü Anh Hazretleri Buyuruyor ki:
— Ben Hızır Aleyhisselâm'a bir gün mülâki olarak mağrib ve maşrıkdan, meşayihden ve daha sonra Hazret-i Gavsül Âzam Abdülkadir Efendimizden sorduğumda Hızır Aleyhisselâm:
— Hazreti Gavsül Âzam Cenâb-ı Abdülkadir İmam-ı Sıddıkiyn, Hücceti Aliyyil ârifiyn ve Ruh-u marifetdir. Evliya kiram beyninde şânı, âli, gavsileri azimdir, diye buyurdu.
ABDÜLKADİR-İ GEYLANİ 15
Şeyh Seyyid Abdülkadir Geylâni Hazretlerinin 49 evlâdı olmuşdur. Bunların yirmiyedisi erkek, yirmiikisi kızdır. Bunlar içinde Abdürrezzak ve Abdülvehhab çok meşhurdur.
Hazret-i Pir zamanın en büyük âlimi ve en büyük adamrdır. Lâkapları Muhiddin, Gavsülâzam, Sultanül Evliya, Kutbul Âzam, Kutbür Rabbâni, Bâz-ül Eşheb ve Gavsüssakaleyndir.
Gökte oturanlar ona Bâz-ül Eşheb ve Gavsüssakaleyn derler.
Diğer lâkaplarını yeryüzündekiler söylerler.
Hazret-i Şeyh Abdülkadir, Hızır Aleyhisselâm ve Şeyh Hammad Dabbas ve Ebül Vefa Tacül Ârifiyn ve Ebt Salih ile sohbet etdiler.
# k k
Rivayet olunur ki; Hicri 521 senesinin Şevval ayının 10 ncu günü sabaha karşı 51 yaşlarında iken Hz. Fahr-i kâinat efendimizin ruhaniyeti zuhur edip:
— Ya Abdülkadir, Niçin sükünet ediyorsun? diye sordu.
Cenâb-ı Gavsül Âzam cevap verdi:
— Ya Resûlüllah ben bir acemiyim. Nasıl olur da Bağdad âlimlerine karşı söz söylerim.
Hazret-i Fahr-i âlem:
— Aç ağzını!..
Buyurdu. Hazret-i Pir ağzını açdığında mübarek tükrüklerini yedi kere bırakıp:
— Ahaliye hikmet ve doğrulukla vaaz et buyurdu.
Hazret-i Şeyh Abdülkadir sabah namazını kılıp kürsüye çıkdığında bütün cemaat etrafına toplandı. Hazret-i Abdülkadir bu kalabalığı ve üzerine dikilen bakışları görünce birden şaşırdı. Nutku tutulup bir tek kelime söyleyemez oldu. Hemen o anda başucunda Şah-ı Velâyet Hazret-i Ali (K.V.) peydah olup dedi ki;
— Ya Abdülkadir niçin konuşmuyorsun?
Gavsül Âzam Seyyid Abdülkadir dedi ki:
— Halkın çokluğu bana şaşkınlık veriyor.
Hazret-i Ali (K.V.):
16 ÂRİFLERİN MENEKIBELERİ
— Aç ağzını, dedi.
Seyyid Abdülkadir ağzını açtığında beş kere de o tükrüğünü ağzına bıraktı. O zaman Hazret-i Şeyh Abdülkadirin hitabı açıldı ve öyle bir vaaz verdi ki o güne kadar Bağdat şebri o misilli bir vaaz görmemişti. Hele vaazında:
— Geçmişi bırakalım, bulunduğumuz hale dönelim, diye buyurması üzerine camide cemaat arasında hıçkırıklar ve feryad-ü figanlar koptu. Çok kimseler cezbeye geldi ve birçok kimseler aşkından raks ve sema ettiler,
Şeyh Seyyid Abdülkadir Geylâni Hazretleri 561 yılına kadar kırk yıl va'z-u nasihatta bulundu.
rk *
Hızır Bin Ebil Abbas Musuliden naklen buyuruyorlar ki:
Babam şöyle anlatırdı:
— Ben Bağdatta 551 yılında Hz. Gavsül Âzam'ın medresesinde iken bir gün birdenbire uyuya kalmışım. Rü'yada gördüğüm manzara şu idi: Bir meclis.. Ve o mecliste bütün Şeyh ve veliler.. Ve o meclisin baş tarafında Gavsül Âzam Hazret-i Abdülkadir Geylâni oturuyor. Şeyhlerden bazılarının başındaki sarık üzerinde bir şal, bazılarında iki şal, Hazret-i Abdülkadirin sarığının üzerinde ise üç şal var. Kat'i merakımı mucip oldu. Düşünceye daldım ve öylece hayret içinde kaldım. Acaba ondaki şalın üç oluşunun hikmeti neydi? Ben bu düşüncede iken birdenbire uyandım. Gözümü açıp bakınca Gavsül Âzam Abdülkadir Hazretlerinin başımın üzerinde ayakta durmakta olduğunu gördüm. Benim uyandığımı görünce bana tebessüm ile:
— Ya Hızır! Rü'yanda gördüğün bu şallardan birisi ilm-i Şeriat, diğeri ilm-i Hakikat, öbürü ise ilmi Hâli beyan eder, buyurdu.
*k*
Ömer-ül Kehimani anlatıyor:
Şeyh Seyyid Abdülkadirin meclisinde muhtelif dinlerden İslâmiyete dönenler bulunurdu. Nitekim bir gün Hazret-i Gavs irşadda bulunurken huzuruna bir papaz geldi. Şeyh Hazretle-
ABDÜLKADİR-İ GEYLÂNİ 17
rinin huzurunda bâtıl dinden sıyrıldı. Ve kelime-i şehadet getirerek Hak dini kabul etti. Ve sonra:
— Ben Yemenliyim, Yemenden geliyorum. Müslüman ol. mağa çok evvelden karar vermiştim ve İslâmiyeti Yemenli bir hayır ehlinin elinden kabul etmek istiyordum. Bir gün bunu düşünürken uyuya kalmışım, Rü'yamda Hazret-i İsa'yı gördüm. Bana:
— Ey Sinan! Bağdata git, İslâmiyeti Hazret-i Abdülkadir-i Geylâninin elinden kabul et, çünkü bu zamanda yer yüzünde insanların en hayırlısı Abdülkadirdir, buyurdu. Ben de kalkıp İslâmiyeti huzurunuzda kabul etmek için buraya geldim. İşte sebeb-i ziyaretim bunun içindir, dedi,
* k.k
Yine Ömeril Kehimani anlatıyor: Bir başka gün de üç tane hıristiyan geldi, Müslüman oldular ve:
— Biz çok evvelden müslüman olmak istiyorduk ve acaba kimin yanında, kimin eliyle İslâmiyeti kabul edelim diye düşünüyorduk. Bu düşünce ve tereddüt içindeyken kulağımıza hatifden gelen bir nidâ şöyle dedi:
«Ey karanlıktan kurtulup felâha ermek isteyenler! Ey zulmetten Nura kavuşmak isteyenler, ey saadete rağbet eden cemaat! Bağdat'a gidip İslâmiyeti Şeyh Abdülkadir'in elinden kabul ediniz. Çünkü şu asırda onun yanında, onun bereketiyle, sizin kalplerinize iman nuru öyle işlenir ki; ondan başka kimsenin elinden aldığınız İman nuru kalbinize onun kadar konulamaz ve onun verdiği saadeti kimse veremez.».
Biz de kalkıp doğruca buraya geldik, dediler.
#4
Muhammed Bin Hızır Hüseyin anlatıyor:
Gavsül Âzam Hazret-i Abdülkadir, vaazlarında bir çok ilim nevilerinden ve hakikatlardan bahsederdi. Ki, biz onun söylediklerini yazmağa kaadir olamazdık. Şeyh hazretlerinin heybeti ve büyüklüğü meclisde bulunanları o kadar sarardı ki, onu dinlerken değil öksürmek tıksırmak; kürsüye çıkış ve inişinde bile kimse ne öksürür, ne tıksırır ve ne de yerinden kal
kabilirdi. Kimsenin buna cür'eti ve kudreti yoktu. Ve kerâ-
met eseri olarak kürsünün en önünde bulunan kimse sesini ne kadar işitirse en geride bulunan kimse dahi öyle işitirdi.
Hazret-i Gavsül Âzam kürsü üzerinde ayağa kalksa onun azametinden cemaat dahi ayağa kalkardı. Ve:
— Susunuz! Dese, kimse konuşmaya muktedir olamazdı. Ortalığı bir
nur kaplardı. Bazen oradakilerin sema tarafından kulaklarına gelen bazı sesler duyulurdu. Fakat bu seslerin sahipleri görülmezdi. Bazen bu sesler yere ağır bir şeyin düştüğü anda çıkardığı sese benzerdi. Kalp gözü açık olanlar o anda meclise ricâli gaybın geldiğini görür ve anlarlardı. Manevi gözle nazar edenler yerin ve göğün birtakun ruhlar ve melekler ile kaplı olduğunu ve Cenâb-ı Gavsül Âzam Şeyh Abdülkadir Hazretlerinin sözlerine dikkatle kulak vermiş olduklarını görürlerdi. ER SR 4
Şeyh Muhammed Kebimani ile Şeyh Bezzaz şöyle anlatıyor:, Ebi Said Kılevi'den işittik. O, bir çok defa başta Hazreti Fahr-i Âlem Ekmelittahiyya efendimiz olmak üzere bir çok peygamberlerin ruhlarını hattâ melekleri Şeyh Seyyid Abdülkadir Hazretlerinin meclisinde görmüştü. Hazreti Gavsül Âzam'ın meclisinde gayb ricâlini de görmüş. Onlar Cenâb-ı Hazreti Abdülkadir'in meclisine girmek için birbirleriyle âdeta yarış ediyorlarmış,
Ebül Abbas, Hızır Aleyhisselâm'ı görmüş ve Hazreti Hr Zir ona şöyle demiş:,
— Her iki dünyada da felâh bulmak isteyenler Hazret-i Şeyh Abdülkadir'in meclisine devam etmelidir.
4 * *
Ömer, Bi-Beza'dan naklen, Buyuruyorlar ki:
Irak ve sair yerlerden pek çok kimse Şeyh Seyyid Abdülkadir'e Fetvâ istemeye gelip miişküllerini arz ederlerdi. Hazreti Abdülkadir hemen orada onlara karşılığını verirdi. Sordukları herhangi bir konu ve sual hakkında Şeyh Abdülkadir tarafından düşünmek veya tetkik etmek için fetvâ isteyicile-
ABDÜLKADİR-İ GEYLÂNİ 19
rin Gavsül Âzam Hazretlerinin yanında geceledikleri görül. müş değildi.
O gelenler gibi başkaları da müşküllerinin halli için Şeyh Hazretlerini görmek mecburiyetini hissederlerdi. Şeyh Abdül kadir Hazretlerinin akran ve emsali yanında üstünlüğü açıkça belliydi. Ve kendini gösteriyordu.
Ömer Bin Hüseyin Bin Halilür Cini'den naklen: Buyuruyorlar ki:
— Ben Şeyh Abdülkadir Hazretlerinin meclisinde ve tam onun karşısında oturuyordum. Birdenbire billür kandil biçiminde gökten bir şey indi, Hazret-i Şeyh Abdülkadir'in hikmetler saçan ağzının hizasına kadar geldi. Sonra derhal yükseldi. Tekrar indi ve çıktı. Bu hal iiç kere tekerrür etti. Ben hayretimden kendimi zaptedemedim. Olan-biteni ve bizzat gördüğümü orada bulunanlara haber vermek için birden ayağa fırladım, Halin esrarına vâkıf ve durum kendine malüm olan Hazret-i Şeyh Abdülkadir işin farkına vararak beni çağırıp:
— Allah Adamları Allahın emirleridir. Meclisimiz de emanet meclisidir. Bu gibi hikmet sırlarının gizli tutulması gerek, dedi.
- Ben derhal yerime oturdum. Ve onun vefatına kadar kimseye söylemedim. ak»
Şeyh Yahya'dan naklen. Buyuruyorlar ki:
Benim gençliğimde pederimle birlikte büyük şeyhlerden Şeyh Müsa Zuli'nin maiyetinde Hacca gitmek için yola çıktık. Hazret-i Şeyh Abdülkadir'le görüştüğümüz vakit Şeyh Müsa, Hazret-i Gavsül Âzam'a öyle bir saygı ve sevgi gösterirdi ki, ben şimdiye kadar Şeyh Müsa'nın bir başka kimse için böyle, bü derece ikram, izzet ve hürmet ettiğini görmüş değildim. Ona sonradan bunun sebebini sordum:
— Siz Şeyh Abdülkadir'e göstermiş olduğunuz bürmeti başka birisine göstermediniz. Bunun sebebi nedir? dedim.
Şeyh Müsa şu cevabı verdi:
— Evlâdım! Hazret-i Şeyh Abdülkadir Geylâni, zamanı-
muzdaki insanların en hayırlısıdır. O, devrimizdeki bütün evliyânın ve âriflerin efendisidir. Huzurunda meleklerin bile çe kindikleri böyle âli bir zatın yanında ben nasıl edepli durma-.yayım ve hürmet göstermeyeyim?
* * *
Şeyh Şehabüddin Sühreverdi'den naklen: Buyuruyorlar ki;
— 560'da ben anacam Ebinnecip ile Sultan Abdülkadir'in yanına girdik, Amcam, Şeyh Abdülkadir'in yanında çok büyük edeple hareket etti: Ve odadan izin, müsaade alarak oturdu.
Sultan Şeyh Abdülkadir'in yanından çıktığımızda amcama böyle son derece ikram, izzet etmesinin sebebini sordum. Amcam cevaben dedi ki;
— Bu zamanda eşi ve emsali bulunmayan varlığı tam şabsiyet olan bir zat hakkında nasıl son derece hürmet ve saygı göstermeyeyim? O öyle yüksek ve değerli bir şahsiyetdir ki; Cenâb-ı Zülcelâl Hazretleri onu yalnız benim kalbime değil, bütün evliyânın kalbine sahip ve mutasarrıf kılmıştır.
* *
Şeyh Seyyid Sultan Abdülkadir Hazretleri şöyle anlatıyor:
25 yıl kadar kimse ile temas etmedim. Kendi başıma çöllerde dolaştım. 40 sene yatsı namazından sonra tek ayak üzerinde Kur'ân-ı Kerimi tilâvet ettim ve hatim indirdim. Bir gece uyumak istedim, yine uyuyamadım. Nefsimin:
— Uyu! diye beni aldatmasına kulak asmadım. 40 gün oruç tutarak mübah olan şeylerle iftar ettim.
*k * '
Ebül Feth Herevi anlatıyor:
Ben 40 yıl Şeyh Abdülkadir Geylâni Hazretlerinin hizmetinde bulundum. O benim şeyhim ve seyyidimdi. Sabah nama zını yatsı namazının abdestiyle kılardı. Abdesti bozulduğunda derhal yeniler ve iki rekât namaz kılardı. Yatsı namazını kıldığında odasına yalnız çekilir ve ancak fecir vakti oradan çıkardı,
Bir çok geceler onun yanında kaldım. Gece olur-olmaz, birkaç rekât namaz kılar, sonra gecenin üçte biri geçtiğinde zi-
ABDÜLKADİR-İ GEYLÂNİ 21
kirle meşgul olur ve şöyle söylerdi: Elmuhit, Eşşebid, Elhasib, Elfaal, Elhallak, Elhalik, Bâri elmusavvir,
Bu hal içinde, o gözümden kaybolur, gizlenir, göğe çıkar, yükselir, nazarımdan kaybolurdu.
Sonra gecenin ikinci üçte biri geçinceye kadar namaz kılardı. Secdeleri uzun sürerdi.
Daha sonra fecir vaktine kadar oturup murakabe, müşahede ve teheccüde dalardı. Onu müteakiben yalvarırcasına dua eder, bu sırada kendisini bir nur kaplar, sonra kaybolurdu. Ben onun yanında iken gözle görülmesi mümkün olmayan bir çok ziyaretçinin nice defa:
— Selâmün aleyküm! Selâmün aleyküm!
— Ve Aleykümselâm! Ve Aleykümselâm!
Diye cevap verirdi. Ve bu hal sabah namazına kadar sürerdi.
** *
Receb-üd Dari'den naklen. Buyuruyorlar ki:
Hicretin 616 ncı yılında Şam'da, Cenâbı Gavsül Âzam Hazret-i Şeyh Abdülkadir'in oğlu Şeyh Müsâ'dan dinledim. Şöyle buyurdu:
Rahmetli pederim bir gün şöyle anlamıştı:
Ben bir zaman, seyahatım esnasında çölde çok susadım.,Su yoktu. Yolda hararetim gittikçe arttı. O esnada başımın üzerinde birdenbire bir bulut peyda oldu ve o buluttan bir nur zahir oldu. Az sonra da oradan bir suret görünerek:
— Ya Abdülkadir! ij
Diye nida etti. Şüphelendim ve başımı çevirerek dikkatle baktım. Bana:
Ben senin Rabbınım! Bütün haram kılınan şeyleri sana he- 1â1 kıldım.
Dedi. Ben hemen:
— Eüzü billâhi mineş şeytanirraciym. Dedim ve: Uzaklaş benden ey lâin! Diye bağırdım. Benim bu sözüm üzerine o nur karanlığa döndü. Ve o suret de duman oluverdi. Sonra bana şöyle hitap etti:
— Ey Abdülkadir! Rabbının hükmüyle, senin ilime tam vukufun ve haiz olduğun mertebe sayesinde ve fıkhın ziyasıyla benim desise ve iğfalimden kurtuldun. Halbuki ben şimdiye kadar tarikat ehlinden yetmiş kişiyi böyle aldatıp kandırdım, doğru yoldan çıkardım.
Ben ona:
— Ey mel'un! Benim kurtulmam ancak Rabbımın fazlu keremi ve lütf-u ihsanı iledir, dedim.
Pederime:
— Onun şeytan olduğunu nasıl bildiniz?
Diye sual edildiğinde pederim:
— Bütün haram olan şeyleri sana helâl kıldım, demesinden ve sesin yukarı cihetten gelmesinden anladım. Zira Rabbım ve Tekaddes Hazretleri helâl kıldığını haram, haram kıl dığını helâl yapmaz ve o, mekândan münezzehtir. Cihet ve mekânı yoktur.
Diye cevap verdi.
LR ER | Cenâb-ı Gavsül Âzam Şeyh Seyyid Abdülkadir Geylâni, Hazretleri anlatıyor:
Ben tam uykuda ve yarım uyku halinde veya dalgın bulunduğum zaman bile emir ve nehiy ederdim. Öyle ki: Konuşmasam âdeta boğulacak, patlayacak gibi olurdum.
İlk önce benim sözlerimi birkaç kişi dinlerdi. Sonra hal kın kulağına çalınıp her yerde şayi olunca kalabalık fazlalaştı. Ben Bab-ı Halebe musallasında otururdum. Orası halka dar geldiğinden kürsüm surun içine ve beyn-et Tenanire çıkarıldı. Halk Meş'ale ve mumlarla beni dinlemek için gelmeğe başladı. Yer kapmak için erkenden geliyorlardı. Beni dinleyenlerin sayısı yetmiş bin kişiye çıkınca hocam Kadı Ebu Said Mahzuminin okulunun civarında bulunan binalar da okula ilâve edildi. Yeni bina inşaası için zenginler mallarını verdiler. Fakirler de bedenen çalıştılar, Hicretin 528 nci yılında yapı ikmal edildi.
Bir taraftan ziyaretler, adaklar, diğer taraftan da pek çok kişilerin, âlimlerin, şeyhlerin ve nice büyük zatların beni dinlemek için uzak yerlerden gelmeleri başladı.
ABDÜLKADİR-İ GEYLÂNİ 3
Muhammed Hüseyin Musuli pederinden naklen buyuruyor:
Gâvsül Âzam Şeyh Seyyid Abdülkadir Hazretleri onüç çeşit ders verirdi. Tefsir ile Hadisi dinleyenlerin kabiliyetine göre anlatırdı. Sabahı ve akşamları tefsir, hadis, usül ve gramer dersleri verir, öğleden sonra da Kur'ân-ı Kerim tilâvet edilirdi.
Sonraları ders verdiği yer dinleyici çoğalınca dar gelmeye başladı. Sultanın kürsüsü şehir dışına çıkarıldı. Ve musallaya konuldu, Halk tâ uzak yerlerden hayvanlarına binerek sultanı dinlemeye gelirlerdi.
Halk Gavsül Âzam Hazretlerinin etrafında çepçevre toplanır, meclisimiz bir kale gibi görünürdü,
* k *
İbrahim Bin Saadüt Dari'den naklen, Buyuruyorlar ki;
Cenâb-ı Gavsül Âzam Hazret-i Abdülkadir ulema elbisesi giyer, katıra binerdi. Eğer ve palan üzerine yayılan örtüleri kaldırtır, atardı. Kürsüsünü yüksekçe bir yere koydurup orada ders verir, vaaz ve nasihat ederdi. Sür'atli ve açık konuşur. du. Halk onun konuşmasını pek beğenirdi. Bir kimseye:
— Sus!
Dese veya bir şey emretse hemen yerine getirilirdi.
Kendisini gören derhal korkuya düşer, onun önünde kendini unuturdu. Birisi ona nazar etse halkın efendisini gördügünü hissederdi,
Cuma namazına gideceği zaman halk çarşıda ve sokaklar. da geçeceği yol üzerinde toplanır, durur, onu vesile ederek hacetlerini Cenâb-ı Haktan isterlerdi.
" Şanı şerefi çoktu. Çok şöhret bulmuştu. Adı her yerde hayır ve iyilikle anılıyordu.
Sessiz, sade ve vakurdu. Bir cuma günü camide aksırınca cemaat o kadar dua etmişlerdi ki bu dualar her taraftan işitilmişti.
at
Cibai'den naklen, Buyuruyorlar ki:
Şeyhim Seyyid Abdülkadir bir gün bana şöyle buyurdu:
Eskisi gibi çöllerde, kırlarda, dağ ve tepelerde bir köşe-
ye çekilip oturmağı o kadar özlüyorum ki, ne ben halkı göreyim; ne de halk beni görsün istiyorum. Fakat ne yapayım ki halkın hayır ve menfaati için Cenâb-ı Hak bana irade buyurmuştur.
Yahudi ve Hıristiyan 500 kişiden fazla insanın dalâleti bı- Takıp hidayeti seçmesine ve halka kötülük eden, zararı dokunan 1000 kişiden fazla insanın tevbe ederek gafletden kurtulmalarına Cenâb-ı Hak beni sebeb kılmıştır.
Bu bir hayır işi ve halkın faydası konusudur.
* * *
Yahya Bin Hacı Edip buyuruyor:
Ben bir gün yine Gavsül Âzam Hazret-i Abdülkadir'in meclisinde idim. Fakat şeyh hazretleri meclise daha gelmeden önce, onun inceden inceye en güç konuların ve en derin meselelerin ve açıkladığı gerçeklerin sayısını ve istatistiğini kendi nefsinde tasavvur ederek bir de ip almış getirmiştim, Mecliste bulunan cemaatın en gerisinde oturdum. İpi de elbisemin altına koyarak kimsenin görmemesi için gizlemiştim. Şeyh Abdülkadir Hazretleri her müşkülü hallettikçe ben de ipliğe hafif bir düğüm vuruyordum. Fakat benim bu gizli hareketim
. iç aynasına aksetmiş ve malüm olmuş. O esnada bana hitaben şöyle buyurdu:
— Ben meseleleri çözmeye çalışıyorum. Sen ise düğümlüyorsun, Ben o zor konuların düğümlerini çözmeye, hakikatları belirtmeye uğraşıyorum. Sen ise çözülen konuları bağlamaya, açıklanan gerçekleri düğümlemeye çabalıyorsun.
#*
Hafız Ebül Abbas Ahmed Bin Bendinci şöyle buyuruyor:
Ben bir gün meşahir-i evliyâdan Şeyh Ebül Fereç ile beraber Gavsül Âzam Şeyh Abdülkadir Hazretlerinin meclisindeydim. Şeyh Hazret-i Abdülkadir âyet tefsir ediyordu. Hafızın biri bir âyet okudu. Şeyh Abdülkadir o âyetin tefsirinden bir. vech beyan etti. Yâni bir delil ve sebep gösterdi. Görüşünü açıkladı. Ben Şeyh Ebül Fereç'e:
— Bunu bilir misin?
Diye sordum. Şeyh Ebül Fereç:
ABDÜLKADİR-İ GEYLÂNİ 25
— Evet, bilirim.
Diye cevap verdi. Sonra Şeyh Abdülkadir Hazretleri bu âyetlerde 11 vech beyan etti. Ben yine Şeyh Ebül Fereç Hazret- İerine:
— Bunları bilir misin?
Diye sordum. O da, yine:
— Bilirim.
Diye cevap verdi. Sonra Şeyh Abdülkadir başka bir vech daha beyan etti. Ben yine Şeyh Ebül Fereç'e sordum: O da:
— Bunu bilmem!
Diye cevap verdi.
Cenâb-ı Gavsül Âzam Şeyh Abdülkadir Hazretleri bu babda kırk vech beyân etti. Ve ber vecheyi senediyle kailine ulaştırdı. Bunları da Şeyh Ebül Fereç'e sorunca:
— Hayır, bilmem.
Dedi. Ve Hazret-i Gavs-ı Âzam Abdülkadir Geylâni'nin geniş bilgisi, yüksek dehâsı karşısında hayretler içinde kalarak:
— Artık sözü terkedip ahvale dönelim! LÂ İLÂHE İL. LÂLLAH MUHAMMEDÜN RESULÜLLAH!
Diye bağırdı. Mecliste bulunanları bir titreme aldı. Şeyh Ebül Fereç Hazretleri dahi elbiselerini yırtıp kendisini yerlere attı.
*k*
Bağdat ahalisinden bir adam Cenâb-ı Gavsül Âzam Abdül kadir Hazretlerine gelip:
— Ya Şeyh, ya Efendimiz! Bir bâkire kızım var, evin damına çıkmış. Nice kere söylediysem aşağı inmedi. Ve oradan da gâip olup bir daha görünmedi. Sebebi nedir? Ve buna ne çâre olur?
Diye sual etti. Hazret-i Şeyh bir müddet düşündükten sonra adama şöyle dedi:
— Bu gece yatsı namazını müteakip şehirden dışarı çık. Kerh harabelerine git, beşinci tepede otur. Ve (BİSMİLLÂHİ, ABDÜLKADİR'İN NİYETİ ÜZERİNE) de ve etrafına bir daire
çiz... Karanlık ortalığa iyice çökünce çeşitli suretlerle cin taifeleri geçmeye başlar. Onlara bakman seni korkutmasın. Sa-
bah yakın olduğunda son olarak cinlerin meliki muhafız askerleriyle beraber geçer. Fakat seni orada göreceği için yanına yaklaşır ve hacetini sorar, İşte o zaman sen ona;
— Beni Şeyh Abdülkadir size gönderdi.
De ve kızının başına gelen hâdiseyi bir bir anlat.
Kızı kaybolan adam anlatıyor:
Şeyhten aldığım emir üzerine akşam üzeri şehirden dışarı çıktım. Kerh harabelerine varıp beşinci tepede oturdum. Ve:
— Bismillâhi, Abdülkadir'in niyeti üzerine.
Dedim ve etrafıma bir daire çizerek beklemeye başladım.
Az sonra görünüşleri insanı korkutup eza verecek şekil ve surette cinniler geçmeye başladı. Fakat çizdiğim daireye yaklaşmadılar. Onların cemaat'cemaat geçişleri seher vaktine kadar sürdü. En sonlarında melikleri geldi. Bir ata binmişti. Etrafında muhafızları vardı. Beni görür görmez etrafıma yaklaştı. Fakat daireyi geçmedi. Etrafındaki muhafızları da durdular, Melik dikkatle beni süzdükten sonra bana:
— Ey insan hacetin var mı?
Diye sordu. Ben:
— Evet, dedim. Sultan Şeyh Abdülkadir beni size gönderdi.
Cinnilerin meliki bunu duyar duymaz hemen atından indi. Eğilip yeri öptü. Ve dairenin dışında çömelip oturdu. Sonra bana dedi ki:
— Anlat, Sultan sizi ne gibi emirlerle gönderdi?
Ben başıma geleni olduğu gibi anlattım. Melik hâdiseye vâkıf olunca çok müteessir oldu. Ve hemen etrafındaki muhafızlara dönerek:
— Bu işi yapan cinniyi acele bulup getirin!
Diye haykırdı. Bu emir üzerine çok sürmedi, giden muhafızlar kızımla bir cinniyi alıp huzura getirdiler. Meğer kızımı kapıp götüren bu cinni Çin ülkesinin ricâlinden imiş. Melik hiddetle cinniye dönerek:
— Ey lâin, kutbun yanı başından bir kızı alıp götürmeye ne haddin vardır. Buna nasıl cüret etdin?
Dedi ve:
ABDÜLKADİR-İ GEYLÂNİ 21
— Bu mel'ünun hakkı idamdır. Kesin bunun kafasını!
Diye bağırdı. Muhafızlar tez seğirtip vakit kaybetmeden bir kılıç darbesiyle cinninin kafasını uçurdular.
Melik kızımı bana teslim ederek;
— Başka bir hacetin var mıdır?
Diye sordu. Ben bu hal karşısında kendimi alamayarak melike:
— Efendim, Sultan Şeyh Abdülkadir'in emrine bu derece itaatınız hayret uyandırıcıdır. Sebebi nedir?
Diye sordum. Cinnilerin meliki:
.— Evet, dedi. Sultan Şeyh Abdülkadir evinin penceresinde oturur, yeryüzündeki kovulmuş, tardolunmuş cinnilere bakar. Onlar onun bakışının heybetinden kaçacak delik ararlar. Hem Cenâb-ı Hak bir kulunu KUTUB etti mi insan ve cinniler hakkında ona bir çok imkânlar verir,
Ben melike başka bir hacetim olmadığını söyleyerek ve “teşekkürlerimi bildirerek kızımla beraber yola revan olduk.. Ve Cenâb-ı Gavsül Âzam Sultan Şeyh bilene gi arz-ı şükranla Cenâb-ı Hakka secde-i şükür kıldım.
4 * *
Hazret-i Şeyh Düneyri senedi sahihiyle şöyle rivayet ediyor:
Bir gün Cenâb-ı Gavsül Âzam Sultan Şeyh Abdülkadir kalabalık bir topluluğa vaaz ediyordu. Şiddetli bir rüzgâr esmeye başladı. O esnada birkaç tane dolangaç kuşu vaaz meclisinin üzerinde uçuyordu. Meclisde hazır olanlardan bazı kimseler:
— Bu gün bu kuşlara ne oluyor?
Diye fısıldadılar. Şeyh Abdülkadir yüzünü göğe doğru kal dırdı.
— Ey rüzgâr! Dedi. Dolangaçların başını bedenlerinden ayırr
, Bu emir üzerine hemen dolangaçların kafaları bedenlerinden ayrıldı. Her birisi bir tarafa düştü. Şeyh Seyyid Abdülkadir Hazretleri sessiz ve sakince vaaz kürsüsünden indi. Kuşların
bedenleriyle başlarını toplayıp bir araya getirdi. Sonra elini üzerlerine koyarak:
— BİSMİLLÂHİRRAHMANİRRAHİYM.
Dedi. Kuşlar biiznillâhi Teâlâ hemen dirilip kalktılar ve havada bir müddet uçuştuktan sonra kaybolup gittiler.
4k *
Gavsül Âzam Sultan Şeyh Abdülkadir Hazretleri bir gün ders verirken üzerine kocaman bir yılan düştü. Şeyhin etrafında bulunanlar korkup kaçtılar. Fakat Gavsül Âzam Abdül kadir Hazretleri hiç istifini bozmadı. Yılan şeyhin eteğinden girdi, yakasından çıktı ve boynuna sarıldı. Bu esnada Gavsül Âzam Hazretleri hiç istifini bozmadan ve konuşmasını kesmeden vaazına devam etti. Sonunda yılan çekilip Seyyid Abdülkadir Hazretlerinin huzurunda durdu, Ve Gasül Âzam Hazretlerinden başka kimsevin anlayamayacağı bir lisanla şeyh hazretlerine hitap eder gibi bir şeyler konuştu. Ve ayrılıp gitti.
Yılanın neler konuştuğunu merak edenler Şeyh Hazretlerinden sual ettiler, Şeyh Hazretleri şöyle cevap verdi:
— Yılan bana bir çok velileri denediğini, fakat benim gibi cesur ve sebatlı birini göremediğini, söyledi.
Ben de ona: — Sen ancak bir hayvansın. Seni harekete getiren ancak
kaza ve kaderdir. Dedim, dedi.
# * *
Gavsül Âzam Cenâb-ı Sultan Şeyh Abdülkadir Hazretleri bir gün abdest alırken bir serçe kuşu üzerini kirletdi.
Şeyh Abdülkadir Hazretleri başını kaldırıp baktığında serçe ölü olarak yere düştü. Şeyh Abdülkadir elbisesini yıkadıktan sonra sattı ve parasını fakir fukaraya tasadduk ederek:
— Bu, buna mukabildir.
Dedi.
ak *
Gavsül Âzam Sultan Şeyh Abdülkadir Hazretlerinin şöyle dediği riayet olunur:
ABDÜLKADİR-İ GEYLÂNİ 29
— Herhangi bir müslüman benim medresemin kapısı önünden geçerse, Cenâb-ı Hak Kıyamet günü onun azabını hafifletir.
Kabristanda birinin acı acı bağırdığını ve o mahalle sakinlerini fena halde korkuttuğunu kendisine haber ettiler;
Bunun üzerine Gavsül Âzam Hazretleri şöyle buyurdu:
— O adam bir kere beni görmüştür. Bunun himmetine Cenâb-ı Hak ona merhamet edecektir,
Seyyid Abdülkadir Hazretlerinin böyle buyurduğu andan itibaren adamın sesi kesildi, Ve bir daha bağırmaz oldu.
# * *
Adamın biri bir gün üç talâkla yemin ederek, — Cenâb-ı Hakka hiç bir kimsenin yapamadığı bir ibadeti yapacağım. Dedi, Cenâb-ı Gavsül Âzam Hazretlerinden; — Bu adamın nasıl bir ibadet yapması gerekir? Diye sual olundu. Sultan Abdülkadir Hazretleri hiç tered- - düt etmeden, ” Ç — Mekke'ye gidip yalnız başına bir hafta tâvaf yaparsa yemininden kurtulur, yani ailesi boş olmaz.
Diye cevap verdi. Daha evvelce Irak bilginlerine sorulan bu sual ve cevap vermekten âciz kalan Irak bilginleri, sultanın verdiği bu cevap karşısında hayret etmiş ve onun yüksek bilgisi ve dehası karşısında boyun eğmişlerdir.
Meşayih-ı ızam, zuyil ihtiram hazeratından nakildir:
Bir gün bir kadın küçük oğlunun elinden tutarak Cenâb-ı Bâz-ül Eşhep Sultan Şeyh Abdülkadir Hazretlerinin huzuruna geldi. İstirhamını arzla:
— Ya sultanül evliyâ! Gözümün nuru, hayatımın mahsulü olan benim bu çocuğum, kalbini size bağlamıştır. Âdeta size âşıktır. Konuştuğu sözün ekserisi sizinle ilgilidir. İşte bundan naşi hakipayi gavsiyetmabeğnizde hizmet buyurmasına ve terbiye edilmesine müsaade etmeniz niyazımdır. Allah için kabul buyurunuz.
30 ARİFLERİN MENKİIBELERİ
Dedi. Kadının bu istirhamı ve niyazı karşısında Sultan Şeyh Abdülkadir çocuğu yanına aldı ve şöyle dedi:
— Evlâdım! İlk işin nefsinle savaşmak olacaktır. Vakit kaybetmeden hemen vazifene başla. Ve durmadan HAK yolunu tut.
Çocuk aldığı emir üzerine nefsiyle savaşmağa koyuldu. Günler geçti. Aylar geçti. Bir gün çocuğun annesi çocuğunu görmek kastıyla ve Cenâb-ı Gavsül Âzam Hazretlerine hizmet ve iktisabını müşahede etmek maksadıyla çocuğunun yanına gitti. Fakat ne görsün; oğlu açlıktan ve uykusuzluktan incel miş, sapsarı kesilmiş. Kırmızı yanakları solmuş, güzelliğini kaybetmiş, zayıf ve nahif kalmış.. Önünde arpa ekmeğinin kırıntılarından birkaç pârça ekmek..
Bu hale dayanamadı. Annelik şefkati galeyana gelerek çabuk koştu, Seyyid Abdülkadir Hazretlerinin huzuruna çıktı. Tam aksine, o anda Gavsül Âzam Hazretlerinin önünde eti yenilmiş tavuğun kemikleriyle dolu bir tabak gördü. Bu hal, onun daha ziyade çileden çıkmasına sebep oldu. Öfke ile,
— Ya Gavsül Âzam! Siz tavuk eti yersiniz, Oğlum ise kuru arpa ekmeği kırıntılarını yer. Bu reva mıdır?
Deyince, Cenâb-ı Baz-ül Eşhep Şeyh Abdülkadir Hazretleri kadına bir cevap vermeyip tavuğun kemiklerini bir yere topladı ve:
— Kum biiz niliâhil ızâmi vehiye ramin. Yâni: Kemikleri çürümüş, mahv ve nabud olmuş olan mahlükatı ihya buyuran Hâlikilevhi vel kalem hazretlerinin izni ulühiyyetiyle kalk!
Diye ferman buyurmasını müteakip Cenâb-ı Hakkın izni keremiyle bol tüylü bir tavuk olarak kemikler dirilip kalktı. Gavsül Âzam Hazretleri kadına dönerek:
— Ne gün senin oğlun da böyle bir kudsi kuvvete malik olup, bu âli mertebeye vasıl olduktan sonra hangi taamdan isterse yiyebilir, Bir zararı yoktur.
ABDÜLKADİR-İ GEYLÂNİ 31
Dedi. Kadın Şeyh Hazretlerinin bu kerameti karşısında özür diledi ve oğlunu tamamiyle Şeyh Hazretlerine havale buryurarak Gavsül Âzam Hazretlerinin huzurundan ayrıldı.
4k *
Rivayet edildiğine göre:
Meşâhir-i evliyâdan Şeyh Ebu Medyen Hazretleri garpdan boynunu uzattı; kendisinden bunun sebebini sorduklarında; şöyle cevap verdi:
— Seyyidimiz Sultan Şeyh Abdülkadir şu anda Güm şu ayağım bütün velilerin boynu üzerindedir» dedi. Ben de boynumu uzattım.
Ebu Medyen Hazretlerinin ashabı o anı tesbit ettiler. Ve Irak'tan gelen kafileden Sultan Şeyh Abdülkadir Hazretlerinin öyle deyip demediğini sordular.
Kafile ehli aynı anda Seyyid Abdülkadir Hazretlerinin öyle dediğini bizzat duyduklarını söylediler.
Gavsül Âzam Seyyid Abdülkadir Hazretleri, bu üstünlük derecesini vaazı esnasında söylemişti. Seyyid Ahmed Rufai Hazretleri, Sultan Şeyh Abdülkadir'in böyle dediğini Ümmü Ubeyde kasabasından duydu ve BENİM BOYNUM ÜZERİNE DE, dedi.
Diğer şehirlerde bulunan veliler de hep böyle yaptılar.
*#* *
Cenâb-ı Gavsül Âzam Sultan Şeyh Abdülkadir Hazretleri her gün öğleden sonra birkaç kıraat üzerine Kur'ân okurdu. Sesinde mânevi bir cezbe vardı. Dinleyenleri mest ve hayran ederdi, Müctehidlerin içtihadına büyük yer verir ve onların yaptıkları kıyası kemal-i hörmetle kabul ve ona göre amel ederdi.
Şafii mezhebi üzerine fetvâ verir, verdiği fetvâalar Irak âlimlerince itiraz görmeden kabul edilirdi.
Gavsül Âzam Abdülkadir Hazretlerine:
— Himmet nedir?
Diye sorulduğunda şöyle cevap verdi:
— Himmet: Kulun, nefsini dünya sevgisinden, ruhunu âhirete taallüktan, kalbini Cenâb-ı Hakkın iradesiyle beraber kendi iradesinden ayırmamasıdır.
* kk
Ömer-ül Bezzaz şöyle anlatıyor:
Cenâb-ı Gavsül Âzam Sultan Şeyh Abdülkadir'e birkaç derviş gelmişti, Şeyhlerinin baş gözüyle Allahı gördüğünü söylediler. Gavsül Âzam Seyyid Abdülkadir Hazretleri şeyhlerini çagırtdı;
Ona sordu:
— Sen Allahı baş gözüyle gördüğünü söylemişsin, doğru mu?
— Evet!
— Cenâb-ı Hak baş gözüyle görülmez. Bu sözlerinden vazgeç, istiğfar et dedi. Ve bir daha söylememesini sıkıca ten bih etti.
, Gavsül Âzam Seyyid Abdülkadir Hazretlerinin yârenlerinden biri bu adamın haklı mı yoksa, haksız mı olduğunu sorduğunda, Cenâb-ı Gavsül Âzam haklı ve doğru olduğunu söyledi. Ve şöyle ilâve buyurdu:
— Şöyle ki; o zat basiretiyle cemal nurunu müşahede etmiş, Sonra basiretinden basarına doğru bir pırıltı çıkmış, Basiretiyle basarını görmüş ve basiretinin şuaları basarının görmüş olduğu nur ile birleşmiş ve yeknesak bir parıltı, bir nur; bir nur-u cemal olarak tecelli etmiştir. O da sanmış ki, basar ve basiretiyle, evvelce işaret ettiği Cenâb-ı Hakkı baş gözüyle görmüş. O, burada ancak basarını basiretiyle görebilmiş. Ve Cenâb-ı Hakkı baş gözüyle gördüğünü sanmıştır. Halbuki ME- RACEL BAHREYNİ YEL TEGİYAN BEYNEHÜMA BERZE- HUN LÂ YEBĞIYAN âyeti celilesinin işaret buyurduğu mânevi hikmet mucibince basirle basiret arasında bir engel vardır. Birbirinin sınırını aşamazlar. Yalnız Cenâb-ı Hak iradesiyle Nurru celâl ve cemalini bazı kullarının kalblerine aksettirir. Kulda bu Nuru celâl ve cemalden teşkil olan şeklini görür.
ABDÜLKADİR-İ GEYLÂNİ s3
Gavsül Âzam Sultan Şeyh Abdülkadir Hazretlerinin bu buluşuna, yüksek meşayihden ve ekâbiri ulemadan bir çok kimseler mest ve hayran olmuşlardır. Bir cemaat de vecde gelip elbiselerini yırtarak sahraya doğru çıkmışlardır.
##'#
Oğulları Şeyh Abdülvahap şöyle anlatıyor:
Pederim Şeyh Abdülkadir haftada üç gün halka vaaz eder ve nasibatda bulunurdu. Bu günler: Cuma sabahı medresede, Cumartesi sabahı Rabat denilen yerde ve Salı akşamı medresede... Bütün bilginler, fakihler ve şeyhler ve daha başkaları da bulunurlardı, Gerçekleri anlatır ve Kur'ân hükümlerinin inceliklerini açıklardı.
Bu durum 521 yılından 561 yılına kadar tam 40 yıl devam etti. Ayrıca kendi okulunda da ders veriyordu. Bu, 528 tarihinden 561 yılına kadar tam 33 sene sürdü.
O vakit iki kardeşle, Şerif Meskut Haşimi isminde bir şahısda Kur'ân okurlardı. Bu meclislerde bazan birkaç kişinin coşarak vefat ettikleri de vâki olmuştur.
Şeyh Hazretlerinin yaptığı konuşmayı 400 kişi kaleme alır ve dinleyicilerin çokluğu yüzünden o kâtiplerin bazıları halkın sırtı üzerinde yazarlardı.
Hazret-i Şeyh Abdülkadir âlimlere yaraşır ve yakışır şekilde libas giyer, ilmi vakarını her zaman her yerde muhafaza ederdi. Son derece mütevazi ve vakur idi.-Bir yere gitmek 1stediğinde katırına biner, hayvanı incitmemek için çok müşfik ve titiz davranırdı. Hayvanın yorulduğunu hissettiğinde hemen iner ve yaya yürürdü.
Yolda rast geldiği kimselere selâm verir ve selâm alırdı. Tanıdıklarının hal ve hatırını sual ederdi.
Kendisine; (Benlik ve büyüklük taslamaktan kurtulmanın çâresi nedir?) diye sual edildiğinde cevaben buyurdular ki;
«— Kim ki her şeyin Allah Teâlâ'dan geldiğini idrak ederse ve amel etmeğe yegâne tevfik verenin O olduğuna inanırsa
ve nefsini mufarakatdan çıkarırsa benlikten kurtulur.»
***
Üzerine sinek dahi konduğu görülmüş değildi. Meclisde bulunanlardan biri ona şöyle sual etti;
«— Üzerinize sineğin konduğunu hiç görmedik. Acep nedendir bu? Doğrusu merak ettik. Lütfen izah buyurur musunuz bunun sebebini?»
Şeyh Abdülkadir ona şöyle cevap verdi:
«— Sinek üzerime konup da ne yapsın?.. Çünkü benim yanımda ne dünya pekmezi, ne de âhiret balı vardır.»
4k #
Şeyh Seyyid Abdülkadir Hazretleri tarikat erbabı ârasında İmamların İmamı ve şeriat ehli yanında da Mahbubi Sübhani, Muhyiddin lâkablarıyla meşhurdu.
Muhyiddin lâkabını almalarının sebebini şöyle anlatıyor:
«— Bir Cuma günü idi. Şehrin dışından Bağdad'a giriyordum. Yol üzerinde zayıf vücutlu ve soluk benizli bir hasta gördüm. Bâşı ucundan geçerken bana doğru dönüp:
«— Selâm sana Yâ Abdelkadir!» dedi.
Ben de:
«— Sana selâm ey Abdallah. (Allah'ı ın kulu) dedim. O:
«— Benim yanıma gelir misin? Gel de beni oturt.» dedi.
Ben yanına varıp onu oturttum. Ve nazar ettiğimde gördüm ki; o eski halinden ve uçuk renginden eser kalmamış. Yüzü tazeleşmiş, renkli ve parlak olmuş ve vücudu da dinçleşmiş. Bama;
«— Beni tanır mısın?»
Diye sordu. Ben:
«— Hayır, tanımam.»
Dedim. O dedi ki;
«— Ben senin mukaddes ceddinim. Demin zayıf ve solgundum. Hak Teâlâ Hazretleri senin bahtiyar vücudunun berekâtıyla beni ihyâ etti. Sen bundan böyle Muhyiddin'sin. (Dini ihyâ eden). Ben o zâtı orada bırakıp hemen doğruca camie gittim. Bir adam bana:
«— Ey Muhyiddin!»
ABDÜLKADİR-İ GEYLANİ 35
Diye hitap ederek önüme bir çift terlik koydu. Namazımı kıldıktan sonra gördüm ki; bana herkes:
«— Ey Muhyiddin!»
Diye hitap ederek elimi ve ayağımı öpmeye başladılar.
** *
Hazret-i Şeyh Abdülkadir zekâ ve debâsıyla, keşif ve kerarmetiyle, ilmi kudret ve kurbiyetiyle günden günde şöhret buldu. Arabistan'ın çoğu ondan bahseder oldu.
Bağdat Fıkıh bilginlerinin en zeki ve ileri gelenlerinden 100 seçkin kişinin her biri, bir diğer arkadaşının tertip ve tasavvur edeceği meseelerden başka olarak, ilimlerden birer fende Şeyh Abdülkadir Hazretlerine birer sual sorup, cevap almak için Cenâb-ı Şeyh Abdülkadir Hazretlerinin meclisine geldiler.
Mefric Bin Benhan Bin Rihab-üş-Şeybani anlatıyor:
O gün ben de orada idim. Bunlar gelip oturdular. Şeyh Hazretleri gelenlere nazar edip bir bir gözden geçirdikten sonra hiç bir söz söylemedi. Başını önüne eğerek tefekküre daldı. Tam bu sırada Şeyh Hazretlerinin hâli ve şânı öyle galeyana geldi ve Şeyh Hazretlerinde öyle bir hal oldu ki; göğsünden nurdan harikalar, şimşek ve kılıca benzer nesneler çıktı. Meclisde bulunan 100 bilgine teker teker sirayet edip göğüslerindeki bilgileri silip süpürdü, hepsini birer boş kap gibi bıraktı. Ve geçip kürsüye oturdu. Onlar hayret ve dehşetinden ızdırap, içinde kalarak feryâd-ü figâna başladılar. Başlarını açıp elbiselerini yırtarak kürsüye doğru yürüdüler. Başlarını Şeyh Hazretlerinin ayakları altına koydular: O zaman meclisde öyle bir inilti oldu ki; ben zelzele oluyor sandım. Sonra Şeyh Hazretleri onları teker teker göğsüne bastı. —Senin sualin şudur, cevabı da budur — diye hepsinin suallerini kendisi söyleyip cevaplarını dahi kendisi verdi.
Bu olaydan sonra ben o 100 fıkıh bilgininin her birine sual edip dedim ki:
— Bu hâdise esnasında sizde ne gibi haller zuhur etti, neler vâki oldu?,
Onlar dediler ki;
— Bildiklerimizin hepsini unuttuk. Hiç birini dahi hatır. layamaz olduk. Şeyh Hazretleri bizi göğsüne bastığında unuttuklarımız yeniden yerine geldi. O andan itibaren hepsini hatırlar olduk ve üstelik pek çok yeni şeyler öğrendik.
kk
Bir gün Bağdat tüccarlarından Ebü Muzaffer, Şam'a git- “mek istedi ve Şeyhi Hammada varıp:
— Ya Şeyh Hazretleri, Şam'a gidip mal satmak istiyorum. Ne buyurursunuz?
Diye sordu. Şeyhi Hammad cevaben:
— Ben öyle bilirim ki; Eğer Şam'a gidersen öldürüleceksin ve malların haramilerin eline geçip yağma edilecek...
Dedi. Bu sözleri işiten Ebü Muzaffer melül olup evin yolunu tuttu. Yolda giderken Abdülkadir Hazretlerine rast geldi. Şeyh Abdülkadir Hazretleri ona:
— Şam'a git, sâlimen avdet edersin.
Buyurdu.
Bunun üzerine Ebü Muzaffer, Hazreti Pir'e itimat edip Şam'a gitti ve bin lira kazanıp parayı bir keseye koydu. Bir gün abdest bozarken keseyi orada unuttu.
Mescide döndü. Uykusu gelince yatıp uyudu. Rüyasında bir sürü harami üzerine hüçum edip kendisini öldürürler ve mallarını dahi yağma ettiler. Uyandığında gördü ki, boynunda kan izleri vardır. Kesesi aklına geldi. El atıp yokladığında kesenin yerinde olmadığını gördü. Meclül olup:
— Nasıl kayıp olmuştur?
Diye fikir etti ise de bir karara varamadı. Son derece meül ve mahzun mescidden dışarı çıkıp giderken kesesini mescidin bahçesinde ağacın dalında asılı buldu. Buna pek ziyade
Bağdad'a avdetinde:
— Acaba evvelâ Şeyhim Hammad'ı mı, yoksa Şeyh Abdülkadir Hazretlerini mi ziyaret etsem?
Diye düşünürken Şeyhi Hammad karşısına çıkıp:
ABDÜLKADİR-İ GEYLÂNİ 37
— Ziyarete Abdülkadir'den başla, Çünkü Hak Teâlâ Hazretlerine duâsıyla levh-i mahfuzdaki kaderini rüyada geçirtdi.
Dedi.
Şeyh Abdülkadir Geylâni Hazretleri mânevi terbiyesini doğrudan doğruya Hazret-i Fahri Kâinat efendimizin Peygamberlik ruhaniyetinden almıştır.
Hırka-ı piri ise Ebü Said Mübârek Mahzümi'dir. Ve hırka silsilesi şu suretle Hazret-i İmam-ı Müsa Rıza'ya ulaşır:
1—) Şeyh Ebü Said Mübârek Mahzümi
2—) Şeyh Ebül Hasan Karesi Hâkeri
3—) Şeyh Ebül Ferec Tartusi
4—) Şeyh Abdülvahid Temimi
5-——) Şeyh Ebü Bekir Şibli,
—) Şeyh Cüneyd-i Bağdâdi
7—) Şeyh Sırri Sekati
8—) Şeyh Maruf Kerhi
9.) İmam-ı Ali Bin Müsa Rıza.
#* *k #
Rivâyet olunur ki;
Ricâli gaybden bir zat bir gün havada uçarken Bağdad'ın tam üstüne geldiğinde:
— Bağdad'da Tanrı ricâlinden kimse yoktur.
Diye fikir etti. Onun hatırından geçen bu şey Şeyh Abdül kadir Hazretlerine malüm oldu. Şeyh Hazretleri bu keşif ve keramet üzerine havada uçanın halini kendinden kaldırdı. Uçan zat derbal havadan yere, Hazret-i Şeyhin ders taktir ettiği mahallin kapısı önüne düştü ve bir müddet baygın bir halde kaldı. Sonra büyük Şeyhlerden Ali Bin Hini'nin rica ve şefkatıyla onun o küstahca hareketi afva mazhar oldu. Ve tekrar eski haline döndü.. i
* 4 *
Günlerden bir Cuma günü, Şeyh Abdülkadir Hazretleri vaaz veriyordu. Huzurlarında Şeyh Ali Bin Hini, Şeyh Baka, Şeyh Ebü Said Kıylevi, Şeyh Ebünnecib Abdülkadir Sührever-
di, Şeyh Ebü Mükerrem, Şeyh Ebül Abbas Ahmed Bin Al, Şeyh İbrahim Nehrevani, Şeyh Caygir, Şeyh Kazibül banii Musuli, Şeyh Hammad Bin Müslim Dabbas, Şeyh Mâcid, Şeyh Osman Bin Merzuk, Hâce Yusuf Hemedani, Şeyh Arslan Müsseki, Şeyh Sadakai Bağdâdi, Şeyh Mübârek Bin Ali, Şeyh Şehâbüddin Sühreverdi ve daha nice âlim, âbid, bilgin ve binlerce halk onun hakikatı bildiren, gerçekleri açıklayan, dilinden çıkan marifet sırlarını can kulağıyla dinliyorlardı. Birden Cenâb-ı Fahri Kâinat, Hazret-i Pir'in kalbine tecelli edip:
— Kul yâ Abdelkadir, kademi hazâ alâ rakabeti külli veliyullahi. Yâni: Söyle ya Abdülkâdir! Senin ayağın bütün velilerin boynu üstündedir, buyurdular.
Hazret-i Pir bunu orada hazır bulunanlara söyledi, Her ne kadar cemaat varsa;
— Alâ rakabeti alâ re'sina! Yâni: Evet senin ayağın boynumuz üzerindedir, dediler,
Şeyh Ali Bin Hini yerinden fırladı. Hazret-i Pir'in ayaklarını alp boynuna koydu.
O sırada Ümmü Ubeyde kasabasında bulunan Rufai piri Seyyid Ahmed-er Rufai Hazretleri mübarek başlarını toprağa koyup:
— Alâ rakabeti
Dedi. Ve yanında bulunanlara:
— Bu saatde Bağdat'da bulunan Şeyh Seyyid Abdülkadir, gavsiyetini ilân etti.
Buyurdu. Bütün evliyâ-i kirâm hazerâtı:
— Alâ rakabeti
Diye boyun eğdi. Meşhur Şeyh San'a:
— Ben de onun gibi büyüğüm, boyun eğmem.
Deyince, Hazret-i Pir'in ruhaniyeti tecelli edip:
— Madem ki bana boyun eğmiyorsun, kâfir kızına ve pu: ta boyun eğeceksin!
Buyurdu. O zaman Şeyh San'a Rum tarafına doğru gitti ve Bizanslı bir kıza âşık olup dinini terk etti; Hristiyan oldu. Yanındaki dervişler dahi dağıldılar.
ABDÜLKADİR-İ GEYLÂNİ 39
Kız:
— Bana kavuşmak istiyorsan bir yıl domuzlarımı güdeceksin, Dedi. Şeyh kızın hükmüne itiraz etmeyip kabul etti.
. Şeyhin Mekke'de bir dostu vardı, dervişlerden şeyhin hikâyesini öğrendi. Kat'i taaccüb etti ve gayet melül ve mahzun oldu. Yüzü sarardı ve mâteme büründü. Dervişlere dedi ki;
— Siz böyle nasıl dervişsiniz? İnsana kara gün dostu gerek. Sizin vefanız bu mu? Niçin şeyhinizin suçunun bağışlanması ve hidâyete ermesi için Hak Teâlâ Hazretlerine yalvarmuyorsunuz?
Bunun üzerine dervişlerin hepsi de Cenâb-ı Bâriye niyâz ettiler ve Bağdad'a giderek Hazret-i Şeyh Abdülkadir'in ayağına kapandılar. Şeyh Abdülkadir:
— Allah Teâlâ şeyhinizi affetdi. Gidin şeyhinizin domuzları güttüğü mahalle varıp karşısında zikir yapın, o size ge- İecektir, buyurdu.
Dervişler bu söz üzerine çok sevindiler ve Şeyh San'anın bulunduğu mahalle gidip Allah'ın ismini andılar.
Şeyh San'a birden kendisine geldi. Nâdim olup tevbe etti. Ve dervişlerinin yanıma koştu. O sırada kâfir kızı gördü ki; San'a kendisini bırakır. Aklı başından gitti. Çabuk San'anın arkasından koştu. Şeyh ve dervişlerin huzurunda kelime-i tevhid getirerek müslüman oldu. Şeyh San'a, kız ile evlendi.
Yüz elli sene sonra Nakşiye Piri Şah Bahâüddin Nakşibend'e sual ettiler:
— Gavsül Âzam Şeyh Seyyid Abdülkadir, Kademi hâzâ alâ rekabeti külli veliyyullahi teâlâ buyurmuşlar, buna ne dersiniz?
Bunun üzerine Hazret-i Şah Nakşibend, elini göğsüne koyarak dedi ki:
— Alâ ayni ve alâ basireti, Yâni: Hazreti Abdülkadir'in ayağı benim gözüm ve basiretimin üzerine olsun.
Zaten Şah Bahâüddin Hazretlerinin, Nakşibend ismini al maları şöyle olmuştur:
Bir gün Şah Bahâüddin sahrada dolaşırken Hazret-i Hızır'ı (A.S.) gördü. Hazret-i Hızır onu bir anda Bağdad'da Hazret-i Şeyh Abdülkadir'in yanına iletti ve Hazret-i Pir ile aralarında şöyle bir konuşma oldu. Şah Bahâüddin:
— Ey âlemlerin elini tutucu! Sen benim elimi tut ki, sana el tutucu desinler.,
Hazret-i Pir mübarek elini uzatıp Hazret-i Şah Bahâüddin'in kalbi üzerine koydu ve dedi ki:
— Yâ nakşebendi âlem, nakşi mârâ begir ki turâ nakşebend güyend... Yâni: Ey âlemlerin nakşini tutucu! Sen benim nakşımı tut ki; sana Nakşibend desinler.
İşte Şah Nakşibend de kendi türbesinde ve Şeyh Seyyid Abdülkadir Hazretlerinin türbesinde yazılı bulunan medhiyeyi
Serveri evlâdı Âdem Şahi Abdülkadirest
Âfütabu Mâhitâbi Arşı ve Kürsiyyi Âlem
Nür-i Akdes, Nür-i Âzam Şahi Abdülkadirest.
Yâni:
Dünya ve âhiretin padişâhı Şah Abdülkadir'dir.
Evlâdü Âdemin serveri (*) Şah Abdülkadir'dir.
Âfitab, Mâhitab, Arş, Kürsi, Kalem bunların cümlesi,
Nüru Şah Abdülkadir'in kalbinden alırlar.
* * *
Şeyh Seyyid Abdülkadir Hazretleri, dünyaya teşrif buyur: mazdan önce, dünyaya nur saçan bir çok büyük şeyh ve evliyâ-i kirâm hazerâtı bâtıni nurlarıyla onun zuhür edeceğini evvelden keşf ederek müridlerine anlattılar.
Bu muhterem zatlardan biri de; Irak'ın en büyük şeyhlerinden keramet sahibi ve yüce bir makama mensup Şeyh Ebü Bekir Betayih Hazretleridir. Şeyh Ebü Bekir Betayih Hazretleri rüyasında Hazret-i Ebü Bekir Sıddik'ı görmüş ve doğru-
(9) Bu ibsrede her ne kadar mübalâğa görünürse de hakikatta muzaf hazfedilmiştir. | Xâni peygamber, sahabe ve kibâr-ı ümmetin bir kısmından sonra Hazret-i Âdem (A8.) evlâdının. başıdır, demektir.
ABDÜLKADİR-İ GEYLÂANİ Li
dan doğruya bağlanarak tarikat hırkasını giymiştir.
Buyuruyor ki;
Irak'ın pir ve mürşidleri yedi kişidir. Bunlar:
1—) Maruf-u Kerhi
2—) İmâm- Hanbel
3—) Bişrii Hafi
4—) Mansur bin Ammar
5—) Cüneyd-i Bağdâdi
6—) Sehl bin Abdullah Tüsteri
7—) Seyyid Abdülkadir Geylâni
Müridleri kendisine sual ettiler:
— İçimizde Abdülkadir isminde bir kimse yoktur. Bu zat kimdir ve hangi yüksek hanedana mensuptur?
Buyurdu ki;
— Beşinci yüzyılda zuhur edecek, Irak'ta doğup büyüyecek kâmil bir zattır. Herkes ondan istifade edecek ve onun yaşayacağı devir, nurlu bir devir olacaktır.
«Esrâtu't-Tâlibin» adlı kitabda mezkürdur:
Cenâb-ı Bâzül Eşheb Hazret-i Gavsül Âzam Efendimiz bir mahalde gezerken bir müslümanla bir hristiyanın münakaşa ettiğini gördü.
Hristiyan: i
—— Peygamberimiz Hazret-i İsa Aleyhisselâm efdaldır.
Diyordu. Müslüman ise:
— Bizim Peygamberimiz Hazreti Muhammed-enil Mustafa (aleyhi ekmelittahiyyâ) Efendimiz enbiyâyı ızâm (salâvatullahi aleyhim ecmain) hazerâtından efdal ve âzamdır.
Diyor ve şöyle ilâve ediyordu:
— Hattâ bu gün kâinat LEVLÂKE LEVLÂK LEMA HA- LEKTÜL EFLAK Hadis-i Şerif kudsisi mucibi âlisince Cenâb-ı Peygamber Efendimiz Hazretlerinin mübarek yüzü suyu hürmetine halk ve icad buyrulmuştur.
Cenâb-ı Gavsül Âzam Hazreti Abdülkadir gördü ki; Hristiyan:
— Bizim peygamberimiz Hazret-i İsa Aleyhisselâm efdaldir.
Diye dâvada bulunuyor ve dâvasında israr ediyor.
Bunun üzerine Hazret-i Bâzül Eşheb Seyyid Abdülkadir, Hristiyana sual etti, dedi ki;
— Ey nasrani! Peygamberimiz Hazret-i İsa Aleyhisselâm sizin peygamberiniz Hazret-i Muhammed Mustafa. Sallallâhü Teâlâ Aleyhi Ve Sellemden efdaldır.
Diye dâvada bulunuyor ve israr ediyorsun.
— Peki sizin peygamberiniz Hazret-i İsa'nın, peygamberimiz Hazreti Muhammed Mustafa Aleyhi Ekmelittahiyya Efendimizden efdal olduğunu hangi delil ile ispat edebilirsin? buyurmaları üzerine Hristiyan:
— Peygamberimiz İsa Aleyhisselâm ölüleri diriltirdi, dedi.
Bunun üzerine Cenâb-ı Gavsül Âzam şöyle buyurdu:
, — Nasrani! Ben nebi, peygamber değilim. Bir güruhu İslâm, İslâm ve ümmet-i Muhammed'den olup o zat nübüvvet âyetin şeref ve şefahatıyla tamamen mahvolmuş, nam ve nişanı kalmamış bir ölüye:
— KUM (kalk)
Desem o anda dirilerek mezarından dışarı çıkar.
— İşte istersen ve Cenâb-ı Peygamber Efendimizin nübüvvetine iman edersen, gel, kemikleri toprak olmuş, cesedinden hiç bir nam ve nişan kalmamış bir ölünün mezarı başına gidelim. Bizim Seyyidimiz Cenâb-ı Sultanül Enbiyâ Efendimiz Hazretlerinin eşref ve efdaliyetini sana isbat edeyim!..
Hristiyan buna razı oldu. Cesedi çürümüş, tamamen mahvolmuş bir mezar başına gittiler. Şeyh Abdülkadir hristiyana:
— Ey Nasrani! Senin peygamberin ne söylerdi de ölüleri diri ederdi.
Diye sordu. Hristiyan:
— Kumbiiznillâh (Allah'ın izniyle kalk) buyururdu,
Cevabını verdi. O zaman Hazret-i Abdülkadir, ölüye;
— Kumblizniliâh!.
Diye hitap buyurur - buyurmaz, hemen o anda mezar açıldı. Vücudundan eser kalmamış, tamamen ifna olmuş olan ölü sevinç ve sürür içinde mezarından dışarı çıkıp Seyyid Abdül-
ABDÜLKADİR-İ GEYLÂNİ.
kadir Hazretlerinin karşısında dikildi.
Cenâb-ı Sultanül Evliyâ Şeyh Seyyid Abdülkadir Hazretlerinin bu kerametini gözleriyle gören ve kalbi mutmain olan bristiyan bidâyet-i sübhâni ve inâyet-i samedani ile hemen o anda Şeyh Abdülkadir Hazretlerinin huzurunda bâtıl tarikdan rücü ederek İslâmın şerefiyle müşerref ve ebedi necâta nâil oldu.
*# * *
Cenâb-ı Gazi Umad Ulvi Hazretleri buyuruyor ki;
— Bürhanyar adlı beldede aieşperest zümresinden ve Hind ahalisinin Köhteri Zenardar kavminden servet sahibi bir adam vardı. Bunun hanesi benim haneme yakın olması hasebiyle komşu sayılırdık. Bu adamın Cenâb-ı Gavsül Âzam Efendimize tam bir itikadı vardı. Nefsini Cenâb-ı Bözül Eşheb Efendimizin yüksek nefsine nisbet ederdi, Böyle olmakla beraber her sene pek çok taam ihzar ve sofralar tertip ederek bütün belde ahalisinden fakrü zarüret içinde olanları davetle şenlik edercesine misk ve revai ile tezyin ederdi.
Bu adamın her sene yapmakta olduğu işbu ikram ve izzeti ve Cenâb-ı Gavsül Âzam Efendimize olan mahsus muhabbeti kalbiyesi beldede pek makbüle geçer ve belde ahalisini pek ziyade memnun ve mesrur bırakırdı.
Zaman geldi, her fâni gibi ateşperest Hintli de vefat etti. Mezkür beldede, meskün Hintliler âdetleri mucibince bir yere çokca odun topladılar. Üzerine de çokca yağ döktüler. Mezkür Hintliyi de odunun üzerine koyup odunu ateşlediler.
Koskoca yığılı odun, üzerine dökülen çokca yağ sebebiyle hemen ateş alarak alevler gökyüzünü kapladı, duman ufukları doldurdu. Ve ateşin tesiri bir hayli mesafederi hissedilir oldu. Fakat böyle olmasına rağmen bikudretillahül melikülmennân müteveffâya o ateşin zerre kadar tesiri olmadı. O ateş vücudundan bir tek kıl dahi yakmadı. Bu bali müşâhede eden Hindliler kendilerini azabdan kurtarmak ve selâmete isal eylemek maksadıyla kendi aralarında karara vardılar. Ve müteveffa merhumu oradan alıp nehre ilga eylediler.
Lİ ÂRİFLERİN MENKİIBELERİ |
Hindliler merhumu suya bıraktıktan sonra Evliyâ-i Kirâmdan vaziyeti müşâhede etmiş bir zâta Cenâb-ı Gavsül Âzam efendimiz emir ve irade ederek:
— Bu gün vefat eden falan kimse Allah ve Ehlullah ındinde makbul olduğundan ve bana kalbden muhabbet besle diğinden dolayı mânevi evlâdımdır. Binâenaleyh o muhterem zâtı derhal al ve gasl edip cenaze namazını da eda ederek defn eyle. Zira Hak Teâlâ Hazretleri: «Yâ Abdelkadir! Senin müridini dünya ve âhiretde ateş ile yakmam. Dünyada dahi hüsnü hâtime ile hatmi infaz ve kadri âli bir hayat nasib eylerim!»
Diye va'd-i ilâbisini bana bahş vuyurmuştu, dedi.
Buna mebni merhum Cenâb-ı Gavsül Âzam efendimizin emir ve irade buyurdukları vechile gasl edilip defn olundu.
Ebü Medyen Şuayibül Dekali Radıyallahü Anh Hazretleri şöyle buyuruyor:
— Ben Hızır Aleyhisselâma bir gün mülâki olarak Mağrip ve Meşriıkdan, Meşâyihdan ve daha sonra Hazret-i Gavsül Âzam Abdülkadir Efendimizden sual ettiğimde Hızır Aleyhisselâm buyurdu ki;
— Cenâb-ı Abdülkadir imâm-ı Sıddikıyn, hücceti aliyyül ârifin ve Ruh-u marifettir, Evliyâli Kitâm beyninde şânı âli, gavsiyeleri azimdir.,
* * * N
Müteber kitablarda beyân buyrulduğuna göre, Bağdat'da taun zuhur olup her gün erkek ve kadın binlerce insan taunun pençe-i kahrından dâr-ı bekaya irtihal ediyorlardı.
İşte bundan nâşi Bağdat halkı Hazret-i Bâzül Eşheb Efendimize gelerek bu halin def'i için rica ve istirhamda bulundular, Gavsül Âzam Abdülkadir:
— Medresemin havalisindeki otları bir kap içerisinde eziniz ve yiyiniz! Cenâb-ı Vâcibül vücüd Hazretleri hasta olanlara şifâ buyurur ve taunu üzerinizden def eder, dedi.
Bağdat halkı Bâzül Eşheb Efendimizin emir ve fermanı muktezâsınca hareket ettiler. Biavnillahi melikülkadir hasta olanların cümlesi tamamiyle şifâ bulup Bağdat'da dahi taun
ABDÜLKADİIR-İ GEYLÂNİ 45
ref” oldu, Ve hastalığın izdiham zamanında ve dehşetli anında Gavsül Âzam Efendimiz: — Bir kimse medresemizin suyundan bir katre içerse Cenâb-ı Vâcibül Vücud Hazretleri tam şifâ ihsan buyurur. Demeleri üzerine tauna tutulmuş olan Bağdat halkı medresej şerifeye hücum edip suyundan içtiklerinde biinâyeti melikül vehhâb hepsi de şifâ bulmuşlardır.
* k
Gavsül Âzam Abdülkadir Geylâni Hazretleri her gün bin rekât namaz kılar ve namaz içerisinde «Süretül Müzzemmil'i, Süretü Rahmân'ı» okurdu. Eğer «Süretül İhlâs»ı kıraat buyuracak olursa yüz kereden aşağı okumazdı. Bununla beraber her bir farz namazdan sonra Kur'ân-ı Kerimi hatim ederdi.
«Erbaiyniye» diye isimlendirilen esmâyı her gün gece ve gündüz altı yüz altmış defa tilâvet buyururdu.
Duhâ, Asr ve teheccüd namazlarından sonra Duâü's-Seyf'i kıraat buyururdu, Ve «Salâtü-l Kübrâı, Esmâül Hüsnâyı, Esmâin Nebi Aleyhisselânı»ı biner kere tilâvet ederdi.
* k* k
Müteber kitablarda beyân edildiğine göre:
Bir tacir, ticarete beraber gitmek istediği bir kafilenin hareket etmesini gözetiyordu. Kafile hareket etmek üzere iken tacir dahi altı deveye şeker yükleterek kafileye dahil oldu ve beraber yola çıktı. Giderken tacirin: develeri yolda kafile arasından yükleriyle beraber kayboldu. Her ne kadar arandı ise "de bir türlü bulunamadı. Taciri büyük bir düşünce aldı. Melâl ve mahzun olarak büyük bir gam ve kedere giriftar oldu. Kendisi dahi Abdülkadir Geylâni,.Hazretlerinin müridi olmasi hasebiyle yüksek sedâ ile çağırıp dedi ki;
— Yâ Seyyid Abdülkadirel Geylâni, gâbe cemeli maa ahmaliha: Yâ Seyyid Abdülkadir! Develerim: yükleriyle kayboldu. Medet senden!
“Bunun üzerine gördü ki; dağ üzerinde beyaz elbiseli bir 'adarı eliyle işaretle kendi tarafına davet ediyor.
Tacir bunu görünce hemen o tarafa koştu. İşaret edilen mahalle varınca bir kimse göremedi. Ancak develerini yükle. riyle bulup pek ziyade memnun ve mesrur oldu. Ve develerinin bulunmasına vesile olduğu için piri Abdülkadir Hazretlerine dahi şükranını arzederek kafileye dahil oldu.
Zikir ve beyân olunur ki;
Evliyâ-i Kiram kaddesallahü esrarahüm hazeratından bir zâtın velâyet rütbesi selb buyrulmuştu. Mezkür zat velâyet mertebesinin tekrar iade edilmesi hususunda bir çok evliyâ. ullaha şefâat buyurmaları bâbında müracaat edip istirhamda bulundu ise de bir fâide bahş buyrulmadı. Evliyâ-i Kirâm ittifakla dediler ki;
— Senin hâcetinin husülü husüsunda bizim şefâatimiz makbul değildir. Binâenaleyh Cenâb-ı Bâzül Eşheb, Sultanül Evliyâ Efendimizin katına varıp yüz sürerek iltica ve istimdat et. Sâbık rütben olan velâyet mertebene nâil olursun.
Mezkür zat, Gavsül Âzam Abdülkadir Hazrvtlerinin katına gelip iltica ve maksadını arz etti, Hazreti Gavsül Âzam mezkür evliyâ-i kirâmın hâcetinin husülü için Cenâb-ı Vâcibül Vücud Hazretlerine duâ buyurdu. Hemen o anda gaybden şöyle bir nidâ geldi:
— Ya Gavsül Âzam! Ekseri Evliyâ Kirâmımın iltimas buyurduğu duâlarını isticab etmeyerek red buyurdum. Zâtı ve- İâyetiniz de o kimse için duâ etmeyiniz!
Cenâb-ı Sultan Abdülkadir Hazretleri bu Hatifayı ve nidâi lemyezeliyeyi işitince hemen seccadesini aldı ve sahraya müteveccih oldu. Bir adım attığında Hâtifi gaybden:
— Ya Gavsül Âzam! Velâyet rütbesini selb buyurduğum veli için iltimas buyurduğundan dolayı o veli gibi bin kimseyi afüv buyurdum. İkinci adımı attığında yine hâtifden kezâlik:
— O kimse gibi iki bin kimseyi afüv buyurdum! Velâyer rütbelerine isal eyledim.
Üçüncü adımı attığında keza hâtif-i gaybden:
— Ya Gavs! İltimas eylediğin o kimse ve o kimse gibi üç bin zâtı afvıma mazhar ve rütbelerine ihda buyurdum. Tabkik o kimseyi afüv ve mağfiretimle amele nâil kıldım.
ABDÜLKADİR-İ GEYLÂNİ 417
Diye hâtifden nidâyı işitince Gavsül Âzam Abdülkadir Hazretleri, Cenâb-ı Vâcibül Vücüd Hazretlerine şükranlarını arzetti.
Meşâhir-i Kirâm (kaddesallahü teâlâ esrarehüm) Hazerâtından menkuldür:
Ramazan-ı Şerifde yetmiş kişi yekdiğerinin haberi olmadan Cenâb-ı Gavsül Âzam Efendimizi huzuru şerifleriyle berakât ve füyüzât-ı kudsiyeye nâil olmağa vesile ümidiyle bir ay hanelerine iftara davet ettiler.
Cenâb-ı Gavsül Âzam Hazretleri her birinin davetlerine icabet buyurarak her birinin hanesinde aynı vakit ve zamanda hazır bulundu ve beraberce iftar eyledi. Ve yine, aynı an ve zamanda kendi hanelerinde dahi iftarda bulundu. Yâni hem kendi hanelerinde ve hem yetmiş mahalde iftar vaktinde hazır bulundu ve iftar etti.
Cenâb-ı Abdülkadir Hazretlerinin bu kerameti Bağdat şehrinde şâyi olunca Hazret-i Gavsül Âzam Efendimizin dergâhında bulunanlardan birinin kalbine:
— Cenâb-ı Bâzül Eşheb Efendimiz hanelerinden dışarı çıkmadı. Bu ne haldir? Nasıl olur da aynı vakit ve zamanda yetmiş kişiden her birinin hanesinde iftarda bulunabilir? Bu tasavvur olunabilir mi?
Diye bir düşünce geldi,
Bunun bu düşünce ve mütalâasına vâkıf olan Gavsül Âzam:
— Yâ hâdim! Bunlar sıddikdırlar, doğru söylüyorlar. Ben bu yetmiş kişiden her birinin davetine icabetle aynı vakit ve zamanda ayrı ayrı hanelerinde ve kendi hanemde bulunarak beraberce iftar ettim ve taam yedim.
Diye keramet-i kudsiyelerini izhar buyurdu.
LE NR Şeyh Hâşim Nişaburi (aleyhirrahme) bir risalesinde zikir ve beyân buyuruyor ki;
— Cenâb-ı Feyyâzı Mutlak Hazretleri âbid kullarından birini Veli kılmak murâd-ı ilâhisini irade ettiğinde ve ekmelittahiyyâ efendimiz Hazreti Muhammedenil Mustafa'ya ihzar eylediğinde, Cenâb-ı Serveri Kâinat Efendimiz:
48 ARİFLERİN MENKİIBELERİ
— Bu adamı alınız! Mensıbi celil velâyete lâyık olup-olmadığını ve hak kazanıp - kazanmadığını görsün!
Diye buyurarak Gavsül Âzam Hazretlerinin yüce huzurlarına gönderirlerdi. Bu husus Gavsül Âzam Hazretlerinin kendisine tebliğ olunca, Sultanül Evliya, Hazret-i Gavsül Âzam, velâyet derecesini hak kazanmağa lâyık olduğunu takdir ve tasvib buyurursa o kimsenin ismini Defter-i Muhammediyeye kaydeder ve mühür vurarak Hâkipâyi Cenâb-ı Sultanül Evliya, Ekmelittahiyya Efendimize arz ve takdim buyurur.
Bu halde Cenâb-ı Gavsül Âzam, Sultanül Evliya Hazretlerinin terkıym, tahrir ve arz takdim buyurduğu risalesi üzerine Cenâb-ı Akdes Hazreti Seyyidül Mürselin Efendimizden emr-i nebevi şerefsâdır buyrularak o kimseye velâyeti ahmediyye hil'atı isal buyrulur. İşte bu suretle velâyet makamı kendisine ihsan buyrulan veli âlemi gayb ve şehâdetde makbül olur.
Bu temiz vazife (rivâyete nazaran) kıyâmet gününe kadar Sultanül Evliyâ Cenâb-ı Gavsül Âzam Abdülkadir Geylâni Hazretlerine havale buyrulmuştur. İşte bundan dolayı Evliyâi Kirâm (kaddesallahü esrarehüm)dan bir kimse için, bu hal ve memuriyete Seyyid Abdülkadir. Hazretieriyle beraber bir mümâsil yoktur. Yâni, Cenâb-ı Sultanül Evliyâ Abdülkadir Hazretleri Cenâb-ı Vâcibül Vücüd ve Seyyidül Mürselin Ekmelittahiyyâ Efendimiz katında o kadar muazzez ve muhterem ki; bir kimseye velâyet makamının ibraz ve ihsan buyrulması dahi ancak Gavsi bi nazır Efendimiz Hazretlerinin lâyık bulması, câiz görmesi ve dilemesi üzerine kendisine tevdi kılınıyor.
Maamafih her bir asır ve zamanda Cenâb-ı Gavsül Âzam Sultanül Evliyâ Abdülkadir Hazretlerinden; Kutub, Gavs ve cemi. evliyâullah istifade eder.
Meşâyihı züyil ihtiram (Kaddesallahü Teâlâ Esrarehüm) Hazerâtından menkuldür.
Bir gün Gavsül Âzam Hazretleri, mensup olduğu İmâm-ı Ahmed Bin Hanbel Hazretlerinin mezhebinden başka bir mezhebe intikal etmeği hatırına getirdiğinde, âlem-i mânada gör-
ABDÜLKADİR-İ GEYLÂNİ 49
dü ki; Havvâce-i kâinat, efdalül mahlükat, Aleyhi Ekmelittahiyya Efendimiz ve cemi Ashâb-ı Kirâm ve züyil ihtirâm rıdvanullahi teâlâ aleyhim ecmain efendilerimizle beraber oturmuşlar. İmâm-ı Ahmed Bin Hanbel Radıyallahü Anh, Cenâb-ı Hazret-i Fahri âlem Efendimizden rica ve istirham ederek buyurdu ki;
— Yâ Resûlâllah; Evlâdınız Seyyid Abdülkadir'e emir buyurunuz! Şu zayıf şeyhi himaye buyursunlar!
Seyyid Abdülkadir Hazretleri diyor ki;
- — Cenâb-ı Risaletpenah Efendimiz tebessüm buyurarak, bana: «Ya Seyyid Abdülkadir bu şeyhin iltimasını kabul et!» fermanını verdi.
Cenâb-ı Ekmelittahiyya Efendimizin bu emir ve fermanı iktizasınca Hazret-i Gavsül Âzamın iltimasını kabul buyurması sebebiyle o gün camide imamdan başka bir cemaat yokken, imamla namaz kılmak için Gavsül Âzam Hazretlerinin beş vakit namazını kılan bir kabilede hazır bulunmasından dolayı cemaat pek fazla olup camide boş bir yer kalmamıştır.
Ravi beyân eder ki;
Eğer o gün Sultanül Evliyâ beş vakit namazını kılan kabilede hazır bulunmasaydı, kabilenin mezhebi münkati ve
munkarız olurdu. ** k
Şeyh Osman Sühreverdi Kuddise Sirruhissami Hazretlerinden menkuldür.
Bir gün Şeyh Mehmed Sühreverdi'nin hanımı Cenâb-ı Gavsül Âzam Seyyid Abdülkadir Hazretlerine yüz sürüp şöyle rica ve istirhamda bulundu: i
— Ya mahbubi sübhani! Cenâb-ı Hak ve Feyyâzı Mutlak Hazretleri bu âciz kuluna hakkım olmayarak o kadar mal ve mülk ihsan eyledi ki şükrünü eda etmekten âcizim lâkin... Bir salih evlât arzusunda olup gece gündüz ızdırap içinde ömrüm tükenip gitmekte... Zira malümu âlinizdir ki; bu fena âleminde her kimsenin bir salih evlâdı bulunup hayır, duâ etmesi elzemdir. İşte bundan naşi hüsnü teveccüh buyurmanızı
50 ÂRİFLERİN MENKİIBELERİ
ümit ederek Cenâb-ı Gavsiyyeyi âsârı celilenizle Hak Teâlâ Hazretleri bir salih evlât ihsanına vesile olmanızı niyaz ve istirbam eylerim.
Cenâb-ı mahbubi sübhâni Gavsi bimeydani Hazret-i Abdülkadir Geylâni, Dergâlrı izzeti barigâhı ulühiyyete şu yolda niyaz etti:
— İlâhına, Hâlikna! Bu biçare hatunun Dergâh-ı ulühiyetinden niyaz ettiği hayır hususun husüli için ilticaa beni vesile kılmıştır.
Cenâb-ı Abdülkadir Hazretleri bu şekilde üç defa rica ve niyaz etti. Hatifi gaybden şu nidâ erişti:
— Ya Gavsül Âzam! Bu hâtunun kaderinde evlât yoktur.
Bu kere Gavsül Âzam Abdülkadir Hazretleri bir deniz gibi kabardı ve o anda mübârek hırkalarını vücudu saâdetlerinden çıkarıp havaya fırlattı ve mahbübiyet makamına şöyle buyurdu:
— Ya ilâhi! Niyâz etmekten olduğum hayır husüsu ihsan ve inayet buyurmadıkça hırkayı giymeyeceğim!
Hemen o anda sultanül enbiyâ, Resûli kibriyâ şehsuvarı meydanı sübhanellezi esrâ, Hazreti Muhamıedenil Mustafa aleyhi ekmelittahiyya Efendimiz Hazretlerinin Ruhu âzamı muhammediyeleri mütecismen hazır olarak hırkayı Gavsül Âzam Hazretlerine uzatıp dedi ki;
— Ey benim gözümün nüru evlâdım! Âşık ile mâşuk arasında bu gibi nazlar, cilveler daima olur. Bunun için meyus olma! Cenâb-ı Hak o hatuna bir evlât ihsan buyurdu.
O zaman Gavsül Âzam Hazretleri, şu yolda cevapda bulundu:
— Hatunun ricası üzerine ettiğim sefahati Hak Teâlâ Hazretleri Dergâh-ı ulühiyyetihde kabul buyurdu. Miskin hatuna bir evlât ihsan kıldı. Cenâb-ı Zülcelâl Hazretlerine hamd ve senâ olsun.
Hatuna da muradının hâsıl olduğunu müjdeledi. Hatun bamile olup vakti gelince hamlini va'z ederek bir kız evlâd dünyaya getirdi. Evlâdının kız olduğunu öğrenince bir kırmızı kun-
ABDÜLKADİR-İ GEYLÂNİ 51”
dağa sararak Gavsül Âzam Hazretlerinin huzuruna götürüp dedi ki;
— Ey sultanı âlem! Ben Cenâb-ı Haktan bir erkek evlâd istemiştim. Halbuki kız oldu. Böyle isteğimin aksi olmasına sebep nedir?
Diye sual ettiğinde Cenâb-ı Bâzül Eşheb Hazretleri çocuğu kucağına aldı ve bir hiisnü nazarı kimya eseri kudsiyeleriyle nazar edip kerametleri ile erkek olan çocuğu validesine uzattı Ve:
— Ya kadın! Bu çocuk benim evlâdımdır. İsmini Şihâbüddin koydum. Ömürleri uzun olup müridleri dahi çok ve keşf-ü keramet sahibi olsa gerektir.
Diye buyurdu. Kadın teşekkürlerini arzetti ve yavru Şihâbüddin'i alıp götürdü. Vaktaki Şihabüddin büyüdü; Kur” ân-ı Kerimi tilâvet etti, kitapları mütalâa buyurdu. Müridleri dahi keşf, keramet sahibi ve irşâd ehli oldular.
Zekeriya Mülteni, Kadı Mücdüddin Nakvari ve Şeyh Sâdi-i Şirazi'yi şeyh Şihabüddin Sühreverdi Hazretleri yetiştirmiştir. '
rr *,
Müteber kitaplarda mezkürdur:
Hazret-i Süleyman Aleyhissalâtü vesselâm zamanı âli nübüvvetlerinde cin ile şeytan, insan ve hayvanlara musallatı. Hazret-i Süleyman Aleyhisselâm bir gün tefekkürde bulunduğu bir sırada hatırına şöyle geldi:
— Cin ve şeytan insanlar üzerine eza ve cefa etmekte berdevamlar. Halbuki cin ve şeytan Hak Teâlâ Hazretlerinin emri muktezasınca benim emrim altında bulunuyor, Fakat benim vefatımdan sonra cin ve şeytan başıboş kalacak olursa halâikın bunların elinden çekecekleri eziyet ve mazarrat kabili kıyas olunamaz.
Hazret-i Süleyman Aleyhissalâtü Vesselâm böyle mütalâada iken hâtif-i gaybden şu yolda bir nidâ-i lemyezeli vâsıl oldu:
— Ya Süleyman! Biz Azimüşşân azamet-i İlâhiyye, vahdaniyyet-i samedaniyyemizle âhir zamanda Peygamberlik nübüvvetini Habibim Ahmed, Resûlüm Muhammed Aleyhi Ekmelit-
tahiyya Hazretleriyle hitam buyuracağız. O habibimin nesil ve sülâlesinden bir zat vücud âlemine teşrif buyuracaktır ki Abdülkadir namıyla mâruf olup cin ve şeytan o zâtın kudsiyet sıfatının hüküm ve emri tahtında bulunacaklardır. Bu babdaki mütalâanıza mahal yoktur.
Fermanı lemyezelisini duyduğunda gönlü azim ferah ve sürüra müstağrak olup dergâh-ı aliyye Hazret-i Perverdigâra arz ve takdimi sonsuz şükran ile beraber cin ve şeytanı kayt ve bent ile apaçık lâğvetti. Ve emri risaletpenâhilerinin üstün- Tüğünü övünerek buyurdu ki:
— Biliniz! Mâlümunuz olsun ki, âhir zamanda bir gün olacak. O günde cin ve şeytanın işbu kayt ve bentleri çözülecek. Bu cin ile şeytanlar Gavsül Âzam namıyla mâruf bir muhterem zâtın emir ve hükmü altında bulunacaklardır. Ve cin ile şeytanlar o muhterem, şânı yüce zâtın heybet ve muhalefetinden meskenlerinde tir tir titrer bir halde olacaklardır.
Çünkü: Hazret-i Pir-i Gavsül Âzam (Şeyhül ins, velcin, vel melâike)dir buyurmuştur. İşte (Hazret-i Süleyman alâ Nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm) efendimizin işbu nübüvvetmeâb buyrulmasından nâşi cin ile şeytanlar hâlâ Gavsül Âzam Hazretlerinin halef ve müridlerinin emir, hüküm ve itâatı altında bulunmaktadırlar.
*k k
Cenâb-ı Şeyhül Ekber Muhyiddin-i Arabi Radıyallahü anhül bâri Hazretleri «Fütühât-ı Mekkiyye» adlı kitâbı kudsiyelerinin yetmiş üçüncü bâbında şöyle beyân buyuruyor:
Evliyâ-i Kirâm Kaddesallabü Teâlâ esrarehüm hazerâtından herbir zamanda bir zat olur ki; (Ve hüvel kahirü fevka ibâdihi) âyeti muktezâsınca Nas celil ve fürkan-ı cemilinde Cenâb-ı Hâlikul levhu vel kalem hazretlerinin fermanı lemyeze- Hissi vechile o zat için her bir şeye uzun, geniş ve kudret vardır. Pek bahadır kimseler korkar, çekinir. Pek çok meselelerde haklıyım diyenler o zâtın huzurunda hakkı derhal söyler, tasdik ve itiraf ve adaletle hüküm eder.
İşte bu yüce makamın sahibi Bağdatta âli bir makamda bulunan şeyhimiz Seyyid Abdülkadir Geylâni Hazretleridir.
ABDÜLKADİR-İ GEYLÂNİ 53
Hazret-i Gavsül Âzam için pek uzun bir hücum, saldırış vardır ki; mahlükat üzerine hakkıyla büyük bir ün olduğu meşhur söylentidir. Vâkıa ben Gavsül Âzam Hazretleriyle görüşme şerefine nâil olamadım ise de, o yüce makamdaki zamanımızdaki sahibiyle görüşme bahtiyarlığına erdim, Lâkin Seyyid Abdül kadir Hazretleri, görüşme şerefine nâil olduğum o zattan Allah indinde derecesi büyük ve yücedir.
Bununla beraber (umuru âhir) son görev mahvolup o yüce makama bu ana kadar muhterem zat Cenâb-ı Gavsül Âzam Hazretlerinden sonra malümat kazanmış kimse yoktur. Yâni Gavsül Âzam: Hazretleri öyle bir makam-ı aliyyül âlâ'ya sahibdir ki; o yüce makama muvaffakıyet mümkün değildir. Rıdvanullahi Teâlâ aleyhim ve kaddesallahü Teâlâ esrarehüim ecmain. Allahümme yessirlenâ şefâatehüm. Âmin.
* k *
Şeyh Ârif Ebü Mehmed Şur Elbistiyyil Mahli (Kaddese sırruhussami) buyuruyor ki;
Sultanül evliyâ, Cenâb-ı Bâzül Eşheb Mevlânâ Seyyid Abdülkadir Geylâni Hazretlerini ziyaret ve feyz bahçesine bağlanmak niyetiyle Mısır'dan Bağdat'a geldim. Vaktâki Cenâb-ı Gavsül Âzam Hazretlerinin.huzurlarında sonsuz kıvanca iktisab eyleyerek bir müddette hâkipâyi velâyetlerinde ikamet ve gayret feyzinden şeref ve hisseye nâil olmağa muvaffak oldum.
Derviş olarak Mısır'a azimet edeceğimi zâtı Akdes Hazret-i Muhyiddin Efendimize arzı ifade ve niyâz eylediğimde, Cenâb-ı Sultanül Evliyâ Efendimiz:
— Ya Mehmed! Kimseden sakın ha sakın bir şey isteme, sorma! Diye emir ve ferman buyurdu. Ve mübârek parmaklarını ağzıma vuzuh ile emmekliğimi irade buyurdu. Düşünmeksizin doğan bu yüksek fikir, yüce maksadı gavsiyeleri malüm olup maamafih bir yüce buyrultu olduğundan emmeğe koştum. Cenâb-ı Gavsül Âzam Hazretleri bana hüsnü hitabla:
— Ya Mehmed! Olgun ve doğru yol tutucu oldun. Velâyetimden pek çok feyiz aldın. Selâmetle git!
Buyurdular. Cenâb-ı Gavsül Âzam Hazretlerinin fermanı-
54 ARİPFLERİN MENKIBELERİ
na imtisâlen Bağdat'da Behçetül âbaddan ayrılarak Cenâb-ı Pir Efendimiz Seyyid Abdülkadir Geylâni Hazretlerinin buyruğu muktezâsınca dervişane bir suretde Mısır tarafına doğru yola revan oldum. Şurasını anlatmak gerekir ki; Bağdat'tan Mısır'a kadar hiçbir şey yemediğim ve içmediğim halde kuvvetim evvelkinden iyi ve daha fazla oldu. Bu halde memleketime vâsıl oldum.
* k *
Meşâhir-i Kirâm Kaddesallahii Teâlâ Esrarehüm Hazerâtından menkuldür:
Cenâb-ı Seyyid Ahmeder Rufai Radıyallahü Anil Bari ve Kaddesallahü sırrahül âli Hazretleri kardeşlerinin evlâdına ve fâzıl kimselere zât-ı âli Gavs-ı âzam Hazretlerini ziyaret etmeleri için vasiyyet, emir ve irade buyururdu. i
Bir kimse Bağdat'a gitmek için Seyyid Ahmeder Rufai Hazretlerine vedâ etmeye geldiğinde Cenâb-ı Rufâi Hazretleri o kimseye:
— Ya falan! Bağdat'a varır varmaz hemen Cenâb-ı Şeyh Abdülkadir Geylâni Hazretlerini ziyaret eyle! Onun ziyaretinden evvel bir iş işleme. Şayet Gavsül Âzam Hazretleri âlem-i ukbâ'ya teşrif buyurmuş ise bile yine mübarek merkadi Hazreti Velâyet-i kudsiyelerini Bağdat'a erişince hemen -ziyaret et. Çünkü Hak Teâlâ Hazretlerinden şöyle ahd almıştır: Her kim ashab durumunda olsun ve aynı yüce yola mensup bir zat olsun Bağdat'a dahil olunca Gavsül Âzam Hazretlerini ziyaret etmezse inkişaf eden o hal ondan zâil olur, geri alınır.
Dedi ve devamla şöyle buyurdu:
Hasret ve acınacak hal o kimse içindir ki, Cenâb-ı Şeyh Abdülkadir Hazretlerini görme şeref ve saâdetine nail olamamıştır. Rıdvanullahi Aleyhim Ecmaıyn ve kaddesallahü Teâlâ
Esrarehüm.. ”...
«Mirkad-ı Merâkıb-ı İlm-i Ledünni Fi Menâkıb-ı Abdülkadir Geylâni» isimli kitapta mezkürdur: Şeyh Ali Bin İdris Berkavi şöyle anlatıyor:
ABDÜULKADİR-İ GEYLAÂNİ b
Şeyhim ve seyyidim Ali Hiniden bir gün Şeyh Abdülkadir Geylâni Hazretlerinin mesleği, tuttuğu yol ve işi hakkında bazı kimseler bilgi edinmek istediler. O gün ben de o meclisde bu- Tunuyordum. Şeyh Ali Hini Hazretleri şöyle buyurdu:
— Cenâb-ı Gavsül Âzam Abdülkadir Geylâni Hazretlerinin eserleri ve tarikatı Hak Teâlâ Hazretlerinin hükümlerine tamamiyle uygundur. O, kayıt ve kuyüdattan münezzehtir, Bütün iş ve hakikatı Hakka ve hakikata uygundur. (Ve hümâ harâmen alâ ehlillâhi) hadisi muktezâsınca dünya ve âhirete ait maksatlarda biç bir hususi, şahsi görüş ve düşüncesi ve kendisine ait kat'iyen ve asla bir arzu ve isteği yoktur. Her ne işlerse Hak Teâlâ Hazretlerinin emri muktezâsınca olur, Cenâb-ı Hakdan gayrı her şeyden ilgisini çekmişti. Hep Cenâb-ı Hakka arz-ı ubüdiyet eden olgun bir kuldu ve daima şer'i hükümlere
baş vururdu. #*##
Şeyh Adi Bin Misafir şöyle anlatır:
Ben Ebil Berakâtiden işittim, Amcam Şeyh Adi Bin Misafirden, Cenâb-ı Gavs-ı Âzam Şeyh Abdülkadir Hazretlerinin tarikat ve mesleğiyle gerçek gidişine dair malümat edinmek istendi, O meclisde ben de hazır bulunuyordum. Hazreti Sultanül Evliyâ hakkında amcam:
— O zâtın yolu kalb ve ruhun muvafakatı, zâhir ve bâtr nın birleşmesi, menfaat ve zarar gözetmemesi, uzaktan ve yakından maddi hiç bir şeyle ilgilenmemesi nefsine ait sıfatlardan kesilip sıyrılıp çıkması, kadere bağlanarak çizdiği yoldan yürümesinden nâşi solup yok olmasıydı, diye buyurdu.
#k*k
Halil Bin Ahmed Sarsari anlatıyor:
Şeyh Beka Bin Betayiden işittim. Hazret-i Gavsül Âzam Şeyh Abdülkadirin meslek ve tuttuğu yol (Ve hüm yekulüne mâ lâ yef'alüne) muktezâsınca sözle işin birbirini tutmaması nev'inden olmayıp bilâkis sözle hareket ve gidişin birbirini tutması lüzumu üzerine kurulmuş bir prensipti, Gavsül Âzam
Hazretleri ihlâs ile kendini Hakka teslim etmişti. Her attığı adım Kur'ân ve sünnete uygundu. Kader ve Cenâb-ı Hakka tâbi olmak hususunda ahdi vardı.
ak
Yine Halil Bin Ahmed Sarsari anlatıyor:
Ben Şeyh Eba Saad Fülüyiden işittim. “Hazret-i Gavsül Âzam Şeyh Abdülkadirin seyr ilâllah, seyr fillâh ve maallahta kuvvet ve sağlamlığı ve metaneti o derecede idi ki; onun kudret, metanet ve muhkemliği yanında sağlam, dimdik ağaçların, katı kayaların kuvveti küçülür küçülür, çok hafif kalır. İşte bunun içindir ki Hak Teâlâ Hazretleri onun şanını yüceltmiş, onu aziz ve muhterem kılmış ve büyük bir mertebeye ulaştırmıştır. Bunun sonucu olarak da pek çok ârifler, pek büyük veliler ona
bağlanmışlardır. CN EK
Şeyh Abdür Rufai anlatıyor:
Ben amcam Şeyh Abdürrahimiden şöyle işittim;
Ben Bağdat'a gelip Gavsül Âzam Hazret-i Abdülkadirin ke- 'ramet meclisine girdikten sonra onun durumu o kadar hayretimi mucip oldu ki şaşırıp kaldım. Oradaki sırlarla ondaki ahval ve ferâgat benliğimi giderdi. Sonra Ümmi Übeydenin yanına gittim. O, bende gördüğü tuhaf halleri Şeyh Ahmede arzetmiş, bana dedi ki:
— Oğlum! Gavsül Âzam Hazretlerinin sahib ve mâlik ol duğu yüce kudrete ve ulaştığı yüce mertebeye tâkat getirip dayanabilmek kimsenin had ve harcı değildir. Bu, ona Cenâb-ı “Hakkın bir iyiliği, inâyeti ve bir hediyesidir.
rk #
Ebü Muhammed Hasan anlatıyor:
Bir gün Şeyh Ali Karvini tarikat mensuplarından birine dedi ki:
— Eğer sen Gavsül Âzam Şeyh Abdülkadir Geylâni Hazretlerini görmüş olsaydın kâmil bir insan ve fâzıl bir adam olurdun. Çünkü onun seyir ilâllah yolundaki kuvvet ve kudsiyeti bütün tarikat ehlinin kuvvetine üstün gelmişti. Tevhid yo-
ABDÜLKADİR-İ GEYLÂNİ 57
hı onun vasfı olmuştu. Zâhiri ve bâtıni bütün hareketleri şeriat üzere ve bir hakikattan ibaretti. Kalben, ruhen bütün düm ya işlerinden elini çekmiş, alâkasını kesmiş ve her yönüyle, bütün varlığıyla rabbı zülcelâl hazretlerine bağlanmıştı. Onun hakkında kimsenin ufak bir şüphe ve tereddüdü yoktu. Olamazdı da. Hiçbir kimse onun hakkında bir kuruntuya kapılamazdı, Ve hiç bir kötü zanda bulunamazdı. Dünyaya hiçbir meyli, zerre miktarı rağbet ve iltifatı yoktu. Gözü gönlü, aklı fikri, kalbi ve ruhu Cenâb-ı Hakka müteveccih idi,
* k k
Muhammed Bin Hızırdan naklen:
«Babam anlatırdı; Gavsül Âzam Cenâb-ı Abdülkadir Geylâni Hazretlerinin yanında kaldığım bir yıl zarfında Şeyh Hazretlerinin sümkürmek ve tükürmek gibi hallerinin zuhurunu ve üzerine sineğin konduğunu görmedim.»
Lik ük
İbnil Ahderden naklen. Buyuruyorlar ki:
— Ben kışın en.şiddetli ve soğuğun en dehşetli zamanlarında Gavsül Âzam Hazretlerinin yanına girerdim, Başında bir takke ve üstünde de bir gömlek olurdu. Başka hiç bir şey bulunmazdı, Böyle olduğu halde ter döker ve sanki yaz mevsiminde imiş gibi bir adam da onu yelpazelerdi.
4k k*
Şeyh Aliyyül Veliden naklen. Buyuruyorlar ki:
— Ben, Gavsül Âzam Sultan Şeyh Abdülkadir ve Şeyh Baka bin Batu olduğu halde İmâm-ı Ahmed Bin Hanbel Radıyallahü Anh'ın türbelerini ziyaret ettim. Orada benim gözümden bir perde kalktı. Gördüm ki Hazret-i İmâm-ı Hanbel mezarımdan doğruldu. Gavsül Âzam Hazret-i Abdülkadir'i kucaklayıp göğsüne bastı. Mânevi bir elbise giydirdi. Ve dedi ki:
.— Ya Şeyh Abdülkadir! Şeriat ve hakikat ilimleriyle ilmihalde sana çok ihtiyacım var, bana yardım et!
Hazret-i Gavs onun dileğini kabul etti.
r* *
Gavsül Âzam Seyyid Abdülkadir Hazretlerine müridleri bir gün:
— Ya Gavsül Âzam eğer ruhsatınız olursa huzuru saâdetlerinize bir hekim getirelim, Bir miktar ilâç tertip eder de 1zdırabınız def olur, dediler.
Cenâb-ı Gavsül Âzam Sultan Abdülkadir bir müddet tefek-. kür ettikten sonra şöyle buyurdu:
— Hekim:i hakiki Lemyezeliye varken başka bir tabibe görünüp sıhhat matlubunda olmak nasıl mümkün olabilir?
Gavsül Âzam Hazretlerinin idrardan tebevvülü iktiza etti. Müridlerinden biri bir çanak hazırladı. Gavsül Âzam Hazret-i Abdülkadir, çanağın içine tebevvül buyurdu. Mürid o çanağı alıp bir yahudi hekimin yanına götürdü. Hekim çanağa bakıp:
— Bu çanak hangi zatın çanağıdır?
Diye' sordu. Mürid:
— Bu çanak Evliyâ-i Kiram Kaddesallahü Teâlâ Hazeratından bir zatın çanağıdır. Ey hekim! Bu çanağın içindeki bevlden nasıl bir maraz keşfeyledin?
Dedi. Hekim:
— Bu tebevvülün sahibi olan zatta zâhirde hiç bir şey anlaşılmaz. Lâkin benim anladığıma göre, bu mübârek zatda aşk-ı ilâhi vardır.
Dedi ve hemen o anda kelime-i şehâdet getirerek İslâmın şerefiyle müşerref oldu. Kerametin vukuunu duyan yahudi ahalisinden kimseler takım takım gelip durumu öğrenince İslâmın şerefiyle müşerref olan hekime:
— Bu hal nedir, sana ne oldu?
Diye sordular. Hekim cevaben:
— Bu dervişin elindeki çanağın içine nazar ediniz, benim halime muttali ve keyfiyetime vâkıf olursunuz.
Dedi. Yahudiler dervişin elindeki çanağın içinde ne görül düğünü merak ederek çanağı ellerine alıp baktılar. O anda inâyet-i Rabbani, Hidâyet-i sübhâni erişip hepsi de kelime-i şehâdet getirerek şerefi İslâm ile müşerref olarak necât-ı ebedi-
ABDÜLRKADİR-İ GEYLANİ 69
yeyi, derecât-ı sermediyeyi buldular. Çanağa bakmak için yanına yaklaştıklarında mis gibi bir koku etrafa dağılmıştı. Bu esnada dört yüzden fazla büyük zat ve halk ağlayarak Gavsül Âzama: i
— Çanağa bevlinizden dolayı nazar kılmasıyla kendisinin fena, karanlık bir yolda yürüdüğünün farkına varan ve dolayısıyla islâmın şerefiyle müşerref olan ve istikamet yolunu sayenizde bulmuş olan hekim gibi eğer bizlere de müşâhede ettirirseniz bizler de İslâmın şerefiyle müşerref oluruz. Ne suretle doğru yolu göstermeniz mümkün oluyorsa bizlere de öyle gösteriniz,,
“ Diye istirham ve niyaz ettiler, Gavsül Âzam Sultan Şeyh
Abdülkadir Hazretleri derhal hadime:
— Var git o dalâlet yolunda olanları huzuruma getir, buyurdu.
O kimseler huzuruna geldiğinde bir kere nazar buyurdu. O erbab-ı dalâlet kelime-i şehâdet getirerek doğru yola ve bir
yüce mertebeye eriştiler, kk
Bir gün Sultan Abdülkadir'e biri geldi ve:
— Ucübden kurtulmanın yolu nedir?
Diye sordu. Gavsül Âzam cevaben:
— Bir kişi ki; her şeyi Allah Teâlâ'dan bilir ve o hayır işi yapmağa muvaffak olursa nefsini aradan çıkarabilir ve işte o zaman ucüb halinden de kurtulur, buyurdu.
4k *
Şeyh Adi Bin Misafir anlatıyor:
Sultan Abdülkadir Geylâni Hazretlerinin tuttuğu yol:
1—) Kalb ve ruhun muvafakatıyla
2—) Zâhir ve bâtının bir olmasıyla
3—) Nefsani hallerden soyunulmuş. bulunulmasıyla Ve...
4—) Bu hallerin tâm olması için fayda, zarar ve yakınlık, uzaklık gibi şeylerin mütalâa edilmemesiyle KADERE tam mânasıyla teslim olmakdı.
Sultan Şeyh Abdülkadir diyor ki: *
Havas kullarında şirk olur, Şöyle ki; onların şirki şahsi iragelerini Allah Teâlâ'nın iradesine karşı tutmaktır. Fakat bu hal onlarda sehven veya iç halin taşması ve dehşete düşmeleri neticesi olur, Onlar bilmeden böyle bir hataya düşünce de Hak Teâlâ Hazretleri onlara ayıklık ihsan eder, hatalarını hatırlatır. i
Onlara böyle bir hatırlama ihsan olununca düştükleri şirk hâlinden hemen döner ve istiğfar etmeye başlarlar. Bu iradeden peygamberler mâsum olduğu gibi yalnız melekler mâsumdur. Bunların dışında kalan, cin ve insanların hiç biri mâsum değildir. Fakat şu var ki, evliyâ nefsani arzudan, ebdal zün:resi de iradeden mahfuzdur.
* * *#
Sultan Şeyh Abdülkadir buyuruyor ki:
Her ne zaman nefsinle mücahede edip onu mağlüb etsen ve öldürsen Allah-i Teâlâ onu yine diriltir. Nefs dirilince de şehevi şeyler ister. Haram olan lezzetleri diler. Haram veya mübah... hepsini ister, seninle anlaşmazlık uyuşmazlık çıkarır. Bu böyle devam edip gider. Bunun böyle olmasının sebebi: Onunla tekrar mücâhede etmen, onu öldürmen içindir. Tâ ki sana sevap yazıla, nürun arta ve böylelikle Cenâb-ı Hakkın rrzasını kazanmış olasın...
Bu sözün mânasını Peygamber (S.A.V.) Efendimizin:
— Biz, en küçük cihaddan en büyük cihada dönüyoruz.
Hadis-i şerifinin içinde gizlidir.
Sultan Şeyh Abdülkadir Hazretlerinin Aliyyül Halevi adındaki müridi seyahat etmek maksadıyla Bağdat'dan çıkmış bir nice zaman sonra tekrar Bağdat'a avdet etmişdi.
Arkadaşları seyahatinin nasıl geçtiğini sordular. Aliyyül Halevi şöyle anlatdı;
— Şam'ı, Mısır'ı, İran'ı ve Mağrib'i dolaştım. Meşâyih ve evliyâullahdan üçyüz altmış zatla mülâkat ettim. Bunların herbirinden ittifakla işittiğim söz şeyhimiz Muhyiddin Abdülkadir Geylâni Hazretlerinin büyük bir şeyh ve Allah'a kavuşturan tarik olduğudur.
#k 4
ABDÜLKADİR-İ GEYLANİ gi
Bir gün Cenâb-ı Gavsül Âzam Sultan Şeyh Abdülkadir'e biri gelip:
— Ya Gavsül Âzam, aşk nedir?
Diye sordu. Cenâb-ı Gavsül Âzam Şeyh Seyyid Abdülkadir ona:
— Basra'ya gidip selâmımla birlikte Seyyid Ahmeder-Rufai'den sor, diye buyurdu.
O kimse Basra'ya gidip Seyyid Rufai Hazretlerini buldu. Ve Sultan Abdülkadir'in selâmını bildirerek:
— Aşk nedir?
Diye sordu. Cenâb-ı Ahmed Rufai Hazretleri bunun üzerine yerinden kalkarak:
— ENNÂRÜ AŞKUN, ENNÂRÜ AŞKUN! (Aşk ateştir) di ye dönmeye başladı ve döne döne gözden kayboldu.
Adam hayret ve şaşkınlık içinde iken o sırada Gavsül Âzam Hazret-i Şeyh Abdülkadir'in ruhaniyeti tecelli edip:
— Ya falan ibni falan, kardeşim Ahmed Rufai'nin etrafı nı çiz ve oraya misk-ü anber dök.
Diye ferman buyurdu. Cenâb-ı Gavsül Âzam Hazretlerinin dedikleri yapıldı. Biraz sonra Seyyid Ahmed Rufai Hazretleri yine döne döne göründü ve suali soran zata:
— Gördüklerini Hazret-i Gavsül Âzam'a bildirirsin.
Diye buyurdu. O zat Bağdad'a döndü. Gavsül Âzam Hazretlerinin yanma vardı. Başından geçen şeyleri bir bir nakil eyledi. Gavsül Âzam Hazretleri:
— Gördün mü aşk neymiş?.
Dedi. Ve:
— Ahmed Rufai bir çok evliyânın aşamadığı bir merte-
. beyi aştı, buyurdu. #** *
Rivayet olunur ki;
Şeyh Mehmed Bin Ali bir gün Cenâb-ı Gavsül Âzam Sultan Şeyh Abdülkadir Hazretlerine gelerek dedi ki;
— Ya Gavsül Âzam ben ihtiyar bir adamım, çocuğum ol muyor. Cenâb-ı Hakka duâ buyur da bir evlât ihsan etsin, Gavsül Âzam Sultan Şeyh Abdülkadir Hazretleri dedi ki;
82 ARİFLERİN MENKİIBELERİ
— Ya Şeyh Mehmed Bin Ali! Senin kaderinde evlât yoktur. Ama beni kaderimde bir erkek evlâd var, ister misin? — Peki ya Gavs.
“Diye Şeyh Mehmed Bin Ali'nin kabul etmesi üzerine Cenâb-ı Pir Hazret-i Abdülkadir: — Geli
Dedi ve Şeyh Mehmed Bin Ali ile arka arkaya yaslandı.
Şeyh Mehmed Bin Ali sonradan anlatıyor: — Vaktâki Cenâb-ı Gavsül Âzam Hazret-i Pir'le arka arkaya yaslandık. Ensemden sıcak bir şeyin akdığını ve belime indiğini: hissettim.
Şeyh Mehmed Bin Ali'nin bir zaman sonra bir evlâdı ok du, Cenâb-ı Gavsül Âzam Sultan Şeyh Abdülkadir'in fermanıyla ismini Muhyiddin koydular. Muhyiddin, Cenâb-ı Gavsül Âzam Hazretlerinin lâkaplarıdır. İşte bu çocuk büyüdü ve istikbâlin meşhur Muhyiddin-i Arabisi oldu. Bir gün zamanın meliki, Cenâb-ı Gavsül Âzam Abdülkadir
Hazretlerini yemeğe davet etti. Sofrada ilm-i Havas'a vukuf bir hoca vardı.
Ortaya bir sahan taam geldi. Melik:
— Buyurun!
Diye taama davet etti. Gavsül Âzam Sultan Şeyh Abdül kadir elini uzattı lokmayı aldı, tam yiyecekti ki; hocanın bir üflemesiyle lokma kayboldu, Malik bu hali gördü. Fakat ses çıkarmadı. Ve hocanın bu haline içinden:
— Aferin! dedi.
Neticeyi gözetmeye başladı. Ve tekrar:
— Buyursanıza!
Dedi. Cenâb-ı Gavsül Âzam elini uzattı. Hoca yine üfledi.
Bu kere bem lokma hem sahan kayboldu.
Bunun üzerine Cenâb-ı Gavsül Âzam Hazreti Sultan Şeyh Abdülkadir, sedirin köşesinde bulunan arslan işlemeli yastığa elini uzattı ve:
— HUZ YÂ ESED!
ABDÜLKADİR-İ GEYLÂNİ 6
Diye buyurdu. Hemen o anda yastıkdan bir arslan peyda olup hocayı kapmasıyla yine yastığın içine girmesi bir oldu.
Bu halin temaşa eden Melik'in şaşkınlık ve hayretinden gözleri faltaşı gibi açılıp korkusundan küçük dilini yutar gibi oldu.
k *
Bir gün bir kişi Cenâb-ı Gavsül Âzam Hazret-i Sultan Şeyh Abdülkadir'den bahis açıp:
— Hiç bir veli böyle zengin değildi, şeklinde konuşmuştu. Biraz sonra o Zatın uykusu gelip yattı. Ve şöyle bir rüya gördü:
— Kıyamet kopmuş... Herkesin günah ve sevapları nurdan terazilerle tartılıyor, günahkârlar, cehennemlikler bir ta. rafa, cennetlikler de diğer tarafa ayrılıyor...
Sıra kendisine de geldi... Kendisi de cennetlikler tarafına ayrıldı, Tam bu sırada ahali arasından bir yahudi fırlayıp:
— Bu adamda benim on para alacağım vardı, vermedi. Adalet isterim. i © — Deyince melekler onu cennet yolundan geri çevirdi ve o yahudi ile cehennemlikler katına koydular.
Yolda giderlerken birden karşı tarafda bir ışık peyda ol du... Yaklaştıklarında gördü ki; altın ve cevahire bürünmüş bir sürü atlar üzerinde bir kalabalık... Bu kalabalığın en önde bulunan ay yüzlü zat, cehennem kafilesini durdurdu:
— İçinizde bir cennetlik var. Niçin cehenneme gidiyor?
Diye sordu. Bunun üzerine kendisi yerinden fırlayıp:
— Aman sultanım, şu yahudiye on para borcum var diye cehenneme gönderiyorlar.
Deyip yalvardı. Bunun üzerine sultan arkasına döndü. Ve adamlarından atlas keseyi alıp içinden çıkardığı parayı yahudiye uzattı. Ve:
— Al işte alacağın, dedi.
Böylece cehennemden yakasını kurtardı. Seğirtip özengiye kapandı. Sevinç gözyaşı döktü. Başını kaldırıp bir de bakınca ne görsün; at üzerinde duran Cenâb-ı Gavsül Azam Haz-
64 ARİFLERİN MENKİIBELERİ
ret-i Şeyh Abdülkadir değil mi?..
Uykudan uyanınca hemen Gavsül Âzam Hazret-i Pir'in huzuruna koştu. Ve yanlış düşündüğünden dolayı Gavsül Âzam Hazretlerinden kusurunun afvını diledi. Cenâb-ı Hazret-i Pir;
— Şimdi anladın mı biz neden zenginiz? Bütün paramız, bizi, Allah'ı sevenleri korumak, onlara yardım etmek içindir,
dedi.
4k #
Şeyh Mıtır'ın vefatı yaklaşmıştı. Oğlu pederinin yanına varıp dedi ki;
— Ey muhterem pederim! Vefatınızdan sonra ben hangi mürşidin yanına gideyim?
Pederi:,
— Şeyh Seyyid Abdülkadir Geylâni Hazretlerine git,
Diye buyurdu. Bir müddet sonra Şeyh Mıtır vefat etti. Evlâdı Kerim pederinin sözüne ehemmiyet vermedi. Gidip Hazret-i Pir Abdülkadir'in elini öpmedi, onu mürşid edinmedi.
Günlerden bir gün Hazret-i Gavsül Âzam Medine-i Münevvereden Bağdat'a avdet ediyordu. Bir geçit noktasına geldi. O esnada bir eşkiya pusu kurmuş geçecek yolcuyu bekliyordu. Fakât bu eşkiya diğerleri gibi değildi, güzel giyinmişti. Hiç kimse onun haline bakıp da onun eşkiya olduğunda karar kılamazdı. Uzaktan Cenâb-ı Gavsül Âzam'ın geldiğini görünce önüne çıktı. Hazreti Gavsül Âzam ona:
— Sen kimsin?
Diye sordu. O:
— Ben bir şehirliyim, diye cevap verdi. Lâkin Cenâb-ı Gavsül Âzam Hazret-i Abdülkadir, onun aslına vâkıf olmuş, hırsız olduğunu anlamıştı. O anda eşkiya Cenâb-ı Hazreti Pir'i tedkik ediyordu. Ve onun nurlu simasına, heybetli duruşuna bakarak:
— Bu kimdi acaba? Sakın Cenâb-ı Gavsül Âzam Abdülkadir olmasın!
Diye düşünüyordu. Ve kendi kendine:
— Bu muhakkak odur. Çünkü bu bakış, bu tavır yalnız ona mahsustur, diyordu.
ABDÜLKADİR-İ GEYLÂNİ 65
Onun fikrinden geçeni bir anda Gavsül Âzam Şeyh Abdül kadir keşfederek;
—: Evet, Abdülkadir benim!
Buyurdular, Hırsız ağlamağa başladı ve: Gavsül Âzam Hazretlerinin ellerine, ayaklarına sarıldı. Ve:
— Ya Seyyid, Ya Gavsül Âzam ii merhamet et! Beni iyi kullar arasına geçirt!
Diye yalvardı. Hazret-i Pir Abdülkadir onun için Cenâbu Hakka yalvardı ve:
— Ya Abdülkadir! O kulum için yaptığın dua makbuldür. Ona nazar, et, evliyâ kullarımın arasına geçsin!
İlâhi hitabını duydu. Ve bu hitap üzerine eşkiyaya kimya gibi nazarını dikerek onun mülevves kalbinin temizlenerek yerine ilâbi aşkın dolmasına sebeb oldu.
rk 4
Bir gün Gavsül Âzam Hazret-i Seyyid Abdülkadir dedi ki;
— Bundan iki yüz sene sonra Horasan ilinden Bahaeddin isminde bir şeyh çıkacak. Kendisi gayet âlim ve büyük bir zât olacak. Vakta ki aradan bu kadar zaman geçti. Cenâb-ı Gavsül Âzam'ın sözleri aynen çıktı. Şeyh Bahâeddin (Nakşibendi) Horasan illerinde zuhura geldi.
Şah Bahâeddin Nakşibendi anlatıyor:
Şeyhim Gülâl bana ism-i Celâl, yâni Allah ismini telkin etmişti. Ve bu isimle meşgul olmamı isterdi. Ben de bu ismi çeker, tefekkür ederdim. Lâkin isim yalnız dudaklarımda kalır, kalbime bir türlü işlemezdi. İşte bundan dolayı sıkıntı içindeydim. Bu ahvalde kırlarda dolaşırken Hızır Aleyhisselâm benim hacetimi bir anda keşfedip bana:
-—— Ey Bahâeddin! dedi, sıkılma! Elbet senin de derdinin çaresi bulunur,
— Ben ona suâl ettim:
— Benim derdimin çaresi nasıl bulunabilir?
O dedi ki:
— Yeryüzünde tasarruf sahibi bir büyük veli vardır. İs- Ariflerin Meninbeleri; 1 - B.: 5
mi Abdülkadir'dir. Türbesi Bağdad şehrindedir. Kim ondan hacet dilerse hacetine yetişir.
Bunun üzerine Seyyid Abdülkadir'den istimdat ettim. Ve
o gece mânada kendimi Gavsül Âzam Sultan Şeyh Abdülkadir". in huzurunda buldum. Ve ona derdimi anlattım. Hazret-i Gavsül Âzam bir kere:
— Allah!
Dedi ve elini göğsüm üzerine koydu. O anda kalbimdeki sıkıntı gitti ve bana hikmet perdeleri açıldı. Sabah olup uyandığımda kendimi nur ve sürür içinde buldum, Gözümü göğsüme çevirdiğimde orada bir yazı ile ALLAH ismini okudum. Ve ismim de Nakşibend oldu.
Ak
Gavsül Âzam Hazret-i Sultan Abdülkadir bir mecliste sohbet ediyordu. Yanında bulunanların kalbinden:
— Bize bir keramet göstermez mi ki?
Diye geçti. Seyyid Abdülkadir:
— Eğer benim sözlerimi işitmeleri için buraya yeşil kuşlar çağrılsa elbette gelirler.
Dedi ve daha sözlerini bitirmemişti ki; bir anda sema yeşil kuşlarla doldu ve biraz sonra yanlarına hiç görülmemiş acaip bir kuş geldi. Oradakilerin bakışları o kuşa takıldı. Seyyid Abdülkadir dedi ki:
— Mâbudumun izzet hakkı için yemin ederim ki eğer ben bu kuşa şurada parça parça ol desem parça parça olur.
Şeyh Seyyid 'Abdülkadir Hazretlerinin sözleri henüz bitmemişti ki, kuş kanatlarını çırpmağa başladı ve ortaya düşüp öldü. a:
Ebu Bekir Amr anlatıyor:
Geylânlı biri benimle beraber hacca gidiyordu. Bu şahıs yolda hastalandı. Öleceğini anladı, beni yanına çağırdı ve hırkasını çıkarıp uzattı ve dedi ki:
— Şu hırkayı al, cebinde on altın vardır. Bunları Gavsül
ABDÜLKADİR-İ GEYLÂNİ 67
Âzam Abdülkadir'e teslim et ve bana hayır dua etmesini söyle. Geylânlı vefat etti, Ben içimden: — Bu vak'a Geylânlı ile benim aramda geçti. Bunu kimse görmedi. Emaneti sahibine teslim etmesem kim me diyecek? Dedim ve düşündüğümü yaptım. Bağdat'a gittiğim halde emaneti teslim etmedim.
Bir gün Bağdat çarşısında geziyordum, Bir de baktım ki; Seyyid Abdülkadir Geylâni karşı tarafdan bana doğru geliyor. Hemen üstümü başımı düzeltip kendime çeki düzen vererek ana selâm verdim ve musafaha etmek için elimi uzattım. O ellerimi şiddetle tuttu, sıktı ve bana:
— Ey miskin! On altın ile eski hırka için Allaha hiyanet ettin, emaneti yerine vermedin. Utanmadın mı, Allahdan hiç mi korkmadın? Onun her şeyi görür ve bilir olduğunu bilmiyor musun?
Dedi, O anda ne yapacağımı şaşırdım. Ben kendimden geçerek yere düşmüşüm, Gavsül Âzam da geçip gitmiş. Ben ken dime gelince hemen haneme koştum ve hırka ile altınları alıp Seyyid Abdülkadir'e götürdüm.
4k *
Gavsül Âzam Seyyid Abdülkadir şöyle buyuruyor:
Cenâb-ı Hakka yalvar, ondan iste, derler. Âyetle sabitdir ki Can da onun.. Ten de onun,. Hepsi ona ait, Eğer Arabın takvâsı olmasa onun Arab olmasının bir faydası yoktur. Çünkü Hadis-i şerifde buyruluyor ki; (Meâli) Arabın başka kavim. üzerine ve başka kavmin Arap kavmi üzerine, siyah iasanların beyaz insanlar üzerine ve beyazların siyahlar üzerine tercihi ve üstünlüğü yoktur. Ancak takvâ sahiplerinin üstünlüğü vardır.
Gavsül Âzam Hazret-i Seyyid Abdülkadir şöyle buyuruyor:
Cenâb-ı Hakka yemin ederim ki, kendimden hiç bir söz söylemedim. Hepsi Cenâb-ı Hakkın emriyledir. Evliyâ varisi evliyâdır. Cenâb-ı Hak Kur'ân-ı Kerimde Süre-i Necmde (VE MAYENTİKU ANİL HEVA İN HÜVE İLLA VAHYÜN YÜHA) buyurmuştur ki meâli: Peygamberler vahy-i ilâhi ile konuşur-
Jar. Kendiliğinden konuşmazlar. Veliler de sözlerini Haktan ve Resulünden alarak söylerler. Onların vücutları yoktur. Onlar Fenafillâh ve Fenafilrasül olmuşlardır.
Gavsül Âzam Seyyid Abdülkadir'e biri bir şey sordu mu hemen düşünür, teveccühe varır ve öyle cevap verirdi.
kk * k
Gavsül Âzam Sultan Şeyh Abdülkadir bir gün va'az verirken şöyle buyurdu:
— Şu kâinatta Cenâb-ı Hakkın iradesi olmadan bir sinek kanadını bile oynatamaz! Her şey Cenâb-ı Hakkın kuvvet ve kudretiyle meydana gelir.
Bu esnada bulundukları binanın tavanında hafif bir gürültü oldu. Bir de baktılar ki koskoca bir yılan Seyyid Abdülkadir'in üzerine atlamak üzere, Gavsül Âzam Abdülkadir Hazretlerinden maada etrafında bulunanların hepsi korku ile dışarı kaçtılar, Sultan Şeyh Abdülkadir hiç metanetini bozmadı. Ve yerinden kımıldamadı. Yılan Sultan Şeyh Abdülkadir'in etrafında dolandı ve Hazret-i Pir'e karşı korkunç ağzını yaklaştınp dedi ki;
— Bak ben Allahın iradesi olmadan geldim, Benden korkmuyor musun? İstersen şimdi seni öldürürüm!
Sultan Şeyh Abdülkadir:
— Meğer beni öldürmekliğini Cenâb-ı Hak istememiş ise bir şey yapamazsın. Sen bir kurtçukdan başka bir şey değilsin. İşte Cenâb-ı Hakka sığınıyorum. Ya Allahi.
Dedi. Ve o anda Cenâb-ı Hakkın hikmetiyle koca yılan su gibi eriyiverdi. Dışarı kaçanlar bu hali görüp utandılar. Ve içeri girdiler. Seyyid Abdülkadir onlara:
— Ne çabuk Allahın iradesini unuttunuz!
Dedi.
* * * Kullarının muratlarını veren Allahtır, veliler bir vasıtadır.
Himmetleri süretadır. Bir ihtiyar kadının kızı altı öksüz bırakıp Dâr-ı Bekaya intikal etmişti. Bu hâtun haftada bin dirhem
ABDULKADİR-İ GEYLANİ 63
iplik eğirir, pazara götürüp satar ve aldığı para ile öksüzlere bakardı.
Bu saliha hatunun âlem-i ahirete göçmesiyle öksüzlerin iaşe temini onun annesi yaşlı kadın üzerine düşmüştü. Yaşlı hatun elinden geldiği kadar çalışıyor ve:
— İlâhi bu öksüzlerin rızkını gönder, benim iş işlemeğe gücüm yetmiyor.
Diye Cenâb-ı Hakka dua ediyordu.
Bir gün altıyüz dirhem iplik hazır edip sababın erken saatlerinde pazara gidiyordu. Tesadüfen Sultan Şeyh Abdülkadir'in hanesinin önünden geçerken Gavsül Âzam Hazretleri de sabah namazını kılıp mescidden çıkmış müridleriyle hanesinin
önünde durmaktaydı. O esnada kadın şeyhe rastlayıp tâzimde bulundu. Şeyh de:
— Gül bacı hoş geldin, nereye gidiyorsun? Diye sordu. Hatun: — Pazara gidiyorum, ipliğim var onu satacağım. Şeyh: — İpliği bana ver göreyim. Hatun ipliği Seyyid Abdülkadir'e verdi. Gavsül Âzam:
— Ya hatun benden bükülmüş iplik isteniyor. Bunu bana ver de ben satayım.
Hatun:
— Lütuf edersiniz, dedi.
Sultan Abdülkadir lâtife eder gibi elindeki ipliği mescidin damına attı. Ve o anda bir kuş gelip ipliği kapıp kaçtı.
Hatun kendi kendine:
— Bu nasıl lâtifedir?
Dedi. Müridler hatuna işaret ettiler;
— Ses çıkarma, dediler.
Zira biliyorlardı ki Gavsül Âzam Sultan Şeyh Abdülkadir'in her lâtifesinde bir hikmet vardır. Hatun dabi hiç ses çıkarmadı. Seyyid Abdülkadir kadına:
— Hatun canın sıkılmasın, ipliği satmağa gönderdim. Pa-
70 ARİFLSERİN MENKİIBELERİ
rası gelsin ne kadar satıldı ise akçeni alırsın, dedi.
Hatun;
— Pekâlâ, deyip hanesine gitti. Ertesi günü Gavsül Âza. ma geldi:
— Şultanım satıldı mı? dedi.
Seyyid Abdülkadir:
— Satıldı, lâkin parası gelinceye kadar sabret, dedi.
Hatun hanesine gitti. Ve bir hafta sonra Gavsül Âzam'a yine geldi.
Gavsül Âzam:
— Hatun yarın gel!
Dedi. Hatun huzurdan çıkınca kendi kendine söylenmeğe başladı. Müridler:
— Sertlenme, bir hikmeti vardır. Bir iki gün daha sabret. Bakalım ne hikmet zuhur eder!
Dediler, Hatun yine hanesine gitti. Bir müddet sonra Gavsül Âzam Abdülkadir'in huzuruna birkaç tüccar geldi. El öpüp azim tazim gösterdikten sonra Gavsül Âzam Hazretlerine bin filorin takdim ettiler. Huzurdan çıktıklarında müridler dahi merak edip, bunlara:
— Efendiler şeyhimize getirdiğiniz filorinler ne içindir?
Diye sordular, Onlar dediler ki;
— Filorinler şeyhindir. Biz tüccarlar denizde gidiyorken şiddetli bir rüzgâr esti. Yelkeni parça parça etti. Biz az daha boğuluyorduk. Kaptana:
— Buna çare yok mudur?
Diye sorduk. Kaptan:
— Altı yüz dirhem kadar iplik olsaydı yelkeni dikerdik, gemi de yürürdü.
Dedi. Biz feryad edip:
— Ya Gavsül Âzam, Ya Sultanımız Şeyh Abdülkadir bize beş altryüz dirhem iplik gönder. Malımızdan sana bin filorin nezr olsun, dedik. Derhal gördük ki o ipliği bir kuş getirdi ve gagasıyla gemiye bıraktı. Teraziye koyup tarttık. Altı yüz dir-
ABDÜLKADİR-İ GBYLÂNİ 4!
bem çıktı. Elbirliğiyle yelkeni tamir ettik. Gemiyi yürütüp bu fena durumdan kurtulduk. Bunun üzerine borcumuzu ifa için Şeyhe bin filorin takdim ettik, dediler.
Ertesi gün kadın geldi:
— Efendim para geldi mi?
Dedi. Gavsül Âzam çıkarıp bin filorini hatunun eline koydu. Hâtun Gavsül Âzam Seyyid Abdülkadir Hazretlerine arz-ı teşekkürat etti. Ve paraları alıp hanesine gitti. Fakirlikten kurtuldu. Ve şeyhin müridi oldu.
İşte Meşayihin bin türlü oyunları vardır, Kimine kâhir yüzümden görülürler, kimine lütuf yüzünden görünürler. Bunlara teslimiyetten başka çare yoktu. Bir dileğin husülünü Cenâb-ı Hak isterse bir kuşu hayra vasıta kılar.
Hatun:;
Irak'ta ufak bir hayvan vardı, Bu hayvan fazla sür'atli koşuyordu. Koşarken de ıslık sesine benzer sesler çıkarıyordu. Bu hayvan atlara musallattı. Atların bulunduğu yeri kokusuyla alıyor ve ıslıklar çala çala oraya hücum ediyordu. Ata yetişince ufacık gagasıyla vücuduna vuruyor, ondan kan emiyordu. Bir müddet sonra atın kanı zehirleniyor ve at ölüyordu. At, bu hayvanı ıslık çalışmdan anlıyor ve kişmeye kişneye kaçıyordu.
Bağdat ve civarı ahalisi bu hayvanın gelişini uzaktan gör- -düklerinde:
— Yetiş ya Gavsül Âzam, yetiş ya Hazret-i Abdülkadir! Şu hayvanı def et!
Diye nida ediyorlardı.
Bunun üzerine hayvan dahi geri dönüp gidiyordu.
rik
Kırım harbi esnasında Ali isminde müttaki bir Edirneli
Kırım savaşına iştirak etmişdi. Ruslarla kanlı bir muharebeden sonra yaralanıp olduğu yere yığılıp kaldı. Rus askerleri yerde yatanlara bir bir dürtüp bakıyorlar, eğer sağ ise öldürü-
yorlardı. Ali'ye doğru yaklaştılar. Ali gördü ki; kurtuluş çaresi
yok. — Ya Sultan Şeyh Abdülkadir! Sen benim imdadıma yetiş, beni bu kâfirlerin elinden kurtar, Allah aşkına!
Diye nida edip can-ü gönülden Cenâb-ı Hakka yalvardığında birden kendini kaybetti,
Gözünü açtığı zaman kendini başka bir yerde buldu. Kati taacciip edip:
- — Acaba burası neresi?
Diye tefekkür ederken o sırada.birkaç köylünün gelmekte ” olduğunu gördü. Dikkat edip baktı ve bunların Türk köylüsü olduğunu anladı. Köylüler dahi onu görünce hayret ettiler. Bu yaralı askerin yanına yaklaştılar. Ali onlara bulunduğu yerin neresi olduğunu sordu.
Köylüler ona Edirne'nin civarı olduğunu söylediler, O zaman Ali durumu kavradı ve Gavsül Âzam Hazret-i Abdülkadir'in nasıl büyük bir veli olduğunu anladı.
# ko *
Rivayet olunur ki;
Gavsül Âzam Sultan Şeyh Abdülkadir Hazretlerine:
— Neden raks ve sema ediyorsun, bu şeriatda haram degil midir?
Dediler. Sultan Şeyh Abdülkadir:
— Şeriatta haram olan bir şeyi bir kimse bilerek işlerse onun cezası nedir?
Diye sordu. Cevaben:
— Cezası ölümdür!
Dediler. O halde:, — Ben tam semaya başladığım zaman bana balta ve bı
çakla vurunuz!
Buyurdu. Hazret-i Sultan-ül Evliyâ bir gün semaya başladığında üzerine balta ve bıçaklarla hücum edip vurdular, Lâkin balta ve bıçakların ağzı eğrildi, Cenâb-ı Hakkın aşkı ile ya-
ABDÜLKADİR-İ GEXLÂNİ 7D
nan Hazret-i Sultan-ül Evliyâya hiç bir şey olmadı. #* kk Nakildir:
Sultan Şeyh Abdülkadir'e Hak Teâlâ Hazretleri mahbubiyet mertebesini ihsan buyurmuştur. Hattâ Geylânda bulundukları sırada dinlenmek üzere otururken Cenâb-ı Haktan şöyle nidayı lem yezeli erişmiştir:
— Ya Abdülkadir! Nezdi ulühiyetimde iki yüce makam
vardır; biri âşıklık, diğeri maşukiyet makamıdır. Bunların hangisini sende ihaa buyurayım?
Diye iki defa tecelli-i Rabbani vaki olmuşdu. İkinci defa. sında Seyyid Abdülkadir, muhterem validesine arz ve ifşa ettiğinde validesi cevaben:
— Ey oğlum! Abdülkadir'im! Bundan sonra tecelli-i lemyezeliye tekrar vâki olursa mâşukiyet makamı âlisini isterim, diye niyaz eyle buyurdu.
Bunun üzerine, Hazret-i Abdülkadir:
— Ey benim validem benim haddim değildir, Cenâb-ı Vacibül Vücud Hazretlerinin huzuru ulühiyetlerinden bir şey niyaz ve istirham edeyim, dedi.
Buna validesi son.derece memnun oldu ve Seyyid Abdül kadir”:
— Ey benim gözümün bebeği evlâdım! dedi. Şöyle bil ki; sen bu yüce ahlâk ile mevsuf olunca hiç şüphe etme ki; Hak Teâlâ Hazretleri o iki yüce makamı da sana inayet ve ihsan buyurur.
Hemen o anda Tecelli-i samadani şu merkezde şerefsâdır olup:
— Ya Abdülkadir! Sana mübarek olsun ki; nezd-i ulühiyet ve ehadiyetimde makbul olan âşıklık ve mâşukluk yüce makamlarını sana ihsan buyurdum!
Ferman-ı ilâhi, nida-i lemyezeliyesi ile Cenâb-ı Hakkın lütfuna mazhar oldu.
* * *
Arifi Billâh'dan Nakildir;
Cenâb-ı Hak, Hazret-i Âdem aleyhisselâtü vesselâmın zürriyetini insanların antlaşıma gününde, sağlam günde huzuru Ulühiyet Hazret-i Vacibül Vücudda üç sınıf üzere hazır olmaklıklarını hüküm buyurdu.
Birinci sınıfda: Bulunan rubların hepsi Enbiyayı ızam Aleyhimüsselâtı Vesselâm hazeratı..
İkinci sınıfda: Temiz, pâk ruhlar Evliya-ı Kiram Kaddesallahü Teâlâ Esrarahüm Hazeratı..
Üçüncü sınıfda: Sair salih halk rahmetullahi aleyhim ecmain hazır olurlar.
O esnada ruhu fethlerle dolu Hazret-i Gavsüssakaleyn ikinci sınıfın en yüksek mertebesinde ikâmet etmekte iken hemen Ruhu saadetleri Evliyâ sınıfından kalkıp birinci sınıfa, Enbiya sınıfına yükseliyordu. Cenâb-ı Hakkın birliğine yaklaşan, yâni kendini onda bulan Gavsül Âzam Hazret-i Sultan Şeyh Abdülkadir zikir edilen mahalde, yâni birinci sınıf, Enbiya sınıfından, ikinci sınıfa, Evliyâ sınıfına getirilip orada ikâmet ettiriliyordu.
İşte bu minval üzere bu hal üç defa böyle olunca Cenâb-ı Gavsül Âzam'ı hususi, hakikat üzere seyyidül mürselin Fahri âlem Efendimiz Hazretlerine ifadeli arz ile istirham edildi.
Cenâb-ı Resûlü Ekrem Efendimiz kemali lütuf ve şefkati Muhammediyeleri üzere. tebessüm buyurarak Gavsül Âzam Sultan Abdülkadir'den tutarak doğrular ve sevgililer sınıfında yer verip:
— Ey Seyyid Abdülkadir! Senin makamın burasıdır. Sana sonsuz müjde olsun, Ki âhiret gününde makamın: Cennetülmevaid, övülmüş yüce makamda beraber olsak gerektir.
Diyerek müjdelerini tebşir buyurmuştur.
ABDÜLKADİR-İ GEYLAÂNİ B
ALEYHİSSELÂTÜ VESSELÂM RADIYALLAHÜ TEALÂ ALEYHİM ECMAİN VE KADDESALLAHÜ TEALÂ ESRARA-
HÜM ECMAİN. ALLAHÜMME YESSİRLENA ŞEFAATEHÜM. ÂMİN.
*E*
Cenâb-ı Gavsül Âzam Sultan Şeyh Abdülkadir şöyle anlatıyor:
Şehir ve kasaba hayatından tamamen uzaklaşmıştım. Çoğu zaman yalın ayak bir halde taşlık dikenlik demez gezerdim. Yünden bir cübbe giyer başıma da bir bez parçası bağlardım. Bütün gün yediğim tereotu, marul yaprağı ve diken çiçeği olurdu. Nefsim kendini gösterdiği vakit bunları da yemez, terkederdim. Böylece hiç durmadan nefsimle savaştım. Ta ki Ce nâb-ı Hakdan inayetler ulaştı, yollar açılmaya başladı. Bu arada bana bazı haller vaki olmaya başladı. Öyle haller ki; nerede olursam olayım benden bir ses çıkardı. Ben de hemen yüzükoyun yere yatardım. Ara sıra bende delilik gibi haller de kendini gösterirdi, Bazıları bunu bilmez, hakkımda ulu orta konuşurlardı. Ben de onların konuşmalarını yadırgamaz, tabil karşılardım.
Bir gün bana müthiş bir bal vaki oldu. Öyle ki; hareketsiz kaldım, ölü gibi oldum. Beni yıkamak için teneşir tahtasına kaldırdılar. Gassal yıkamağa başladığında benden o bal zail oldu ve hemen ben kalkıp oturdum.
kk
Gavsül Âzam Sultan Şeyh Abdülkadir Hazretlerinin bazı beyitleri:
Ben hakikatde, mevcut kutupların kutbuyum, Ve., vardır sair kutuplar üzerinde sözüm ve bürmetim.
Tevessül et bize bütün korku ve şiddetde, Himmetimle yardımcıyım sana dokunan şeylerde.
176 ARİFLERİN MENKİIBELERİ
Ben öyle erlerdenim ki korkutulmaz onlarla oturan Zamanın şüphesiyle ve görmez, kendisini korkutan (şeyi).
** *
Gavsül Âzam Hazret-i Abdülkadir Geylâni, muhterem evlâdı, Seyyidinâ Esseyyid Tâceddin Abdürrezzak K.S. ye şöyle vasiyet buyurmuşdur:
— Oğlum, gözümün nuru evlâdım! Malümun olsun ki, işkri kolay kılan Cenâb-ı Vâcibül Vücud Hazretleri sana ve kardeşlerine ve cümle müslimine tevfik ve hidâyet ihsan buyur-
Sana vasiyet etmeye beni vasıta kılan Cenâb-ı Feyyâzı Mutlak Hazretlerine itâat eyle. Emr-i İlâhisine imtisâl ve nehy-i Lemyezelisinden içtinâb et ve şer-i şerifin ahâmına son derece riâyet ve ifâsına dikkat et. Şer'i hududu göz önünde bulundur, daima ihtimamla muhafaza buyur. Faide meyvam, oğlum! Malümun olsun ki, Cenâb-ı Vacibüt Tebıyya Hazretleri seni ve cemi müslimini hayır ile muvaffak buyursun. Âmin.
Bizim tarikatımız, yâni tarikatı celileyi gavsiyemiz Kİ- TAB, yâni Kur'ân-ı Azimüşşân, SÜNNET, yâni eror-i Nebeviye, ehâdis-i Muhammediye, ELİN CÖMERTLİĞİ, KALBİN SELÂ- METLİĞİ, EZAYA TAHAMMÜL, ALABİLDİĞİNE BİNİHAYE BİR ZOR DURUM ÜZERİNE BİNA EDİLMİŞTİR.
Oğlum! Sana vasiyetim şudur ki:
Fukara ile bulun, onlar ile otur, kalk, Meclisine dâvet eyle ve onların meclisinde bulun ve onları sevindir. Faydalanmaları için çalış!
Muhterem ve âli Şeyh Hazretlerinin hürmetini kazan, ihvânına güzel muamelede bulun. Arkadaşlarınla dahi iyi geçin. Sakın ha sakın! Arkadaşlarının kalbini kırma. Küçüklere ve nasihate ibtiyacı olan büyüklere nasihat eyle. Herkese hayır öğüt ve nasihatla doğru yolda yürümelerine itina ve gayret eyle. Husumeti bırak. Ancak dinden dolayı husumetlik bu hükümden hariçtir.
ABDÜLEKADİR-İ GEYLANİ TI
Malüm ola ki oğlum! Bizi ve sizi Cenâb-ı Zülcelâl Hazretleri tevfikat-ı Lemyezelisine mazhar buyursun, âmin, Fakirliğin hakikatı: Kişinin akranına ve kendi ayarındaki bir kimseye muhtaç olmamasıdır. Zenginliğin hakikatı kişinin kendi akranından kıyas kabul etmeyecek şekilde zengin olmasıdır. TASAV- VUF bir hâldir ki: Dedikodu, kin ve garaz dolu bir kimsenin muvaffakıyeti mürukün değildir. Bunun için fakir gördüğün vakitde din ve ilim için usuliyle münakaşa ve mübahase eyle. Görüş ve düşüncelerini öfke ile söyleme. Yumuşaklık ve tatlılıkla muamelede bulun. Çünkü ilim o fakiri ürkütür ve kaçırır. Tatlulık ise öğrenmesini ve öğrenmesinde devam etmesini sağlar.
Ey gözümün nuru evlâdım! Bilgili ol ki Cenâb-ı Vâcibül Vücud Hazretleri bize ve size tevfik ihsan buyursun, âmin,
Tasavvuf sekiz haslet üzerine kurulmuşdur:
Birincisi: Seha, ikincisi: Rıza, üçüncüsü: Sabır, dördüncüsü: İşaret, beşincisi: Gurbet, altıncısı: Sofu elbisesi, yedincisi: Seyahat, Sekizincisi: Fakirliktir.
Binaenaleyh SEHA; Cenâb-ı İbrahim Halilullah'a, RIZA: Cenâb-ı İshak, SABIR: Cenâb-ı Eyyüb, İŞARET: Cenâb-ı Zekeriyya, GURBET: Cenâb-ı Yüsuf, SOFU ELBİSESİ; Cenâb-ı Yahya, SEYAHAT: Cenâb-ı İsa, FAKR: Mahbub-u İlâhi, Seyyidinâ şefiy'inâ Cenâb-ı Ahmed-i Mahmud Muhammed Mustafa Aleyhim efdalis salât ve ekmelit tehıyyâ efendimizden miras kalan faziletler ve güzel huylardır.
Oğlum! Zenginlerle izzet, ikram ve saygı ile, fakirlerle alçak gönüllülükle sohbet eyle! Çünkü zengin ve fakirlere böyle yapılırsa memnun olur, sevinirler.
Hayâtımın yâdigârı evlâdım! İhlâsı kendine amel bil ve ihlâsa devam eyle. Öyle bir ihlâs ki: Halkı görmemek, hâlikı görmek, Cenâb-ı Vâcibül Vücud Hazretlerini zikre ve dergâhına yüz sürerek Cenâb-ı Allah'ı görmek için çalış! Bir hâcetin için mukadderat-ı Lemyezeliyeye, rıza kapısına tevekkül eyle. Yüce Mevlâya yalvar. Bu hususda bir kimseye güvenme, itimat
78 ÂRİFLERİN MENKİIBELERİ
etme! Ancak Cenâb-ı Hak Hazretlerine sığın ve bağlan. Ne hâcetin varsa Hâcetleri yerine getiren Cenâb-ı Hakdan iste.
Oğlum! Üç şey ile fukaraya hizmet et ve bunda sebat eyle. Birincisi: Tevâzu, ikincisi: Hüsn-ü ahlâk, üçüncüsü; Sen sağ iken nefsini öldürmüş gibi içten gelen bir arzu ile fukaraya hizmet et. Çünkü Cenâb-ı Hallâk-ı Lemyezeli Hazretlerine en yakın olan ahlâk-ı hasene ile süslenmiş kimsedir.
Gözümün nüru oğlum! Fukara ile ülfet ve sohbet eder olduğun vakit sabırla ve Hak ile vasiyet eylel Oğlum! Dünyada sana iki şey kâfidir: Birincisi: Evliyâya hizmet etmek, ikincisi; Bir fakir ile muhabbet etmekdir. Oğlum! Malümun olsun ki fakir olan kimse Cenâb-ı Feyyâz-ı Mutlâk Hazretlerinden başka bir şeyi arzulamaz ve o şey için nazlanmaz. Ey faide meyvam! Bilgili ol ki, sana yapılan hücum ve saldırı üzerine kendi akranına ve kendi akranından daha da büyüğüne cevap verebilesin ve üstünlüğünü gösterebilesin, Tasavvuf ile fakir iki sülâledir ki bunlara kuru lâkırdı ve hakikatdan beri olan şeylerden bir şeyi karışdırma! İşte nesli necibim bunlar senin ve müridlerimden işiten ve işitecek kimseler için vasiyetimdir. Hak Teâlâ Hazretleri bizi ve sizi cümle müslimini zikir ve beyan eylediğimiz vasiyetleri ve tenbihleri icrâ etmeye muvaffak: buyursun. Allahümmec'alnâ mimmen yaktefi âsârüsself ve yessir- İenâ şefâate hazretehümi rıdvanullahi aleyhim ecmeıyn.
Meşâyib-ı Zevil ihtiram Kaddesallahü Teâlâ esrârehüm hazeratından nakil ve hikâye olunur ki:
Cenâb-ı Gavsül Âzam Seyyid Abdülkadir Hazretlerinin mübarek gözü, Kudsi-yi pir nularından hemen yaş akardı. Hâkim-i mutlak Rabbil felâk hazretlerinden korkusu çokdu. Muhabbeti gavsiyeleri hadden çok aşkındı. Hayra dâvetleri, hâcetleri yerine getiren Vâcibül Vücud Hazretleri katında makbuldü ve ahlâkı yüksekti.
Hak Teâlâ Hazretlerinin VE İNNEKE LEALÂ HULÜKIN AZİM buyurulan âyet-i celilesine mazhardı. Ki Peygamber Efen-
ABDÜLKADİR-İ GEYLÂNİ 7
dimizin izinden gitmekde olduğu sabit olmuş ve onun yolundan zerre mikdarı ayrılmadığı işaret buyurulmuşdur.
Fena tavırlardan gayet sakınır ve çekinirdi. Cenâb-ı Hakkın yolunda mahrem olan hususlarda diğer insanlardan en yakın olanları arasındaydı. Nefsine öfkelenmez, Cenâb-ı Hakkın yolunda gitmekten gayrı bir şey gözetmezdi.
Kendisi gibi aynı yolda olan ve bir gaye etrafında birleşen, Fakr u zaruret içerisinde bulunan bir kimse gördüğünde üzerindeki elbisesini dahi olsa ona hediye ederdi.
LE ER 4
Meşâyih-ı kirâm Kaddesallahü 'Teâlâ esrârehüm hazeratından nakildir:
Bir gün Hamadat Dabbas Radıyallahü Anh Hazretlerinin meclisinde bulunan muhterem zatlar Cenâb-ı Gavsül Âzam'ın hâlinden sual buyurdu. Fakat o zaman Hazret-i Bâzül Eşheb genç idi, Şeyh Hamınad vâki olan sual üzerine Şöyle cevabda bulundu:
— Cenâb-ı Gavsül Âzam'da iki velâyet nişanının alâmetini gördüm. Onlardan birisi melekütu âlâya nisbet edilmiş olmasıydı. Diğeri âfâk-ı âlâda sıddikıyn ile sayha eylediğini işitmiş olmamdır.
Cenâb-ı Sultânül evliyâ gençlik âleminde iken Şeyh Hammâd Dabbas Hazretlerinin huzuruna geldi. Şeyh Hammâd henen ayağa kalkıp Hazret-i Gavs'a hitapla:
— Ulüvvsi kadri, kuvve-i kudsiye-yi velâyetleri âli olan zat.merhabâ! Deyip yanına oturdu ve:
— Hadis ile kelâm arasında fark nedir?
Diye sordu. Cenâb-ı Gavs şöyle cevapda bulundu:
— Hadis: Cevabdan seni müstağni kılar. Kelâm: Hitapdan sana çarpışma, mücadele hazırlar. Binaenaleyh kalbin enbiyâ-i kirâm aleyhimüssalâtü vesselâm efendilerimiz hazeratına rücüu en âlâ amelleri işlemekten nâşidir.
Diye cevab buyurmaları üzerine Şeyh Hammâd:
80 ÂRİFLERİN MENKİIBELERİ
— ENTE SEYYİDÜL ÂRİFİYN Fİ ASRİK, yâni: Ya Gavsül Âzam! Zât-ı velâyet-penâh-ı asr-ı gavsiyende âriflerin seyyididir.
Diyerek takdir ve tasdik buyurmuşdur.
Cenâb-ı Sultânül Evliyâ Mevlânâ Muhyiddin Seyyid Abdülkadir şöyle buyurmuşdur:
— Cenâb-ı Vehhâbül Atâyâ Hazretleri mevhibe-i ilâhi-yi Sübhâniye ve atıyye-i lemyezelisinde zât-ı velâyetime bir hediye ihsan eyledi. Bu hediye yevm-i kıyâmete kadar eshabımla müridlerimin isimlerini yazmak için bir defter ihsan buyurmuş olmasıdır, Bununla beraber:
— Ya Abdülkâdir! Eshâbın ile müridlerinin zât-ı velâyetine lütf-u ilâhiye ve seniye-i lemyezeliyemden hibe buyuruldu. Hitâb-ı lâtifanesi kulağıma geldi. Bundan sonra cehennem hâzinine:
— Yâ hâzin! İdaren altında bulunan cehennemde yanıcı olmakda bulunanlar içinde eshabım ve müridlerimden bir kimse var mıdır? i
Diye sordum. Hâzin dedi ki:
— Ya Abdülkadir! Cehennemde eshab ve müridlerinizden bir kimse yoktur.
Cenâb-ı Vâcibül Vücud Hazretlerinin izzet ve celâli lemyezeliyesiyle ve yardımıyla semânın arz üzerinde olması gibi gavsiyem de müridlerimin üzerindedir, Müridlerim, velâyetinde büyük kötülüklerden tam mânâsıyla emanet altındadırlar.
Şeyhül Veli İbn-i Eşref-i Rumi kaddesallahü sırrahus sâmi hazretleri «Müzekkin-Nüfüs» adlı kitabda şöyle yazmışdır: — Cenâb-ı Gavsül Âzam Efendimiz buyurmuşdur ki:
Müridim hoş olmadığı vakitde zâtımın hoş olması onlara kâfidir. Hak Teâlâ Hazretlerinin izzet-i ilâhiyyesiyle zât-ı akdes Gavsiyem maşrıkda olduğu halde yardım elim mağribde bulunan müridimin üzerindedir, Eğer o müridimin hâtunu açılmış olup vaziyeti kötü bir halde, bir mecburiyet karşısında, bir ça-
ABDÜLKADİR-İ GEYLÂNİ gi
resizlik, bir ihtiyaç içerisinde bulunursa meşrıkdan yardım elimi uzatarak o fena halden, kötü ve zararlı vaziyetden onu kurtarırım.
Cenâb-ı Feyyâz-ı Mutlak Hazretlerinin izzeti celilesiyle kıyamet gününde cehennemin kapısı önünde durarak her bir miridimi cehennem ateşine uğratmaksızın geçireceğim. Çünkü Cenâb-ı Vâcibül Vücud Hazretleri zât-ı velâyetime intisab eden müridlerimi cehennem ateşiyle yakmayacağına dair vaad buyurmuşdur. Buna binaen bir kimse zât-ı velâyet-i kudsiyyeme intisab ederse kabul buyururum ve Cenâb-ı Hak Celle ve Alâ hazretlerine kabul etdiririm. Bununla beraber münker ve nekirden ahd aldım. Ki müridlerime kabirde tazyik buyurmayacaklardır. Yâni müridlerim Cenâb-ı Feyyâz-r Mutlak Hazretlerinden her an ve zaman hususi hediyelere hissedar olacaklardır. Allâhümmec'alnâ min müridi seyyidinâ Abdülkadir ve yessir lenâ hazerâtihi radıyallahü teâlâ anhü ve kaddesallahü teâla esrarehü. Âmin. * 4
Meşâyih-ı zevil ihtiram kaddesallahü teâlâ esrarehüm hazretleri şöyle buyuruyor:
— Vakta ki Gavsül Âzam Mevlânâ Seyyid Abdülkadir Geylâni hazretlerinin vefatları, asli vatanlarına intikal etmeleri ve riç'at buyurmaları zamanı yaklaştığı vakit (Yâ eyyetühen nefsül mutmainne ircii ilâ rabbiki râdıyeten merdiıyye...) ferman-ı lemyezeliyyesi, nida-yı hâtifanesi kulaklarına gelmesi üzerine Sultânül evliyâ Cenâb-ı Bâzül Eşheb Hazret-i Abdülkadir vefat buyurarak ruh-u velâyet-i kudsiyeleri makam-ı muallâya yükseldi. Bu da hicri 561 yılı Rebiülâhirin 11 nci cumartesi gecesi sabaha karşı vâki oldu. Cenâb-ı Gavsül Âzam Hazretleri kefene sarılarak kalabalık bir cemaat ile namazı Babül Ezç'de
edâ edilerek mübarek merkad-i mutahharalarına geceleyin defn olundu. Radıyallahü Teâlâ anh.
Cenâb-ı Gavsül Âzam Hazretlerinin vefat gününde ihtilâf “vukua gelmiştir. «Behcetül Esrar» adlı kitabda hicri 561 yılı
Rebiüssâni ayının 9 unda vefat ettiği belirtilmiştir.
Sabt İbnül Cüzi Hazretleri «Mir'atüzzaman» ismindeki tarih kitabında: «561 senesinde Hazret-i Gavs-i Geylâni Efendimiz vefat etmiştir. Kalabalığın çokluğu ve izdiham yüzünden geceleyin defnolunmuştur. Çünkü cenazesinde bulunmak için Bağdat'da kimse kalmamıştır. Bağdat ahalisinin hepsi geldiler. Hilye nam mahal ve bütün çarşı ve sokaklar ve yollar doldu. Onun için gündüzün defni mümkün olamamıştır» diye yazmıştır.
İbni Neccar tarihinde ise şöyle yazılıdır:
«Hazret-i Gavsül Âzam Abdülkadir Geylâni Efendimizin vefatı hicretin 561 nci senesinde Rebiülâhirin onuncu cumartesi gecesi sabahleyin vâki olmuştur. Ve onun kefenlenmesinden geceleyin vazgeçilmiştir ve onun üzerinde mahdumlarından Esseyyid Abdülvehhab kaddesallahü sırrahü hazretleri imam olduğu halde orada bulunan evlâdından, ashabından ve müridlerinden birtakım cemaat ile namazı eda edildikten sonra kendi medresesinin üstü örtülü bir mahalline defnettiler. Sabaha kadar medresenin kapısı açılmadı. Sabah olup da kapının açılmasıyla bütün ahâli hücum ettiler. Ve onun kabri üzerine namaz kıldılar ve ziyâret ettiler. O gün meşhur bir gündü. Radıyallahü anh.»
Cenâb-ı Gavsül Âzam Hazretlerinin vefatı yaklaştığında muhterem evlâdına hitab buyurarak:
— Ey benim evlâdım, karagün dostum! Yanımdan, etrafımdan çekiliniz. Uzakta bulununuz, Zira zâhirde ben sizinleyim. Halbuki bâtında, hakikat halde başkalarıyla beraber bulunuyorum, demiştir.;
Yine devamla:
— Ey faide meyvam, oğullarım! Etrafımda sizden gayrileri hâzır ve mevcutturlar. Bundan dolayı onlar için etrafı açınız, Bununla beraber bu makamda onlar ile birlikte rahmeti azime mevcut olduğundan etrafımı daraltmayınız, açınız.
Diye buyurmuştur. Hazret-i Bâzül Eşheb Efendimiz o es nâda: vali
ABDÜLKADİR-I GEYLAÂNİ 83
Aleykümüsselâmü ve rahmetullahi ve berakâtühü ğaferallahü H ve leküm ve tâbellahü aleyye ve aleyküm bismillâhi ğayra müdilyne diyerek bir gece ve gündüz işbu mübarek sözleri zikir ve beyan buyurmuştur.
Mahdumu Şeyh Seyyid Abdürrezzak Hazretleri şöyle buyuruyor: i
— Muhterem pederim Bözül Eşheb Hazretleri o anda mübârek kalbini Hak katına döndürerek (aleykümüsselâmü ve rahmetullahi ve berakâtühü tübü vedhulü fissâlfi izen eciü ileyküm ) buyuruyorlardı. Gavsül Âzam Hazretlerinin vefatı yaklaştığında: «Rıfkan rıfkan» diye buyurduktan sonra:
— (Ve aleykümüsselâmü eciü ileyküm, eciü ileyküm) diye buyurdular.
Yine o esnada:,
(Kıfü) diye buyuruyordu. Ve bundan sonra sekerâtül mevt huzur-u Gavsiyyelerine geldiğinde:
— Kimse bana bir şeyden sual sormasın. Ben ilm-i ilâhiyyi lemyezeliyyede idam ediliyorum, Bunu işitmeğe ve bilmeğe mazhar buyuruldum.
Diye nutuk buyurmuştur.
Muhterem mahdumu Şeyh Seyyid Abdülcebbâr:
— Cismr-i âli gavsiyetmeâbınıza eleme ve eziyet eden nedir? diye sorduğunda, Gavsül Âzam Hazretleri:
— Ya evlâdım! Bütün âzalarım bana eziyet veriyor. Ancak velâyet kalb-i şerifim elem ve azap vermekten hariçtir. Çünkü kalb-i âli-i gavsiyem Cenâb-ı Hâlikıl Ekvan hazretleriyle beraberdir.
Diye cevab vermişlerdir. Mahdumları Şeyh Seyyid Abdül âziz Hazretlerinin;
— Sizin için verilmiş rızık nedir?
Diye suallerine Cenâb-ı Hazret-i Gavs şöyle buyurmuştur:
— Ey oğlum! Hakikatte zâtı velâyetimin rızkını kimse bilemez. Bir kimse bu hususda fikir yürütemez. İns ü cin ve melekler bilemez. Akıl erdiremez. Ezelde takdir edilmiş rızkın
noksan bulmaz. Hak Teâlâ Hazretleri ezelde takdir ettiği hükmünü dilemesiyle değiştirebilir, İlmi ne zaman ne olacağını ve ne yapılacağını ezelde bildiği için değişmez. Yâni Allah (C. C.) hâşâ yanılmaz. Hak Teâlâ Hazretleri dilediğini mahv ve dilediğini ispat eder. Tek'dir. Eşi, benzeri, ortağı yoktur. İrade ve kudreti sonsuzdur. Yaptığı işten sual olunmaz. Halbuki zâta akdes-i kibriyâsı sual eder.
Yine o esnada Hazret-i Gavs:
İsteantü billâ ilâhe illâllah sübhânehü ve teâlâ velhayyillezi lâ yahşel fevte sübhâne men teazzeze bil kudreti ve kahhereli bâde bilmevti lâ ilâhe illâllahü Muhammedün Resûlül- Tahi.
Diye.buyuruyorlardı. Muhterem evlâdı Şeyh Seyyid Müsâ şöyle anlatıyor:
Vaktaki pederim Gavs hazretlerinin vefatları yaklaştığında Bâzül-Eşheb Efendimiz Hak Teâlâ Hazretlerinin mübarek isimlerini anıyordu. Bununla beraber yine sıhhatini kaybetmeyip'tekrar mübarek sözler söylüyordu. Hattâ bu mübarek kelimeleri söyledikleri sırada mübarek sesleri yüksek perdeden ve uzuncaydı, Sonra;
— Allah! Allah!, Allah!
Deyip mübarek sadâsı azaldı ve kesildi. Dâr-ı Bekaya irtihal ile mübarek ruhları âli bir makama vâsıl oldu. Rıdvanullahi Teâlâ aleyhim ecmain. Allâhümme yessir lenâ oşefâatehüm.
Âmin, 4k * Şeyh İbni Naccar aleyhirrahme Târih-i Behtarinde şöyle zikreder:
Mevlânâ Şeyh Taceddin Ebi Bekri Seyyid Abdurrahman İbn-i Seyyidinel Gavsül Âzam Hazretleri şöyle buyurdu:
— Pederim Gavsül Âzam Abdülkadir Geylâni Hazretlerinin 48 evlâdı olup bunların 26 sı erkek ve 22 si kız idi. Bir gün pederim hastalandı. Marazı şiddetlenerek bayıldı. Bizler huzurlarında oturraüş ağlıyorduk. Bir müddet sonra pederim bi-
ABDÜLKADİR-İ GEYLANİ 85
raz iyi olup gözlerini açtı. Bizleri ağlar vaziyette görünce: — Ağlamayınız, ben bu marazla vefat etmem. Çünkü Yahya ismiyle anılacak olan bir çocuğum daha olacak, buyurdu. Biz o vakit bu marazdan Dâr-ı Bekaya irtihal buyurur zanne-. diyorduk. Halbuki pederim bu hastalıktan Hak Teâlâ'nın inâyetiyle şifa buldu. Tam sıhhat ve âfiyet üzere oldu ve bir zaman sonra Esseyyid Yahya ismiyle anılan muhterem evlâdı dünyaya teşrif buyurdu. Esseyyid Yahya, pederimin en son evlâdıdır. Bir müddet sonra pederim Gavsül Âzam Hazretleri irtihali dâr-ı naim buyurdular. Rıdvanullahi aleyhim ecmain.
rx *
Cenâb-ı Gavsül Âzam Sultan Şeyh Abdülkadir Geylâni hazretlerinin doğru yolu gösteren te'lif eserleri pek çok olup en meşhurları şunlardır: Gunyetüt-Tâlibin, El-Havâtır, Mektübât, Fütühul-Gayb vs. Farsca Na't şerif-i nebeviyyesiyle yine Farsca pek meşhur gazelleri vardır ve bunlarda Muhiddin adını kullanmıştır.
Onun hulefası şu muhterem zevattır:
i — Şeyh Ebu Medyen Mağrib Şuayb bin Hüseyin. 2 — Seyyid Seyfüddin Abdülvehhab, 3 — Şeyh Seyyid Muhammed Şemsüddin. 4 — Ebu Abbas Arif. 5 — Şeyh Seyyid Abdürrezzak. 6 — Şeyh Sadaka-i Bağdâdi. 7 — Şeyh Baka bin Batu. 8 — Şeyh Ali bin Hini. 9 — Muhammed bin Kaad Evani. 10 — Ebu Suud Bin Şibli. 11 — Şeyh'Kazibül-Beyân Musuli, 12 — Şeyh Yunus Kassab bin Haşimi. ' ş *k* Müteber kitablarda mezkürdur; Cenâb-ı Gavsül Âzam R.A. Bâri hazretleri buyuruyorlar ki: Bir kimse umur-u dünyeviye ve umur-u uhreviyyeden müşkilât
ve. zorluklara düçar olup çâre ve ümidi kalmıyarak hal ve ahvâli perişan olan zat, gavsiyyetimden tam bir itikad ile yardım istese o kimse giriftar olduğu dert ve musibetten halâs olarak murad ve maksuduna nâil olur,
Bir kimse şiddetli ıztırabda bulunsa ve bu ızdırabdan dolayı ölüme yaklaşmış bir halde olsa ve bu halden kurtulmak murad etse, ism-i şerif ve velâyetimle zât-ı âli kudsiyyemi çağırarak yardım istese o kimse o korkunç durumdan kurtularak büznillâh şifa bulur,
Bir kimse bir hususda maksad ve matlubuna nâil ve vâsıl olmak için elinden gelebilen gayret ve iktidarı sarf etse de muvaffak olmıyarak melül ve mahzun olsa ve teessürü en derin bir hâl alsa da bundan kurtulmak murad etse bunun için Zât-ı âli gavsiyyetime başvursa ve sarılsa biiznillâh isteği kabul buyurulup hâcet ve emeline muvaffak olur,
Bununla beraber bir kimse her bir rek'atda fâtiha-i şerifeden sonra onbir adet süre-i ihlâs-ı şerifi okuyarak iki rek'at namaz kılsa ve ceddim Hazreti şefi ve ashad yevmel arasat Fabr-i âlem Efendimiz hazretlerine onbir adet salâvat şerife tilâvet etse ve sonra Irak cihetine doğru onbir adım atmış olsa ve bir adımında salât ve tâzimat ile ism-i şerif-i vilâyetimi zikirle hâcet ve maksudunu söylese ve istirham eylese, Cenâb-ı Vâcibül Vücud hazretleri istirhamda bulunan o kişinin arzu ve hacetini ihsan buyurur. O kimse de gaaye ve maksadına nâil olur.,
Şimdi namazın ne vechile edâ ve ifa olunabileceğini izah edelim! Şöyle ki: Bir kimse hâcet ve istimdat namazı kılmayı arzu ederse namaz kılacağı yerde evvelâ ud ağacı yakarak, yahut misk misilli güzel kokular etrafa saçtıktan sonra kıble-i şerife yönelerek şu yolda namaza niyyet eder: Hak Teâlâ Hazretlerine tekarrüb ve rızasını tahsil için Cenâb-ı Haktan başka her şeyden alâkamı keserek Kâbe-i muazzamaya tevecciihle iki rek'at esrar namazı, yahut kaza-yı hâcet namazını kılmaya niyet eyledim... Allahüekber der, diğer bir tâbirle Allah için, Al lah rızası için iki rek'at kaza-i hâcet namazını kılmaya niyet ey-
ABDÜLKADİR-İ GEYLANİ 87
ledim, der, kıble şerife hulüs-u kalb ile yönelir. Allahüekber diyerek namaza başlar. Sübhâneke, eüzü besmele, fâtiha-yı şerifeyi okuduktan sonra onbir kere süre-i İhlâs-ı şerifi okur. Rükü' ve secdeleri tamamı eder. Bundan sonra ikinci rek'ata kalkar. Besmele-i şerif, Fâtiha-i şerifeyi ve onbir kere süre-i İhlâsı okur, rükü ve secdeleri tamam ettikten sonra ka'dede oturarak tehıyyat, salât ve selâmları okur. Selâm verir ve hemen secde eder. Secdede onbir kere Yâ Şeyhüs Sekaleyn ya Kutbür-Rahmâni, ya Gavsüs-Samedâni, yâ Mahbübes-Sübhâni, ya Muhyeddin Ebâ Muhammed Seyyid Abdülkadir Geylâni eğısni ve emdidni fi kazâyı hâceti hâzâ. «Maksadı her ne ise onu söylemelidir.» Ya Kadıyyel hâcât der.
Sonra secdeden kalkarak Irak cihetine doğru onbir adım yürür ve her adımında ya Şeyhüs Sekaleyn! Yâ Kutbür-Rahmânil Ya Gavsüs-Samedâni! Ya Mahbub-u Sübhâni! Ebâ Muhammedis Seyyid Abdülkadir Geylâni! der. Sonuncu adımının nihayetinde Irak cihetine müteveccih ve kıyamda olduğu halde, sağ ayağını sol ayağının üzerine yâni sağ ayağının baş parmağını sol ayağının baş parmağı üzerine koyarak evvelâ Cenâb-ı şefiy'-ı rüz-i cezâ Fahrül Enbiya Efendimiz Hazretlerine onbir kere salât ve selâm ve sonra onbir kere süre-i İhlâs-ı şerifi, onbir kere «İzâ câe nasrullahi vel fethu...» süresini okur ve bu 'nun sonunda ( Yâ cünüdellah ve yâ ibâdellah eğıysünü ve emiddüni fi kazâi hâceti hâzihi) muradı her ne ise onu söyleye.
«Yâ Kadıyel hâcât âmin âmin ya şeyhassekaleyn ya kutbürrabbâni ya gavsüs-Samedâni ya mahbubüs-Sübhâni ya mu hiyyet diyni esseyyidi Abdülkadiril Geylâni»
Der ve sonra seccadesine oturup murakabeye varır. Ve kelimesi tevhidi yâni: Lâ ilâbe illâllah kelime-i münciye-i şerifeyi yüz seksen kere zikreder ve sonra istirham için secde eder. Ve secdede yâ Rühül kudüs ve yâ cünüdellah ve ya ibâdellâh eğıystmi ve ümiydüni fi kazâ-i hâceti hâzâ amurâdını söyleye». Ya kadıyel hâceti âmin âmin der, Bu suretle namazını tamamlar, Ve onbir fakir kişiye de sadaka verir. Cenâb-ı Vehhabil etıyya hazretleri fazl ve kerem-i lemyezeliye âtıfatı mahsuse-yi gavsi-
ye ile muradına muvaffak buyurur.
* * *
Cenâb-ı Gavsül Âzam Sultan Şeyh Abdülkadir Geylâni Hazretlerinin bâzı hikmetli sözleri. Buyuruyorlar ki:
Nimetler sana ulaşır, onu celbetmesen de. Belâlar sana erişir, ne kadar istemesen de. Öyle ise bütün hallerinde Allah'a teslim ol. Çünkü Allah dilediğini yapar.
4k *
Size erişen zarardan Allah'dan başkasına şikâyette bulunmayın. Çünkü Allah'dan başka onu kaldıracak yoktur.
Kk
Sana bir ni'met gelirse zikir ve şükür et. Bir belâ gelirse sabır ve muvafakat et! Bu ikisinden daha âlâ; rızâ ve kazâ ile
muvafakat etmek, ondan hoşlanmaktır.
4k #
Kendi nefsine esir olup kalma. Sonra onunla ve ondan daha fazla şer olanıyla mübtelâ olursun.
***
Kalbinde bir kimseye karşı buğuz veya sevgi hissettiğin zaman onun hâl ve vasfını kitap ve sünnetin terazisinde tart. Eğer bu terazide iyi gelirse onu sev. Kötü gelirse terket. Tâ ki; onu nefsinin arzusuyla sevmiş ve buğuz etmiş olmayasın. Zira Cenâb-ı Hak:
— Nefsinin arzusuna tâbi olma, sonra seni Hak yoldan saptırır, buyuruyor.
* * *
Hakkında sü'i zanda bulunduğun kimseye zulmetme. Ve hiç bir kimseyi sü-i zan ile töhmet altında bırakma, Çünkü Ce-. nâb-ı Hak zâlimin zulmünü mükâfatlandırmaz.
ABDÜLKADİR-İ GEYLÂNİ 89
Âhireti dünyadan üstün tutunuz. Dünya fâni, âhiret bâkidir. Bâki olan, fâni olandan üstün tutulmalı..
** k
Kalbin en büyük ölümü: Onun Allah'ı anmaktan gafil ol masıdır. Kalbinin diri olmasını isteyen; Ona daima Hakkın zikrini işlesin. Bütün ülfetini Hak ile kılmaya baksın. Gözle- Tini yalnız O'nun azametine çevirsin ve halk üzerinde yaptığı tecelliyi ve tasarrufu müşahede etsin,
# ik
Nefsin dizginini elden bırakma; bırakacak olursan seni kapmak ve sana her kötülüğü yapmak ister.
4k *
Ölümü düşün Ölümü düşünmek ve ona göre hazırlık yapmak kalbe cilâ verir ve tamamiyle dünyaya düşkün olmaktan kişiyi alıkoyar.
# Kk *
Bir kimse Hak yola girmek isteyince önce nefsini terbiye etmeli.. Nefis, Hakkı görmez.. Sağırdır ve aklı bir şeye ermez. Sonra.. Yaratanın kudretini de bilmez ve ona düşman olur.
4k Nefsin şâhı İblisdir. Doğru ve tam bir iman sâhibine İblisin dişi batmaz. Öyle kimseye İblis ne muhalefet ve ne de düşmanlık edebilir.
A*
Dünya baştan sona hikmetle dolu bir çalışma yeridir. Âhiret ise bir kudret âlemidir. Hikmet âleminde gerektiği şekilde, şer'a muvafık çalışmayı bırakma! Kudret âleminde ise işleri Hak görür.
Lİ
Veliler peygamberlerin mânevi varisleridir. Şeriatı korumağa çalışırlar. Dini insanların ve cin tayfasının şeytan tiplerinden saklarlar,
90 ARİFLERİN MENKİIBELERİ
Yaptığın her ibâdet seni Allahü Teâlâya yaklaştırmalı, ibâdetin tadını almalısın! Allahü Teâlâ ile aranda ünsiyet peyda olmalı. Eğer bunlar olmuyorsa yaptığın ibâdetlerde karışıklık olduğunu, samimi ibâdette bulunmadığını bilmiş olasın. O karışık şeyler gösteriş ve nifak alâmetidir.
Ey amel sahibi! Sana ihlâs gerek.. Bu yoksa boşuna yorulma!
kik iki
Takvânın esası Hak Teâlâ'nın fiil tecellisine uyarak eror-i bil ma'ruf ve nehy-i anil münkeri işlemekle yâni yapılmasını istediği şeyleri yapmak ve yapılmasını istemediği şeyleri de yapmamak,. Onun hükmüne, kaderine ve sair belâ ve âfetlerine rıza göstererek sabretmektir.
**k Daimi zikir, dünya ve âhiretin iyiliğini getirir. Zikrin de. vamı için kalbin doğru ve sıhhatli olması gerek.. Kalb böyle olunca Hakkı daim anar, Ve sahibi için her yanı ve cümle âzâsı zikre devam eder. Gözleri uyur olduğu halde bile kalbi dalma Hakkı zikre devam eder.
#a*
KADİRİ TARİKATININ ŞUBELERİ
Kadiri tarikatının şubeleri şunlardır:
Esediye, İseviye, Ekberiye, Yafiye, Eşrefiye, Hilâliye, Rumiye, Garibiye, Hâlisiye, Semadiye, Mukaddesiye.
Esediye:
Kadiri tarikatının bu şubesini büyük şeyhlerden Şeyh Abdullah Esedi kurmuştur. Bu tarikata Muşaveiye de denilir.
İseviye:
Kadiri tarikatının bu şubesini Şeyh İsa kurmuştur. Şeyh İsa'nın bir hristiyan papazı iken, Gavsül Âzam Abdülkadir Haz-
ABDÜLKADİR-İ GEYLÂANİ şı
retlerinin ruhaniyyetinden istimdad ederek müslümanlığı kabül ettiği rivayet edilir.
Ekberiye:
Bu tarikatı Şeyhülekber Muhiddin İbnül Arabi Hazretleri kurmuştur. İbnül Arabi Hazretleri Menkibelerinde görüleceği üzere pek çok pirden tarikat hırkası giymiştir, Bunlardan birisi de Ebu Medin Şuayibül Mağrıbi hazretlerinin kurmuş olduğu Medeniye'dir. Bu, Kadiriyeden değil, müstakil bir tarikatdır.
Yafiye:
Kadiri tarikatının bu kolunu Şâfü ulemasından Şeyh İmam Abdullah Yafi Hazretleri kurmuştur.
Eşrefiye:
Kadiri tarikatının bu kolunu Eşrefzade Şeyh Abdullah Rumi Hazretleri kurmuştur. Abdullah Rumi; Eşrefoğlu, Eşreki Rumi, Eşrefzade diye de anılır. Kadiri tarikatının ikinci piri addolunur.
Eşref-i Rumi Hacı Bayram Veli'nin kızıyla evlenmiştir. Tarikat feyzini Hacıbayram'dan almış, İznik'e giderek Kadiriligin Eşrefiye şubesini kurmuştur. Eşrefi Rumi'nin müridleri arasından pek çok şeyh yetişmiştir.
Eşrefoğlu Abdullah Rumi'nin Anadoluda meşhur ve çok okunan «Müzekki-i Nüfus» adlı tasavvufi eseriyle «Tariknâme» adında bir eseri daha vardır. Eşrefoğlu Abdullah Rumi 1470 senesinde İznik'de vefat etmiş ve oraya defnolunmuştur.
Kadiriler devrana başlamadan önce onun şu ilâhisini okurlardı: i
Cem olmuş âşıkları, pirim Abdülkadir'in Yolunda sâdıkları, pirim Abdülkadirin,
Elimi verdim eline, kurban oldum diline Canım feda yoluna, pirim Abdülkadirin,
92 ARİFLERİN MENKİIBELERİ
Sana derim ey kişi, çıkar dilden teşvişi Od'a yanmaz dervişi, pirim Abdülkadirin. Arısının balıyım, babçesinin gülüyüm Bağının bülbülüyüm, pirim Abdülkadirin. Hak katında uludur, iki cihan doludur Eşrefzâde kuludur, pirim Abdülkadirin.
Hilâliye:
Bu şubeyi Şeyh Hilâlü'r-Ram Hamdami kurmuştur.
Rumiye:
Bu kolu Şeyh İsmail Rumi bin Ali Tosyevi kurmuştur.
Garibiye:
Şeyh Mehmet Garibül Hindi tarafından kurulan Kadiri tarikatının bu şubesi daha ziyade Hindistan'da kuvvet bulmuş, orada yayılmıştır. Hindlilerin Bağdat'a Gavsül Âzam Sultan
Abdülkadir Hazretlerinin türbesini ziyarete gelenler pek çoktur, '
Hâlisiye:
Bu şubeyi Ziyaüddin bin Abdurrahman el-Talibanül Kerküki kurmuştur. Şeyh Abdurrahman Talibi'nin Türkçe, Farsça şiirleri ve (Hâlis) adıyla değerli bir divanı vardır.
Semadiye:
Kadiri tarikatının bu şubesini Müslimüssemadi'nin kurduğu tahmin edilmektedir.
Mukaddesiye:
Kadiri tarikatının bu şubesini kuranın İmam Abdülgani bin Elvâhidül Mukaddesi olduğu tahmin edilmektedir.
—,
HÂCE MUHAMMED BAHÂEDDİN ŞAH NAKŞIBENDİ
Tarikatın imamı, hakikatın piri, şeriatın rehberi ve ehli sünnetin önderi Cenâb-ı Muhammed Bahâüddin Şâh Nakşibendi (K.S.) Hazretleri hicret-i celile-i nebeviyyenin 718 nci yılı Muharrem ayında Buhara civarında Kasr-ı ârifan denilen nam mahalde dünyaya teşrif buyurdu. i
Bahâeddin Şah Nakşıbendi Hazretlerinin muhterem pederi diyor ki:
— Oğlum Bahaeddin'in doğumundan i üç gün sonraydı, Hâce Muhammed Baba Semmâsi Hazretleri bütün ihvanı ile kasr-ı ârifana teşrif edip şeref bahş buyurdu. Ben kendilerini çok sayar ve bir âli muhabbet beslerdim. O anda hâtırıma geldi ki oğlum Bahaeddin'i alayım, Hâce Muhammed Semmâsi Hazretlerinin huzur-u âlilerine götüreyim ve himmet niyaz edeyim. Belki bu suretle cânib-i Hakdan bir feyiz erişir.
Bu niyetle Bahaeddin'i alıp Hâce Hazretlerinin huzur-u âlilerine götürdüm. Hâce Hazretleri Bahaeddin'i elimden alıp, bağrına basdı ve dedi ki:
-— Bu yavru benim oğlumdur. Ben bunu oğulluğa kabul etdim ve mübarek yüzlerini ihvandan yana çevirdi. O zaman Emir Külâl Hazretleri de hazır bulunuyordu. Hâce Hazretleri Emir Külâla hitap buyurarak:
— Çok kere size bu yerde bir mere hüdâ kokusu geliyor derdim. Bu def'a bu tarafa gelirken bu cânibe yaklaştığımızda size demiştim ki:
— Evvelce duyduğum bu koku daha artdı. Hakikat şu ki: Bu merd-i Hüdâ vücuda geldi. İşte o mübarek koku bu melek yavrudur. Ben öyle bilirim ki bu yavru büyük bir insan olsa gerekdir.