Ara
Menü
50 dakikalık okuma

Mevlânâ Hanedanının Evlat ve Ahfadı — 9. anlatı (s. 344)

(9) Bu kitabı onların zikir silsilesini zikretmekle bitiriyoruz. Onların “Lâ İlâhe illâllâh” zikrinin açıklanması şudur: Muktedir Râviler müminlerin Emiri, Tanrı'nın yenilmeyen aslanı, Ebü Tâlibin oğlu Ali (Tanrı onun yüzünü kerim etsin) den şöyle rivayet ettiler: Birgün Ali, Peygambere: “Ey Tanrrnın elçisi bana, Tanrı'ya ve Tanrı erlerine gidilmesi en…

Müstakil anlatıAhmed Eflâkî, Âriflerin Menkıbeleri, c. II · s. 344

(9) Bu kitabı onların zikir silsilesini zikretmekle bitiriyoruz. Onların “Lâ İlâhe illâllâh” zikrinin açıklanması şudur: Muktedir Râviler müminlerin Emiri, Tanrı'nın yenilmeyen aslanı, Ebü Tâlibin oğlu Ali (Tanrı onun yüzünü kerim etsin) den şöyle rivayet ettiler: Birgün Ali, Peygambere: “Ey Tanrrnın elçisi bana, Tanrı'ya ve Tanrı erlerine gidilmesi en kolay ve en faziletli olan yolu göster,” diye ricada bulundu. Peygamber: “Ey Ali, benim bereketiyle peygamberliğe ulaştıgım şeyi sen de elden bırakma” dedi. Bunun üzerine Ali: “Ey Tanrı'nın elçisi! Bereketiyle peygamberliğe ulaştığın o şey nedir?” diye sordu. Peygamber de (Selâm onun üzerine olsun): “O, halvette Tanrı'yı zikretmektir,” dedi. Sonra Ali: “Tanr'yı zikreden bütün mahlükatın zikrinin fazileti böyle mi olur?” diye sordu. Bunun üzerine Peygamber: “Sus ey Ati! Yeryüzünde Tanrı'nın adı zikredildikçe kıyamet kaim olmaz,” dedi ve sonra “Lâ İlâhe İllâllah” kelimesini telkin edip Ali nin üzerine okudu ve: “Ey Ali! Sen, ben bunu üç kere tekrar edinceye kadar sus ve dinle. Sonra da sen tekrar et, ben dinliyeyim,” buyurdu. Böylece müminlerin Emiri Ali, Hasan-ı Basri'ye, Hasan-ı Basri Habib-i Acemi'ye, Habib-i Acemi, Davud-i Tâ''ye, Davud-i Tâ, Mâruf-i Kerhi'ye, Mâruf-i Kerhi, Seriyy-i Sakati'ye, Seriyy-i Sakati, Cüneyd-i Bağdadi”ye, Cüneyd-i Bağdadi, Şibliye, Şibli Muhammed Zeccâc'a, Zeccâc Ebubekr-i Nessâc'a, Ebubekr-i Nessâc, Ahmed Gazzâli'ye, Ahmed Gazzâli, Hatib-i Belhi'ye, Hatib-i Belhi Şemsü'l-Eimme-i Abdillah-i Serahsi'ye, Şemsü'l E'imme-i Serahsi, Baha Veled adıyla anılan Mevlânâ Bahaeddin Muhammed'e, Baha Veled Seyyid Burhaneddin Muhakkik-i Tirmizi'ye, Seyyid Burhaneddin Muhakkik-i Tirmizi, Mevlânâ Celâleddin-i Muhammed'e Peygamber'in bu zikrini telkin ettiler (Tanrı onların aziz olan sırrı ile bizi kutlasın). Ey âlemlerin Rabbi olan Tanrı, âmin!

SON NOTLAR

—-

Mesnevi, c. VI, s. 540/4618, 4619. Mesnevi, c. VI, s. 280/168. Mesnevi, c. III, s. 39/682. Mesnevi, c. Il, s. 432/3308-3310. Mesnevi, c. I, s. 10/123. Mesnevi, c. 1, s. 130/2128. Mesnevi, c. Il, s. 460/2776-2777. Mesnevi, c. V, s. 99/1542. Mesnevi, c. 1, s. 225/3665. Mesnevi, c. VI, s. 365/1632. Mesnevi, c. IlI, s. 168/2947. Mesnevi, c. V. s. 405/2174. Mesnevi, c. IV, s. 328/835, 837. Mesnevi, c. IV, s. 466/317. Mesnevi, c. VI, 443-442/2992-2981. Mesnevi, c. VI, 341/1175.

7 Bu cümle kitabın diğer tercümelerinde de anlaşılma. maktadır (bk. Ayasofya Kütüphanesi Nr. 3456, vrk. 201 b; Topkapı Sarayı Kütüphanesi No. 1205, vrk. 298 b; CI. Huart, II, 204).

8 Mesnevi, c. V, s. 255/4010.

? Buradaki türklerden maksat, o sırada Anadolu'yu ya-

SW NY a U A ww N

a aa & 5 BR 2 5

kıp yıkan moğollardır. Esasen “mamureleri harabeye çeviren” bir moğol akınından kaçarak, yerleşmek için Türk Anadolu'yu seçen bir ailenin çocuğu olan ve meşhur kıt'asında “aslem türkest: aslım türktür” diyerek türklüğü ile övünen Mevlânâ'nın böyle bir kanaat taşıdığı düşünülemez. Ayrıca bazı bakımlardan türkleşmiş olan moğolların umumiyetle türklere karıştırıldıkları da açıkça anlaşılmaktadır.

> Mesnevi,c.I, s. 123/2034.

7 Mesnevi,c. 1, s. 124/2035-2036.

2 Mesnevi,c.l, s. 3/1.

3 Mesnevi, c.lI, s. 3/18.

4 Mesnevi, c. IV, s. 278/1-6.

> Mesnevi, c. Vİ, s. 271/1-3.

> Mesnevi, c.lIl, s. 247/19.

7 Mesnevi, c. IV, s. 279/34-35.

8 Mesnevi,c.l, s. 178/2880-2882.

” Mesnevi, c. Il, s. 461.462/3805-3806.

> Mesnevi, c. III, 147/2594; s. 1775/3074.

9 Mesnevi, c. |, s. 36/564.

2 Mesnevi,c. I, s. 160/2603, s. 99/1609. Mesnevi, c. IV, s. 405/21175.

5: Mesnevi, c. 1, s. 243/3962-3963.

3 Mesnevi, c. 1, s, 243/3952.

» Mesnevi, c. IlI, s. 244/4276.

Y Mesnevi,c. IV, s. 283/1781.

8 Mesnevi, c. lll, s. 244/4277.

* Mesnevi,c, I, s. 99/1613.,

* Mesnevi, c. Vİ, s. 539/4605-4606.

4 Mesnevi, c. Il, s. 434, 438/3325, 3322.

2 Mesnevi, c. IV, s. 280/35.

8 Mesnevi, c. III, 8. 200/3523-24.

#“ Mesnevi,c. V, s. 39/588.

4 Mesnevi, c. II, s. 343/1763.

*“ Mesnevi, c,I, s. 147/2378.

” Mesnevi,c. ll, s. 16/226.

8 Mesnevi, c. s. 183/2973.

* Mesnevi, c.ll, s. 377/234.

* Mesnevi,c. 1, s. 43/685.

5 Mesnevi, c. IlI, s. 224/3934, 3936.

52 Mesnevi,c.l, s. 241/3935.

3 Mesnevi,c.ll1l, s. 64/1118.

“ Mesnevi, c.Il1, s. 127/2222.

Mesnevi, Mesnevi, Mesnevi, Mesnevi, Mesnevi, Mesnevi, Mesnevi, Mesnevi, Mesnevi, Mesnevi, Mesnevi, Mesnevi, Mesnevi, Mesnevi, Mesnevi, Mesnevi, Mesnevi, Mesnevi, Mesnevi, Mesnevi, Mesnevi, Mesnevi, Mesnevi, Mesnevi, Mesnevi, Mesnevi, Mesnevi, Mesnevi, Mesnevi, Mesnevi, Mesnevi, Mesnevi, Mesnevi, Mesnevi, Mesnevi, Mesnevi, Mesnevi,

AHMET EFLÂKİ

. II, s. 265/335.

.V, Ss. 119/1866.

. VI, s. 339/1142.

. II, s. 332/1567..V, s. 376/1663-64..TIL s. 4/20.

. VI, s. 280/162.

. IV, s. 465/3162,

. V, s. 201/3155. 3154, 3153..V, s. 33/498-499,

. 1s. 121/1998-1999..1, 5. 43/692.

.IIL, s. 249/4362.

. TL,. 433/3315,

IV, s. 431/2577.

.IV, s. 319/695-696.. IV, s. 320/717.

. VI, s. 452/3161.

. VI, s. 455/4812-73.. 1, s. 155/2519.2521.. III, s. 155/2735.

. III, s. 39/694,

. IV, s. 378/1692-1694..1II, s. 3717/2349.

. TI, s. 142/2503.

. V, s. 147/2315.

S.

. 1s 244/3985.. TIL, 5. 103/1804.

. VI, s. 548/47T1.

. III, s. 103/1804.

. III, s. 193/3378-3379, 3381-3382.. VI, s. 524/4350.

.1,s. 201/3558.

.1,s. 185/3004.

. III, s. 108/1886, 1888.

ZI, s. 193/3143-3142. ın u2 7s n6

Mesnevi, c. 1, s. 155/2519 Mesnevi, c. I, s. 17/246. Mesnevi, IV, s. 360/1387. Mesnevi, c. IlI, s. 64/1120. Mesnevi, 1, s. 203/3305-3306. Mesnevi, c. II, s. 265/341. Mesnevi, c. III, s. 47/839-840. Mesnevi, c. I, s. 114/1879.

Mesnevi, c. Vİ, s, 4389/3797. Mesnevi, c. VI, s, 492/3842. Mesnevi, c. VI, s. 348/1298.1300, 1309, 1301-1302. Mesnevi, c. II, s. 439/3421. Mesnevi, c. 1, s. 105/1733.

Mesnevi, c. V, s. 249/3927, 3927, 3926. Mesnevi, c, II, s. 327/1481, 1479. Mesnevi, c. 1, s. 25/392.393. Mesnevi, c. IlI, s. 105/1834, Mesnevi, c. Ill, s. 182/324. Mesnevi, c. IV, s. 345/1138. Mesnevi, c.I, s. 243/3962.

Mesnevi, c. IV, s. 320/812. Mesnevi. c. Vİ, s. 286/285.

Mesnevi, c. III, s. 109/1906. Mesnevi, c. VI, s. 369/1695. Mesnevi, c. I, s. 193/3133-3134. Mesnevi, c, V, s. 264-266/4150-4178. Mesnevi, c. V, s. 262-266/4111.4192. Mesnevi, c. II, s. 179/3149-3150. Mesnevi, c. 1, s. 6/57.

Mesnevi, c. V, s. 127/3009-3008. Mesnevi, c. I, s. 64/1022.

Mesnevi, c. III, s. 33/576.

Mesnevi, c. Il, s. 332-327/1567-1479.

Mesnevi, c. V, s. 255/4010. Mesnevi, c. IlI, s. 40/701-709. Mesnevi, c. I, s. 90/7/1464. Mesnevi, c. V, s. 99/1538.

Mesnevi, Mesnevi, Mesnevi, Mesnevi, Mesnevi, Mesnevi, Mesnevi, Mesnevi, Mesnevi, Mesnevi, Mesnevi, Mesnevi, Mesnevi, Mesnevi, Mesnevi, Mesnevi, Mesnevi,

c. VI, s. 363/1592,

c. IV, 5. 399/2072. c. VI, s. 307/613. c. III, s. 224/3934, c. V, s. 80/1256, 1263, 1264. c. V, s. 75/1192-1193. c.IIl, s. 7/79-80. c. IV, 5. 291/233-34.

c. İTI, s. 160/2816.

c. Il, s. 421.291/3112, 8135. c.1I, s. 81/1309-1310,1314-1315. c. III, s. 80-81/1418.1436.

c. 1, s. 213/3462-3463.

c. VI, s. 279/158-159, 163.

c. IV, S. 403/2137-2138.

c.I, s. 81/1323.

c. VI, s. 376/1813-1812. AÇIKLAMA

—A—

Abdal: Birinci cildin açıklamasına bk.

Aktab: Kutub kelimesinin çoğul şekli. Kendisinden manevi bir yardım beklendiği için kutba GAVS da denir. Kutub, kendisine en büyük tılsım verilen ve her zamanda Tanrı'nın baktığı yer olan kimsedir. Bedende ruh ne ise, kâinatta da kutub odur. Sofilere göre Tanrı'nın yeryüzünde bir halifesi vardır; bu, dünyanın kalbi mesabesinde olan ve kutubların kutbu mânasına gelen “Kutbu'l-aktab”dır (Nefehât tercümesi, s. 26 v.d.)

Âmi: Aşağı tabakadan olan.

Anka: İsmi bilinen, cismi bilinmeyen efsanevi bir kuş. Uzun boyunlu olduğu için kendisine uzun boyunlu mânasına Anka denilmiştir. Efsaneye göre, bu kuş son derece uzun boyunlu, renk renk kanatlı, insan yüzlü, iri cüsseli bir yaratıkmış. Çaylağın fare yutması gibi, o da fil yutarmış. Anka çok eskiden insanlar arasında yaşarmış, fakat bir gün bir gelini kapıp götürmüş. Bunun üzerine halk o devirde, peygamber olan Hanzele'ye şikâyette bulunmuşlar. O da Anka'ya beddua etmiş. Tanrı bu peygamberin duasını kabul edip Anka'yı hatt-i üstüvanın ötesinde, deniz içinde bulunan bir adaya göndermiş. Bu adaya insanlar gidemezmiş. Anka dağlar büyüklügünde yumurta yumurtlarmış (Damiri, Hayâtü'l-hayavân, TI, s. 186).

Başka bir rivayete göre ise, Anka, Musa Peygamber zamanında tek ve dişi olarak dünyada zuhur etmiş. Sonra Tanrı ona bir erkek eş yaratmış. Zamanla bunlar çoğalmışlar. Musa öldükten sonra Necd ve Hicaz'ı kaplamış ve o havalide bulunan çocuklara musallat olmuşlar. Bunun üzerine zamanın peygamberi Halid b. Sinan el- Absi'nin bedduası ile yok olmuşlardır. (Kamus terc. 1. 410).

Kuşları, kız ve erkek çocukları yuttuğu için bu kuşa yutan, yok eden mânasına “Mugrib” sıfatı verilerek “Anka-i Mugrib” de denilir. (Gıyas, s. 305).

Arş: Tasavvufta insanın kalbine denir. (Diğer mânaları için birinci cildin açıklamasına bk.)

Âsitâne: Eşik mânasına gelen bu kelime Mevlevilikte, tarikata yeni giren dervişlerin terbiye gördükleri dergâha denir. Dervişler burada matbah (mutfak) hizmeti yapmak suretiyle soyundan gelen) başta olmak üzere tarikatçı başı, aşçı başı, türbedar dededen teşekkül eden bir heyet üzerine alır (Türk yurdu, c. V, s. 27, 280). Âsitâne, zâviyeden büyük sayılır ve çile de ancak burada çıkarılır. Mevlânâ'dan sonra ilk kurulan ve Huzür, Huzür-i Pir adlarını alan âsitâne, Konya'daki Mevlânâ tekkesidir. Bu âsitâneden sonra kurulan ve Osmanlı imparatorluğunda bulunan âsitâneler şunlardır: 1 — Bursa, 2 — Eskişehir, 3 — Gelibolu, 4 — Haleb, 5 — Kastamonu, 6 — Karahisar, 7 — Kütahya, 8 — Manisa, 9 — Mısır, 10 — Yenişehir (Rumeli) (Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlânâ'dan sonra Mevlevilik, Istanbul, 1953, s. 230, 234).

Âşir: Aslında onda bir almak veya dokuza bir ilâvesi ile on yapmak, bir topluluğun onuncusu olmak gibi mânalara gelirse de (Kamus tercümesi, c. Il, s. 537), eskiden Kur'an okutanların (kaarilerin), her gün talebelerine, öğrenmeleri için vazife olarak verdikleri Kur'andan on âyetlik parçalara denir. (Gıyas, s. 297).

Âyetw'l-Kürsi: (Kur'an TI., 255.) Bu âyetin mânası şöyledir: “Hayy ve kayyum (bu iki kelimeye bak) olan o Allah'tan başka Tanrı yoktur. O'nu ne gaflet, uyuklama, ne derin uyku tutar. Göklerde ve yerlerde ne varsa hep O'nundur. Tanrı'dan,

kendi izni olmaksızın, birisini bağışlayıp yargılamasını kim diliyebilir? O, kullarının arkalarındakileri ve öndekilerini bilir. Halbuki onlar, Hakk'ın bildiklerinden hiçbirini kavrıyamaz; ancak O'nun dilediği kadarını idrâk edebilirler. O'nun Kürsisi bütün gökleri ve yeri kaplamıştır; bütün bunları korumak, O'na en küçük bir yorgunluk vermez. O, öyle yücedir, öyle büyüktür...” (Nihad M. Çetin, Tercümeleriyle namaz süreleri ve duaları, Istanbul, 1954. Milli Tesânüd Birliği Yayını No. 3).

—B—

Bahr-i Kulzum: Bugünkü Süveyş şehrinin bulunduğu yerde Kulzum adında bir şehir vardı. Bu şehire izafeten Kızıl Denize Bahr-i Kulzum: Kulzum denizi adı verilmiştir. Suyu bol ve derin olan deniz ve göle kulzum denildiği gibi; Kulzum'un yutmak mânasına gelen Kalzeme'den geldiğini söyleyenler de vardır. Firavun ve askerlerini yutan da bu denizdir (c. Din açıklamasındaki Musa kelimesine bk.) Kamus tercümesi, IV. 454; Gıyas s. 344).

Baras İlleti: Abraşlık illeti. Bu hastalığa yakalananların vücudunda yer yer beyazlıklar husule gelir. Kamus-i Türki, II. 289).

Bahr-i Remel Müseddes Mahzüıf Maksür: Aruz vezni kalıplarından birinin adı. Türlü cevherleri, bitkileri ve canlıları ihtiva ettiği ve içine düşüldüğü vakit insanın başı döndüğü gibi, türlü şiirleri içine aldığı için aruz vezni kalıplarından her birine de bahr (deniz) denir. Aruz vezni kalıplarından başlıcaları şunlardır: Tavil, medid, basit, vâfir, kâmil, hezec, recez, remel, munsarih, muzâri, muktadab, müctes, seri, hafif, müşâkil, mütekarib, mütedârik.

Bu kalıpların da kırk ikiyi bulan zihafları (yorulmaları, asıldan uzaklaşmaları) arasında, hazf'a uğramış mânasına mahzuf aruz vezninin kalıplarının cüzlerinden olan fâ'ilâtun, fe ülun, mefâ'ilun da bir sessiz ve kısa sesli ile bir sessiz harften

F: 23

ibaret olup sebeb-i hafif adını alan -tun, lun eklerinin kaldırılmasından sonra geriye kalan fâ'ilâ, fe'ü ve mefâ'i parçalarının yerine sırasiyle fâ'ilun, fe'il, ve feülun koymağa derler. Kısaltılmış mânasına gelen maksür ise, fâilâtun ve fe'ülun parçalarının sonlarındaki -un ekinin atılması ile kalan parçaya denir. Mevlânâ'nın Mesnevisinin her beyitinde kullanılan vezin de yukarıda adları geçen başlıca kalıplardan altılı (müseddes) remel yâni iki mısradan ibaret olan beyit içerisinde altı defa fâilâtun geçmesi lâzımken birinci ve ikinci mışra'ın sonlarındaki fâ'ilâtunlardaki -un eki atılmak suretiyle fâ'ilât veya -tun eki atılıp geriye kalan kısmın yerine fâilun getirilmek suretiyle hem mahzuf ve hem de maksur olmuş olur. (Muhammed b. Kays-i Hârizmi, Behram-i Serehsi ve Abdallâh-i Karşi gibi müelliflerin eserlerinden tercüme edilip bir araya getirilmek suretiyle Ahmet Hamdi tarafından hazırlanan Teshilü'l-arüz ve'lkavâfi ve'l-bedâyi? Istanbul, 1289 adlı eser, s. 33, 37, 61, 104; Gıyas, s. 59, 292; A. Ateş Abdulvahhab Tarzi, Farsça Grameri, İstanbul 1954, s. 256; Reşideddin Vatvât, Muhtasari der ilm-i arüz; İslâm Ansiklopedisi, c. |, 625 vec.IX, 684-687).

Behrâm: Eski Farsça'da bir zafer ilâhının adı olup sonraları Merih yıldızı ve her ayın yirminci gününe denilmiştir. Ayrıca Sâsâni hükümdarlarından beş kişinin adı olup, bu beş hükümdardan bilhassa İslâm edebiyatına geçmiş olanı ve hakkında türlü menkıbeler teşekkül etmiş bulunanı 421 - 438 veya 439 m. yılları arasında hükümdarlık eden Behram-i Gor dur. Sertliğinden ve yaban merkebi öldürmesinden dolayı kendisine Gor (yaban merkebi) lakabı verilmiştir (İslâm Ansiklopedisi, c. Il, s. 452).

Beka: Tanrı'nın mutlak olan varlığı, hüviyeti ile ebediyete kadar kalmağa denir. Bu makamda artık çokluk yok, birlik vardır (Kuşeyri, Risâle, s. 42).

Beyt'ullah: Tanrı'nın evi mânasına gelen bu kelime ile Kâbe kastedilir. (Steingass, Pers. - Engl. dictionary, 215 a).

Beyt'ül-aına'mur: Eski bilginlere göre dördüncü kat gökte ve tam Kâbe'nin karşısında zümrütten ve yakuttan yapılmış bir mescidin adı. Eskilerin inancına göre, bu mescidden aşağı bir taş bırakılsa imiş tam Kâbe'nin damı üzerine düşermiş. Bu mescid, Tufan'dan önce Kâbe'nin yerinde imiş. Her zaman Melekler ziyaret edip şenlendirdikleri için bu mescide bayındır hale gelmiş şenlenmiş ev mânasına Beyt-ül-ma*mur denildiği de rivayet edilir. (Gıyas, s. 78).

Bid'at: Birinci cildin açıklamasına bk.

Burtasi: Vaktiyle İdil (Volga) havzasında yaşayan ve Türk boylarından Bulgarlarla akrabalığı olan ve daha çok kürk ticareti ile uğraşan Burtas adlı bir kabileye nisbetle buralardan getirilen kırmızı ve siyah tilki postlarına burtasi denilmiştir. Burtas kabilesi IX. asırda, İdil'in doğusunda ve Hazer denizinin kuzeyinde bulunan ülkeleri işgal etmekte idi. Doğu sınırları da Hârizm'e kadar uzanıyordu. (İslâm Ansiklopedisi, c. Il, s. 783, 820).

Burak: Kur'anda adı geçmeyip müfessirler tarafından, Peygamberin Mi'rac gecesinde bindiği rivayet edilen, katırdan küçük, merkepten büyük bir nevi binek hayvanı Kâmus terc, c. IlI, s. 784). Mi'rac'ı tasvir eden minyatürcülerin eserlerinde ise, bu hayvan, kadın başlı, tavus kuyruklu bir kısrak şeklinde gösterilmektedir (İslâm Ansiklopedisi, c. Il, s. 804). Bu hayvana, yıldırım gibi süratli olduğu için bu adın verildiğini söyleyenler olduğu gibi, renginin parıltısından dolayı bu adı aldığını söyleyenler de vardır. (Kâmus terc. Til, s. 784).

Burhan: Açık ve kesin delil. Delil ile burhan arasındaki fark delilin genel, burhanın ise özel olmasından ibarettir. Burhan mantıkta bir nev'i kıyastır. Meselâ: Her insan hayvandır; her hayvan cisimdir; o halde her insan cisimdir gibi... (Gıyas, s. 64).

Buri: Mısır'da Nil şehrinin denize döküldüğü yerde bulunan Dimyat şehrine yakın, sarıkları ve balıkları ile meşhur Büret adlı bir kasabaya (Muw'cam al-Buldân, c. I, s. 755) nisbet edilen bir newi kumaş. —c—

Câmedâr: Selçuk hükümdarlarının elbiselerini muhafaza eden memura denilir. Osmanlı İmparatorluğundaki çuhadar ve daha sonraki asırlarda Esvapçıbaşıya benzer bir memur (Osmanlı Devleti teşkilâtına medhâl, s. 38).

Cem: İnsanın kendi nefsinin ve halkın varlığını kabul etmekle beraber, bunların mevcudiyetinin Tanrı ile kaim oldugunu müşahede etmesi cem; yalnız nefsin ve halkın varlığının, Tanrı ile kaim oldukları nazarı itibara alınmadan müşahede edilmesi ise, fark'tır. (Kuşeyri, Risale, s. 41).

Celvet: Kulun, Tanrı sıfatlar ile halvetten (bu kelimeye bakınız) çıkmasına denilir. Bu sıfatlarla halvetten çıkan kulun gözü ve diğer âzaları, kulun dahli olmaksızın benliklerini tamamiyle bırakmış, Tanrı'ya izafe olmuşlar ve “.. attığın vakit sen atmadın, fakat Tanrı attı” (K., VITI, 17) âyetinde buyurulan hâle gelmişlerdir (Tarifât, s. 52).

Cenneti Alâ: Yedi cennetten sonuncusunun adı. Sâlih kişilerin amellerine göre tertip edilen bu cennetler sıra ile Cennet-ül-Firdevs, Cennet-ül-Adn, Cennet'ün-Naim, Darü'l- Huld, Cennet-ül Mevâ, Dari”s-selâm, Cennet-ül-Âlâdır. Bu yedi cennetin ağaç ve köşklerinin altında güzel ırmaklar akar. (Cevdet Paşa, Lugat-ı Kur'aniye, 5. 4).

Cennet-i Berin: Cennet-i Alâ. Berin, çok yüksek, çok yüce demektir.

Cüneyd: Birinci cildin açıklamasına bk.

—D—

Dahhâk: Aslında Aji dahaka (Uğursuz yılan, ejderha) kelimesinin bozulmuş şekli olan Dahhâk, efsanevi İran hükümdarlarından zülmüyle tanınmış birinin adıdır..Dahhâk kelimesinin, işaret edilen bu mânası, bilhassa İslâmiyetten sonra unutulduğu için muhtelif şekillerde tefsir edilmiştir: Bazıları bunun, Arapça dahk (gülmek) mastarından yapılan ve daima

halkın sözlerine gülen kendini bilmez kişi mânasına gelen dahhâk olduğunu sanmış, bazıları da adı geçen hükümdara atfedilen: 1) çirkinlik, 2) bodurluk, 3) zulüm ve adaletsizlik, 4) oburluk, 5) kötü dillilik, 6) yalancılık, 7) beceriksizlik, 8) akılsızlık, 9) korkaklık, 10) utanmazlık gibi on ayıp mânasına gelen Farsça deh âk'tan geldiğini, bazıları da, Dehhâk'in, iki ön dişinin anadan doğma açık olduğunu ve bundan dolayı daima güldüğü zannedildiği için kendisine bu adın verildiğini söylemişlerdir.

Dahhâk hakkındaki malümat sadece Firdevsi'nin (ölm. 411 h./1020 m.'den sonra) Şehnâme'sine inhisar etmektedir. Şehnâme'ye göre, Dehhâk, Mirdas adlı dini bütün bir Arap hükümdarının oğludur. Emrinde on bin at bulunan çok cesur ve çevik bir insanmış. Günün birinde şeytan, iyi bir insan kılıgına girerek onun yanına gelmiş ve Dehhâk'i tatlı sözleri ile kandırarak babasını öldürmeğe teşvik etmiş. Dehhâk da Şeytanın sözüne uyarak, bahçede hazırladığı bir kuyuya düşürerek babasını öldürüp hükümdarlığı eline geçirmiş. Bundan sonra Şeytan yine insan kılığına girerek Dehhâk'ın yanında aşçı olmuş ve günün birinde onun omuzunu öpmeyi teklif etmiş. Teklifi kabul edilince Dehhâk'in omuzunu öpmüş. Bu öpme neticesinde Dehhâk'in omuzlarında iki kara yılan hâsıl olmuş. Bu yılanları ne kadar kesmişlerse de, yine bitmişler. Bunun üzerine Şeytan, bir doktor kılığına girmiş ve Dehhâk'a yılanları kesmesini, onları insan beyni ile beslemesini tavsiye etmiş ve dediği de yapılmış. Fakat Dehhâk'in yanında aşçılık eden iki kişi yılanlara verilmek üzere sağlanan insan beyinlerinden birinin yerine koyun beyni koymak suretiyle kesilecek gençlerden birini serbest bırakmışlar. Nihayet on sekiz çocuğundan on yedisi yılanlara yedirilmiş olan Kâve adında bir demirci, önlüğünü bayrak (drafş) yaparak isyan etmiş, etrafına topladığı halkla birlikte Feridun'u aralarına alarak Dahhâk'i tahftan indirmişler ve yerine Feridun'u getirmişler. Feridun bir meleğin arzusu üzerine Dahhâk'i öldürmeyip Dimavend dağında zincire vurmuş (H. Ritter, Ders takrirleri; CI. Huart, La Perse Antigue, Paris 1035, s. 256; Kamus tercümesi, c. ITI, s. 1096; Burhan-i kaati? s. 287; Gıyâs, s. 267; Firdevsi,

Şehnâme, Necati Lügal terc., Şark - İslâm Klâsikleri 10, İstanbul 1945,c.I,s. 46vd.,)

Dar-us-Selâm: Selâmet evi. Cennet ve Arabistan'da bir yerin adı. Bağdat şehrine de bu ad verilir. Gıyâs, 169).

Dikkat: Bâtını (içi) sağlam bir kimsenin tam mânası ile bakmasına ve kendi kendini idrâk etmesine denir.

Dirhem: BK. c. I, Açıklama.

Dört Unsur: Toprak, su, hava ve ateş. Eskilerin inancına göre insan bu dört unsurdan teşekkül etmiştir. Bu dört unsurdan da sıcaklık, soğukluk, rutubet ve kuruluk meydana gelmiştir (İsmail Hakkı, Şerh-i usul-i-aşere).

—E—

Ebâbil Kuşları: Aslında biribiri peşi sıra giden deve veya kuş sürüsü mânasına gelen Arapça ibbâle kelimesinin çoğul şekli olan ebâbil kelimesi ile bir nev'i kırlangıç kastedilir (Gıyas, s. Il; Kamus tercümesi c. IlI, 1144).

Ebâbil kuşları, İslâm edebiyatında bilhassa Fil vak'asında oynadıkları mühim rol dolayısiyle şöhret bulmuşlardır. Kur'an'da da nakledilen (K., CV) bu vak'a, VI. asrın ortalarına doğru Yemen'de Habeşistan valisi ve sonradan kıral naibi olup, el-Asram lâkabını taşıyan Ebrehe'nin, 540 m. tarihinde İranlılarla Bizanslılar arasında vukubulan savaşta, Bizanslılar hesabına İranlılara karşı giriştiği savaşla ilgilidir. Menkıbeleşen Arap rivayetlerine göre, Ebrehe, içerisinde büyük bir fil de bulunan ordusu ile Mekke üzerine yürüdüğü sırada Ebâbil kuşları ayakları ile taşıdıkları taşları onların üzerlerine atarak muhtelif yerlerinden yaralamış ve bu suretle Mekke'ye girmelerine engel olmuşlardır. Arap menkıbelerinde, bu hâdisenin Peygamber'in doğduğu 570 m. yılında vukubulduğu kabul edilirse de, Ebrehe'ye dair bulunan vesikalar. onun bu tarihten oldukça önce cereyan ettiğini göstermektedir. Ayrıca bu hâdisede zikredilen filin de Habeşçe Afil adında bir ku-: mandanın adının tahrif edilmiş şekli olduğu tahmin edilmektedir. (İslâm Ansiklopedisi, c. IV, s. 9; Regis Blacheöre, Le Coran, traduction selon un essai de reclassement des sourates, Paris 1949, c. TI, 111; Cevdet Paşa, Kısas el-Enbiyâ, İstanbul 1331,c.1,s. 53 vd.).

Ebrâr: Dindar günahsız mânasına gelen burr'in çoğul şekli. Tasavvufta Ebrâr kelimesiyle yedi kişi kastedilir. Sofilerin inancına göre kutubdan sonra veliler arasında üç yüz ahyâr, kırk abdâl, yedi ebrâr, dört de nakib vardır. Hucviri, Keşfüi-Mahçüb, s. 214).

Erbâin Günleri: 9 aralıkdan 17 ocak'a kadar olan 40 gün; karakış.

Esir: Yüksek, yüce, yükseklik ve yücelik mânasına gelen bu kelime ile felek kastedilir. Ayrıca âteş küresine de denir. Çünkü, âteş küresi unsurların en yücesidir. Gıyâs, s. 13).

—F—

Fâsık: Tanrı'ya itaat yolundan çıkan kişi, günahkâr (Kamus terc., IlI, 981). gerçeği görüp de amel ve itikad etmiyen (Tarifat, s. 110) kimse. Yalnız zina ve katil gibi büyük günah işliyenlere değil, şeri'at hükümlerini az çok gözetmiyenlere de fâsık denilir. Fâsıkın her türlü tanıklığı muteber sayılmaz (İA,c. IV, s. 516).

Fena: Sâlikin, kesret (çokluk) âleminden aldığı renklerden yani kayıtlardan sıyrılıp çıkması ve yok olması.

Feridün: İran hükümdarlarından birinin adı. Efsaneye göre Cem'in soyundan gelen bu hükümdar, Dahhâk'in (bu kelimeye bk.) hiikümdarlığı sırasında bir çoban tarafından bir dağda yetiştirilmiş, Kâve adındaki demircinin Dehhâk'e karşı giriştiği isyanda dağdan getirilerek, padişahlık tahtına oturtulmuştur. Feridün, padişah olur olmaz, Kâve'yi ordu kumandanı yapmış, Dehhâk, Feridün tarafından esir edilip, Demâvend dağında zincire vurulmuş. Feridün'un Selm, Tur ve İrec adlarında üç oğlu olmuştur. Feridün memleketini bu üç oğlu arasında taksim etmiş. Fakat bu üç çocuktan ilk ikisi

kendilerine düşen ülkelerle yetinmemişler, kardeşleri İrec'ın ülkesine göz koymuşlar ve bu ülkeyi ele geçirmek için onu öldürmüşler. Bu hâdise Feridün'u çok üzmüş. Fakat İrec'ın karısı bir kız çocuğu doğurmuş, o da bununla teselli bulmuş. Bu kız bulüğa erince kıral ailesinden gelen Peşeng adında biri ile evlenmiş. Bu birleşmeden, sonradan gelecek olan İran hükümdarlarından Menuçihr doğmuştur. Bu çocuk, dedesi Feridün tarafından kuvvetle himaye edilmiş; amcalarının kendisine karşı girişmiş oldukları teşebbüsler akim kalmış, neticede Tur, üç gün süren bir muharebede öldürülmüş, Selm ise, Kafkasya'da bir kaleye sığınmak mecburiyetinde kalmıştır. Bu suretle Feridün da saltanatını Minuçihr'e bırakarak huzur içinde ölmüştür. (CI. Huart, La Perse Antigue, s. 257; Şehnâme terc., c.I,s. 76v.d.).

Ferkadan Yıldızı: Kuzey kutbuna yakın iki kardeş adı verilen iki yıldızın adı. Geceleyin yolculukta yön tâyinine yarar. Bunlardan her birine Ferkad, ikisine birden Ferkadan derler (Kamus terc., c. I, s. 1228).

Fetret: Gevşeklik, iki peygamber arasındaki zaman; iki peygamber arasındaki zamanda vahy ve ilâhi hüsümler kesilip, gevşeklik baş gösterdiği için, arada geçen zamana bu ad verilmiştir(Kamus terc., c. TI, s. 597; (Gıyâs s. 316). Bilhassa İsa ile Peygamberimiz arasındaki devre, ve daha umumi olarak, dini duygularda durgunluk, bir ülkede teessüs eden devlet veya herhangi bir sahada zirve sayılan kişilerin zuhurundaki fâsıla (İA, c. IV, s. 582). Tasavvufta sulükünün başlangıcında, sâlikin sahip olduğu yakıcı ateşin sükünet bulmasıdır (Târifât).

Flori: O devirde kullanılan bir nev'i para.

Fütuhât: Fütüh'un çoğul şekli. Fütüh, tasavvufta bir kimseden beklenilmiyen bir şeyin hâsıl olmasına denir. (Târifat, s. 110).

Fütüvvet: Yiğit bir delikanlıda (fetâ) bulunan övülmeğe değer cömertlik ve kerem mânasına gelen bu kelime tasavvufta insanın, dünya ve âhiret hususunda halkı kendi nefsine tercih etmesi mânasında kullanılır. (Târifat, s. 110). Bu vasıf, cömertlik, menfaat düşüncesinden kurtulma, kendi nefsini unutmak, kayıp karşısında huzur ve başkalarının kusurlarına göz yummakla elde edilir(fA, c. IV, s. 700).

—G—

Gayb: Tanrı'nın insandan gizlediği her şey. (İbn-el-Arabi, s. 8). Birlik nuruna dalıp bir daha çıkamıyacak şekilde kaybolma (Mânevi şerhi, s. 154; ayrıca bk. I. cildin açıklaması).

Gark: İnsanın kendinden tamamen habersiz bir hale gelmesine denir (Mânevi şerhi, s. 154).

Gurbet: Sâlikin kendi halini bizzat kendisinin ve başkalarının bilemiyeceği bir makam. Bu makam sâlik için gurbet sayılır ve sâlik kendisini bu makamda dünya ve âhirette garip hisseder.

Guyende: Saz çalan ve şarkı söyliyen, hikâye anlatan. Gürbüz: Hilekâr. Aslında bu kelime, gurk (kurt) - buz (davar) yani “davar şeklinde kurt” idi (Gıyâs, s. 324).

-— H—

Hadis-i Kutsi: Peygamber'e uykuda vahyolan hâdisler. (Gıyas, s. 389).

Hakim: İran mutasavvıf şairlerinden Senây?. Bu kitapta bu kelime büyük harflerle yazıldığı yerlerde Senâyi kastedilmiştir. (Birinci cildin açıklamasına bk.)

Halilürrahmân: İbrâhim, İshak ve Yakub peygamberlerin gömülü bulunduğu Filistin'in güneyinde bulunan Halil adlı şehire bilhassa Türkler tarafından verilen ad(İA,c. V.s, 155. 146).

Halvet: Bir kimse ile yalnız kalmak mânasına gelen halvet kelimesi, tasavvufta Tanrı'dan başka hiçbir insan ve meleğin bulunmadığı bomboş bir yerde ruhun gizlice Tanrı ile konuşması mânasına gelir. Bir odacık veya yer altında kazılmış daracık bir mahzen içine girip, haftalarca orada ibadetle meşgul olmak âdetinin Sofiler arasında hangi tarihten beri var olduğu kesin olarak bilinmiyorsa da, veliler hakkında yazılmış biyografi kitaplarında bu âdetin TII, h. (X. m.) asırdan önce de mevcut olduğu anlaşılmaktadır. Halvete girmeyi prensip edinen ve halvetiye adını alan bir tarikatın ortaya çıkışı ise, VITI. h. (XITI. m.) asırdadır. Bu tarikate mensup olanlar nefislerini ancak halvetle öldürebilecekleri kanısındadırlar. Bunun için dört elle halvete sarılırlar. Halvet, hücre veya halvethane adı verilen, kapısı kıble tarafında bulunan, insan boyu yüksekliğinde, namaz kılınacak kadar uzunlukta, hareket edilebilecek genişlikte olan ve içerisine, dışarıdan hiç ışık sızmayan bir odacıkta yerine getirilir. Mamafih nefislerine fazla eziyet etmek için bazı şeyhler toprak altında hazırlanan hücrelerde de halvete girerler. (Doktora tezimiz, s. 37).

Harim: Herkesin girmesi yasak olan mâsun ve muhterem yer.

Hâtim-i Twi: Araplar arasında cömertliği dillere destan olmuş, meşhur bir Arap şâiri ve asilzadesi olup, VI. asrın son yarısı ile VTİ. asrın başlangıcı arasında yaşamıştır (İA, c. V. Ss. 371).

Hakiki Hayat: Sâlikin kendi izafi varlığından kurtulup, Tanrının sıfatı ile vasıflanmasıdır. Tıpkı denizden ayrılan bir damlanın tekrar denize karışıp, denizin olgunluğunu kazanması gibi.

Herise: Bir nev'i yemek.

Hikmet: İnsan gücü nisbetinde, dış eşyanın hakikatini olduğu gibi bilip, ona göre hareket etmekten bahseden bir ilim. Tabii, riyazi ve ilâhi olmak üzere üç çeşittir. Hikmet-i tabii; su, hava, basit ve bileşik cisimler gibi, akılla idrâk edilen ve hariçte de mevcut olan bir maddeye muhtaç şeylerden bahscden bir ilimdir. Riyazi Hikmet; hariçte mevcut bir maddeye ihtiyaç gösteren ve sadece bir sayıdan olmayan işlerden bahseden ilimdir. Gerçekten hariçte bir maddeye delâlet etmiyen sayı da vardır. Fakat bu sayılar riyazi hikmet'e girmez. İlâhi Hikmet ise; hareketler'de bulunma ve sanatlara çalışmadan bahseder. Nazari Hikmet üç kısımdır: 1) Metafizik, 2) Riyazi ilim, 3) Tabiat ilmi.

Iı — Metafizik: İki kısma ayrılır: a) İlâhiyât, b) Felsefe,

2 — Riyazi İlimler: Bu ilmin çerçevesine, a) Hendese, b) Matematik, c) Musiki, girer.

3 — Tabiat İlmi: a) Semâ'ı tabii, b) Semâ-ı Âlem, c) Kevn-ü fesat, d) Ulvi eserler, e) Madenler ilmi, f) Bitkiler ilmi, g) Hayvanlar ilmi, h) Nefs ilmi.

Ameli Hikmet ise:

I — Tebzib-i ahlâk (Ahlâkı süsleme).

2 — Tedbir-i Menazil (Ev geçimi bilgisi).

3 — Siyaset-i beden (Sağlık bilgisi).

Yukarıdaki tasnif eski bilginler tarafından yapılmıştır. (Gıyas, s. 145. Kelimenin diğer mânaları için bk. Cilt, I, Açıklama).

Hikemiyat: Felsefi sözler.

Hitab: Tanrı tarafından kul'a dört türlü hitab gelir:

I — Rabbâni (Tanrısal) hitap: Bu hitap hiçbir zaman hata yapmaz, kudret, kuvvet ve önlemek imkânsızlığı ile tanınır.

2 — Meleki (meleklere ait) hitap: Bu hitap bir kimseyi, bir hizmeti yerine getirmeye, veya bir farzı sona erdirmeye teşvik eder ve ilham adını alır.

3 — Nefsâni (nefse ait) hitap, yahut hâcis (kötü) hitap, Nefse haz verir.

4 — Şeyteni Hitap: İnsanı hakka muhalefete, fuhşa ve günah işlemeye teşvik cder (Târifat, s. 45).

Hü: Tanrı'nın zâtına ait bir addır. Bu adla, görülmesi mümkün olmayan, fakat kendisi ile bütün varlıkların zuhur ettiği, gayba ai: bir sır kastedilir. Hakkın hüviyetinin eşyadaki dolaşması, bir meyve çekirdeğine benzetilir. Nasıl bir ağaç bir çekirdekten vücuda geldikten sonra, o çekirdek.o ağacın gövdesinde sır olup, görünmez, fakat ağaç neşv ü nemasını bu sırdan (çekirdekten) alıp meyva verirse, ve bu çekirdek de bu suretle kendi "hakikatini kesret (çokluk) mertebesinde gösterip, bir iken yüz binlerce olursa, Tanrı'nın hüviyeti de eşyada öylece dolaşır ve bir iken binlerce şekilde gözükür. (Haririzâde Kemaleddin Efendi, Tıbyân, c. II, s. 226 a.).

Huld-i Berin: Cennet-i Alâ.

Hüdhüt: Çok renkli, çizgili ve fena kokan bir kuş. Mezbelede açtığı bir çukur içinde yumurtlar. Yer altında bulunan suları, sanki bir cam içinde imiş gibi gördüğü rivayet edilir. Su bulmaktaki maharetinden ötürü, Süleyman Peygambere kılavuzluk etmiş, kaybolduğu vakit, Süleyman onu aratmış. Hüdhüt'ün kaybolmasının sebebi şu imiş: Rivayete göre Süleyman, Beytül-Mukaddes'i yaptıktan sonra Mekke'ye gitmek üzere hareket etmiş. Kendisine insanlar, cinler, şeytanlar, kuşlar ve vahşi hayvanlar arkadaşlık etmişler. Mekke'yi ziyaret ettikten sonra Yemen'e doğru hareket edip, öğle vakti San'a mevkiine ulaşmış. Burası güzel bir yermiş. Burada konup namaz kılmak istemiş. Buraya konmak işi ile meşgul olurlarken Hüdhüt, su bulmak için göğe doğru uçmuş, yükseklerden arzın dört tarafına bakmış. Nihayet Belkis'in bahçesini görmüş. Oraya doğru uçup konmuş. Tam o sırada oraya bir de Yemenli bir Hüdhüt gelmiş. Süleyman'ın Hüdhüt'ünün adı Ya'ftur'muş. Yemenli Hüdhüt, Süleyman'ın Hüdhüt'üne: “Nerden geldin, nereye gidiyorsun?” diye sormuş. O da, Süleyman ile birlikte Şam'dan geldiğini, söylemiş. Bunun üzerine Yemenli Hüdhüt: “Süleyman kimdir?” demiş. Ya'fur: “Süleyman, insanların, cinlerin, şeytanların, kuşların, vahşi hayvanların ve yelin padişahıdır,” diye cevap vermiş ve Süleyman'ın yüceliğinden ona uzun uzun bahsettikten sonra ondan: “Peki, sen nerelisin?” diye sormuş. Bunun üzerine Yemen'li Hüdhüt de: “Bu ülkeden,” diye cevap vermiş ve Belkis'i ona anlatmış. Sonra da: “Belkis'in ülkesini görmek için benimle gelmez misin?” diye bir teklifte bulunmuş. Ya'fur: “Süleymanın namaz kılmak için suya ihtiyacı olacağı zaman beni aratacağından korkuyorum,” demiş. Yemen'li Hüdhüt: “Eğer sen bizim kraliçeden haber götürürsen padişahın sevinir,” demiş. Bunun üzerine Ya'für ile Yemen'li Hüdhüt, Belkis'in ülkesine gitmişler. Ya'für, Belkis'in ülkesini gördükten sonra Süleyman'ın yanına dönmüş. Fakat Süleyman su olmayan bir yere konduğu için insanlardan, cinlerden, şeytanlardan su bulmalarını emretmiş. Bunlar su bulamamışlar. Bunun üzerine Süleyman kuşları aratmış, aralarında Hüdhüt'ü göremeyince onların şefinden Hüdhütü çağırıp getirmesini emretmiş. O da Hüdhüt'ten haberi olmadığını söylemiş. Bunun üzerine Süleyman, kuşların reisi kartalı çağırtmış ve bir saat içinde Hüdhüt'ü bulmasını emretmiş. Kartal göğe yükselmiş, etrafına bakınca Hüdhüt'ün Yemen tarafından geldiğini görmüş. Onu alıp Süleyman'ın yanına getirmiş. Süleyman Hüdhüt'ten niçin kaybolduğunu sorunca o da, ona Belkis meselesini anlatmış Damiri, Hayâtirl-Hayavân, s. 436).

Hürw'l-iyn: Kara gözlü güzel kadınlar. Cennet'te müminlere nasibolan ciltleri son derece beyaz, gözlerinin akları ve karaları da o nisbette fazla ve saçları da son derecede kara olan güzel kadınlar (Gıyas, s. 148, 307). Evlenseler de daima bakir kalacak olan bu kadınlar. Kur'an'da mutahhar zevceler: Maddi ve mânevi bakımdan temizlenmiş, arı, duru olmuş zevceler olarak tavsif edilmektedirler (K., II, 23; İV, 60). Bazı müfessirler, Kur'an'da geçen bu kızların bedeni güzellikleri hakkında da malümat vermekte ve bunların bedenlerinin zafran, misk, amber ve kâfurdan yaratılmış olup beyaz, yeşil, sarı ve kırmızı olmak üzere dört türlü renklerinin bulunduğunu, yetmiş kat ipekli elbise altında bile kemiklerinin içinde iliklerinin göründüğünü, göğüsleri üzerinde Tanrı'nın güzel adlarından (Esmâ-i Husnâ') biri ile kocalarının adları yazılı olduğunu, el ve ayaklarında bol miktarda mücevherler bulunduğunu kaydetmektedirler (İA, c. V, s. 591).

Hümâ: Kemik yemek suretiyle yaşayan mevhum bir kuş. Eskiler bu kuşun tercihan daima karlarla örtülü bulunan bir bölgede yaşadığına' ve yırtıcı bir kuş olduğuna inanırlar. Başka bir rivayete göre de bu kuş Bahr-i Muhit adalarında yaşarmış ve güvercin büyüklüğünde, gagası sarı, kanadı zümrüdi yeşil ve beyazlı bir kuşmuş. Uçtuğu vakit gölgesi kimin başına düşerse onun bir devlet ve saltanata kavuşacağı rivayet edilir. Hümâ'yı bile bile öldüren bir kimsenin kırk gün içinde öleceğine inanılırdı. Bazı Türk kabileleri arasında çocukları koruyan bir meleğe ve can alan Azrail'e de Hümâ adı verilmiştir. (Burhan-i Kaat s. 629; İA,c. V, s. 627; Tarama Dergisi, s. 330, Ferheng-i Ziya, s. 1999). Hüviyyet: Hü'ya bakınız.

—İ—

İdris: Son derecedeki dindarlığı ile melekleri bile kıskandıran, kendisine ilk önce vahy gelen ve ilk önce türlü fen ve sanatlara sahib olan bu peygamberin adı ve şahsiyeti etrafında türlü rivayetler teşekkül etmiştir. Eski İslâm müellifleri, dindarlık, 365 yıl yaşamak ve diri diri gökte Cennet'e çekilmek gibi hususiyetlerine bakarak İdris'in Tevrat'ta aynı hususiyetleri taşıyan Ehnoh veya Hunuk olduğunu kabul ederler. Ve yine bu müeliifler, İdris'in Yunanlılar arasında Batrismin ve Orsin, Araplar arasında ise İdris, Hermes ve el-Müselles bi'n-ni'me adları ile tanındığını kaydederler (Ravzatır's-safâ I, 15). Bu rivayetlere göre İdris, Mısırda Menif şehrinde doğmuş ve orada Yunan ve Mısır halkına gönderilen peygamberlerden biri olan Gazimon-i Mısri'nin talebesi olmuştur. İdris, ilk önce kajiem kullanmış, elbise dikip giymiş, namaz kılmış ve bir ayin belirli günlerinde oruç tutulmasını, zekât verilmesini; domuz, eşek ve köpek gibi hayvanların etlerinin yenilmemesini sağlamıştır. Yıldızlar ilmini (İlm-i Nucüm) ilk önce kuran ve Tanrı yolunda Kabil'in sapık çocuklarına karşı ilk önce savaşan ve bu savaştan sonra dünyanın muhtelif bölgelerinde şehirler kurduran ve her bölgeye mahsus âdetler koyan, Ehramların yapılmasını teşvik eden de o'dur. Nihayet 365 yılık ömrünü doldurduğu sırada Azrail, Tanrı'nın izni ile insan kılığına girerek O'nu ziyaret etmiş. İdris, onun Azrail olduğunu öğrenince kendi canını almasını istemiş, Azrail de onun bu arzusunu yerine getirmiş. Bir saat kadar ruhunu bedeninden ayırdıktan sonra tekrar iade etmiş. Yeniden canına kavuşan İdris, Azrail'den kendisine Cehennem ve Cennet'i göstermesini rica etmiş ve bu ricası kabul edildikten sonra önce Cehcnnem'i, sonra da Cennet'i görmüş ve çok sevdiği için buradan çıkmamış, Tanrı da İdris'in burada kalmasına razı

olmuştur. Tanrı'nın bu günahkâr Ademoğluna fazla iltifat etm i, meleklerin kıskanmasını mucib olmuş. Bunun üzerine Tanrı, kendileri yeryüzünde olmuş olsalardı, daha büyük günaniar işliyebileceklerini (o söyliyerek, denemek maksadı ile aralarından Hârut'la Mârut adlı iki meleği yeryüzüne indirmiştir (Ravzatu”s-safâ, göst. yer. İdris hakkında teşekkül eden bu rivayetlerin, İskender'in aşçısı Andreas'ın etrafında teşekkül eden hikâyelerle ilgili bulunduğu ve İdris adının da bizzat bu Andricas adının tahrif edilmiş bir şekli olduğu Avrupalı müteşrikler tararından ispat edilmiştir (İA. c. V, kısım TI, s. 933).

ihlâs: Amelleri ve dini, kibirden, ikiyüzlülükten, hileden ve bir menfaat beklemek düşüncesinden temizleyip, sâf bir hale getirmeye denir.

ilâhi Bilgi: Marifet'e Bk.

İlin: Zâti (kendiliğinden) ve muktesep (kazanılmış) olmak üzere iki kısımdır. Zâti, yani zata mahsus olan ilim, Tanrı'ya aittir ve o bu ilmi dilediği kimseye verir. Meselâ, Tanrı bu ilimden Hızır'a vermiş. Musa'da Tanrı'nın Hızır'a verdiği ilimden faydalanmıştır. (o Muktesep, yani kazanılmış ilim, başkalarının öğretmesi ve çalışmakla elde edilir.

İlliyin: Cennet'in yüksek evleri, odaları, Salih kulların defterleri, Cennet, sekizinci gök ve Sidretü'l-münteha (Bu kelime için 1. cildin açıklamasına bk.).

İsm-i Âzam: Tanrı'nın en yüce adı. Bu adın, Tanrı adlarından hangisi olduğu hakkında ihtilâf vardır. Bazılarına göre Allah, bazılarına göre Samed, bazısına göre Hayyi”l-Kayyum, bazısına göre ise Er-rahmânirrahim'dir (Gıyâs, s. 26).

İnak (veya inağ): Türkçe bir kelime olup, tam emniyet, candan, dost, has, itikad, müsahib, müşavir, nedim, sırdaş (Tarmra Dergisi, s. 1048; Lügat-i Çagatayi s. 62; Ş. Sâmi, Kamus-i türki 1, 252; Tanıkları ile tarama sözlüğü If, s. 538; Redhouse, Türkçeden İngilizceye Lügat, s. 308) ve daha eski metinlerde ümit ve melce (Uygur Sözlüğü, s. 75; V. Gabain Alttürkische Grammatik, s. 311) mânalarına gelen bu kelime ile Selçuklu saray teşkilâtında padişahın müsahib ve nedimleri kastedilirdi. Selçuklulardan sonra teşekkül eden Moğol

devletinde (İlhanilerde) bu kelime, Selçuklu saray teşkilâtındaki mânasını muhafaza etmiştir. İlhanlılardaki bu nedimler, emirlerin çocukları idi ve bunlara muayyen bir maaş verilirdi. Aşağı yukarı aynı teşkilâtı kabul etmiş olan Karakoyunlu devletinde de inaklar, hükümdarın ve vâli olan şehzâdelerin yanında bulunurdu ve sayıları binleri aşardı. (İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı devleti teşkilâtına medhal s. 41, 196, 200, 234, 294, 306).

İnfisâl: Sâlik'in müstakil irşad sahibi olması, dünya ve âhiretten ilgisini kesmesi ve bütün arzularından vazgeçmesidir.

İsa'nın Dile Gelmesi: İsa doğduktan sonra annesi Meryem onu sarıp kendi kavmine getirmiş. Kavmi, Meryem'e: “Sen kötü bir insan değildin; annen de kötü bir kadın değildi. Halbuki sen kötü bir iş işlemişsin,” diyerek onu taşlamak istemişler. Fakat Meryem, eliyle İsa'yı göstererek: “Ona sorunuz,” demiş. Fakat onlar: “Biz beşikteki bir çocukla nasıl konuşalım?” demişler. Bunun üzerine İsa hemen dile gelerek: “Ben Tanrı'nın kuluyum. O, bana kitap verdi ve beni peygamber yaptı. Nerede olsa beni mübarek kılar,” dedi. Bu sözleri işiten Yahudiler hayrette kalıp, Meryem'i taşlamaktan vazgeçtiler (Kısasi”i-Enbiyâ, I, s. 40-41).

İttikan: Bir şeyi delilleri ile, sebepleri ile bilmek. Umumi kaideleri parçaları ile zaptetme. Bir şeyi gerçek olarak bilmek (Târifat, s. 4).

— K—

K: Farsçada isimleri küçültme eki. Merd (adam) ve Merdek (adamcık) gibi.

Kahhâr: Kalır, “galip gelme” mânasınadır. Kahhâr, “mübalâğa ile galip” demektir. Tanrı, Rablık saltanatına saldıranlara, yani Tanrılık iddiasında bulunanlara, galip olup, öldürücü ve yok edicidir.

Kalender: Birinci cildin açıklamasına bk.

Kat: Kesme. Menedilen şeyden nefsi alıkoyup kesme.

Kavâri: Arapça kaari'a kelimesinin çoğul şeklidir. Kaaria, “Kıyamet, birdenbire vukubulan felâket ve musibet” mânalarına geldiği, gibi, Kur'an'da da bir sürenin (CI) adıdır. Kuran'da geçen bu kelimeyi müfessirler, dünyanın sonu sayılan an'ın (saatin) bir sıfatı olarak kabul etmekte buna yürekleri parçalıyan gün mânasını vermektedirler. (Blachöre, Coran c. Il, s. 25). Ayrıca Kavâri'u'l-Kur'an diye bir tâbir daha vardır ki, bununla da, şeytanların, cinlerin, zararlarından korunmak için okunan Âyetwl-Kârsi, Suretu'l-Felak ve Suretu'n-nâs, Sure-i Yâsin, Suretu'l-mülk kastedilir. Bu âyet ve surelere böyle bir adın verilmesine sebep te, sözde bu âyetler, okundukları zaman, şeytanların ve cinlerin yüreklerini parçalarlarmış (Kamüs tercümesi, c. IlI, s. 369).

Kavvâl: Sözü, sohbeti tatlı, güzel ve fazla konuşur adam Kamus terc. c. IV, s. 60-61); şarkıcı (Gıyas, s. 348). Mutasavvıflar, âriflerin, sema toplantısında kalblerini rahatlandırmak için: 1. Güzel koku, 2. Güzel yüz, 3. Güzel ses gibi üç şeye ihtiyaçları olduğunu göz önünde tutarak kavvâlin güzel sesli ve güzel yüzlü olmasını isterler. Mamafih, bu vasıfları haiz kavvâlin dinlenip seyredilmesini ancak Tanrı'dan başka her şeyden ilgisini kesen âriflere lâyık görürler o (Rüzbihân-i Bakli'nin Kitabw'l-envâr fi keşfi'l-esrâr adlı eserinden naklen Nefahât terc., 5. 298-299).

Kayyüm: Zâtiyle kaim (duran) ve başkasının kıyamı (durması) onunla olan, demektir. Tanrı'dan başka mutlak olarak Kayyüm yoksa da, varlıkların her birinin bu sıfattan nasibi vardır. Çünkü eşyanın kaim olması, Tanrı'nın kayyümiyeti iledir. Kayyümluk, dirilikle ilgilidir. Bilinen her şey olduğu gibi, kayyumdur da. Sâlik, Tanrı'nın kayyümiyetini eşyada gördükten sonra, kendi kuvvet ve kudretinden sıyrılıp ve eşyadaki hakiki fâilin Tanrı olduğunu bilir ve kendi irade - dizginini biricik kuvvet ve kudret sahibi olan Tanrı'nın eline bırakır.

Kerrübi: Tanrı'nın yakın melekleri. Meleklerin ileri gelenleri. (Gıyas, s. 306).

Keypa: Koyunun kalın bağırsaklarını, temizledikten son- F. 24

ra içini kıyma, nohut ve pirinç ile doldurup yağda pişirilerek yapılan bir nev'i yemek (bumbar dolması).

Kirman Mülkü: (Kirman ülkesi) İran'da Şimâlden Horasan, Doğudan ve Güneyden Bülücistan, Batıdan Yezd'le çevrilmiş olan bir ülkenin adı. Bu ülkenin Ahamenşiler zamanında (İ.Ö. 558-323) adı Butia idi. Sonradan Keramiye oldu. Bu ad da yavaş yavaş değişerek Kirmin şekline girdi. Sâsâniler zamanında (İ. Ö. 224-732), İran'ın meşhur bölgelerinden birisidir. Sâsâni devletinin kurucularının bu ülkeye mensup olmaları, onların buraya, daha da çok önem vermelerine sebep oldu. Hattâ bu hükümdarlardan bazıları Kirman ülkesinin padişahı mânasına Kirmanşah lâkabı ile anılırlardı. Arap istilâsından sonra bu ülkenin ahalisi uzun zaman mukavemet göstermiş, bir kısmı da eski dinlerini muhafaza etmek için başka ülkelere göç etmişlerdi. Kirman, hububatı, hurma bahçeleri ve üzüm bağları ile Basra'yı andırmaktadır. (Nuzhati”i-Kulüb ve Muw'cemü"l-biildân'dan naklen Coğrafya-yı mufassal-ı İran, c.Il, s. 244).

Kıtmir: Eshab-ı kehf'in (bu kelimeye Bk.) köpeğinin adı.

Kulleteyn: 1200 Irak rıtlı (takriben 2564 gr. ağırlığında bir ölçü) su alan iki büyük küpe denir. Şafii mezhebine göre bu kadar su kullandıktan sonra pis (necis) olur (Gıyas, s. 345).

Kürsi: Küçük taht. Sekizinci felek. “İskemle, mülk ve saltanat” mânasına gelir. Kürsi hakkında rivayet edilen bir hadise göre, yedi kat gökler ve yerler, küirsiye nisbetle ancak bir ovada bulunan bir halka gibidirler. Arşın (I. cildin açıklamasına bk.), Kürsiye nisbetle fazileti de, ovanın halkaya nisbetle olan fazileti gibidir (Cevdet Paşa, Kur'an açıklaması, s. 10-12).

NN

Lâhza: Gözucu ile bakma. Tasavvufta Tanrı'nın zâtının güneşine, parlaklığından ötürü bakmayıp, gözucu ile bakmaya denir (Manevi şerhi, s. 153).

Lâtife: Zevk hakkındaki bilgi gibi duyulan, fakat anlatılamıyan ince bir mâna (Cürcâni, Târifât, s. 1281).

Ledüni Bilgiler: Kendi ve başkalarının cehid gayreti olmadan, kula Tanrı tarafından verilen bilgiler. (Gıyas, s. 385).

Lika: Yüz, çehre. Karşılaşma.

— M —

Mahcub: Örtülmüş, perdelenmiş.

Mahrem: Bir kimsenin sırlarına, hususi durumuna vâkıf, içli dışlı adam.

Mai-Mein: Berrak, temiz akan su. Bu söz Kur'an'da “Deki, eğer suyunuz yerin dibine geçerse, akar su (Ma'-i Mein) size kim getirir?” (K., LXVİI, 30) âyetinden alınmıştır.

Maksüre: Mescidde imamın durduğu yer. Küçük oda. Taht. Gelin odası.

Mansur: I. cildin açıklamasına bk.

Mâriyetw'1-Kıptiye: Peygamberin câriyesi ve oğlu İbrahim'in annesi. Peygamber hicretin yedinci yılında, İslâm dinine davet etmek maksadiyle etrafta bulunan hükümdarlara elçiler gönderdi. Bu arada, bir mektupla birlikte Hâtip b. Balta'a'yı da Mısır hükümdarı Mukavkıs'e gönderdi. Mukavkıs, gelen elciyi ağırladıktan sonra Peygamber'e, bir mektupla birlikte biri Mariyetü'l-Kıptiye olmak üzere Mısır'ın eski halkı (Kipi) arasında sayılı kadınlardan iki câriye (Kısasu'l-enbiyâ” da dört) ve bir katır gönderdi. Peygamberin bu câriyeden yukarıda adı geçen oğlu olmuştur. Mârive, beyaz saçlı ve güzel bir kadınmış. Hicretin on altıncı yılında Halife Ömer zamanında ölmüştür. (an-Navavi, Tanzibırl-esmâ, s. 853. Cevdet Paşa, Kısasw'l-erhiyâ, c. 1, s. 256-258; gönderilen mektupların Fransızca tercümeleri için bk. Corpus des traitös et lettres diplomatigues de Pislâm s. 31-32).

Weleköt: Padişahlık, tasarruf: melekler âlemi. Tasavvufta, ruhlar âlemi yerine kullanılan mâna âlemi (Gıyas, s. 442).

Menşur: Aslında “işleri dağınık adam” mânasına gclen bu kelime ile, tuğra çekilmiş padişah fermanı ve beratı (Kamus terc., c. İl, s. 706) kastedilir. Abbasiler devrinde kendilerine tâbi olan hükümdarlara gönderilen bu menşurlar, Selçuklular zamanında birisine emirlik verilmek veya ıktada bulunmak üzere yazılan beratlar mânasında kullanılmıştır. Bu menşurlar, büyük çapta kesilmiş kâğıtlara yazılır ve Selçuk sultanının alâmetini ihtiva ederdi. Bu devirde, bunların tevki adını da aldıkları görülmektedir. Bu mcnşurlar Tuğra divanında yazılırdı. Bu kelime Moğollar zamanında da aynı münayı muhafaza etmiş; yalnız altın damgalı olanına altın bilse denilmiştir. Mısır Memlükleri devletinde ise, menşurlar ahidname yerinde kullanılmış ve tuğralar mustatil bir kâğıt üzerine çekildikten sonra menşurlarda besmelenin üst tarafıne yapıştırılmışlardır. (İ. H. Uzunçarşılı, Osmanlı Devleti Teşkilğtna Medhal, endeskte işaret edilen bütün sahifeler.)

Mesh İlleti: Bir insanın şeklinin, kötü ve çirkin bir şekle sokulması illeti, hastalığı; meselâ, insanın maymun ve domuz şekline sokulması gibi. Kuran'da: “Tanrı'nın lânet ve gazabına uğramış kimselerin maymun ve domuz şekline sokulmaları” (K., V, 63). mesh illeti sayılır. (Kamus terc. c. I, s. 1050; Gıyas, s. 418).

Mesih: Dost ve çok gezgin mânasına gelen bu kelime, İsa Peygamberin lâkabıdır. İsa Peygamber Tanrı'nın dostu olduğu ve insanlardan sıyrılıp uzaklaşmak maksadı ile de daima gezip dolaştığı için bu lâkabı almıştır. (Gıyas, s. 418; Kamus terc., c. 1. s. 906).

Mesnevihan: Mesnevi okuyan. Eskiden Kur'an okuyan hafızlar gibi, Mesnevi okuyan Mesnevihanlar vardı. (A. Gölpınarlı, Mevlânâ'dan sonra Mevlevilik s. 406).

Misâl Âlemi: Bu, cisimler âlemine nisbetle daha güzel olan diğer bir âleme denir. Bu dünyada görülen her şey, misâl âleminde de vardır. (Gıyas, s. 280).

Mugayyebât: Gizli ve görünmez şeyler. (Birinci cildin açıklamasındaki gayb kelimesine Bk.)

Muhannes: Kadın huylu erkek.

Muhib: Şeyhe inabet etmiş, fakat çile çıkarmamış dervişe denir. Derviş, şeyhe vücudiyle, muhib ise malı ile hizmet eder. Muhibin şeyhe tam bir sevgi, itikad göstermesi, boyun eğmesi

ve kalbi ile de dervişlere bağlanması lâzımdır. Derviş her halini şeyhe söylediği hâlde, muhib söyleyemez ve şeyhi hakkındaki medih ve zemme hiç karışmaz, itikadını bozmaz. (Nureddin-i Cerrâhi, Murşid-i dervişan, bölüm, IV).

Muhtesib: Muhtelif memleketlere göre az çok mânası değişen bu kelime, bazı memleketlerde polis müdürü, bazılarında esnafı, tacirleri, bakkalları kontrol eden belediye müfettişi, bazı yerlerde ise, ordu kumandanı, ordu müfettişi ve belediye reisi mânalarına gelir. Muhtesibin itibarlı haysiyet ve şeref sahibi bir zat olması lâzımdır. (Osmanlı Devleti Teşkilâtına medhal, s. 413).

Muid: Medresclerde talebeye dersi tekrar eden öğretmen muavini.

Mukabele: Karşı karşıya yapılan zikir ve semâ; camilerde hafızlarla önlerinde Kur'an'ı açık tutanların karşılıklı ve yüksek sesle Kur'an okumalarına denir.

Mukri: Çocuklara Kur'an okutan hafız.

Multani: Hindistan'da Multan adındaki şehre mensup.

Miinacaat: Gizlice Tanrı'ya dua ve niyaz etmek.

Müntekim: İntikam alan. Tanrı adlarından birisidir. Eskiden Kur'an'da “Tanrı intikam sahibi azizdir” (Kur'an, III, 4; XIV, 47; V, 98) âyetlerine dayanılarak bu adı, sık sık zikretmekle Tanrı'nın kızdıkları adamdan intikam alacağına inanılırdı.

Müşâhede: Tevhid (Bu kelimeye Bk.), delilleri ile eşyayı ve eşyada Tanrı'yı görmeğe denir. Yani eşyayı, Tanrı'nın birliğine delil saymağa denir. (Târifât, s. 145; Minhacül-fukara, s. 256).

Mütenebbi: Asıl adı Ahmed ve künyesi Ebu't-Tayyib olup, peygamberlik iddiasında bulunduğundan dolayı Mütenebbi unvanını alan meşhur bir Arab şairi, Mütenebbi, 303 h./915 m. de Küfe'de doğup 354 h./965 m. de ölmüştür. Çocukluğunu çölde bedeviler arasında geçirdikten sonra Kuzey Mezopotamya'da (Halep, Musul ve havalisinde) kurulmuş olan Hamdaniler hükümdarlarından Seyfuddevle'ye intisab etmiş, uzun bir süre bu hükümdar ve ailesi halkı için kasideler yazmıştır. Bilâhare adı geçen hükümdarla araları açıldığı için

önce Mısır'a, orada da fazla kalmıyarak, Irak'a ve sonra da İran'a gitmiştir. İran'dan döndüğünde bedevi eşkiyası tarafından öldürülmüştür. (R. Blachöre, Abu't-Tayvib al-Mutanabbi, Paris, 1935; Ch. Pellat, Langue et litterature arabes, Paris, 1952,s. 115; Arap ve Arap dilinde İslâm edebiyatı, CI. Huart, Türkçeye çeviren: Cemal Sezgin, İstanbul 1944, s. 111 v.d.)

—N—

Nârincât: Gerçek olmayanı, gerçek göstermekten ibaret olan sihirin bir nev'i sayılan ve “hile, sihir, tılsım, simiya, acaib şeyler, ressamların kömürle yaptıkları resim” mânasına: gelen Farsça niyreng veya daha az tanınan şekli ile neyreng kelimesinin Arapçalaşmış şekli olan niyrenç kelimesinden gelen nârincât, dünyada bulunan bazı cevherleri biribiriyle birleştirip şaşılacak şeyler yapma ilmidir (Burhan-i Kaatı, terc., s. 605; Gıyas, s. 482; Nefehâtu'l-Uns terc;, s. 71).

Nâzır: Yazıcıların, yazdıklarına bakan baş kâtip; Hadımağası. (Gıyas s. 464).

Nebi: Haber veren, peygamber.

Necmeddin-i Dâye: 564 h. (1160 m.) de, Hârizm'de doğmuştur. Necmeddin-i Kübrâ'nın talebesidir. Moğolların Hârizm'i istilâları üzerine Anadolu'ya gelmiş, Mevlânâ ile görüşmüş, 654 h. (1256 m.)'de ölmüştür.

Nevbet: Sultanların ve vezirlerin kapıları önünde çalınan çalgı, bando. Bu şekildeki bando çalmak âdetinin İskender zamanından kaldığı rivayet edilmektedir. İskender zamanında, günde üç defa çalma sayısı Abbasi halifesi Tayi yani Büveyhiler zamanında devam etti (Kısasu'l-enbiyâ, c. Il, s. 533). Selçuk sultanlarından Sencer zamanında beşe çıkarılmıştır. Selçuk sultanına tâbi yarı müstakil devletlerde ise, günde üç defa çalınırdı. Mamafih, büyük sultanla, tâbi sultân için bando çalma <avısı olarak verilen bu rakamlar sabit değildir. Bazen büyük sultanın üç, tâbi sultanın da beş defa bando çaldırdığı da görülmektedir. Nevbet denilen bu bando, kös, davul, zurna, nekkare ve nefir gibi çalgılardan teşekkül ederdi.

Moğollardan İlhanlılarda da, Selçuklulardaki bu beş vakit bando çaldırmak âdeti Olcaytu zamanına kadar (703-716 h./1302-1316 m.) devam etmiş, Olcaytu zamanında ise bu sayı yediye çıkarılmıştır. Mısır Memlüklerinde ise, bandoyu teşkil eden çalgıların sayısı zenginleştirilmekle beraber, biri yatsıdan sonra ve biri de sabah namazından önce olmak üzere her gece iki defa çalınmıştır ve fazla olarak bazı emirlerin kapılarında da bando çaldırılmıştır. (Burha-i Kaat? terc., s. 598; 1. H. Uzunçarşılı, aynı eser, endekste işaret edilen sahifeler.)

Niöcüm Bilgisi: Yıldızlar ilmi, arstroloji. Bu ilimden esler çıkarına hususlarında faydalanmışlardır. Bunlardan, cihet ve zaman tâyini, mübah, iyi ve kötü tâlih hakkında hüküm çıkarına ise mekruh sayılmıştır. (İA, c. I, s. 682; Abdullâh-i Ensâri, Tabakat-i süfiyye, vrk. 8b-9a.)

— P—

Perdedâr: Eskiden saraylarda bulunan ve sarayın kapılarını açıp kapamakla ödevlendirilmiş olan memura denirdi. (Osmanlı Devleti Teşkilâtına medhal, s. 87).

Peşrev: Alaturka musikide bestelerden evvel ve taksimden sonra çalınan nağme. Pehlivanların tutuşmadan önce kispetlerine vurarak yaptıkları gösteri (Kamus-i Türki, c. 1. s. 3506).

Râfızi: Râfızeye mensup. Râzıfe, kumandanını bırakan askerlerden bir gruba denir. Ayrıca Şii fırkalarından birinin de adıdır. Bu fırka, önce Ali'nin oğlu Hüseyin'in torunu Zeyd'e biat etmiş, sonradan da Ebu Bekir ve Ömer hakkında ne düşündüğünü sormuşlar. Zeyd de: “Ebu Bekir ve Ömer hakkında hayırdan başka bir şey düşünmem. Bu hususta söyliyecegim her şiddetli söz, bizim hilâfete başkalarından daha fazla hakkımız olduğu halde halkın bize mâni olduğudur. Fakat bu da küfür sayılmaz. Ebu Bekir ve Ömer de adalette bulundular. Kitap ve sünnetle amel ettiler,” demiş. Bunun üzerine etrafında bulunanlar: “Hak olan imamımız, İmam Bakır öldü. Bundan sonra bizim imamımız onun oğlu Câfer-i Sâdık'dır,” diyerek Zeyd'den ayrıldılar. Zeyd de kendisini bırakıp ayrıldıkları için onlara Râfızi adını verdi (Kısasi”i-Enbiya, c. TI, s. 317; Gıyas, s. 191).

Ravza: Bahçe, mezar, türbe. (F. Steingass, Persian-English Dictionary).

Rıdvan: Cennet'in kapıcısının adı. Cehennemdeki kapıcının adı ise Mâliktir.

Rind: Ayak takımı, kayıtsız, lâubali, pervasız kişi (Vullers, ayn. esr,, c. Il, s. 54). Akıllı olduğu halde şeriat işlerini inkâr eden kişi (Gıyas, s. 199).

Riyaziyât: Yalnız hariçte bir maddeye ihtiyaç gösteren şeylerden bahseden bir ilimdir. Bahsedilen şey mücerret (soyut) sayı olmamalıdır. Hikmet ilminin üç kısmından biridir. Riyaziyât, geometri, matematik, astronomi, musiki, cebir, perspektif ve aynalar ilmini içine alır, (Gıyas, 203-204).

$$ —

Sadr: Başköşe; başköşede oturan emir.

Safâ: Temizlik. Tasavvufta insanın kendisine ve başkasına iltifat etmediği haline denir. İlim ve iltifat tecellinin tertemiz olmasına mâni olur. Şeyhlerin telvin dedikleri de bu ilim ve iltifattır.

Safiyeddin-i Hindi: 644 h. (1246 m.) yılında Hind'de doğmuş, oradan Yemen'e geçmiş, hac ettikten sonra Mısır'a, oradan da Anadolu'ya gelmiş; Konya'da, Kadı Siraceddin'in yanında tahsil ile meşgul olmuş, 685 h. (1286 m.)'de Şam'a gitmiş ve 715 h. (1315 m.)'de orada ölmüştür.

Sâhib: Vezir, yardımcı, mâlik, efendi.

Sâhih Kıran: Yedi gezgin yıldızdan Zühre ve Müşteri'nin bir burçta, bir derecede veya dakikada birleştikleri anda doğan insana denir. Eskiden yıldızlara göre tâlihleri tesbit edenler, bu iki yıldızın birleştiği ânı uğurlu sayarlardı. Timur da böyle bir anda doğduğu için Sahibkıran lâkabını almıştır.

Salâ: Birisini yemek yedirmeğe, namaza veya başka bir şey vermeğe çağırmak.

Sâm: Nuh Peygamberin oğlunun adı.

Sâmiri: Musa peygamber, kavimini Mısır'dan çıkartıp Tih sahrasına geldiklerinde, Tanrıya dua için Tur dağına çıkmış, orada 40 gün kalmış, bu esnada Musa'nın kavmi içinde Sâmiri adında birisi çıkıp halkta bulunan altınları v.s. yı toplamış, hepsini ateşe koyup erittikten sonra bundan bir buzağı yapmış. Bu altından yapılan buzağı, canlı gibi ses de verirmiş. Sâmiri halkı bu buzağıya tapınağa davet etmiş. Onlar da buna tapmağa başlamışlar. Nihayet Musa Tur'dan gelince halkı buzağıya tapmaktan menetmiş (Kısasi”i-Enbiyâ, c. |, s. 23).

Sârâ: İbrahim Peygamberin karısı. Çocuk.doğurmadığı için kocasına Hacer adındaki câriyeyi vermiş ve Hacer'den İsmail Peygamber doğmuştur.

Sarsaryeli: Çok şiddetli ve gürültülü rüzgâr.

Selâm: Dünya ve âhiretin sıkıntı ve zorluklarından emin olma.

Seyr: Sâlik'in, ruhi ilerlemedeki mânevi yolculuğu. Bu mânevi yolculuk, ilk önce nefisten, Tanrı yönüne doğru olur. Bu yolculuk, birlikten çokluk örtüsü kalkınca son bulur. Sonra Tanrıda dolaşma başlar. Bu sefer de sâlik, Tanrı'nın sıfatları ile sıfatlanır ve Tanrı'nın isimlerine hak kazanır. Tanrı'nın huylarını alıp beşeri sıfatlarını tamamiyle yok eder. İlmin yüzünden örtü kalkıp leduni ilim görününce, bu yolculuğun da bittiği anlaşılır. Bundan sonra üçüncü bir yolculuğa başlanır. Bu yolculuğa, Tanrı ile yolculuk mânasına, Seyrün ma'allahi derler. Bu yolculukta sâlik, her mertebede Tanrı ile dolaşır ve ikilik tamamiyle ortadan kalkar, birliğe doğru bir ilerleme olur. Bundan sonra sâlik, birlikten (vahdetten) çokluğa (kesret) doğru bir yolculuğa çıkar. Buna da, Tanrı'dan yolculuk mânasına, Seyrün an-illâh derler. Sâlik bu yolculuğunu, kulları irşad için yapar. Bu devreye gelen bir sâlik, çokluğu birlikte, birliği çoklukta görür. Yâni çokluk ve birlik arasında hiçbir fark gözetmez. Hepsini bir görür. (Minhâcü'l-Fukarâ, s. 52-53). Şimâk Yıldızı: Aslan burcunun iki ayağı mesabesinde olan iki parlak yıldızın adı. Bunlardan birine Simâk-ı Râmih (mızraklı Simâk) diğerine ise, Simâk-ı â'zal (silâhsız Simâk) derler. Simâk-i Râmih'in yanında Simâk'in mızrağı adını taşıyan diğer bir yıldız bulunduğu için bu ad verilmiştir. Halbuki Simâk-i A'zal'ın yanında, onun silâhı mesabesinde olan böyle bir yıldız yoktur. A'zal kelimesi silâhsız adam mânasına gelir (Gıyas s. 232).

Siyer: Siret'in çoğul şekli. Bir adamın mânevi durumuna ve karakterlerine siret denir. Siyer ise, daha ziyade Peygamberin biyoğrafisine ve bundan bahseden kitap ve ilme denir. Meselâ, Halep'li bir zatın peygamberin biyoğrafisine dair yazdığı Siyer-i Halebi adlı kitap gibi.

Sırâceddin-i Urmevi: H. VII. asrın bilginlerinden olan Sırâceddin-i Ürmevi, Metâli'ül-Envâr adlı eserin yazarıdır. Bu eser, Kutbeddin-i Râzi tarafından şerh edilmiş ve uzun zaman medreselerde okunmuştur. Sirâceddin-i Urmevi, ömrünün son yıllarını Konya'da” geçirmiş, başlangıçta Mevlânâ'yı inkâr ettiği halde sonradan onu tanımış ve onun muhiplerinden olmuştur.

Sır: Hislerin idrâk edemediği mânaya denildiği gibi, dünyadaki bilgilerden sıyrılıp temizlenmek suretiyle, ruh makamına yükselen kalbe de sır denir. Başka bir tarife göre de sır, insanın, içinde hâsıl olan sevinci anlayıp kavrama yeteneği sayesinde parlayıp dışarı verilmesidir. (Minhâci”l-Fukar&, s. 244).

Subaşı: Ordu kumandanı. Bu kelimenin ilki olan (su)'yu nazarı itibara alan bazı müellifler, bu adın, Merv şehrindeki suların tevzi ve kontrolüne bakan ve maiyetinde birçok kimselerin çalıştığı emire verildiğini kaydetmekte iseler de, bunun eski Türklerde ordu mânasına gelen su ile baş kelimelerinden vücuda gelmiş ordu kumandanı mânasına bir terkip olması daha doğrudur. (Osmanlı Devleti Teşkilâtına medhal, s. 112).

Söf-i Murabba: Bir nev'i kareli yünlü kumaş.

Suyurgamişi: İhsan, lütuf.

Süfli Alem: Dünya. 3179

Şah-Beyit: Bir gazel veya kasidenin en güzel beyiti.

Şam: Akşam yemeği; Şam şehri. Şam'a, bu adın verilmesine sebep, onun Kâbe'nin burnu tarafında, yani şarkında bulunduğundan ötürü imiş. Araplar Kâbe'yi yüzü şarka çevrili bir şahsa benzetirler. (Gıyas, s. 241).

Şâş: İçi pamuklu ve köşeli bir serpuş olup icabında enseyi de örten kâlute adlı külâhın üzerine ve serpuşa sarılan ve müslin denilen ince kumaştan yapılan sarığa denir. (Ouatremere, Histoire des Memlüks c, I, s. 131'den naklen İ. H. Uzunçarşılı, aynı eser, s. 328-329. Şâş, aynı zamanda bugünkü Taşkend'in de eski adıdır (Burhan-i kaatr, s. 379; Gıyas, s. 241).

. o Şebdiz: Sâsâni hükümdarlarından Hüsrev-i Perviz'in (saltanat süresi: 590 h./628 m.) atının adı. Rivayete göre bu at, kara yağız bir atmış ve bütün atlardan da dört karış yüksekmiş. Husrev onu, Rum ülkesinden geçirmiş. Yediği yemekbir yerde gömdürmüş ve mezarın üzerine de o atın resmi bulunan bir taş diktirmiş.

Şihabeddin Maktül: İran Azerbaycan'ında Meraga civarında bulunan Suhreverd'de 549 h. (1155 m.Yde doğan meşhur bir sofi olup, fıkıh tahsilini memleketinde tamamladıktan sonra Anadolu'ya gelmiş, Selçuk sultanlarından Kılıç Arslan IPnin sarayında sultanın oğullarına kendi felsefesini okutmuş, burada sultan ve şehzâdelerin iltifatını kazanmış ve onların adına birçok eserler yazmıştır. Bir müddet sonra tekrar Azerbaycan'a gitmiş, oradan yine Anadolu'ya, Anadolu'dan da Haleb'e geçmiş. Haleb'de Selâhaddin Eyyubi'nin emri ile 587 h. (1191 m.Yde idam edilmiştir. İdam edildiğinden dolayı da kendisine Maktâl lâkabı verilmiştir (JA, XI, 88, v.d.)

MN,

Tecelli: İnsanın kendi zâtını Tanrı zatında yok ettikten sonra kalbinde doğan gayb âlemine ait nura denir. Bu nur <c0

da, ya Tanrı'nın zâtı veya Tanrı'nın sıfatları veyahut da fiülleridir. Buna göre tecelli, zâtın tecellisi, sıfatın tecellisi ve fiillerin tecellisi olmak üzere üç kısımdır. Bir kimsenin kalbine zât (Tanrı'nın zâtı) tecelli ettiği vakit o kimsenin zâtı ve sıfatı yok olur. Tanrı'nın sıfat tecellisi vâki olduğu vakit o kimsenin sıfatını yok etmez, fakat onda Tanrı'nın sıfatı zuhur eder. Meselâ, Tanrı, İsa Peygamber'e yaratıcılık sıfatı ile tecelli ettiği için, İsa, topraktan kuş yarattı. Diriltici ve şifa verici sıfatları ile İsa'nın kalbinde göründüğü için de İsa, ölüyü diriltti ve hastalara şifa verdi. (Minhâcirl-Fukarâ, s. 256).

Tecrid: İnsanın yüzünün aynada açıkça görünmesi için aynanın üzerindeki tozları temizlemek gibi kalbi de Tanrı'dan başka şeylerden temizlemek. (Târifât, s. 35: Gölpınarlı, Kaygusuz, Ss. 175).

Tefrid: Kulun Tanrı ile, Tanrı'nın kulun öz kuvvetleri haline gelecek şekilde gerçekleşmesidir. Kul, bu hale gelince. “Ben ona göz ve kulak olurum...” hadisinde buyurulduğu gibi Tanrı, onun gözü ve kulağı olur.

Telbis: Elbise giydirmeğe denir. Tasavvufta hakikati gizleyip, olduğundan başka gösterme anlamına gelir. (Tarifat, s. 45; Keşfü'i-mahcüb, s. 391).

Telvin: Kulun bir halden diğer bir hale geçmesine denir.

Tenasuh: Ruh göçü, ruh sıçraması. Ruhun bir canlıdan diğer bir canlıya geçmesi. Bir insanın ruhunun başka bir insana gitmesine nesh, kendi nevinden olmayan bir canlıya gitmesine mesi, nebata gitmesine fesh, cansız şeylere gitmesine ise, reshı derler. Ruhların böylece bir varlıktan başka bir varlığa gittiklerine inananlar tenasuhi adını alırlar ve ruhun, öldükten sonra tekrar dirildiğine inanmadıkları için kâfir sayılırlar. (Burhan-i kaati”, s. 363).

Teneffüs: Nefes alma, tasavvufta, Tanrı'nın zâtının nurunun, sıfatının nurundan tamamiyle kurtulmasına denir.

Terci”: Terci'-i bend mânasına kullanılmıştır. Terci”-i bend kafiyeleri muhtelif, birkaç kısımdan mürekkep olan ve her kısmının sonunda, yalnız bir beyit tekrar edilen manzumeye denilir.

Tesnim: Cennet ırmaklarından birisinin adı.

Teşrif: Şereflendirmek. Eskiden sultanların ve emirlerin bir kimseyi şereflendirmek için ona verdikleri hilat (Gıyas, s. 100).

Tevhid: Tanrı'yı birlemek. Tanrı'nın bir olup, ortak ve benzerden arı duru olduğuna iman etmeğe denir. Sofilere göre tevhid'in üç mertebesi vardır: 1. Tevhid-i ef'âl (fülleri birlemek): Tanrı'dan gayri hiçbir müessir kabul etmemeğe ve bütün işlerin Tanrı'dan olduğunu gerçek olarak bilmeğe denir ki, bu mertebeye ulaşan insanda tam bir tevekkül hâsıl olur ve hâlktan hiçbir suretle şikâyet etmez. Onların kendine yapacakları fenalık ve iyiliklerin hepsini Tanrı'dan bilir. Kul, böyle hareket etmekle, Tanrı'ya açıkça bir ortak koşmaktan kurtulur. 2. Tevhid-i Sıfat: Her kudretin, Tanrı'nın her şeye şâmil olan kudretinde müstağrak ve her ilmin Tanrı'nın tam olan ilminde tamamiyle yok olduğunu bilmeğe denilir. Sâlik, böylece bütün sıfatların, Tanrı'nın sıfatlarından başka bir şey olmadığını anlar. 3. Tevhid-i zât: Tanrı'dan başka hiçbir şey görmemege, bütün sıfatların, Tanrı'nın zâtının tecellisi ve varlığın da tek olduğunu idrâk etmeğe denir. Bu mertebeye ulaşan sâlik, “Her şey helâk olucudur. Yalnız onun zâtı değildir” âyetinin mânasını her şeyde bizzat müşahede eder. Tevhid-i ef'âl olmadan Tevhid-i sıfat, Tevhid-i sıfat olmadan da Tevhid-i zât mümkün olmaz. (Kamus terc. c. II, s. 47; Minhâcü'l-Fukara, Ss. 279).

Tevki: Hükümdarın irade ve muvafakati; İmzaya denk bir alâmet. Tevki, umumiyetle hükümdarın karar ve iradesi, özel olarak da muvafakatidir. Selçuklularda ve Memlüklerde, tuğra ile alâmet ayrı ayrı olduğu halde, Osmanlılarda her ıkisi de birdir, yani tuğradır (Osmanlı devleti Teşkilâtına medhal, endekste işaret edilen sahifeler).

Tebareke: Yüce oldu ve yüce olsun demektir. Mülk süresi (K., LXVITI)ne de halk arasında Tebareke süresi denir (Gıyas, s. 92).

Tüşmal: Mutemed. Emirlerden sonra gelen askeri sınıfın reisi veya sarayın aşçıbaşısı. (İ. H. Uzunçarşılı, aynı eser, s. 301; Gıyas, s. 110). —u—

Ulvi Âlem: Yüce âlem, öteki dünya.

Ümmü”l-Kitâb: Fâtiha süresi. Fâtıha süresi, namazda her süreden önce okunduğu ve Kur'an'ın da başlangıcı olduğu için bu adı almıştır. Ayrıca Kur'an'a, Levh-i Mahfuz'a (Bu kelime için I. cildin açıklamasına bk.) ve mutasavvıflar arasında ise, vahdet mertebesine delâlet eden Akl-i Evvel'e de Ümmü'|- Kitâb denir. (Gıyas, s. 42; Saâlibi, Nefhat el-Meclüb, 48 b.)

— V —

Veled-i Zina: Yağmur mevsiminde zuhur eden ve Süheyl yıldızının doğması ile beraber ölen kelebeklere, kurtlara ve diğer hâşerelere denir. (Gıyas, s. 490).

Vilâyet: Kulun kendi nefsinden fani olup Tanrı ile kaim olmasıdır. Bu mertebede Tanrı, kulun bütün işlerini doğrudan doğruya kendi üzerine alır. Bundan dolayı kulun varlığı, tasarrufu, vasfı ve fili kalmaz. Kuldaki varlık, tasarruf, fril, irade ve kudret tamamiyle Tanrı'nın olur ve kul, mevhum varlıgından kurtulur. (Minhâcü'l-Fukara, s. 241; ayrıca Bk. c. I, Açıklama).

Vird: Muayyen vakitlerde okunması manevi bir vazife olarak kabul ve itiyad edinilen Tanrı adları, âyetler veya dualara denilir.

Visal Orucu: Gurupta iftar etmiyerek, bir günün orucunu ertesi güne ulamak ve dayanabildiği kadar devam ettirmek. Peygamber bu orucu yasak etmiştir. (Zihni efendi, Kitabi”s-Savm, s. 13).

— Yy —

Yâsin: Kur'an'da XXXVI. cı sürenin adı. Bu süre, Y ve Sin harfleri ile teşekkül eden bir kelime ile başladığı için bu

adı almıştır. Kur'an tefsircilerinden bazısı Yâsin kelimesinin peygamberi meth için zikredildiğini; bazısı, Peyzamberin adlarından biri olduğunu, bazısı Y harfinin nida olduğunu, Sin'in seyyid kelimesine delâlet ettiğini, meşhur kadı Beyzâvi ise, Sin'in yüceltmek mâkamında insan kelimesinden yapılmış bir küçültme isminin kısaltılması olduğunu söylemektedir (Gıyas, s. 513).

Yed-i Beyzâ: Beyaz el demek ise de, bununla Musa Peygamberin ateşte yanan eli kastedilir. Tanrı bu eli Musa'nın mucizesi haline getirmiş. Musa onu koltuğunun altında saklarmış. Koltuğunun altından çıkarınca bu cl, göze, güneş gibi parlak gözükürmüş. Mecaz olarak kerametler ve olağanüstü olaylar mânasına da gelir.

27 —

Zâhid: Bir şeye olan meylini terkeden kimseye denirse de, tasavvufta, dünyaya kin besleyen, ondan yüz çeviren, âhiretteki rahat için dünyadaki rahatı terkeden kimseye denir. (Târifat, s. 78).

Zamir: Gönlün içi. Gönülde geçen şey. Gizli ve sır mânasına gelir.

Zâviye: Mevlevilerde Asitâne'de (bu kelimeye Bk.) terbiye gören dervişlerin kalmalarına mahsus mutfağı olmayan dergâha denir. (Türk yurdu, c. V, sayı 27, s. 280).

Zerküb: Altın döğen. Metinden anlaşıldığına göre o devirde, altını döğüp ince yapraklar haline getiren sanatkâra Zerküb denirdi.

Zikr: 1. cildin açıklamasına bk.

Zuwmi: Müslümanlara itaat edip, cizye veren kitap ehli Hıristiyan ve Musevilere denir. (Gıyas, s. 188).

Okuma notu

Bu metin gelenek içinde aktarılan bir menkıbedir. Tarihî bir tutanak gibi değil; yolun hafızasını, değerlerini ve anlatı dilini taşıyan bir rivayet olarak okunmalıdır.