HAYATI VE TARİHTEKİ YERİ
Hayatı ve irşad çevresi
Ebû Hafs eş-Şeyh Ömer Şerefüddîn b. el-Fârız Ali, ekâbîr-i urefâdandır. Pederi
Hamalıdır. İbn-i Fârız Mısırlıdır.
Velâdeti: Zi’l-kade, sene 576/(1181), Salı. /Bir rivâyette: Sene 556/(1161)
Vefâtı: 2 Cemâziye’l-evvel, sene 632/(24 Ocak 1235), Salı.
Müddet-i ömürleri: 56 sene veya 76 sene.
Künyesi Ebû Hafs, adı Ömer, kabîlesi Benî Sa’d, Hamaviyyü’l-asl, Mısriyyül’l-
mevliddir. Babası, ulemâ-yı Mısır’ın ekâbirinden idi. Nefehâtü'l-Üns’de, 615. sahîfede,
mufassalan mezkûr olduğu üzere, İbn-i Fârız, bidâyet-i hâlinde, Mısır’da vâdîlerde,
dağlarda gezermiş. Arasıra babasını, gelir, görürmüş. Babasının irtihâlinde seyâhati ve
sülûk-ı tarîk-ı hakîkati ihtiyâr eyledi. Feth olmamasına pek me’yûs idi.
(İbn-i Fâriz) bir medreseye girdi. Medrese kapısında bir ihtiyâr vardı. Adına, “Pîr
Bakkâl” derlerdi. Bir gün, abdest alırken, İbn-i Fârız onu tamâşâ etti. Tertîb-i mahsûsuyla
abdest almıyordu. Böyle, makarr-ı ulemâ olan bir yerde bulunduğu hâlde, vech-i meşrûıyla
abdest alamamasına hayrette iken, o Pîr Bakkâl, keşf-i hakîkatla, “Ey Ömer! Sana Mısır’da
fetih yoktur. Fetih, Hicâz’dadır. Oraya gitmelisin.” dedi. Anladı ki, o zât, veliyyu’llâh’dır.
Hemen yanına gitti ve diz çöküp oturdu. Gayr-i müretteb abdestten murâdı tesettür
"Ey, beni gece vakti ziyâret eden, rûhum sana feda olsun. Gece olunca korkumu gideren, sabâhleyin
ebedî olarak ayrılacaksak, bundan sonra, artık sabâh olmasın isterim." (H)
olduğunu anladı ve dedi ki: “Efendim! Ben nerede, Mekke nerede? Mevsim hac değil,
arkadaş yok, dünyâlık ister. Nasıl gidebilirim?”
Pîr Bakkâl, eliyle Mekke’yi gösterdi. Mekke derhâl zâhir oldu. İbn-i Fârız, emre
itâatle, Mekke’ye teveccüh etti. Mekke, nazarından asla gâib olmadı. Fethi vukûa geldi. Bir
yırtıcı cânavar, me’mûren, İbn-i Fârız’ın hizmetinde bulundu. Buna biner, yola revân
olur. Beş vakit namâzı Harem-i Şerîf'te kılar, yine yola revân olurdu. Henüz, zâhirde
Mekke’ye vâsıl olmamış idi. Fakat, hâlen beş vakti orada idrâk ederdi. O hayvân, İbn-i
Fârız’ın yanına geldikte, (.)يا سيدى اركب104 dermiş.
Medîne’ye teveccühünde halk o derece istikbâline mütehâlik olmuş ki, ta’rîfe
sığmaz. Duâ ve bereket temennî ederlermiş. Mûsâfaha ederlermiş. Râyiha-i tayyibesinden
hisse-dâr olurlarmış. Ekâbir ü rüesâ, teberrüken ziyâret ederlermiş. Bir pâdişâha edilecek
ta'zîm ve tekrîm ne olmak lâzım gelirse, o yolda ta’zîmâtta bulunurlarmış. Mekke-i
Mükerreme’de ikâmeti esnâsında, kuşlar, gece gündüz, hânesini tavaf eder ve zikr ü
tesbîhleri işitilirmiş.
Haremeyn’de on beş sene dem-güzâr olup, bir gün gâibden, ( تعال يا عمر إلى القاهرة احضر
.)وف اتي105 diye bir sadâ geldi. Bu sadâ, Pîr Bakkâl’ın sadâsı olduğunu anladı. Selâm verdi;
derhâl redd-i selâm vâki oldu. Hz. Şeyh’in bu emrine itâat etti ve emrini telakkî etti.
“Şâyed gelemeden bir emr-i Hak vâki’ olursa, filân mevzi’deyim. Tabutumu hâzırla,
muntazır ol, dağdan bir adam gelir, onunla namâzımı kıl. Ba’dehû, Hakk’ın emrine
muntazır ol.” denildi.
İbn-i Fârız yetişti. Azîzi göçmüş idi. Emri vechile hareket eyledi. Fi'l-hakîka, dağdan
bir zât, kuş sür’atiyle geldi. Ayakları yere basmadan yürür idi. Memleketin halkı, onun
kemâlini idrâk etmediklerinden, o adamla eğlenirlerdi. Ensesine tokat vurur, gülerlerdi. O
zât, “Ey Ömer! haydi namâzı kılalım.” dedi, kıldık. Yeşil ve azîmü’l-halka bir kuş geldi.
Birçok sâir yeşil kuşlar onu ta'kîb etti. Cümlesi tesbîh ederek cenâzenin etrâfında uçuştular.
Büyük kuş, tabutu yuttu. Kuşlar birbirine karışarak, hepsi semâya yükseldiler. İbn-i Fârız
böyle naklediyor.
(İbn-i Fârız’ın) Dîvân’ı ve bâ-husûs Kasîde-i Tâiyye’si pek meşhûrdur. Kasîde-i
Elfiyye ve Mîmiyye ve Râiyye’si üzerine çok şerhler yazılmıştır.
Kasîde-i Tâiyye’si 750 beyittir. Seyr ü sülûku ve ahvâl-i meşâyıhı ve zevkıyyât-ı
hakîkatı müş’irdir. İbn-i Fârız nakl eder ki:
"Kasîde-i Tâiyye’yi yazdım ve ekser cezbe vü hâl istîlâsında sânih olurdu. Bir gün,
Rasülu’llâh (salla’llâhu aleyhi ve sellem) efendimiz hazretlerini müşâhede devletine nâil
oldum; ()ي ا عم ر م ا س ميت قص يدتك؟106 suâline,“Yâ Râsûla’llâh! Levâyıhu’l-Cinân”
ma’rûzâtında bulundum. “Nazmü’s-Sülûk koy” buyurdular."
Bu kasîde-i latîfe, şiir nokta-i nazarından değil, hakîkat nokta-i nazarından pek
mühimdir. Hz. Sadreddîn-i Konevî, Kur’ân gibi, her mecliste bir beyit okurlardı. Halîfesi
Şemseddîn-i Eykî de derdi ki: “Sûfiyyûna, bunu ezberlemek farzdır.”
“Efendim! Buyrun binin.” (H)
“Ey Ömer! Kâhire’ye gel. Vefâtımda hâzır bulun.” (H)
“Ey Ömer! Kasîdene ne ad verdin?” (H)
İşte bu emre ittibâen, uşşâk-ı cemâl, bunu ezbere alırlardı. Hâce-i irfânım, Es’ad
Dede dahi ezberlemiş idi. Sûriye ve Mısır’da, uşşâk, cümleten, bunu hâfızalarında
saklarlar.
Kasîde-i Tâiyye üzerine, şârih-i Mesnevî, İsmâîl Rusûhî-i Ankaravî Hazretlerinin bir
şerh-i latîfi vardır. Bâyezîd’de, Kütübhâne-i Umûmî’de ve Fâtih’te Millet Kütübhânesi’nde
mevcûddur. Türkçe’dir, gayr-i matbû'dur.
Dîvân-ı şerîfi matbû'dur, yüz sahîfe kadardır. Kasîde tarzında söylenmiştir.
Şeyh Saîd-i Fergânî’nin, Tâiyye üzerine, biri Arapça, dîgeri Fârisîce iki şerhi olduğu
gibi; İmâm Yâfiî ve Şeyh Şihâbeddîn-i Sühreverdî ve Hz. Muhyiddîn-i Arabî, İbn-i Fârız’ı
meddâhdır. Şeyh Reşîd b. Gâlib’in şerhi matbû'dur. Zevzenî ve Şeyh Hasan-ı Bûrînî
tarafından yazılan şerhler, Koca Râgıb Paşa Kütübhânesi’nde, Edebiyyât faslında, 1129 ve
1130 numaralarda mukayyeddir.
Mevlânâ Abdurrahmân-ı Câmî’nin de bir şerhi olduğu gibi, Abdülganiyy-i Nablusî
ve Abdürrezzâk-ı Kâşânî’nin de ve Şeyh Abdullâh Salâhî ile Nâzım Paşa’nın şerhleri de
eyâdî-i i’tibârdadır. Nâzım Paşa’nın, Elfiyye ve Mîmiyye ve Râiyye şerhleri
1328/(1910)’de, İstanbul’da basılmıştır.
Es’ad Dede merhûmun, Tâiye’den elli üç beyiti üzerine gayr-i matbû' şerhi vardır.
Azîzinin irtihâliyle Mısır’da, Câmi'ü’l-Ezher’de, salât ü ibâdetle meşgûl olup,
ekâbirin sohbetine asla iltifât etmez ve belki kendilerinden kaçar ve kimseden bir şey
istemezdi. Ulûm-ı dîniyye ve hakîkat-ı tasavvufiyyede bir bahr-ı ummân idi. Ba'zı garâib
ahvâl ve kerâmât ü makâmâtı meşhûrdur. Kemâlât-ı ma’neviyyeye dâir eş’ârı ve kasâidi
gâyet fasîh ve belîğ olup, Mısır’da ve Sûriye’de ziyâde mu'teber ve meşhûrdur.
Şeyh Burhâneddîn İbrâhîm el-Ca’berî, Hz. Şeyh’in mazhar-ı kemâli olan a’zam-ı
bahtiyârândandır. Nefehât’ta, Hz. Câmî yazıyor:
Ma’nevî bir himmetle, Mısır’a, Hz. İbnü’l-Fârız’a yetişti. Hazret, hâl-i ihtizârda imiş.
Cenâb-ı Ömer buyurmuş ki: “Ya İbrâhîm, Cenâb-ı Râbiatü’l-Adeviyye ne güzel
söylemiş :
.وعزتك ما عبدك خوفا من نارك وﻻ رغبةً في جنتك بل كرامة لوجهك الكريم ومحبة فيك
Bunu söyledikten sonra gülmüşler, selâm verip vedâ etmişler; ()يا عمر فم ا ت روم؟108 diye
sormuşlar;
أروم وقد طال المدى منك نﻈر
وكم من دماء دون مرماي طلت
Rûz u şeb kan ağlamakdan dayre oldu gözlerim
Demleridir rûşen it gel hânemi ey Nûr-ı çeşm
"İzzetin hakkı için, nârının korkusundan veya cennetine olan rağbetten dolayı sana ibâdet etmedim. Belki
yüce rızân ve sana olan muhabbetimden dolayı ibâdet ediyorum." (H)
“Ne dilersin.?” (H)
diye cevâb vermiş. “Yâ İbrâhîm, otur!” diye emr ile, gözlerini açıp, “Beşâret olsun sana ki,
Hak teâlânın velîleri zümresindensin.” buyurdu. Hâlât-ı acîbe zâhir oldu, rengi tağayyür
etti.
إن كان منزلتي في الحب عندكم
أمنية ظفرت روحي بها زمنا
فاقد رأيت فقد ضيعت أيامي
اليوم أحسبها أضغاث أحﻼمي
buyurup irtihâl etti ve bana vereceğini verdi. İrtihâli şayi’ oldu. Evliyâu’llâh’dan cemâat-ı
kesîre geldi. Böyle bir kalabalık görmedim. Muhakkak bildim ki, irtihâlinde maksûdunu
verdiler, murâdını hâsıl ettiler. Hz. Rasûlu’llâh (salla’llâhu aleyhi ve sellem) efendimizin
rûh-ı mukaddesleri hâzır oldu. Ervâh-ı enbiyâ vü evliyâ mevcûd idi. Rûh-ı mukaddes imâm
oldu, namazını kıldılar. Ben her tâife ile namâzını kıldım. Kesret-i izdihâmdan defni
gurûba kadar taahhur etti. Kimsede bir söz söylemeğe tâkat kalmamıştı. Defn olunan yer o,
Pîr Bakkâl'ın cenâzesinin olduğu yer idi. (Kaddesa’llâhu sırrahû ve nefeana’llâhu bi-
berekâtihî ve füyûzâtihi ve şefâatihi ve himmetihî ve keremihî. Âmin.)
Hz. Gavs-ı A’zam Abdülkâdir-i Geylânî ma’nen zuhûr ile110, İbrâhîm el-Ca’berî’ye
görünüp,
أنا بلبل اﻷفراح أمﻸ دوحها
طربا وفي العليا باز اﻷشهب
Bir bülbül-i mesrûrum nağmemle dolu gül-zâr
Pervâz urur üstünde sayd içün şâhin*
buyurdu.
Düşünmeli ki, ne saltanatlı, ne büyük bir zât idi. Rûh-ı İbni’l-Fârız’a, el-Fâtiha.
İbn-i Fârız kuluna bizleri bahş it yâ Rab
Levha-ı kalbimize aşkını nakş it yâ Rab
Medhiyye-i âcizânem:
Kıl şefâat bana yâ Hazret-i Îbni’l-Fârız
Kıl inâyet bana yâ Hazret-i İbni’l-Fârız
Okurum menkabeni âşık-ı aşkın oldum
Kıl zuhûrat bana yâ Hazret-i Îbni’l-Fârız
Ne büyüksün ne kadar sâhib-i pür-şân ü şeref
Kıl sahâbet bana yâ Hazret-i İbn’l-Fârız
Aşk-ı cânan ile sırr-ı defter-i uşşâk olduk
Kıl velâyet bana yâ Hazret-i İbni’l-Fârız
Bütün erbâb-ı velâyet sana hayrân oldu
Kıl selâmet bana yâ Hazret-i İbni’l-Fârız
"Eğer benim, sizin yanınızdaki sevgide bir değerim yoksa, anladım ki bütün günlerimi boşa harcamışım.
Bir zamânlar rûhumun elde ettiği ümitler, bugün bir yığın karışık düşlerden ibârettir zannındayım." (H)
Hz. Gavs’ın irtihâli 561/(1166)’dır. İbn-i Fârız’in velâdetinden evveldir. Rûhâniyyetleri maksûddur.
Aşk-ı Hak aşkına redd itme kapından nûrum
Kıl himâyet bana yâ Hazret-i Îbni’l-Fârız
Aczime bakmayarak aşk ile Vassâf oldum
Kıl beşâret bana yâ Hazret-i İbn’l-Fârız
Medhiyye-i şâh-ı velâyet (Radıya'llâhu anh):
Ser-halka-i cem’iyyet-i ebrâr Ali'dir
Derd ehline dermân-ı vefâ-dâr Ali'dir
Sultân-ı selâtîn-i kerem-kâr Ali'dir
İklîm-i velâyetde cihân-dâr Ali'dir
Dervâze-i gencîne-i esrâr Ali'dir
Mahbûb-ı Hudâ Hazretine yâr Ali'dir
Bir nice zamân cûy-ı revân eyledi yaşım
Düşdüm haremi gûşesine bitdi savaşım
Saldım eşiği taşına bin cân ile başım
Başımla eşiğinde ânın bir kara taşım
Dervâze-i gencîne-i esrâr Ali'dir
Mahbûb-ı Hudâ Hazretine yâr Ali'dir
Geçdim dem-i la’lî ile sahbâ vü sebûdan
Zülfü hevesiyle çözülüp bend-i gulûdan
Çıkdım hele gayrilere kayd-ı tek u pûdan
Girdim harem-i hâss-ı Hudâ'ya o kapudan
Dervâze-i gencîne-i esrâr Ali'dir
Mahbûb-ı Hudâ Hazretine yâr Ali'dir
Bu dâire-i atlas-ı ekvân Muhammed
Nüh tâk-ı serâ- perde-i eyvân Muhammed
Bu Bekr u Ömer Hazret-i Osmân Muhammed
Her birleri bir kıdve-i erkân Muhammed
Dervâze-i gencîne-i esrâr Ali'dir
Mahbûb-ı Hudâ Hazretine yâr Ali'dir
Bünyâd-ı harem-gâhı nihân-hâne-i vahdet
Manzûr-ı reh-i rûzeni pâlîz-i nübüvvet
Bir avm-i çemen-sâ-yı hep esrâr-ı hüviyyet
Derbânları sâdât-ı emîrân-ı fütüvvet
Dervâze-i gencîne-i esrâr Ali'dir
Mahbûb-ı Hudâ Hazretine yâr Ali'dir
Bülbülleri bî-savt u hurûf itmede âvâz
Gül-goncaları câm-ı şehâdet ile hem-râz
Pervânesidir şem’ine Cibrîl-i sebük-bâz
Sükkânı bütün Veysi vü Yahyâ ile dem-sâz
Dervâze-i gencîne-i esrâr Ali'dir
Mahbûb-ı Hudâ Hazretine yâr Ali'dir
Şemşîr-i kavis-tâbı salup sâye zemîne
Hem himmet-i bâzûsu veted arş-ı berrîne
Miftâh-ı ulûmu hecedir habl-i metîne
Genc-i haremi dâr-ı emân dîn-i mübîne
Dervâze-i gencîne-i esrâr Ali'dir
Mahbûb-ı Hudâ Hazretine yâr Ali'dir
Ol nûr-ı celîden biliriz ........................
Ol güfte-i mutalsımla bulunmakda ......
Ger vâkıf isen sen de eyâ Nûrî-i şeydâ
Ashâbına meftûhdur ol bâb-ı muallâ
Dervâze-i gencîne-i esrâr Ali'dir
Mahbûb-ı Hudâ Hazretine yâr Ali'dir
AHMED er-RUFÂÎ
Şeyh Hayrullâh Tâceddîn-i Rufâî’nin medhiyyesi:
Hazret-i Gavs-ı Rufâî zübde-i âl-i Rasûl
Meslek-i zî-şânına hâdim olan pür-nûr olur
Şedd olup bağla belin erkân-ı pîre Tâciyâ
Hürmetine ceddinin cürmün senin mağfûr olur
Silsile-i tarîkat-ı aliyyeleri ber-vech-i âtîdir:
- Serdâr-ı evliyâ vü asfıyâ Hz. İmâm Ali (Kerrema'llâhu vechehû ve radıya'llâhu
anh)
- Hz. Hasan el-Basrî (Radıya'llâhu anh)
- Hz. Habîb el-A'cemî (Kaddesa’llâhu sırrahû )
- Hz. Dâvûd-ı Tâî (Kaddesa’llâhu sırrahû)
- Hz. Ma’rûf-ı Kerhî (Kaddesa’llâhu sırrahû)
- Hz. Seriyyu’s-Sakatî (Kaddesa’llâhu sırrahû)
- Seyyidü’t-tâife Hz. Cüneyd-i Bağdâdî (Kaddesa’llâhu sırrahû)
- Şeyh Ebû Bekr eş-Şiblî(Kaddesa’llâhu sırrahû)
- Şeyh Ali el-Acemî (Kaddesa’llâhu sırrahû)
- Şeyh Ebû Aliyy-i Rûdbârî (Kaddesa’llâhu sırrahû)111
- Şeyh Ebû Ali, Gulâm b. Tevkân (Kaddesa’llâhu sırrahû)
- Şeyh Ebu’l-Fazl-ı Bağdâdî b. Kâmih (Kaddesa’llâhu sırrahû)
- Şeyh Aliyyü’l-Kârî el-Vâsıtî (Kaddesa’llâhu sırrahû)
- Cenâb-ı Pîr-i dest-gir Ebû’l-alemeyn Seyyid Ahmed er-Rufâî (Kaddesa’llâhu
sırrahû)
Velâdetleri: 512/(1118)
Müddet-i ömrleri: 66
İrtihâlleri: 578/(1182)
Ey milket-i velâyete sultân-ı râyegân
Ey mürşid-i müsellem ü mümtâz-ı bî-gümân
Her kime bâd-ı himmetin olursa ger vezân
Şeyh Aliyy-i Rûdbârî Hazretleri’nin ism-i şerîfi Ahmed b. Muhammed b. Kasım b. Mansûr'dur. Künyeleri
Ebû Ali, lakabları Şemseddîn'dir. Vezir-zâdelerden idi. Nesebi Kisrâ’ya yetişir.
Reh-revân içre buldu şân-ı celî
Ya’nî ibnü’l-vezîr Şeyh Ebû Alî
Sebeb-i inâbetleri şudur ki:
Bir gün Şeyh Cüneyd-i Bağdâdî, Bağdâd’da, Câmi'-i Kebir’de va’z ederken ve nice türlü rumûzât beyân
eylerken, fukarâdan birine, (" )اسمع يا هذاEy şu! Dinle!” der. Ebû Ali de orada olduğundan, hitâbı
kendisine sanıp şeyhin sözünden hisse alarak ayağa kalkar. Hemen bey’at ve inâbet edip, tarîkata sülûk
eder. Terbiyesi, Hz. Cüneyd’dendir. Âlim, fakîh, müfessir ve muhaddis idi. İlm-i kelâm ve eş’ârda edîb,
keşf-i müşkilâtla habîb, derdli âşıklara tabîb idi.
Bî-iştibâh olur iki âlemde kâm-rân
Yâ Seyyid Ahmede’r-Rufâî vü pîr-i sâlikân*
Yâ Hazret-i Ebu’l-alemeyn el-amân amân
Ârif-i esrâr-ı Kitâb-ı mübîn, nûr-ı dîde-i ehl-i yakîn eş-şeyhu’l-akdem ve’l-imâmü’l-
ekrem seyyidinâ ve mevlânâ, şeyhu’l-kebîr es-Seyyid Ahmed er-Rufâî hazretleri, hicretin
512/(1118) senesinde, Irak’ta Vâsıt şehrinde, Ümmü Abîde karyesinde zîver-bahş-ı mehd-i
şuhûd olmuşlardır ki, “Beşîr” ( )بشيرve “nûr-ı nûr” ( )نور نورtârîhlerine delâlet etmektedir.
Karye-i mezkûrede, seyyidinâ Şeyh Seyyid Yahyâ hazretlerinin hâne-i saâdetlerinde,
şeyhu’l-kurrâ ve’l-muhaddisîn Seyyid Ali Ebu’l-Hasan b. Yahyâ el-Mekkî hazretlerinin
sulb-i pâkinden, kadem-nihâde-i âlem-i vücûd olmuşlar idi.
Aktâb-ı erbaadan olup, peder cihetinden neseb-i şerîfleri ber-vech-i âtîdir:
Seyyidinâ es-Seyyid Ali Ebu’l-Hasan b. es-Seyyid Yahyâ el-Mağribî b. es-Seyyid
Sâbit b. es-Seyyid Aliyyü’l-Hâzim b. es-Seyyid Ahmed el-Murtezâ b. es-Seyyid Ali b. es-
Seyyid Ebu’l-Mekârim-i Rufâa el-Hasan el-Mekkî b. es-Seyyid el-Mehdî b. es-Seyyid
Muhammed Ebû’l-Kâsım b. es-Seyyid el-Hasan b. es-Seyyid el-Hüseyn er-Radî b. es-
Seyyid Ahmed el-Ekber b. es-Seyyid Mûsâ el-Mesânî b. es-Seyyid el-İmâm İbrâhîm el-
Mürtezâ b. el-İmâm Mûsâ el-Kâzım b. el-İmâm Ca’fer es-Sâdık b. el-İmâm Muhammed el-
Bâkır b. el-İmâm Zeynelâbidîn Ali b. el-İmâm el-Hüseyn es-Sıbt b. Emîri’l-Mü’minîn ve
ya’sûbü’l-muvahhidîn Cenâb-ı Ali el-Mürtazâ (kerrema’llâhu vechehû ve radıya'llâhu
anh)
Vâlide-i muhteremeleri ile cedde-i mufahhamları cihetinden ve cedd-i emcedleri
Basra nakîbi Seyyid Yahyâ-yı Rufâî’nin vâlide-i mükerremeleri ile pederlerinin dördüncü
cedd-i mümeccedlerinin vâlide-i azîzeleri cihetinden olan neseb-i atharlarının zikriyle dahi
teberrük olunur:
Pîr-i dest-gîr Seyyid Ahmed el-Kebîr er-Rûfâî’nin vâlide-i şerîfeleri, beyne’l-evlîyâ
“Bâzu’l-eşheb ve Tiryâkü’l-mücerreb” denilmekle müteârif olan şeyhu’t-tavâif
Mansûr ez-Zâhide’r-Rabbânî hazretlerinin hemşîreleri, veliyyetu’llâh Ümmü’l-Fazl
Fâtımetü’l-Ensâriyye bt. eş-Şeyh Yahyâ el-Kebîr b. el-İmâm es-Sûfî Muhammed b. Ebû
Bekri’l-Vâsıtî b. Mûsâ b. Muhammed b. Mansûr b. Hâlid b. Zeyd b. Eyyûb b. Hâlid Ebû
Eyyûb b. Zeydi’l-Ensâri en-Neccârî es-Sahâbî.
Peder-i âli-kadri Seyyid Ebû Hasan-ı Ali’nin vâlide-i mübeccelesi, ulemâi’l-ensârînin
vâlide-i saîdesi ise, Seyyide Râbia bt. es-Seyyid Abdullâh et-Tâhir b. es-Seyyid Ebî Ali
Sâlim b. es-Seyyid Ebû Ya’lâ b. es-Seyyid Ebu’l-Berekât Muhammed b. es-Seyyid Ebu’l-
Feth Muhammed b. es-Seyyid Muhammed el-Eşter b. es-Seyyid Ubeydullâh es-Sâlis b. es-
Seyyid Abdullah es-sânî b. es-Seyyid Aliyyi’s-Sâlih b. es-Seyyid Ubeydullâh el-A’rec b.
es-Seyyid el-Hüseyn el-asgar b. el-İmâm Zeynelâbidîn Ali b. El İmâm el-Hüseyn sıbtu’n-
Nebî.
Cedd-i kerîmleri: Seyyid Yahyâ er-Rufâi’nin vâlide-i âliyesi de, Âmine bt. Yahyâ el-
Ukaylî b. en-Nâsır li-dîni’llâh Ali b. Ahmed b. Meymûn b. Ahmed b. Ali b. Abdullâh b.
Ömer b. İdrîs b. İdrîsi’l-ekber b. Abdullâh el-Mahz b. el-Hasani’l-Müsennâ b. es-Seyyid
el-İmâm el-Hasan sıbtu'n-Nebî.
Seyyid Yahyâ er-Rufâî’nin babası Seyyid Sâbit b. Hâzim’in ceddi Ahmed b.
Rufâati’l-Hasan el-Mekkî b. es-Seyyid Ahmed el-Mehdî el-Hüseynî’nin vâlide-i halîmesi
ise, Şerîfe Benhâ bt. Ahmed b. Ali b. Abdu’llâh b. Ömer b. İdrîsi’l-asğar b. İdrîsi’l-ekber b.
Abdullâh el-Mahz b. el-Hasan el-Müsennâ b. el-İmâm Hasan sıbtu'n-Nebî (aleyhi's-selâm)
olup, cenâb-ı pîr-i vâcibi’t-tevkîrin li-üm cedd-i mükerremleri olan Yahyâ en-Neccârî el-
Ensârî’nin vâlide-i aliyyeleri de Âliye bt. el-Hasan el-Lâyıh b. Muhammed b. Yahyâ b. el-
Hüseyin b. el-Kâsım Ebû Muhammed er-Resî b. İbrâhîm-i Tabataba b. İsmâîl b. İbrâhîm
el-Gamr b. el-Hasan el-Müsennâ b. el-İmâm el-Hasan sıbtu'n-Nebî (Rıdvânu’llâhi teâlâ
aleyhim ecmaîn).
İmâm Rufâî hazretlerinin neseb-i şerîfleri bir cihetten Sıddık-ı A’zam (radıya'llâhu
anh) efendimize müntehî olur: Ecdâd-ı izâmlarından İmâm Ca’fer es-Sâdık’ın vâlideleri
Ümmü Ferve bt. Kâsım b. Muhammed b. Ebû Bekr b. Ebû Kuhâfe (radıya'llâhu
anhumâ)’nin duhter-i sa’d-ahteri ve Ümmü Ferve’nin vâlidesi Esmâ dahi
Abdurrahmân b. Ebû Bekr b. Kuhâfe’nin kerîme-i mübeccelesidir.
Hz. Ahmed er-Rufâî efendimiz daha sabî iken pederleri irtihâl eylediğinden, dayıları,
ecille-i ricâl-i asrdan Şeyh Mansûr-ı Betâyihî, fermân-ı peygamberîye imtisâlen idâresini
der-uhde edip, hizmetten bir an gâfil olmamıştır. Nasıl gâfil olabilirler idi ki, Hz. Seyyid’in
velâdetlerinden kırk gün evvel, Nebîyy-i Mükerrem efendimiz, rü’yâsında, “Ey Mansûr!
Seni tebşîr ederim ki, kırk gün sonra Cenâb-ı Hak hemşîrenize Ahmed er-Rûfâî isminde bir
evlâd verecektir. Ben reîsü’l-enbiyâ olduğum gibi, o da reîsü’l-evliyâdır. Zamân-ı terbiyeti
hulûl ettiği vakit, onu, Şeyh Aliyyü’l-Kârî el-Vâsıtî’ye götürüp teslîm eyle; terbiyesine
mukayyed olsun. Çünkü nezd-i ilâhîde pek azîzdir. Sakın gaflet etmeyesin.” diye fermân
buyurmuş ve fi’l-vâki’, kırk gün sonra Seyyid Ahmed er-Rufâî gehvâre-pîrâ-yı vücûd
olmuştur.
Şeyh Mansûr hazretlerinin taht-ı idâresine aldığı hemşîre-zâdesinin emr-i terbiyetine
külliyetle müteveccih olarak ulûm-ı şer’iyye vü tasavvufiyyeyi tedrîs ü ta'lîm ve hırka-i
tarîkatı ilbâs ile ber-mûcib-i emr-i âlî-i Nebevî Şeyh ibni’l-Kârî Ebu’l-Fâzl Ali el-Vâsıtî’ye
teslîm eylemiştir.
Hz. Ahmed er-Rufâî ilm-i fıkhı ba’de’t-telâkkî müşârünileyhe intisâb etmiş ve bir
müddet sonra hilâfet alarak, şeyhi hâl-i hayâtında seccâde-i irşâda oturtmuştur.
Dervîşlerine hitâben, “Seyyid Ahmed er-Rufâî’den ahz-ı yed ile tecdîd-i bey’at edin. Eğer
fermân-ı Nebevîye imtisâl-i sırrı olmasaydı ben dahi bey’at ederdim.” sûretinde, “Ben
onun şeyhi isem de, hakîkatte o benim şeyhimdir.” dediler.
Şeyh Aliyyü’bnü’l-Kârî hazretlerinin, dervîşlerine hitâben vâki’ olan emr u