Ara
Menü

Sayfalar 595–601

1.765 kelime

İrşad III · kaynak sayfaları 595–601

da âr, öfkeli insanda akıl, haset edende din ve iyman olmaz.

Bedevi'de ve çingenede keder bulunmaz.

Ey aziz kardeşim:

Dünya hayatı, yalnız koşup kaçmak için değildir. Insanoğlu dünyaya ancak mâ'buduna iyman ve ibâdet etmek, Allahu teâlâ'ya doğru bir yol açmak için gelmiştir. Bu yolun hududu, zaten mahduttur. Habl-i metin-i ilâhi olan Kur'an-ı kerime sarılan, dâr-üs-selâm olan cennât-ı âliyata elemsiz kedersiz varır gider.

Ehl-i saadet alâmetlerini saymaya devam ediyoruz:

8) Sahi yani cömert olmaktır. Cömert olan Allahu teâlâ'nın dostu, bahil yani nekes olan da Allahu tâlâ'nın düşmanıdır.

Başta Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz olmak üzere bütün Enbiyâ-i mürseliyn, sahi ve cömert idiler.

Cennât-ı âliyat, cömertlerin evidir. Cömertlik, cennet-i âlâdan dünyaya uzanmış bir daldır. Her kim o dala tutunursa, o dal kendisine tutunanı cennete çeker.

Ashab-ı kiram efendilerimiz, aleyhissalâtü ve sellem efendimiz hazretlerine:

— Ya Resûlallah.. Dünyada yaşamanın hayırlı olduğu zaman, ne zamandır? Dünyada yaşamaktansa, ölümün hayırlı olduğu zaman hangi zamandır? diye sordular.

Resûl-ü zişân efendimiz, saadetle buyurdular:

- Sizi idare eden âmirleriniz ve emirleriniz, sizlerin en hayırlı olanlarınız bulundukça, zenginleriniz cömert oldukça, bütün işleriniz şurâ ile görüldükçe, dünyada yaşamanız hayırlıdır. Ancak, böyle olduğu takdirde, toprağın yüzü içinden hayırhdır. Amirleriniz ve emirleriniz en kötüleriniz ve zenginleriniz tamahkâr ve hasis olunca, işleriniz kadınlara kalınca ve sizler onların hükmü altına girince, dünyada yaşamanız, yaşamamanızdan hayırlıdır. Bu takdirde de, toprağın içi size dışından daha hayırlıdır.

Cömert, fâsık dahi olsa, ehl-i cennettir. Tamahkâr ve hasis, zâhit dahi olsa cennete giremez. Aleyhissalâtü vesselâm efendi-

miz, bunu böylece haber vermişlerdir. Cömert, fâsık ise onun fıskını söylemeyiniz buyurulmuştur. Zira, cömertler Allahu teâlâ'nın dostudur. Allah celle de sahi ve cömerttir. Sehâsının nihayeti yoktur.

HİKÂYE Eski zamanlarda. büyük bir kıtlık olmuştu. Tamahkâr bir zenginin kapısına iltica eden yoksul bir kişi, ondan Allah rizası için bir parça ekmek istedi.

Hikâyemizin burasında, haklı bir sitem ve uyarmada bulunmama müsaadelerinizi rica ederim. Bu sitem ve uyarmamız, bilhassa ekmegin kadr-ü kıymetini bilmeyen ve bu büyük nimete gerekli hürmet ve riayeti göstermeyenleri istihdaf etmektedir. Bir dilim ekmek ve bir yudum su, zamanında o kadar kıymetlidir ki, bayattır diyerek hakir gördüğünüz ve yemeyip çöp tenekesine attığıniz, sokaklarda sefil ettiğiniz o nimet için, maazallah aç kalırsanız, bütün mukaddesatınızı feda edeceğinizi, üzülerek ve utanarak hatırlatırım.

Bazı nankör ve gafiller de, lokantalarda çatal ve kaşıklarını ekmekle silmekte, yağlı dudaklarını ekmekle kurulamakta ve sonra o nimeti bulaşık bezi gibi atmaktadırlar.

Bilvesile, şahidi olduğum iki vak'ayı anlatmadan geçemeyecegim:

Çok küçüktüm. Bursa, Yunan işgalinde bulunuyordu. Yunanhılar, Türk müslümanlarının ekmege olan hürmet ve riayetlerini bildiklerinden, müslümanlara mânevi bir eziyyet olmak üzere, kendilerine verilen tayın ekmekleriyle top oynar gibi oynamakta ve ayakları ile tekmelemekte idiler. Hattâ, bazılarının daha da ileri gittikleri, ekmek ile taharet ederek, helâva bıraktıkları, önlerinden artan yemek ve ekmekleri helâya döktükleri görülmüş ve işitılmişti.

Fakat, onların bu zafer sarhoşlukları çok sürmedi. Harp, bi-izni ilâhi galibiyetimizle neticelendi. Esir edilen Yunan askerlerinin bir kısmı, Bursa'ya getirildi ve sanki konulacak

başka ver yokmuş gibi. Cami-i-kebirin avlusunda nezarete alındı. Hepsi de aç ve perişandı. Onların bu hallerine merhamet eden bazı müslümanlar kendilerine ekmek atıyorlardı.

Daha dün, ekmekle top oynayan, ekmeği hor hakir gören bu nankörlerin, önlerine atılan ekmekleri kapışmak için birbirlerini çiğneyerek seğirttiklerini ibretle seyrettim. Allahu teâlâ, bunların nankörlüklerinin cezasını çektiklerini, müslüman halka göstermişti.

Şahit olduğum ikinci vak'a daha hazindir:

Askerlik hizmetimi yapıyordum. Ekmek sıkıntısı vardı.

Boğazımdan keserek artırdığım iki tayını, çocuklarıma getiriyordum. Yolda, karşıma yaşlı ve bitkin bir ihtiyar kadın çıktı ve bana:

— Asker efendi, dedi. Üç gündür açız, elindeki tayınlardan birisini bana verirsen, iki kızımdan beğendiğin ile yatmana razıyım, dedi. Biçare kadıncağızın; utanarak ve hicabından renk.

ten renge girerek yaptığı bu teklifi, tevfik-i sübhani ile reddettim ve çocuklarıma götürdügüm iki tayını da açlıktan bu derekeye düşen o kadına Allah rızası için verdim.

Balkan harbinde, Bulgarlara esir düşen ve Edirne'de saray içinde göz altına alınan Osmanlı askerlerinin, açlıktan ağaçların kabuklarını kemirdiklerini görenler ve söyleyenler vardır.

Ekmeğe nankörlük edenlere ithaf ettiğim bu vak'alar daha pek çoktur. Bugün, dünyanın bir çok ülkelerinde ve ezcümle- Hindistan'da yüz binlerce insan açlıktan kıvranmaktadır. Biz ise, yalnız Istanbul şehrinde her gün en az elli bin kilo ekmeği israf ediyor, kırıntılar halinde çöplere atıyoruz. Ayıptır, günahtır.. Allahu teâlâ, nimetini ihsan buyurduğu gibi geri almasını da bilir. Çünkü, Allah celle israfı ve müsrifleri sevmez. Kur'an-ı azimde de (YIYİNIZ, IÇINIZ.. FAKAT ASLÂ ISRAF ETME- YINIZ..) buyurulmaktadır.

Bu korkunç ekmek israfını, ilgililerin dikkat nazarlarına sunar ve iktisat ilmiyle uğraşanların mutlaka bu meseleye bir çare bulmalarını âcizane tavsiye ederim.

Unutmayalım ki, havalar hep güzel gitmez. Bazan; yağ-

mur, kar ve fırtına da oluverir. Çoluk çocuğumuza, behemehal ekmeğin kudsiyetini öğretmeli ve onları bu israftan men'etmeliyiz. Israf, bir milleti, bir aileyi, bir serveti rahatça batırabilir. Müsrifler, şeytanın kardeşleridirler. Bin okka pirinci, bin okka bulguru, bin okka buğdayı yedir, amma bir tanesini bile israf etme!

.. Bir tek pirincin, bir tek buğdayın ve bir tane üzümün, bir yılda meydana geldiğini hatırından çıkarma.. O bir tek pirinç veya buğdayı tohum olarak kullanırsan, binlercesine sahip olabileceğini daima hatırla.. Bilhassa, o bir tanenin nasıl meydana geldigini, ne zorluklara katlanıldığını ve ne emekler harcandığını iyice düşünde, israftan vaz geş!. Kaldı ki, alın teri ile kazanılan mal, israf edilmez. Dikkat edilirse, haramdan gelen mal, israf ile heder olur.

Ehlullah demişlerdir ki:

— Eline geçen parayı, haramdan mı helâldan mı kazandığını bilmek istersen, nerelere sarfettiğine bak!. Aklın ve iz'anın varsa anlarsın, buyurmuşlardır.

Sizlere, hikâye içinde ibret verici bir kıssa daha anlatayım:

HIKÂYE Arif, zarif ve zengin bir zat, çocuğuna her gün 25 lira harçlık verirmiş. Çocuğun, bu parayı, har vurup, harman savurduğunu gören baba çok üzülür ve evlâdının âkibetinden endişe edermiş. Çocuk, biraz daha büyümüş ve harçlığının arttirlmasını istemiş. Baba, bu teklifi kabul etmemiş, çocuk diretmiş, nihayet adamcağızın sabrı tükenmiş ve:

— Sana, bundan sonra harçlık olarak verdigim 25 lirayı da vermeyeceğim, demiş.

Çocuk, hırsla babasının yanından ayrılmış ve annesine giderek bir miktar harçlık almış ve çıkıp gitmiş. Durumu öğrenen adamcağız, karısına bir daha çocuga para verirse, aile saadelerinin tehlikeye gireceğini söylemiş ve onu harçlık vermekten men'etmiş. Çocuk, annesinden tekrar harçlık istediğinde:

- Veremem evlâdım, demiş. Zira, bu yüzden bunca yıllık evim ve saadetim yıkılacak. Sen, daha çalışıp para kazanamıyorsun, harçlıklarını babandan istiyorsun. Maazallah, senin ve benim velinimetimiz olan baban, bizi terkeder ve giderse, halimiz neye varır? Bize kim bakar?

Çocuk, bu nasihatleri yarım yamalak dinlemiş ve annesinden o gün için biraz daha harçlık vermesini rica etmiş. Annesi.

vermemiş ve babasından korktuğunu söylemiş. Çocuk:

— Canım, korkacak ne var? Sana, ben çalışır ve bakarım, deyince:

- Belki bakarsın oğlum amma, babanın üzerimizde babalık hakkı büyüktür. Ben, onun sözünden çıkmam, cevabını vermiş.

Ana - oğulun konuşmalarını duyan adamcağız, karısını yanına çağırarak ne konuştuklarını sormuş ve kadın da olup bitenleri kendisine anlatmış. Böylece çocuk birkaç gün harçlıksız kalmış, sonra babası onu yanına çağırmış ve:

— Oğlum, demiş. Ben, sizi bırakırsam, annene bakacağını va'detmişsin. Çok memnun oldum. Zira, çok yakında öleceğim ve sizlerden ayrılaçağım. Demek ki, âhirete gözlerim açık olarak gitmeyeceğim. Arkamda, annesine bakacak, onu benden sonra sefil etmeyecek bir evlât bırakıyorum. Madem ki, benden sonra çalışacak ve annene bakacaksın, bugün git alın terinle bana beş lira kazan getir ki, gerçekten anana bakacağına inanayım. Bunu yapabilirsen, harçlığını arttırırım. Senin teklifini reddetmemin sebebi, ben öldükten sonra annene bakamayacağın ve onu muhtaç bırakacağın endişesinden ileri geliyordu.

Elimdeki, üç beş kuruşu ona bırakabilmek için senin harçlığını arttırmadım. Sen söz verdigine göre, bu endişeme de yer kalmaz, harçlıgını bol bol verebilirim. Haydi bakalım, göster kendini..

Söz vermiş olduğu için, para kazanmak maksadiyle evinden çıkan çocuk, ne yapacağını bu işin uhdesinden nasıl gelecegini düşünürken, ihtiyar bir adamın, ağır bir bavulu taşımağa çalıştığını görmüş ve kendisine yaklaşarak:

— Size yardım edebilir miyim? diye sormuş.

Derin bir nefes alarak, elindeki bavulu yere bırakan ihtiyar:

- Hay Allah senden razı olsun, demiş. Ben de şu bavulumu taşıtacak birini arıyordum. Sana zahmet, şunu köprüye kadar götür de, sana helâlinden beş lira vereyim.

Çocuk, bu kadar kolay iş bulabildiğine ve babasının teklif ettiği parayı kazanacağına sevinerek bavulu yüklenirken, kendi kendisine de:

— Bir bavul taşımakla, ilelebet hammal olmam ya, diyor ve yola devam ediyormuş. Nihayet, kan ter içinde bavulu köprüye kadar götürmüş ve aldığı beş lirayı derhal babasına takdim etmiş. Babası, parayı eline almış, evirmiş ve çevirmiş ve âni bir hareketle sobanın kapağını açarak içine atıvermiş.

Kan ter içinde kalarak kazandığı paranın yanan sobaya atıldığını gören çocuk, beş lirayı kurtarmak için elini yanan sobanın içine daldırmış amma ne fayda? Beş lira kıvrıla kıvrıla yanmış kül olmuş. Fena halde canı sıkılmış ve babasına çıkışmis.

— Ben o beş lirayı, bu kadar yorgunluga katlanarak ve ter dökerek kazanmıştım, onu neden yaktınız? diyerek ağlamaga başlamış. Babası, gülümseyerek' ona:

— Ne oldu? demiş. Ben senin beş liranı bir kerrecik yaktım diye feryat ve figan ediyor, gözyaşı döküyorsun. Halbuki, sen benim senelerdenberi bunca paramı kül ettin de ben sana bir şey söylemedim. Harçlığını arttırmadığım için, annenin benden ayrılmasına, evimizin barkımızın yıkılmasına bile razı oldun..

Çocuk verecek cevap bulamamış ve babası kendisine şöyle nasihat etmiş:

— Evlâdım.. Benim bütün kazandıklarım, ancak sizin içindir. Yıllardır, sizin refah ve saadetiniz için çalıştım, didindim.

Kendi alın terinle kazandığının yakılmasına nasıl üzüldü isen, aslında senin demek olan benim paramın ve malımında kıymetini bil. Ona göre hareket et, israf eyleme, iktisada riayetkâr ol..

Bu vak'adan ve nasihatten sonra çocuk, islâh-ı hal etmiş

ve o günden sonra harçlıklarının tamamını sarfetmeyerek mühim bir kısmını biriktirmiş.

Işte, bundan dolayı insan alın teri ile kazandığını israf edemez, demişlerdir. Müsrifler ise, haramdan gelen mallarını daima israf ederler.

Gelelim asıl hikâyemizin devamına:

Evet; yoksul bir adam, bir kıtlık zamanında, tamahkâr bir zenginin evinden bir parça ekmek istemiş. Bu tamahkâr zenginin, ölen karısından kalma üvey bir kızı varmış. Bu zavallı kızağızı, boğazı tokluğuna köle gibi çalıştırır, yine de yediği bir dilim ekmeği çok görürmüş. İşte, bu kızağız o fakire kapıyı açmış ve kendisine henüz pişirdigi ekmekten sıcak sıcak iki somun vermiş. Kim olduğunu bilemediği kızağızın, kendisine Allah rizası için ikram ettiği iki somunu alıp, büyük bir sevinçle uzaklaşırken, ev sahibi olan tamahkâr zengin de evine dönmüş, biçare kızcağızı fakire iki somun verdiğinden dolayı azarlamış, bağırmış, çağırmış, yine de hırsını alamamış, bir güzel dayak attıktan başka sol elini de kesmiş ve o haliyle kendisini kapı dışarı etmiş.

Kimsesiz ve sakat kızağız, kesik eliyle bir iki yıl şunun bunun yardımları ile kıt kanaat geçinmiş fakat bir türlü iş bulup çalışamamış. Çünkü, o devirde hırsızların elleri kesildiğinden, kızağızın neden dolayı elinin kesildiğini bilmeyenler, suizan ederler ve onu yanlarına almazlarmış.

Böylece, yarı aç yarı tok dolaşırken, nâçar kaldığı bir gün yardım istemek maksadiyle bir evin kapısını çalmış. Meğer o evde de bekâr bir zat oturuyormuş. Kızağızın yüzündeki mâsum ifade ve yardım isterken takındığı tavır o zatın dikkatini çekmiş ve sormuş:

— Senin kimsen yok mu?

Kızağız, başını önüne eğerek cevap vermiş:

— Hayır efendim.. Allahu teâlâ'dan başka kimsem yoktur.

O zat, kendi kendine düşünceye dalmış:

— Ben bu kızı bir yerden tanıyorum amma nerden?

Onun dalgın haline bir mâna veremeyen kızağız ümidini