Ara
Menü

Sayfalar 530–537

1.839 kelime

İrşad III · kaynak sayfaları 530–537

Bundan dolayı, âhireti için çalışanlara, Allahu teâlâ dünyayı ihsan etmiştir. Ahireti unutarak veya ondan tegafü ederek dünyaları için çalışanların, çalıştıkları ve kazandıkları da kendilerini mes'ut edememiştir.

Bazı ârifler, sana:

— Allahu teâlâ'dan korkar mısın? diye sorarlarsa, sükût et ve sükût ile cevap ver. Çünkü: (Korkarım..) dersen, yalan söylemiş olursun.. Allahu teâlâ'dan korkanlar, mâ'siyette bulunamaz, günah işleyemezler. Eğer, (Korkmam..) diye cevap verirsen. küfür etmiş olursun. Bu sualin en iyi cevabi, susmaktır.

Evet; her şey Allah rizası için olmalı ve her işte mutlaka Allah rizası gözetilmelidir.

Aslı ve zatı temiz olan kişiler, gördükleri lûtuf ve ihsanlara karşı Allahu teâlâ'ya hâlis kul olurlar. Aslı habis olanlar ise, lûtuf gördükçe habasetlerini arttırırlar. Mayaları bozuk olanların. Allahu tâlâ'nın kendilerine bahşettiği lûtuf ve ihsana karşı küfür ve dalâletlerini çoğalttıkları, her zaman ve her yerde görülegelmektedir. Bunun içindir ki:

Ve lâ yahsebennelleziyne keferû ennemâ nümliy lehüm hayrun li-enfüsihim innemâ nümliy lehüm li-yezdâdû ismâ ve lehüm azabün mühiyn...

Al-i-Imtân: 178 (Sakın o kâfirler, kendilerine verdiğimiz mühletin ve ömürlerini uzatışımızın haklarında hayırlı olduğunu zannetmesinler.

Biz, onlara sırf günahları artsın diye mühlet veriyoruz. Onlar için, rüsvay edici bir azap vardır.)

hükm-ü celili vârit olmuştur. Demek oluyor ki, Allahu tâlâ'nın ihsan buyurdugu lûtuflarına karşı azgınlık edenlerin ve küfran-ı nimette bulunanların görecekleri, Firavun gibi dünyada gark ve âhirette harktır.

Dersimize devam edelim:

Ümmet-i Muhammed'e, Allahu tâlâ'nın büyük bir lûtfu da şudur:

Bu ümmetin ömürlerini kısaltmış ve bir hayırlı ameline en azından on sevap bahşetmiştir.

Bir diğer lûtfu daha vardır:

Her kim, işlediği günaha nedamet getirir ve bir daha aynı günahı işlememeğe azm-ü cezm eyler ve tövbe ederse. o günahı hiç işlememiş gibi af ve mağfirete nail olur.

Nihayet, Allahu tâlâ'nın bu ümmete en büyük ve en yüce lûtuflarından birisi ve belki birincisi, onları Hz. Muhammed aleyhisselâm gibi bir Mahbubuna ümmet etmesidir.

Habib-i Hüdâ ve şefi-i Rûz-i ceza efendimiz, yarın kıyâmet gününde, o dehşet deminde, sürüsünü toplayan çoban gibi ümmetini toplayacak, müşfik bir annenin muharebe meydanında evlâtlarını aramasından daha büyük bir şefkat, rikkat vé merhametle nârdan ve azaptan kurtaracak ve o korkunç yerde onları necata isâl ederek deryayı şefaatinden sirâb buyuracaktır.

Allahu tâlâ'nın, ümmet-i Muhammed'e lûtuflarından birisi de, mahşerde ve hesapta suçlarının diger ümmetlerden gizlenmesi olacaktır. Ümmet-i Muhammed'in suçluları da, adalet-i ilâhi icabı nâra girecekler ve fakat kâfirlerin azap gördükleri gibi şiddetli azap görmeyecekler ve orada ebedi kalmayacaklar, ilk ânda yanacaklar ve cezalarının hitamında nârdan azat olununcaya kadar bir daha yanmayacaklardır. Halbuki, kâfirlerin nârda görecekleri azap, günden güne artacak, azap üstüne azap görecekler, yanan derileri tekrar yerine gelecek ve tekrar tekrar yanacaklardır. Bunun, mutlaka böyle olacağını, Kur'an-ı azim-üş-şân beyan buyurmaktadır.

Allahu tâlâ'nın, ümmet-i Muhammed'e lûtuflarından birisi de, üç sınıf ümmetin hesapsız ve azapsız cennete kabulü olacaktır, ki bizden önce gelen ümmetlerden hiç birisi, bu lûtfu ilâhiyye nail olmayacaklardır. Yine bir lûtf-u ilâhi olarak, ümmet-i Muhammed cennete dahil olmadıkça, daha evvel gelen ümmetlerden hiç birisi cennete giremeyeceklerdir.

Allahu tâlâ'nın, ümmet'i Muhammed'e bir diğer lûtfu da, bu ümmetten bir kişi, bir günah işler işlemez, hemen defterine yazılmayacak ve tehir olunacaktır. Sevapları ise, asla tehir edilmeksizin hemen deftere kaydolunacaktır. Kaydolunsa dahi, bir günah bir günah olarak, bir sevap ise, on hasene olarak yazılacaktır.

Ummet-i Muhammed'e bir lûtf-u ilâhi de, âsi ve günahkâr olanların, tövbelerinin ölümleri ânına kadar kabul edilmesi olacaktır.

Allahu tâlâ'nın, ümmet'i Muhammed'e sayılamayacak kadar çok olan lûtuflarından birisi de, arzın her yerinin Allah'a ibadet edilmesi için mescit olabilmesidir.

Yarın, kıyâmet gününde halk mahşer meydanında toplandığında, bir münâdi taraf-ı ilâhiden nida edecektir:

— Ehl-i fazl nerededir? Haydi cennete.

Bir cemaat, derhal cennet yoluna koyulacak ve melekler kendilerinden soracaklardır:

— Sizlerin, hesap görmeden cennete gittiginizi görüyoruz.

Hesap olunmadan bu büyük nimete lâyık olan sizler acaba kimlersiniz?

O kutlu cemaat, meleklere şöyle cevap vereceklerdir?

— Bizler, biraz önce dâvet olunan ehl-i fazlız. Allahu teâlâ, bizleri lûtf-u fazlıyla hesap görmeden cennetine kabul buyurdu.

Melekler, onlara tekrar soracaklardır:

— Sizler, bu makam-ı fazla ne gibi amelle ve hangi ahlâk ile sahip oldunuz?

Onlar da diyeceklerdir ki:

- Bize yapılan zulme sabrettiğimizden, zulmedenleri afettiğimizden bu lûtfa nail olduk.

Melekler, onları kutlayacaklar ve;

- Haydi, buyurun cennete, diyeceklerdir. Sizler, bu ahlâkınızla cenneti gerçekten hak etmişsiniz. Gördünüz mü, Allahu tâlâ'nın emriyle âmil olmanın mükâfatı ne kadar güzeldir.

Bu sırada, ikinci bir münâdı, taraf-ı ilâhiden nida edecektir:

— Sabır ehli olanlar da cennete gitsinler.

Bir aziz cemaat, bu emre uyarak cennet yoluna koyulacaklar ve melekler bunları da karşılayarak, soracaklardır:

- Hesap görmeden nereye gidiyorsunuz?

O mutlu cemaat cevap verecektir:

- Bizler, ehl-i sabrız. Bize müsaade olundu, hesapsız cennete girecegiz.

Melekler, onlardan soracaklardır:

— Bu mertebeye ermenizin sebebi nedir?

Onlar da diyeceklerdir ki:

— Bizler, dünya hayatında bütün musibetlere sabr-ü metanet gösterdik. Allah celle de, bizleri böylece mükâfatlandırdı.

Melekler de onlara:

— Haydi öyle ise, buyurunuz cennete.. Gördünüz ya, musibelere sabretmenin ecri ne kadar güzeldir, diyerek tebcil edecekler ve kendilerini cennete ulaştıracaklardır.

Daha sonra, yine min kıbel-ir-Rahman, bir münâdi nida edecektir:

— Allah için birbirlerini sevenler... Neredesiniz? Haydi cennet-i âlâya..

Bir bölük cemaat, cennet yolunu tutacaktır. Melekler. onların da yollarına çıkarak, hesapsız cennete nasıl gittiklerini soracaklar ve şu cevabı alacaklardır:

— Bizler, dünya hayatında garazsız, ivazsız Allah için bir birimizi sevdiğimizden, Rabbimiz bizi bu makama eriştirdi.

Melekler, onlara da:

- Haydi öyle ise, buyurunuz cennete. Gördünüz ya, Allah için Allah yolunda birbirlerini sevenlerin nail oldukları lûtf-u ilâhi ne kadar güzeldir, diyecekler ve onları da cennete uğurayacaklardır.

Işte, bu üç zümre-i necat ve ehl-i felâh: cennete dahil olduktan sonra, mizan kurulacak, nâs hesaba çekilecek ve herkes lâyık ve müstehak olduğu yere gidecektir.

Buraya kadar anlattıklarımızı, Resîlüllah sallallahu aley-

hi ve sellem efendimiz hazretleri böylece haber vermişlerdir.

Bu makamı ulâya ermek ve cennet-i âlâya girmek isteyen taliplere, Peygamber-i zişânın tavsiyesi şudur: Zalim, sana yalvararak bağışlanmasını dilerse, onu affetmelisin.. Zira, Imam-1 Ali kerremallahu vechehu efendimiz: (Mazlümun, zâlim aleyhine duaya kıyam edeceği gün; zâlimin mazlüm aleyhine zulme kıyam ettiği günden daha korkunç, daha şiddetlidir..) buyurmuşlardır.

HİKÂYE Vaktiyle, bir beldenin emiri mâ'sum ve günahsız bir zatı, hiç bir suçu ve kabahati bulunmadığı halde, zulmen hapsettirir. Biçare mazlum, yıllarca zindanlarda inler ve nihayet ece li erişir, hâlet-i nez'e gelir. Bulunduğu hapishanenenin müdürünü çağırtarak, kendisine bir mektup teslim eder ve bunun vefatından sonra emire takdim edilmesini yemin verdirerek rica eyler. Bir müddet sonra da ruhunu teslim ederek. âhirete göçer.

Hapishane müdürü, mazlumun kendisine emanet ettigi mektubu, emirin gazabından çekinerek takdime cesaret edemez. O gece, rüyasında mazlümu görür ve ondan şu haklı sitemi işitir:

— Ey müdür efendi.. Emirin gazabından korkarak, kendisine takdim edilmek üzere sana teslim ettigim mektubu veremedin. Sana, şunu hatırlatırım ki, emirler emirinin gazabından seni hiç kimse kurtaramayacaktır. Emirden korkma, emirler emirinden kork ve asıl onun azap ve gazabından çekin.. Sana emanet edilen mektubu yerine ver..

Bu tehdit üzerine, hapishane müdürünün aklı başına gelir ve hemen ertesi günü emirin huzuruna çıkarak, mes'eleyi arz ve mazlûmun mektubunu takdim eyler.

Mazlûm, emire şunları yazmız imiş:

(Mâsum oldugu halde, haksız yere hapsettirilen mazlüm göçtü. Hiç bir suçu ve kabahati bulunmadığı halde, onu hap-

seftirerek yıllarca zindanlarda çürüten ve inleten zalim de, yakın zamanda mazlüma tâbi olacak ve göçecektir. Kıyâmette, Cebrail aleyhisselâm o zâlimden mazlümun hakkını almak için, her ikisini de huzur-u hakka çıkaracaktır. O günün kadısı, hâkimi. Mâliki meliki Allahu zül-celâl'dir. O ulu hâkimin;

beyyineye, delile ve şahide ihtiyacı yoktur. Asıl dava, işte o hâkim-i mutlakın huzurunda görülecek ve adalet-i ilâhiyye mutlaka tecelli edecektir..)

Bu mektubu okuyan emir, yaptıgı zulme pişman oldu, ağladı, sızladı amma ne fayda? Dava, huzur-u Hakka kalmıştı.

Zâlim, yine bir zulme giriftar olur âhir, Elbette olur ev yıkanın hanesi viran...

Sana yaptığı zulümden dolayı, af dileyen zâlimi bağışlayarak ehl-i fazl ol.. Musibetlere sabrederek, Allahu tâlâ'nın çok sevdiği sabirlerden olmağa çalış…. Din kardeşini, hak yoldaşını hiç bir karşılık beklemeksizin garazsız, ivazsız Allah için sev ve kendisine Allah için ikram et ki, sualsiz, hesapsız cennete dahil olasın..

Ehl-i fazl, ehl-i kerem ol demiştim: Insanların en kerimi istenmeden ikram edendir.

HIKÂYE Yezid-i lâ'in, babası Muaviyye't-ibn-i Ebi Süfyan'ın eyyâm-ı saltanatında, Adi bin Hatem'in karısı Ummü-Halid'i görmüş ve ona âşık olmuştu. Bu yüzden. yemekten içmekten kesilmiş, hastalanarak yatağa düşmüştü. Bir çok tanıdıkları ve tabipler, kendisini yoklamağa geliyor, fakat hiç kimse hastalığının gerçek sebebini bilemiyordu.

Emir Muaviye'nin müsteşarı olan Arap dâhilerinden Amr ibn-i As, bu hastalığın aşktan ileri geldiğini anlamıştı. Fakat, Yezid'in kime âşık olduğunu kestiremiyordu. Bu sebeple, Emir Muaviyye'ye bu sırrın ancak Yezid'in annesi tarafından keşfedilebileceğini bildirmiş ve gerçekten, annesi oğlu yezid'in Ümmü-Halid adında bir evli kadına âşık olduğunu öğreniver

mişti. Muaviyye ile Amr, aralarında bu meseleyi müşavereye başladılar. Dertli baba, müsteşarına:

— Bu işin çaresi nedir? Ne düşünüyorsun, bu derde nasıl çare bulabiliriz? diye sordu.

Amr Ibn-i As, kendisine cevap verdi:

— Bu işin çaresi bezl-i maldır, haldir..

— O nasil olur?

— Ümmü-Halid'in kocasını hediyyeler göndererek, Medine-i münevvere'den Şam'a, sarayına davet edersin. Sonra icabinı düşünürüz.

Bu tavsiyeye uyuldu. Ümmü-Halid'in kocası davet olundu.

Emir Muaviyye kendisine ikram ve iltifatlarda bulundu. Fakat, asıl zorluk bundan sonra başlıyordu. Halife, müsteşarına danıştı:

— Adamı çağırdık, geldi. Peki, şimdi ne yapacağız?

Amr Ibn-i As, plânını açıkladı:

— Yarın onu tekrar huzuruna çağırır ve yine ikram ve itifatlarda bulunursun. Sonra, birden hatırına gelmiş gibi, kendisinden evli olup olmadığını sorarsın. Tabii, evli olduğunu söyleyecektir. O zaman, ellerini dizlerine vurarak hayıflanmış görü nür, fakat sebebini kendisine bildirmezsin.. Adi bin Hatem'i, daha ertesi gün tekrar çağırtırsın. Yine ağırlarsın, ondan sonrasını bana bırak, dedi.

Dediği gibi de yapıldı. Halife, adamcağızın evli olduğuna âdeta üzülmüş ve çok hayıflanmış gibi bir hal takındı, ellerini dizlerine vurarak:

- Ya, vah vah.. nev'inden müphem sözler sarfetti.

Adi, huzurdan çıkar çıkmaz, Amr ibn-i As kendisini karşıladı ve halife tarafından nasıl muamele edildigini sordu. Adi büyük bir memnuniyetle gördügü hüsn-ü kabul ve muameleden, taltif ve ikramlardan bahsettikten sonra:

— Yalnız, aklımın ermediği bir şey oldu, dedi. Halife hazretleri bana evli olup olmadığımı sordu ve evli olduğumu öğrenince âdeta üzüldü, hayıflandı. Buna bir mâna veremedim.

Amr, ibn-i As; sinsi sinsi güldü:

— Bunda anlamayacak ne var? dedi. Görünüşe göre sana kızını vermek ve kendisine damat etmek istiyordu. Evli olduğunu anlayınca, bunun mümkün olamayacağını düşünmüş ve üzülmüş olabilir. Çünkü hükümdarlar kızlarını ortak üzerine vermezler.

Halifeye damat olmak, birdenbire refaha ve saadete kavuşmak hayali, Adi'nin hırsını kamçılamıştı:

— O halde, bu işi tamir etmenin bir çaresi yok mudur?

Amr Ibn-i As; meselenin istediği noktaya varmasından mütevellit sevincini saklamağa çalışarak, akıl öğretti:

- Gayet basit, dedi. Halife hazretleri sana bir daha evli olup olmadığını soracak olursa, kendisine evli olmadığını söylersin, olur biter.

Adi bin Hatem, tekrar huzura kabul olundu ve halife kendisinden lâf arasında sordu:

— Evli misin?

— Hayır yâ emir-el-mü'miniyn.. Evli değilim..

- Mademki evli olmadığını söylüyorsun. Şayet, zevcen varsa kendisini talâk-ı ba'iyn ile boşadığını da söyle bakayım.

— Zevcem varsa, onu tâlak-1 ba'iyn ile boşadım, der demez halife emre muntazır bekleyen kâtibine emir verdi:

— Adi bin Hatem'in bu sözünü zapt ve talâkını tesbit eyle.

Kâtip, emri yerine getirdi ve talâkı zapt ve tespit etti.

Bu suretle, kocasından boşanan Ümmü-Halid'in iddeti tamam olunca, Muaviyye bu kadını oğlu Yezid'e istemek için Ebâ-Hureyre radıyallahu anhı, bir çok mal ve hediyelerle Medine-i münevvere'ye gönderdi.

Hz. Ebâ-Hureyre, Medine-i münevvere'ye varınca, Abdullah ibn-i Ömer'e rastladı. Hal hatır sorulduktan sonra, sebebi ziyaretini öğrenmek isteyen Abdullah Ibn-i Ömer'e, meseleyi anlattı. Abdullah, kendisine:

— Yâ Ebâ-Hureyre.. Mademki Adi bin Hatem, karısı Ümmü-Halid'i boşamış, Ümmü-Halid'in nikâhına ben de talibim, seni vekil ettim, dedi ve Ebâ-Hureyre de bu teklifi kabul etti.

Ebâ-Hureyre, daha sonra Abdullah-ibn-i Zübeyir'e rast-