İrşad II · kaynak sayfaları 473–478
ve hicapsız olur. Uçûncü kapıdan, cehenneme nazar ederler.
Dünyada onlara zulm eyleyen zâlimlerin halini seyrederler.
Dördüncü kapıdan hûriler gelir, bunlara ikram ederler, dediginde efendimiz:
— Yarabbi! Bunlar hangi kullarındır?
— Bu kullarım bana, cennete tâma ederek ibadet kılmadı. Nârımdan korkarak bana kulluk etmedi. Bu kullarım, ancak bana, benim rızam için ibadet kıldılar. Benim rızam için nefislerine uymadılar.
Işte, bu kullarıma bu nimetlerimi ihsan edeceğim. Buyurdular.
Cenabı - fahri - âdem, mefhârı - âlem efendimiz ümmetleri hakkında cenabı Erhamerrahiminden şunları niyaz cyledi:
«İlâhi! Ümmetimi af eyle! Onlara rahmet nazarı ile nazar eyle! Onlara kâmil iyman nasib eyle! Iymandan sonra şek ve şüpheye onları düşürme! Onları korkutma! Gaflet ver me! Ilim ver, cehil, verme! Akıl ver. Nefsi havalarına onları esir etme! Onları zâtı-uluhiyyete yaklaştır. Onları kapından tard etme! Onların lisanını Kur'an'ın ile süsle! Onlara, zâtımı unutturma! Onları, sâbır metin eyle! Yarabbi! Ummetimi ehli-hayâ eyle! Nefis âfatından, dünya ve âhiret fitnelerinden emin eyle!»
Hak sübhanehu ve teâlâ hazretleri efendimize:
«Ya Ahmed! Şüphelerden sakınmak dinin evveli ve âhiridir. Ibadet, on kısımdır. Dokuz kısmı helâl yemektir. Bir kısmı süküt etmektir. Sükût edenlerin gönlünü imar; çok konuşanların gönlünü çok konuşmakla harab eylerim. Bir kulum, benim rızam için oruç tutsa ve sükût etse, bu amelinin mükâfatı nedir bilirmisin? buyurdu. Efendimiz:
— Yarabbi! Bilmem, dediğinde Hakteâlâ:
— Orucun, sükûtun ve çok konuşmamanın, mükâfatı hikmettir. Hikmetin mirası, mârifettir. Mârifetin ise nihayeti, bana yakın olmaktır. Her kim, benim rızam için benim rıza-i-ilâhim için amel etse ona üç mükâfatım vardır.
1 — Ona bir ilim öğretirim ki, asla cehli olmaz.
2 - Bir akıl veririm ki, asla nisyanı olmaz.
3 — Bir muhabbet veririm ki, benden başkasını sevmez Benim muhabbetim ile o kulumun gönlü memlû olur da başka muhabbete o kalpte yer kalmaz. Beni seveni, ben severim.
Onu kullarıma da sevdiririm. Onu gönüller sultanı ederim.
O kulumun gönlünden bir kapı açarım ki, o kalb gönül kapısından benim cemalimi seyr eyler, benim kelâmımı işitir. O kuluma, sırlarımdan öyle sırlar öğretirim ki, halk o sırları bilmez. O kuluma, hayâ libasını giydiririm. Bütün halk ondan haya eder. O kulumun, gönlünü mârifet hazinesi kılarım. Cennetin, cenennemin sırlarını onlara âşikâr kılarim. Kıyamet gününde onlara hesap yoktur. Kabirde münker, nekire sual sordurmam. O kulum ile benim aramda tercüman istemem. Bütün haberleri benim ile söyleşir, sıratı yıldırım gibi geçer. Cehennemi o kuluma göstermem. Cennetimi o kuluma tezyin ederim. O kulumu Nebiyler, şehidlerle cennetime koyarım.
Bu nimetime ermek, sorusuz hesapsız cennete girmek isteyen kullarım, benim düşmanlarımı sevmesinler. Benim düşmanlarım ile oturmasın. Bana ibadet ve tâat ederek bana muhabbet ederek ecelini beklesin. Ölünceye kadar, bana ibadet etsin. Bu işleri ve bu amelleri işleyen kulumun ruhunu tereyağından kıl çeker gibi kabz ederim. Ölümünde, ona müjdeci melekleri gönderirim. O melekler, o kuluma kevser suyu ve cennet şarabı ihsan ederler. Yanına şeytanı sokmazlar. Içtiği cennet şarabı ile ölüm acısını duymaz ve ruhunu arşın sag tarafında oturturlar. O kuluma sorarlar.
— Dünyayı nasıl terk ettin? Bu iş nasıl oldu? dediklerinde o kulum:
— Nasıl oldugunu bilmedim! Bana, bir tas cennet şarabı verildi. Ölüm acısı duymadım. Fakat, hâkteâlâ, beni dünyada yarattığından beri, ben Allahtan korkardım. Dünyaya muhabbet etmezdim. Allah'ın düşmanları ile aslâ oturmadım. Daima, hak rızasında bulunduğum için, Allah celle de bana bu kerameti ihsan buyurdu. Bana ölüm acısını duyurmadı, der. Hâk teala da:
— O kulum doğru söylüyor, o kulumun cismi dünyada idi. lâkin gönlü benimle idi. Ve kuluna hitaben:
— Ey benim has kulum! Dile benden ne dilersen, vereyim? der. O kişi de:
— Yarabbi! Eğer beni, günde yetmiş kere parça parça etselerdi. Seni razı kılmak için razı olurdum, der.
tlâ hi!
kurtular, bizlere i yardetmensen ei, heze iol arzim eder?
Sen, bize kuvvet vermezsen biz zaifiz. Eğer, bizleri zikrin ile diriltmezsen biz ölüyüz.
Resûlü-ekrem sallallahu aleyhi vesellem:
— Yarabbi! Senin rızai-şerifini nasıl kazanabilirim? dedi. Hak teâlâ:
- Ey Habibim! Senin ile benim aramda hicab yoktur.
Her ne vakit, bana gelmek istersen gel, dedi. Ya Ahmed! Senî, sair Enbiyadan niçin üstün yarattım bilir misin?
— Bilmem Yarabbi! diyen Resûl aleyhisselâma:
— Bana, varlığın çok güzeldir. Güzel ahlâkın, cömertliğin, tevazuun ve kullarıma olan şefkatin seni diğer enbiya dan ziyade sevmeme sebeb olmuştur. Bu hasletlerinden dolayı seni bütün enbiyadan efdâl kıldım.
Ey habibim! Sana iymanın lezzetini bildireyim: Kullarıma söyle! Oruçlu olsunlar, çok konuşmasınlar. Sükûtu tercih etsinler. Özleri bir olsun. Benden korksunlar, beni sevsinler.
Böyle hareket ederlerse, iymanlarının lezzetini bulurlar. Böyle yaparlarsa benim azâbımdan emin olurlar.
Aleyhisselâtü vesselâm efendimiz Hak Teâlâdan rivâyet edip buyurdular ki:
«Bir kulum, benim muhabbetim ile müptela olsa, Belâya sabır etse, o kulumun mükâfatı cennettir. Bir kul, bana mülâki olmayı sevse, ben de o kulumun likâsını severim. Bir kul, benim likâmı kerih görse, ben de o kulumun likâsını kerih görürüm.»
Yine efendimiz, Cenabi-haktan rivayet buyurdu:
«Allahü sübhanehu ve teâlâ; yarın kıyamet gününde benim üç kişi ile dâvam vardır:
1 — Benim rızam için bir kimseye iyilik etse, sonra o iyiliği ettiği kişiye zulüm etse, başına kaksa..
2 — Bir azadlı köleyi satıp parasını yese, hür insanları köle yapsa.
3 — İş yerinde çalıştırdığı kişinin hakkını vermese Benim bu kişilerle dâvam vardır. buyuruyor. Allah, yarın, kıyamet gününde bir kula hitaben:
— Ben hasta oldum, beni sormağa gelmedin? o kul:
— Yarabbi! Sen Rabbil-âleminsin. Nasıl hasta olursun?
dediginde:
— Filânca kulum hasta oldu. Onu ziyaret etse idin, beni ziyaret etmiş olurdun. Zira benim rızam orada idi, der.
Ey kullarım! Ben hidayet etmez isem hepiniz delâlette kalırsınız. Ben rezzakım. Sizi doyuran benim. Benden hidayet ve rızık isteyiniz. Size hidayet ve rızık vereyim. Sizi balçıktan yarattım. Benden libas isteyiniz, sizi giydireyim buyurdu.
Ey kullarım! Gece ve gündüz bana, hata ve isyanlar ediyorsunuz. Bana tövbe ediniz ki, sizi at edeyim. Bana istigtar ediniz, size magfiret edeyim. Sizin, evveliniz ve âhiriniz, insiniz, cinniniz bana mûti olunuz. Benim mülkümde bir ziyadelik olmaz. Eğer âsi olursanız, mülkümden bir şey eksik olmaz Sâlih müttakiy kullarım için cennette öyle nimetler yarattım ki, bu nimetleri gözler görmedi, kulaklar işitmedi. Kalbi beşerin bunları düşünmesine imkân yoktur. Ancak, o nimetleri gördüklerinde ve tattıklarında, ancak o zaman anlarlar.
O zaman, bu nimetlerin kıymetini bileceklerdir.
Efendimiz: «O gece ümmetimi yediyüz defa Rabbimden diledim. Rabbim de, ümmetimi bana bağışladı. Cennet ve cemâlini ümmetime vaad eyledi. Ümmetim o akşam, affı keremi ilahiyyeye erişti.» buyuruyor.
Hakkın emri ile Ummü-Hanî hazretlerinin hanesine geldiğimde, yatağım henüz soğumamıştı. Zaman içinde zaman, Mekân içinde mekân hâlk olundu. Rabbim, o gece ümmetime olan lûtfunu bana böylece izhar eyledi.
Cennette bir köşk gördüm. Kızıl yakuttan bina kılınmışt1.
— Yarab! Bu köşk hangi nebiyyin? dediğimde.
— Bu köşk hiçbir nebiyyin değil. Senin ümmetinden bir kul, bir âmâyı kolundan tutup bir kaç adım götürse, bu köşkü o kuluma hediyye ederim buyurdu.
Şu keremi ilahiyyeye bakınız!
Ne kadar kutlu kişileriz ki, Habibi hüdaya ümmet olduk ve bu nimetlere eriştik. Allah celle hazretlerinin keremine nihayet yoktur. Lâkin, Ümmeti Muhammede olan keremine hiç bir ümmet nail olamadı.
İşte, küffarın dahi bu dünyada bekası, efendimizin üm-
meti olmalarındadır. Evet, onlarda ümmeti-Muhameddir.
velâkin ümmeti dâvettir. Bizler ise, ümmeti-icabetiz Elhamdülillah.
Mal ve canlarına güvenerek Efendimize dünya malı ile öğünen, peygamberlik gelse idi; bize gelirdi diyen Utbe, Ebâ Cehil ve emsali kâfirlerin güvendikleri malları ve cânları arkadaşları, kölelerinin ne kıymeti olabilirdi? Allahın, Habibihüda efendimize ve ümmetine verecek olduğu nimetler yanında onların elinde olan mal fâni idi. Bunların, fani malları gözlerine perde olup, hak ve hakikatı bunlara göstermedi.
Işte, Allah celle celaluhu Habibinin, o gün düşmanları tarafından kendine yapılan tecavüzlerin ve güvendikleri mal larının; Allahın Habibine ve ümmetine vereceği ebedi nimetler yanında bir hiç olduğunu Miraç'ta Habibinin gözleri önüne serip, ona iyman edenleri af ve magfiret edip cennetine koyarak ebedi mülke nail kılacağını; O kâfirlerin de fâni malları ellerinden alınıp, nâra atılacağıı... yine onların yanacağı cehennemi dahi Habibine göstererek Habibini teselli etmişti.
:Bu kâfirlerin hepsi bir derde müptelâ olarak, kimisi Bedir harbinde canları cehenneme gitmişti. Zaten, Habibi-hüda efendimize kim hakaret ederse; mutlaka bir dermansız derde müptelâ olarak yahud herhangi bir belâya duçar olarak geberir, nârı- cehenneme gider. Şu kıssayı ibretle oku:
HIKAYE Kureyş'in edebsiz müşriklerinden beş kişi aşağıda anlatacağımız şekilde feci birer ölümle helâk olmuşlardır. Efendimizi izharı nübüvvetlerinden itibaren gördükleri yerde daima alay, istihza, seb ve kötü sözlerle inciten bu beş mel'un şunlardı: As ibni Vailli-sehmi, Esved-in-Matlap, Esved bin Abdi Yegus, Velid ibni Mugiyre ve Haris bin Kays idi. Bu herifler, efendimize inanmadıkları gibi, efendimizi daima hareket ve sözleri ile incitmişler, efendimiz ile alay edip; efendimize seb, şetim edeceklerin nasıl bir âkıbete dûçar olarak öleceklerine âyet olmak bedbahtlığına uğramışlardır.
Bir gün, efendimiz Mescid-i Haramda oturuyordu. Yanında, Allahın ulu meleği Cebrail aleyhisselâm vardı. İzni-ilâ-
hi ile, efendimizi daima melâike korurdu. Bu beş şerir oradan geçtiler. Cebrail aleyhisselâm As'ın tabanina, Esved'in gözüne, Yegus'un başına, Velidin ayağına ve Harisin karnına işaret etti. Cenabı peygambere hitaben:
— Müjde olsun ya Resûlallah! Seni bu hâbislerin şerrinden, Allah seni halas etti. Bunlar bu günden sonra felâh bulamayacaklar, dedi.
O günden sonra, bunların herbiri feci bir akibet ile öldüler. Bunlardan As, iki oğlu ile ata binip Mekke'nin tepelerinde dolaşırken atından aşagıya indi. Ayagına diken battı.
(Aman beni yılan soktu) diyerek bagırmaya, feryat etmeye başladı. Yarada ne bir diken yarası, ne de yılan sokmasına ait bir işaret yoktu. Böyle olmasına rağmen As, ter ter tepiniyor, Efendimizi incitmenin azabını dünyada çekmege başlıyordu. Ayağı gün geçtikçe şişmeye başladı. Deve boynu gibi şişti. Yaptığının cezasını çekiyordu. İş, bununla kalsa idi çok iyi idi. Ayağının neden böyle olduğunu biliyor, «Kateleni Rabbi-Muhammed» yani Muhammedin rabbi beni öldürdü diyor velâkin bir türlü iymana gelemiyordu. Kibirli idi. Sonra, Mekke müşrikleri onun iymana geldiğini duyarlarsa ayıplarlardı. Eğer, iyman edip, Efendimize iltica etse idi; Eşfak ve rahîm olan efendimiz, Allah'ın Habibi onun bu derdine şifa olabilirdi. Bunu kendisi de biliyordu.
Ahhh. O kibir!
Şimdiye kadar alay etttigi insana, küfür ve şetim, sebeyledigini yalvarmak... Bu, ona bu azâbın acısından daha acı idi. Kıvrana kıvrana öldü, cehenneme yuvarlandı.
Diğer mel'un, Esved bin Mâtlap kâfiri ise: Mekke haricinde bir ağaç gölgesinde otururken, ansızın hakkı görmeyen gözleri kör oluverdı. Bir melek gelip, başını o agaca vurmaya başladı. Esved, başını vuran melegi görüyordu. Yanında olan köleleri vuranı görmüyorlardı. Kölelerine: (Aman beni bunun elinden kurtarın. Halâs edin. Sizleri azad ederim)
diye yalvarıyordu. Köleleri ise, Esvedi ağaca başını vurmaktan men'etmek için tutuyorlar, lâkin mâni olamıyorlardı. Esved'e olan olmuştu, o mütekebbir kâfir de (Beni, Muhammedin rabbi katl etti) diyor, lâkin iyman etmek ve Resûli-efham efendimizden af dilemek aklına getirilmiyordu. Eğer, Resûlü-müçtebaya sığınsa, kendisini bu azabtan kurtardığı gibi âhiret saadetine de erişebilirdi.